Esra Öz

Gazeteci

Homepage: http://esraoz.wordpress.com

3. LİSANSÜSTÜ EĞİTİM SEMPOZYUMU GERÇEKLEŞTİRİLDİ

Sağlık Bilimleri Enstitüsü ve Sağlık Bilimleri Enstitüsü Öğrenci Temsilciler Kurulu tarafından düzenlenen 3. Lisansüstü Eğitim Sempozyumu’nda öğrencilere eğitici bilgiler verilirken, yapılan anket ile sorunlar dile getirildi.

Sağlık Bilimleri Enstitüsü ve Sağlık Bilimleri Enstitüsü Öğrenci Temsilciler Kurulu tarafından düzenlenen 3. Lisansüstü Eğitim Sempozyumu 8 Aralık 2010 tarihinde Hacettepe Üniversitesi Kültür Merkezinde yapıldı. 232 öğretim üyesi ve öğrencinin katıldığı toplantıda Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim dalı ve Temel Tıp Bilimleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Meral Özgüç, “Lisansüstü Eğitime Genel Bakış” başlıklı konuşma yaptı. Prof. Dr. Özgüç, doktora eğitiminin araştırma ile bağını tarihsel süreç içinde ele alarak, üniversitede verimli bir araştırma ortamının varlığının bu eğitimin kalitesinde belirleyici olduğunu vurguladı.

Bologna ve Ulusal Yeterlilik Süreçleri
Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Müdürü ve Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hakan S. Orer, “Türkiye Yükseköğretim Ulusal Yeterlilik Çerçevesi (TYUYÇ) ve Lisansüstü Eğitim Uygulamaları” hakkında bilgi verdi. Türkiye’nin de tam üyesi olduğu, Avrupa çapında diplomalı meslek sahiplerinin serbest dolaşımını ve geniş bir Avrupa Yüksek Öğretim ve Araştırma Alanı kurmayı amaçlayan, Bologna ve Ulusal yeterlilik sürecinde varılan nokta hakkında bilgi veren Prof. Dr. Orer, her iki sürecin ulusal koordinasyonunda karşılaşılan sorunları dile getirdi. Dr. Orer, bu çerçevede Sağlık Bilimleri Enstitüsü uygulamaları arasında yer alan, öğrenim çıktılarına dayalı eğitim yönergeleri, etik sözleşme ve danışmanlık yönergesinden değinerek, bu uygulamaların Bologna ve Yeterlilikler süreçlerindeki önemini vurguladı.

Araştırmayı Anlaşılır Şekilde Sunabilmek ve Doğru İletişim Çok Önemli
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Tıbbi Onkoloji Ünitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İbrahim Güllü, “Etkin Konuşma Yapma Sanatı” başlıklı konuşmasında, bilimsel bir sunumun hazırlanması ve icra edilmesi sırasında dikkat edilecek hususları dile getirdi. Her araştırıcının yaptığı araştırmayı, anlaşılır şekilde sunabilmesinin ve doğru iletişim becerilerine sahip olmasının önemine bir kez daha dikkat çekti.

Sağlık Bilimleri Enstitüsüne Bağlı 55 Anabilim Dalı Var
Sağlık Bilimleri Enstitüsüne bağlı 55 anabilim dalını tanıtan ve anabilim dalları arasında işbirliği ve ortaklıkları artırmayı amaçlayan posterler sergilendi. Anabilim dalı kaynaklı yayınlar, araştırma konuları ve araştırma altyapısını anlatan posterler, farklı fakültelerden öğrencilerin birbirleri ve öğretim üyeleri ile kaynaşmasına vesile oldu ve gelecekte ortak araştırma konuları bulmalarına yarayacak iletişim atmosferi oluşturdu.

200’den Fazla Kişinin Katıldığı Anket Sonuçları İlgi Çekiciydi
Lisansüstü eğitimin tüm aşamalarının ele alındığı paneli, Sağlık Bilimleri Enstitüsü Öğrenci Temsilciler Kurulu başkanı ve Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı doktora öğrencisi Ar. Gör. Serkan Karaismailoğlu yönetti. Öğrenci Temsilciliğinin hazırladığı, 200’den fazla öğrenci ve öğretim elemanının katılımıyla yapılan geribildirim anketinden çıkan sonuçlar, Enstitü Müdürü Prof. Dr. Hakan S. Orer ve Müdür Yardımcıları, Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı başkanı Prof. Dr. İlken Kocadereli ve Eczacılık Fakültesi Farmasötik Kimya Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erhan Palaska’nın katılımı ile tartışıldı. Bu kısımda panelistlerle katılımcılar, öğretim üyeleri ve lisansüstü öğrenciler için ayrı ayrı hazırlanan 20’şer soruluk anketlerin özet sonuçları üzerinde görüşlerini açıklama fırsatı buldu. Lisansüstü eğitim süreci, danışmanlık, ders içerikleri, tez kalitesi, araştırma, etik ve “mobbing (taciz)” gibi ana başlıklar altında hazırlanan anket, esas olarak üniversite, fakülte, anabilim dalı, bölüm düzeyinde paydaşların memnuniyetini sorgulamayı hedefledi. Anket sonuçlarından, gerek öğretim üyeleri gerekse öğrencilerin Sağlık Bilimleri Enstitüsü hizmetlerinden yüksek oranda bir memnuniyet duydukları çıktı. Ayrıca, lisansüstü derslerin niteliği ve işlenişi konusunda da hem öğretim üyeleri hem de öğrenciler belirgin bir memnuniyet ifade etti. Ancak, şikâyetlerin yoğunlaştığı başlıklar arasında danışman seçimi ve lisansüstü derslerin niteliği gibi konular olduğu dikkate alındığında, bu bir anlamda çelişkili olduğu öne sürüldü. Mezuniyet sonrası iş bulma ile ilgili sorulara verilen yanıtlar da ilginç sonuçlar ortaya çıkarttı. Gerek öğretim üyeleri gerekse öğrenciler mezuniyet sonrası Hacettepe Üniversitesi bünyesinde iş ya da akademik kadro bulabilme ihtimalini çok düşük görürken, bu ihtimalin başka üniversiteler için çok yüksek olduğunu sonucuna varıldı.

55 Anabilim Dalında Binden Fazla Öğretim Üyesi Var
Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, üniversitenin kurulduğu 1967 yılından bu yana lisansüstü eğitim programlarının yürütülmesinden sorumlu olarak görev yapılıyor. Diş Hekimliği, Eczacılık, Tıp, Sağlık Bilimleri, Sağlık İdaresi ve Spor Bilimleri ve Teknolojisi alanlarında ülkemizin en önde gelen kurumlarından eğitim veriliyor. 55 anabilim dalında, 684’ü profesör ve 323’ü doçent olmak üzere binden fazla öğretim üyesi, 133 programda, 850’yi aşkın öğrenciye eğitim verilmekte ve her yıl 200’den fazla yüksek lisans ve doktoralı mezun ile Türk bilim camiasının gelişmesine katkı sağlıyor.

İletişim adresleri:
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Web: http://www.saglikbilimleri.hacettepe.edu.tr/
Email: infosagbil@hacettepe.edu.tr
Twitter: http://twitter.com/#!/SagBilEnst
Sağlık Bilimleri Enstitüsü Öğrenci Temsilciler Kurulu:
Web: http://www.sbeotk.hacettepe.edu.tr/
Email: sbeotk@hacettepe.edu.tr
Twitter: http://twitter.com/#!/posthugrad
Facebook: PostHüGrad

Yorum yapın

“TÜRKİYE’DE MR’I OLMAYAN İL KALMAYACAK”

2002 yılında 18 olan MR cihaz sayısının bugün 256’ya ulaştığını belirten Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Orhan Koç, “Türkiye’de 176 bin kişiye bir MR hizmeti düşüyor” dedi. Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Okan Akhan ise, MR cihazı bulunmayan bazı illere Sağlık Bakanlığınca cihaz alınmasını olumlu bulduğunu söyledi.

Sağlık Bakanlığı, MR cihazı bulunmayan Çankırı, Bitlis, Hakkari, Burdur, Artvin, Ağrı, Iğdır, Bayburt ve Ardahan’da hizmet verilebilmesi için merkezi alım yaptı. Cihazların tümü yılsonuna kadar ilgili Bakanlık hastanelerinde kurularak, vatandaşların hizmetine sunulacak. Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Orhan Koç, Sağlık Dergisi’ne yaptığı açıklamada, MR cihazının birçok hastalığa tanı konulmasına yardımcı çok önemli bir cihaz olduğunu, özellikle kanser hastalarında tümörlerin takibi, taraması, bel fıtığı teşhisi, nörolojik sorunlarda ve bağlardaki yırtıkların belirlenmesi gibi birçok alanda belirleyici olduğunu söyledi. Türkiye’de 2003 yılında üstün teknolojik cihazlar anlamında Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerde bugüne oranla ciddi bir kapasite düşüklüğünün söz konusu olduğunu belirten Koç, bu cihazların daha çok Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerde bulunmasına karşın, diğer bölgelerin bu imkana sahip olamadığını söyledi. Koç, “O dönemler içinde bu cihazlar en çok üniversite hastanelerinde ve kısmen özel sektörde mevcuttu. Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte cihaz sayısı artırıldı. Bu cihazlar oldukça pahalı ve ciddi bir ödenek temin edildi. Bir MR cihazı yaklaşık 1.5 milyon dolara mal oluyor. 2002 yılında 22’ye yakın MR cihazı varken, bugün bu rakam 300’e yakın Kısa bir süre içinde bu cihazların tümü genel bütçeden temin edilecek. Biz, bunu hizmet alımı modeli ile gerçekleştirdik. Hizmet alımı modeli yaygınlaştırılarak, bu hizmetler yurt çapına yayıldı” dedi.

“Türkiye’de MR’ı Olmayan İl Kalmayacak”
Hizmet alımı modelinin sadece cihaz temini ile birlikte olabileceği gibi, cihazı kullanacak personelle birlikte de gerçekleştirilebildiğini hatırlatan Koç, şunları kaydetti: “Hizmet alımı, personelli ya da personelsiz yapılabilir. İhaleye çıkılıyor ve yüklenici firma belirlenen şartlarda cihazı temin ediyor. Böylece kısa sürede teknolojik imkanlara erişilmiş olunuyor. Ancak buna rağmen, belli bölgelerde hizmet alımı modeliyle de olsa henüz MR hizmetinin sunulamadığı illerimiz mevcuttu. Şimdi, bu illerimizin ihtiyaçlarını da dikkate alarak merkezi alım yaptık. Son olarak MR hizmeti verilemeyen 9 ilimizde, MR ihalesine çıkılmış olmasına rağmen yüklenici firma bulunamadığı için buralarda bu tür bir sağlık hizmeti sunulamıyordu. Bu illerle ilgili biz de toplu alıma çıktık. Şimdi cihazlarımız teslim edildi. Artık daha önce MR cihazı bulunmayan Çankırı, Bitlis, Hakkari, Burdur, Artvin, Ağrı, Iğdır, Bayburt ve Ardahan’daki devlet hastaneleri de bu hizmeti verebilecek duruma gelecek. Bu illerdeki hastanelere yapılan başvurularda MR istendiğinde, vatandaşlar en yakın ilden hizmet alabiliyor. Bu da hem vatandaşları mağdur ediyor hem de başvuru yapılan hastanedeki iş yükünü artırıyor. Şimdi aldığımız cihazların hizmete girmesiyle birlikte, bu yıl sonu itibariyle Türkiye’de MR’ı olmayan il kalmamış olacak. Türkiye’de her ilde MR hizmetinin veriliyor olması, sağlıkta erişimin gelmiş olduğu nokta açısından çok önemlidir” diye konuştu.

“Teknolojiye Erişim Sağlanırken, Atıl Kapasite Oluşturulmamalı”
Üstün teknolojik cihazların dağılımının da çok önemli olduğuna işaret eden Koç, bu planlamanın sağlık bölgesi ve yerleşim yeri göz önünde tutularak yapıldığını söyledi. MR cihazlarının da atıl duruma düşmemesi için bölge nüfusunun da çok önemli olduğunu kaydeden Koç, “Teknolojiye erişim sağlanırken, atıl kapasitenin de oluşturulmaması gerekiyor. Bu nedenle Bakanlık olarak 250 bin nüfusa bir MR cihazı diyoruz. Bunun altındaki bir nüfusun olduğu ile Bakanlık olarak MR cihazı temin edilmesini planlamıyoruz. Ancak, Iğdır ve Bayburt gibi bu nüfusun altında olan illerimiz var. Bu illerde de erişilebilirliği öncelik olarak görüyoruz ve sosyal devlet anlayışını ortaya koyuyoruz” diye konuştu.

“Türkiye’de 176 Bin Kişiye Bir MR Hizmeti Düşüyor”
Türkiye’nin MR gibi üstün teknolojik cihazlara erişim açısından dünyada çok iyi bir durumda olduğunu belirten Koç şöyle devam etti: “Bazı Avrupa ülkelerinde aylarca MR için sıra bekleniyor. Türkiye’de MR için en fazla 7-10 gün sıra bekleniyor. 2002 yılında MR cihazı sayısı 18 iken 2009 yılında 234 adete ulaştı. Son güncel verilere göre, özel hastanelerde 370, üniversite hastanelerinde 65, Sağlık Bakanlığı hastanelerinde ise 247 adet MR bulunuyor. Son alınan MR cihazlarıyla birlikte bu sayı 256 oluyor. Son illere tüm hastanelerde MR hizmeti ele alındığında Türkiye’de 176 bin kişiye bir MR hizmeti düşüyor. Çekim sayısı itibariyle 100 kişiden ikisinden MR isteniyor. Bu beklenen bir çekim sayısı.”

“24 Saat Uygun Koşullarda Çalıştırılan Bir Mr Cihazı ile En Fazla 60-70 Tetkik Yapılır”
Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Okan Akhan, konu ile ilgili şunları kaydetti: “MR cihazı bulunmayan bazı illere (9 il merkezi) Sağlık Bakanlığınca cihaz alınması olumlu bir gelişmedir. Ancak bu cihazlarla yapılacak tetkiklerin uluslararası standartlara uygun protokollerle yapılmasının sağlanması gerekir. Çünkü ülkemizde birçok devlet hastanesinde özellikle hizmet alımı ile çalıştırılan cihazlarla, MR tetkiklerinin doğru protokollerine uyulmaması nedeniyle yapılan tetkiklerin kalitesi çok düşük olmakta ve hastalıkların tanısı tetkik yapıldığı halde konulamamaktadır. Bu durum yapılacak tetkiklerin hangi kurallara göre yapılması gerektiğinin Bakanlık ve SGK tarafından belirlenmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu kural eksikliğinin sonucu olarak 24 saat uygun koşullarda çalıştırılan bir MR cihazı ile en fazla 60-70 tetkik yapmak gerekirken bu sayı birçok merkezde 100 tetkiki aşmakta ve bazı merkezlerde günlük 200 tetkike yaklaşmaktadır. Uygun yapılmayan tetkiklerin hastalarımıza bir faydası olmadığını unutmamamız gerekiyor.”

Yorum yapın

ARAŞTIRMANIN GÜCÜ

Amerika’da yaptığı çalışmalar sonucunda EECP yönteminin kalp yetmezliği tedavisinde güvenirliği ve etkinliğini, FDA onayı alarak ispatlayan Pittsburg Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı EECP Tedavi Laboratuvarı Direktörü Doç. Dr. Özlem Soran, çalışmalarını ve başarı öyküsünü “Kişiliğimizin Tıbbi Etik’le Buluşması Konferansı”nda anlattı.

Kişiliğimizin Tıbbi Etik’le Buluşması Konferansı Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı tarafından düzenlendi. Tıp Etiği Konferansları kapsamında, Pittsburg Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı EECP Tedavi Laboratuvarı Direktörü Doç. Dr. Özlem Soran “Ağacın Geçici Gölgesi mi, Ağacın Kendisi mi? Kişiliğimizin Tıbbi Etik’le Buluşması” başlıklı bir konuşma yaptı. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu’nun açılış konuşmasıyla başlayan konferans; Prof. Dr. Rıdvan Ege’nin katılımıyla renklenirken öğretim üyeleri ve öğrenciler tarafından büyük ilgiyle takip edildi.
Yaptığı çalışmaları hem özel hem de iş hayatından örneklerle anlatan Doç. Dr. Soran, konuşmasında iyi gözlem yapabilmenin yanı sıra, gözlemi araştırmaya dökebilmenin önemine dikkat çekerken araştırmalarda mutlaka risk/yarar oranının iyi değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

“Kontrandikasyonu, Endikasyona Çevirmek İçin Önemli Girişimlerden Geçmek Gerekiyor”
Yaptığı çalışma ile kalp damar tıkanıklığında (koroner arter hastalığı) uygun bulunmayan EECP yönteminin, sanılanın aksine başarılı sonuç verdiğini FDI onayı alarak ispat eden Doç. Dr. Soran, çalışma hakkında şunları kaydetti: “Koroner arter hastalığında damarlarda oluşan tıkanıklık, günümüzde by-pass ve stent uygulaması ile tedavi ediliyor. Bu tedavi yöntemleri her ne kadar tıkanıklığı çoğu zaman başarı ile tedavi etse de damarlarda tekrar tıkanıklık oluşmasını ya da hastalığın ilerleyip başka damarlarda da görülmesine engel olabilen tedavi yöntemleri değillerdi. Bu sebepten dolayı araştırmacılar senelerdir sadece tıkanıklığa yönelik tedavi yapmaktansa hastalığın oluşmasını yavaşlatacak ya da yeni kılcal damar ağı geliştirebilecek tedavi yöntemleri geliştirmek için çalışıyorlardı. 1995 yılında koroner arter hastalığı tedavisinde kullanılmak üzere FDA onayı alan ve 1999 yılından beri Amerikan devleti ( medicare; bizdeki sağlık güvenlik kurumu dengi) tarafından ödeme kapsamına alınan EECP tedavisi, kalpte kollateral dolaşım denen kılcal damar ağı oluşumunu geliştirerek, nörohormon dengesini sağlıyor. Damarlarda koruyucu görevi olan endotel tabakasının fonksiyonunu iyileştirerek bypass ve stent yöntemlerine destek oluyor. EECP tedavisi günde bir saat uygulanıyor ve 35 gün devam ediyor. Hastane yatışı gerekmeden hastanın ayaktan gidip gelerek tedavi gördüğü bir sistemdir. Tedavi sistemi alt ekstermitelerde (bacak ve kalcalar) dolaşan kanı kalbin gevşeme fazında kalbe göndererek kalbin kanlanmasını artıran, kalbin kasılma fazında ise kalbin önündeki yükü azaltarak kalp kasılmasını güçlendiren bir mekanizma ile çalışıyor. Bugüne kadar 14 binin üstünde hastada araştırmalar yapılmış, 200 binin üstünde hastada ise tedavi rutin olarak kullanıldı. Gerek araştırma hastalarında olsun gerekse günlük rutin kullanımda olsun hastaların tedaviye cevabı yüzde 8’dir. Ancak bu tedavi yönteminin daha önceki yıllarda kalp yetmezliğinde kullanılamayacağı düşünülmekteydi. Oysaki öngörülenin aksine kalbin önündeki yükü azaltan bu tedavinin kalp yetmezliğinde fizyolojik ve hemodinamik açıdan düşünüldüğünde güvenilir bir şekilde kullanılabilir olması gerekiyordu. Buradan yola çıkarak oluşturduğum hipotezi projeye dönüştürdüm. Tıbbi etiğin en önemli unsurlarından biri risk/yarar oranıdır. Bu oranı çok iyi değerlendirdikten sonra gerekli izinleri ve hasta onamlarını alarak, ekip arkadaşlarımla birlikte araştırmayı başlattık. Daha önce yapılan etiketlemede kalp yetmezliğinde kullanılması düşünülmediği için kontrandikasyonu, endikasyona çevirmek için önemli girişimlerden geçmek gerekiyordu. Sadece güvenilirlik çalışmasını yapabilmek için FDA’den onay almak zorunda kaldık. Çalışmayı tamamladığımızda, FDA çalışmamızı hızlandırdı çünkü kalp yetmezliğinde önemli iyileşme olduğunu gördük. Fonksiyonel kapasite ve hastanın yaşam kalitesinde önemli iyileşmeler mevcuttu. 2 yıl süren uzun çalışmalarda istenmeyen bir durum olmadan hastaların hayatta kalma oranlarını inceledik ve başarılı olduğunu gördük. Bu tedavinin acil servis yatışlarında ve hastane yatışlarındaki etkisini değerlendiren çalışmalar yaptık. O çalışmalarda da hastaların acil servis yatışında ve hastane yatışında yüzde 80’lere varan oranlarda azalma saptadık. Avrupa’dan da yapılan araştırma sonuçları yüzde82’lere varan hastane yatışlarında azalma olduğunu gösterdi. 4 yıl süren çalışmalar sonucunda FDA, 2002 yılında bu tedavinin kalp yetmezliğinin tedavisinde de kullanılmasına onay karar verdi.”

“Bugün ABD’de EECP Tedavisi Gören 200 Binin Üzerinde Hasta Mevcut ve Bunların 3’te Biri Kalp Yetmezliği Hastası”
“Bence araştırmacı olmanın güzelliği, hayatınızda hiç görmeyeceğiniz ve hiç tanımayacağınız insanların hayatlarına dokunabilme şansına sahip olmak. Bugün ABD’de EECP tedavisi gören 200 binin üzerinde hasta mevcut ve bunların 3’te biri kalp yetmezliği hastası” diye konuşan Doç. Dr. Soran, etikte sadece hastanın yararı ve doktorun korumacılığına bakılmaması gerektiğine dikkat çekti. Doç. Dr. Soran, etiğin odaklanması gereken noktalardan birinin, tedavilerin maliyeti, o ülkede uygulanabilirliği değerlendirilmesi olduğunu söyleyerek,araştırma sonucunun ülke şartlarında kullanılabilecek olması ve araştırmanın boşa gitmemesi gerekliliğini işaret etti.

Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e açıklamalarda bulunan Doç. Dr. Soran, “Türkiye’de bu tedaviyi kullanan 8 merkez var. Bunlar içerisinde Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi de yer alıyor. Bu tedavi yönteminin maliyeti düşük, hem devlet bütçesi hem hastalar açısından faydaları yüksektir. Buna rağmen Türkiye’de sosyal güvenlik ödeme planı içerisinde halen yer almıyor. Oysaki Amerika dahil birçok ülke de devlet tarafından tedavi ödenmekte. EECP tedavisini devlet sağlık ödeme kapsamı içine almalı ki, sadece parası olan hastalar değil aynı zamanda, bu maliyeti düşük, ülke koşullarımızda uygulanabilirliği kolay tedaviden genel olarak Türk hastalarda yararlanabilsin” dedi.

“ABD’de Bir Senede Kalp Yetmezliği İçin 38 Milyar Dolar Harcanıyor”
Kalp yetmezliği hastalarının tedavi edilmesinde belli hedefler olduğunu dile getiren Doç. Dr. Soran, “Hedefimiz sadece hastanın yaşamını uzatmak değil aynı zamanda, hastanın yaşam kalitesini arttırmaktır. Fonksiyonel kapasiteyi arttırabilmek, şikayetleri azaltmak için önemli. Hastaların hastaneye yatışlarını azaltabilmek, sadece hastayı değil, ülke ekonomimizi de büyük bir yükten kurtarıyor. ABD’nin bir senede kalp yetmezliği için harcadığı 38 milyar doların, 23 milyon doları tekrarlayan hastane yatışlarından kaynaklanmaktadır” diye konuştu.

“Kalp yetmezliği Hastalarında Eğitim ve Takip Grubu Çalışması ile Maliyetin Düştüğünü Gösterdik”
Doç. Dr. Soran şunları kaydetti: “Kalp yetmezliği hastalarına yapılan araştırma maliyeti yüksek, yüksek teknoloji gerektiren hastane sonrası monitorizasyon programlarının hangisi kullanılırsa kullanılsın, hastane yatışlarında azalma olduğunu gösterdi. Oysaki bu araştırmaları dikkatle incelendiğimizde birçoğunda kullanılan kontrol grubunun ideal şartlarda takip edilmediğini gözlemledik ve hipotezimizi bu yönde kurduk. Ekip arkadaşlarımla araştırmayı başlattık. Bizim çalışmamızda yüksek maliyet ve teknoloji gerektiren hastane sonrası monitorizasyon programını iyi bir eğitim ve takip programı ile karsılaştırdık. Ancak kullandığımız kontrol grubunda hastanın eğitim ve takibinin ideal şartlarda olmasını sağladık. Yüksek maliyet gerektiren Telemonitorizasyon ile hastalar evlerinden kontrol edilebilerek, günlük kilo ve şikayet kontrolü yapıldı. Bu veriler 7 gün 24 saat hizmet veren eğitimli personel tarafından takip ediliyor ve verilerde değişiklik olursa hastanın doktoru uyarılıyordu. Araştırmamızın sonucu iyi planlanmış bir eğitim ve takip programının yüksek teknoloji gerektiren telemonitorizasyon programları kadar basarîli ve maliyet açısından da çok kazançlı olduğunu gösterdi. Bu çalışma sonucunda, ABD hükümeti, takip programlarına yönelik ödemeler değiştirildi. ”

“Hastaların Yüzde 95’i Hastalığıyla İlgili Doğru Bilgiye Sahip Değil”
Kalp yetmezliği olan hastalarla ilgili Türk Kardiyoloji Derneği ile ortak bir çalışma yürüttüklerini bildiren Doç. Dr. Soran, “12 merkezde hastalara kalp yetmezliği konusunda eğitim veriliyor. Tıpkı diyabetik hastalarda olduğu gibi hastalara, hastalıkları öğretiliyor. Nasıl şeker hastası aktivitesine bağlı olarak alacağı insülin dozunu ayarlayabilirse, kalp yetmezliği hastası da yapacağı aktiviteye ya da tuz alımına göre bazı ilaçlarını kendi ayarlayabilir. İlaç kullanımını öğrenen ve hastalığı ile yapması/yapmaması gereken şeyleri bilen hastaların hastaneye yatışları önemli ölçüde azalıyor. Bu çalışma bize hastaların yüzde 95’inin hastalığıyla ilgili doğru bilgiye sahip olmadığını gösterdi.

Yorum yapın

"TÜRKİYE’DE 100 BİN KİŞİYE 153 DOKTOR DÜŞÜYOR"

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, düzenlediği basın toplantısında sağlıkta insan kaynağının yetersizliğine dikkat çekerek, şunları söyledi: “Türkiye’de 100 bin kişiye 153 doktor düşerken, ABD’de bu sayı 322, Avrupa’da ise 340 civarında. Avrupa’da, Arnavutluk ve Bosna hariç hemen hemen tüm ülkelerin doktor sayısı bizden fazla.”

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Hekimevi’nde düzenlediği kahvaltılı basın toplantısında sağlık muhabirleri ile bir araya geldi. Sağlıkta dönüşüm programı çerçevesinde, ciddi ve kapsamlı değişiklikler yapıldığını söyleyen Akdağ, “Vatandaşın doğrudan yaşadığı ve karşılaştığı sağlık Türkiye İstatistik Kurumunun yaşam memnuniyeti anketlerine yansıyor. 2003 yılında sağlık hizmetlerinden memnuniyet oranı Türkiyede yüzde 39 iken 2009 yıllarına yüzde 65 civarında oldu. Dönüşüm programına çalışan ekip olarak bu oranı yüzde 70’in üzerine çıkartmaya kararlıyız”
2011 yılında ülkemizde evde bakım hizmetleri yaygın olarak başlanacağını belirten Akdağ, 9 ilde merkezi randevu sisteminin hayata geçirildiğini hatırlattı. Şu anda günde yaklaşık 8 bin kişinin bu hizmetten faydalandığını ifade eden Akdağ, “Bu sistem hem hasta hem de hekimin işini kolaylaştırıyor. Bu sistem ile hasta muayene işlemleri de disipline olacak. Hekim, o gün kendisine gelecek hastaları bilecek.” dedi.

Merkezi hastane randevu sisteminin SSK’nın bir dönem uyguladığı randevu sistemi ile de karıştırılmaması gerektiğini dile getiren Akdağ, “O sisteme genelde ulaşamazdınız. Dijital kayıta bağlı, iyi işlemeyen bir sistemdi. Biz bunu iyi eğitilmiş canlı operatörlerle yürüteceğiz. sistemin 2011 yılında ülke genelinde yaygınlaştırılacak” diye konuştu.

“Kırsaldaki Vatandaşa İlacı Doğrudan Ulaştırılıyor”
Eczacılar Birliği ile yapılan protokol gereği şu anda 30’un üzerinde ilde kırsalda vatandaşlara doğrudan ilaç ulaştırıldığını aktaran Akdağ, “Aile hekimleri kırsalda muayene ettikleri hastaların reçetelerini il veya ilçe merkezlerinde sırası gelen eczaneye teslim ediyor. Eczaneler de ilaçları bir şekilde vatandaşa doğrudan ulaştırıyor. 2011’de bu sistemi de yaygınlaştıracağız.” dedi.


“SGK’nın Ödeme Sisteminde Değişiklikler Yapılacak”
SGK’nın ödeme sisteminde de bazı değişikliklere gidildiğini aktaran Akdağ, “Mesela bugünkü sistemde fıtık ameliyatı ücreti sabittir. Oysa yeni sistemde, belli puanlandırmalarla yaşlı veya diyabet hastası, kalp hastası olanların fıtık ameliyatının ücretlendirilmesi daha farklı olacak.” diye konuştu.

Sağlık Bakanı Akdağ: Yabancı uyruklu hekimin kısa vadede küçük bir katkısı olur
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, ihtiyaç duyulan alanlarda yabancı uyruklu hekim çalışmasının bir ihtiyaç olduğunu belirtti. Bu konuda muhalefetten de destek beklediğini ifade eden Akdağ, “Bu Türkiye’deki hekim açığına, kısa vadede küçük bir katkı sağlayacaktır. Asıl olan tıp fakültelerindeki öğrenci sayısının artırılması. Türkiye’deki doktor ve hemşire sayısı nüfus ile kıyaslandığında yetersiz. Türkiye’de 100 bin kişiye 153 doktor düşerken, ABD’de bu sayı 322, Avrupa’da ise 340 civarında. Avrupa’da, Arnavutluk ve Bosna hariç hemen hemen tüm ülkelerin doktor sayısı bizden fazla.” diye konuştu.

“Bu Sene Tıp Fakültelerine 7 Bin 500 Civarında Öğrenci Alınacak”
Bu sene tıp fakültelerine 7 bin 500 civarında öğrenci alınacağını dile getiren Akdağ, bu sayının 10 binin üzerine çıkması gerektiğini söyledi. Ancak bu sayede 2023’e kadar doktor ve hemşire ihtiyacının karşılanabileceğini dile getiren Akdağ, “Türkiye sağlık sisteminin en önemli handikabı sağlık işgücü sayısındaki yetersizliktir. Bir uzman hekim 11-12 senede yetişiyor” dedi.
“Türkiye’de İhtiyaç Olan Alanlarda Yabancı Uyruklu Hekim De Çalışabilmeli”
Bu tartışmalar ekseninde yabancı uyruklu hekim konusunun da gündeme geldiğini dile getiren Akdağ, “Türkiye’de ihtiyaç olan alanlarda yabancı uyruklu hekim de çalışabilmeli. Bunun için de kanun yapmalıyız, muhalefet de bize destek vermeli. Bunun milliyetçilikle, milli değerlerle çakışır bir yanı da yok. Sonuçta, kendi milletimize hizmet verecek” şeklinde konuştu.


Yabancı Uyruklu Doktorlar Türkçe Bilecek
Yabancı uyruklu hekim tartışmaları sırasında, ‘Türkçe bilmeyen hekimler nasıl sağlık hizmeti verecek’ şeklinde eleştiriler geldiğini de hatırlatan Akdağ, “Elbette ki bu hekimler de Türkçe bilecek. Bunu kanuna da koyacağız. Türkçe bilmeyen doktorların gelmesi gibi bir şey söz konusu olamaz” diye konuştu.
Yabancı uyruklu hekimlerin Türkiye’deki hekim açığına kısa vadede küçük bir katkı sağlayacağını dile getiren Akdağ, “Asıl olan tıp fakültelerindeki öğrencilerin sayısının artması” ifadesini kullandı. Bir Türk hekiminin yurt dışında hekimlik yapabildiğini kaydeden Akdağ, aynı uygulamanın Türkiye için de geçerli olması gerektiğini aktardı. Suriyeli, Filistinli, Iraklı pek çok gencin Türkiye’deki tıp fakültelerinde okuduğunu kaydeden Akdağ, “Bu gençler neden Türkiye’de çalışamasın?” diye sordu. Akdağ, Avrupa’nin hiçbir ülkesinde benzeri bir yasak bulunmadığını da vurguladı.

Yasa ile ilgili hazırlıkları en kısa sürede yaparak Meclis’e sevk edeceklerini aktaran Akdağ, ‘Kanun çıkarsa, Türkiye’ye gelecek yabancı hekim sayısı ne olur?’ şeklindeki soruya, “Aslında çok sayıda hekim geleceğini de beklemiyoruz.” karşılığını verdi. Akdağ, başka bir soru üzerine, yasanın çıkması durumunda Avrupa’dan da yabancı hekimlerin geleceğini dile getirdi.

2 Yorum

AVRUPA NÖRORADYOLOJİ DERNEĞİ’NE TÜRK BAŞKAN

Avrupa Nöroradyoloji Derneği’nin tarihinde ilk defa bir Türk bilim adamı başkan seçildi.

Bolonya-İtalya’da yapılan XIX. Symposium Neuroradiologicum’da Avrupa Nöroradyoloji Derneği (European Society of Neuroradiology ) Yönetim Kurulu seçimleri yapıldı. Yapılan seçimlerde Gazi Üniversitesi (GÜ) Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Nöroradyoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. E. Turgut Tali, Derneğin başkanlığına seçildi. Avrupa Nöroradyoloji Derneği’nin tarihinde ilk defa Türk bilim adamı başkan seçildi. 2010-2012 yılları arasında Başkan Yardımcısı, 2012-2014 yılları arasında Başkan ve 2014-2016 yılları arasında da Önceki Başkan olarak 6 yıl ESNR Yönetim Kurulunda görev yapacak. Prof. Dr. Tali ayrıca 2010 yılından itibaren 4 yıllığına Dünya Nöroradyoloji Federasyon Derneği (World Federation of Neuroradiological Societies, WFNRS) Yönetim Kurulu üyeliğine de seçildi. 2014 yılında düzenlenecek Dünya Nöroradyoloji Dernekleri Federasyonu Kongresi başkanı da olan Prof. Dr. Tali, “Bu görevler, dünyada nöroradyoloji alanında yönlendiriciler, karar vericiler içerisinde yer alarak etkin olmamızı, bizlerin fikirlerinin ve görüşlerinin en üst düzeyde sunulması ve değerlendirilmesini sağlayacak. Genç meslektaşlarımın önünün açılması ve tabii ki ülkemizin en üst düzeyde temsili açılarından çok önem taşıyor. Bu yapıların içerisinde yer almakla, genç meslektaşlarımızın komite üyeliklerine getirilmesini, oturum başkanı olarak görev almalarını, konuşmacı olarak deneyim kazanmalarını, editörlüklerde yer almalarını, yani uluslararası alanda tanınmalarını ve yer almalarını sağlamaya çalışıyorum. Bu başarımda ve amaçlarımı gerçekleştirmede Türk Nöroradyoloji Derneği üyelerinin verdikleri destek önemliydi ve bundan sonra daha da önemli olacaktır” dedi.

Nöroradyoloji, Tanı ve Tedaviyi Birlikte İçeriyor
Avrupa Nöroradyoloji Derneği (European Society of Neuroradiology ) yaklaşık 40 yıl önce kurularak, beyin, omurilik, omurga ve sinir hastalıklarının görüntülenmesi ve tedavi alanında çalışmaların ilerlemesinde destek oldu. Nöroradyoloji alanı, birçok kişinin bilmediği ancak aslında şah damarlarının, beyindeki damarların bozukluklarının tanısı ve düzeltilmesi, omurga bozuklukları, bel fıtığı ve ağrıların tanı ve tedavi edilmesi ile ilgileniyor. Dernek tarafından yılda bir kez kongre ve 2 temel, 5 ileri düzey kurs düzenleniyor.

“Nöroradyologum Diyen Nöroradyolog Oluyor”
Sadece ülkemizde değil Avrupa’da da Nöroradyolojinin tanımının ve çalışma alanının tescillenmesi için çalışacağını belirten Prof. Dr. Tali şunları kaydetti: “Türkiye olarak bu alanda zaten ileri düzeydeyiz ve bizlerin bu konudaki yetkinliğini belirten Avrupa ve Amerika’dan alınmış sertifikalarımız var ama maalesef bunlar ülkemizde geçerli değil. Dünyadaki nöroradyologları eğitip onlara kendi ülkelerinde geçerli olacak sertifikaları verirken bizlerin kendi ülkemizde geçerli sertifika-diploması olmaması çok garip. Günümüzde ülkemizde; ‘ben nöroradyologum’ diyen ‘nöroradyolog’ oluyor ve beyin, şah damarları gibi en hayati organlarımızdan ile ilgili işlemler yapabiliyor. Birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de radyolojinin bir üst ihtisası ya da Avrupa’da birçok ülkede olduğu üzere ana dal olarak kabul edilmesi, nöroradyolojinin sertifikasyonunun yapılması gerekiyor.”

Yorum yapın

SAĞLIKTA EŞİTLİK VE ÇEŞİTLİLİK

AB’nin sağlıkta en önemli iki hedefinin eşitlik ve çeşitlilik olduğunu ve ülkemizde de bunun uygulanacağını söyleyen Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, ülkenin sağlık politikalarının belirlenmesinde Fakültenin belirleyici rol oynadığını söyledi. Yaklaşık 2 yıldır dekanlık görevini sürdüren Prof. Dr. Hablemitoğlu, Sağlık Dergisi’ne yaptığı çalışmalarla ilgili açıklamalarda bulundu.

Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi, sağlık politikalarının oluşturulmasında, geliştirilmesinde ve uygulanmasında üniversite sistemi içinde etkili olan kurumlardan biri olarak, ulusal ve uluslararası bilimsel işbirliği yapılan, kompakt farklı yapısı ile model olabilecek bir Fakülte haline geldi. Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi 1994 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile Sağlık Eğitim Fakültesi olarak kuruldu. Ancak 2006 yılında Resmi Gazete’de yayımlanan kararla Sağlık Bilimleri Fakültesi olarak hem adı hem de yapısı değişerek, geniş bir kadro ile yeniden eğitim-öğretime başladı. Fakültede; Beslenme ve Diyetetik, Çocuk Gelişimi, Ebelik, Hemşirelik, Sağlık Kurumları Yöneticiliği ve Sosyal Hizmet bölümleri yer alıyor. Ortez-Protez, Odyoloji ile İş ve Uğraşı Terapisi Bölümlerinin kurulması için de çalışmalarımız sürmekte. Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi kurulduğu günden bugüne değin çeşitli yeniliklere imza atıyor. Fakültemizde bulunan laboratuarların araştırmalara açılabileceğini belirten Dekan Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, ilgili sektörle ortak çalışmalar yapılabileceğini söyledi.
Prof. Dr. Hablemitoğlu şunları kaydetti: “Laboratuarlarımız var ancak geliştirilmesi gerekiyor. Öğrencisi ve öğretim üyesi ile birlikte yapılacak ortak çalışmalara hazırız, Mikrobiyoloji, Besin Kimyasalları ve Analizi, Beslenme İlkeleri, Hemşirelik Esasları laboratuarlarımız yeni teknolojileri, deneme aşamasındaki çalışmalarını yapmak isteyenlere açık.”

AB’nin Sağlıkta En Önemli İki Hedefi: Eşitlik ve Çeşitlilik
AB’nin en önemli hedeflerinden birinin sağlıkta eşitlik ve çeşitlilik olduğunu belirten Prof. Dr. Hablemitoğlu, “AB’ye üye ülkelerde buna yönelik yasaların çıkması sağlanıyor. Bu yıl içerisinde iki toplantıya katıldım, sağlıkta eşitlik ve çeşitlilik, farklı sosyal gruplar ve bireyler arasında sağlık göstergelerini etkileyecek farklılıklardan kaynaklanan eşitsizlikleri gidermeye, dezavantajlı grupları korumaya yönelik yasal düzenlemeler ve uygulamalar gerçekleştiriliyor. Biz de bu konuda öncelikle sağlık ve sosyal hizmet çalışanları ile öğrencilerimiz için bazı eğitim faaliyetleri planladık” diye konuştu.

“Türkiye’de İl Sosyal Hizmetlerine Bağlı Sadece 24 İşaret Dili Uzmanı Var”
Bu yıl yeni eğitim ve öğretim yılı içinde ‘İşaret Dili Eğitimi Sertifika’ programının Ankara Üniversitesi’nde başlamasına öncülük ettiklerini dile getiren Prof. Dr. Hablemitoğlu, “Bu programa işaret dili eğitimi almak isteyen herkes katılabilecek. AB’nin aday ülkelerden yapısal uyum sürecinde gerçekleştirilmesini istediği düzenlemelerden biri, bankalarda, adliyede ve hastanelerde işaret dili bilenlerin çalıştırılmaları zorunlu olacak. Örneğin, boşanmalarda, işitme engelli çocukların yargılanmalarında çevirmenlik yapılması zorunlu olacak Türkiye’de şu anda İllerde Sosyal Hizmetlere bağlı 24 işaret dili bilen uzman resmi olarak çalışmakta”

“Hemşirelik-Ebelik Müzesi’nin Bir Benzeri Yok”
Türkiye Üniversitelerinde Fakülte tarafından kurulan Hemşirelik-Ebelik Müzesinin bir benzeri yok. Müzenin, Vehbi Koç Hemşirelik Araştırma Fonu’nun desteğiyle açıldığını kaydeden Prof. Dr. Hablemitoğlu, Müze ile ilgili şunları söyledi: “Müze, Ankara Üniversitesi Keçiören Gümüşdere Yerleşkesi’nde açıldı. Müzenin oluşturulmasında ilk ebe okulu olarak 1952 yılında Ankara Doğumevi bünyesinde kurulan ve 1956 yılında kapatılarak Ankara Cebeci Hemşire-Ebe-Laborant Okulu olarak devam eden okulların depolarından faydalanıldı. Müzede Cumhuriyet öncesi ve 1970′li yıllara kadar olan hemşirelik, ebelik öğretim araçları, hasta bakım araç ve gereçleri, devlet arşivlerinden ve Kızılay arşivlerinden temin edilen belgeler, yayınlar ve fotoğraflar yer alıyor.”

Anaokulları ile Hem Bilimesi Bir Okul Öncesi Eğitim Veriyoruz Hem de Hizmet…
Ankara Üniversitesi’nde bulunan uygulama anaokulu ve çocuk kulübünün eğitim ve öğretim faaliyetleri Çocuk Gelişimi Bölümü öğretim elemanları tarafından koordine edildiğini kaydeden Prof. Dr. Hablemitoğlu, “Bu Anaokulları Ankara Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı’na bağlı olarak çalışmalarını sürdürüyor ve Anaokullarından öncelikli olarak Ankara Üniversitesi akademik ve idari personelinin çocukları yararlanıyor. Ankara Üniversitesi Uygulama Anaokulu 1 ve Çocuk Kulübü’nde, 3-6 yaş grubu çocuklara okul öncesi eğitim, ilköğretim çağındaki çocuklara da etüt hizmeti veriliyor, okul öncesi eğitim programlarının hazırlanmasında Milli Eğitim Bakanlığı okul öncesi eğitim programı esas alınıyor. Ankara Üniversitesi Uygulama Anaokulu 2’ye ise 3-6 yaş grubu çocukları devam ediyor. Milli Eğitim Bakanlığı okul öncesi eğitim programı ile birlikte her çocuğun, kendi kapasitesi doğrultusunda öğrenebileceğini temel alan Montessori yaklaşımına dayalı bir eğitim programı uygulanıyor. Anaokulları ile hem eğitim veriyoruz hem hizmet ediyor” diye konuştu.

Sağlık Bilimleri Fakültesi Dergisi
Sağlık Bilimleri Fakültesinin bilimsel hakemli bir dergi çıkarmaya başladığını belirten Prof. Dr. Hablemitoğlu, “Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi tarafından yılda üç kez yayınlanan sağlık ve sosyal bilimler alanında bilimsel çalışmaların yer aldığı bir yayınımız var. Disiplinlerarası bir yayın anlayışını benimseyen derginin, üniversite öğretim elemanlarının bilimsel ve akademik çalışmalarına tartışma ortamı yaratması amaçlanıyor. Sağlık Bilimleri Dergisi’nin konularıyla ilgili lisans ve lisansüstü öğrenciler, yakın disiplinlerde öğretim, bilim ve uygulama yapan elemanlar için birer referans niteliğini taşıyacağını düşünüyoruz” dedi.

Sosyal Etkinlikler
2009 yılında taşındığı Cebeci’deki yeni yerleşkesinde eğitim-öğretim faaliyetlerine devam edildiğini kaydeden Prof. Dr. Hablemitoğlu, birçok akademik ve kültürel faaliyetlere ev sahipliği yaptıklarını söyleyerek bunlardan bazılarını sıraladı;
• Çocuk ve Gençlerde Madde Bağımlılığı
• Uluslararası Sağlık Güvenliği ve Türkiye
• Afetlerde Hastane Hizmetleri
• Kadına Yönelik Şiddetin Ekolojisi
• Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Şiddete Bağlı Travma ve İstismarı Önleme
• Türkiye’de Çağdaş Sosyal Hizmetin Gündemi: İnsan Hakları ve Sosyal Haklar
• Yaşlılar Haftası nedeni ile, Cumhuriyetimizden Büyük Hepimizden Genç: Öğretmen Saadet Berna
• Kişilerarası İlişkilerde Sosyal Yakınlık ve Cinsel Taciz: Ne Kadar Uzağındayız
• Atatürk, Türk Havacılığı ve Havacılığın Sağlık Hizmetlerindeki Rolü
• Kronik Hastalıkların Bakımında Lider “ Hemşireler” Sempozyumu
• Kariyer Günleri 2010
• Türkiye Drama Liderleri Buluşması ve Ulusal Drama Semineri 2010
• Sosyal Kalkınma ve Sosyal Hizmet Sempozyumu 2010 gibi çeşitli panel, konferans ve sempozyum gibi etkinliklerdir.

Yorum yapın

İNTERNET ÜZERİNDEN TIBBİ CİHAZ ŞİKAYET HATTI

Tıbbi cihaz kullanıcılarının, sorun yaşadıklarında şikayetlerini internet üzerinden Bakanlığa iletebileceklerini belirten Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ali Sait Septioğlu, konu ile ilgili Sağlık Dergisi’ne açıklamalarda bulundu.

Sağlık Bakanlığı tarafından “Tıbbi Cihazlar Uyarı Sistemine İlişkin Usul ve Esaslar” hakkında tebliğ resmi gazetede yayımlandı. Cihazın piyasaya arzından sorumlu tüm kişilere ve kullanıcılara, bu tebliğle bir takım yükümlülükler getirildi. Artık Sağlık Bakanlığının, kullanıcı ve operatörlerin de sorumlulukları da var. İnsan sağlığında doğrudan veya dolaylı olarak kullanılan Tıbbi Cihaz, “Vücuda Yerleştirilebilir Aktif Tıbbi Cihaz ve Vücut Dışında Kullanılan (İn Vitro) Tıbbi Tanı Cihazları” yönetmelikleri kapsamındaki cihazların piyasaya arzından sonra gerçekleşen olumsuz olaylarda uygulanacak. Yönetmelik, uyarı sisteminde tıbbi cihazın imalatçısı, yetkili temsilcisi, ithalatçı, cihazın piyasaya arz edilmesinden sorumlu gerçek veya tüzel kişiler, uygulayıcı ve kullanıcıyı kapsıyor.

Toplam 628 Bildirim Yapıldı
Bugüne kadar toplam 628 bildirim yapıldığını bildiren Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ali Sait Septioğlu, yeni tebliğe göre bir cihazın kullanımından kaynaklanan olumsuz olay meydana geldikten sonra imalatçıdan itibaren tüm gerçek veya tüzel kişilerin risk analizi raporları ve inceleme sonuçları hazırlanacağını belirtti. Septioğlu, rapor sonucunda ürünün güvenli hale getirilmesine ilişkin faaliyetlerin Bakanlığa sunulduğunu kaydederek, şunları söyledi: “Yönetmelik, tüm tarafların tıbbi cihaz kaynaklı olumsuz bir olayla veya kullanıcılarca alınabilecek önlemlere yönelik olarak hazırlandı. Sistemde, olumsuz olaya taraf olan tüm kullanıcılara ait bilgiler bulunacak. Cihazın özellikleri ve performansında herhangi bir hata veya bozulma olabilir. Etiketleme veya kullanım kılavuzundaki herhangi bir yetersizlik sebebiyle doğrudan ya da dolaylı olarak hastanın, kullanıcının veya diğer kişilerin ölümüne yol açabilir. Cihaz ile ilgili olumsuz bir olay hakkında bilgi alındığında tüm tarafların durumu Bakanlığa bildirilir. Ayrıca olayın nedeni ve ortadan kaldırılmasına yönelik inceleme başlatılır. Yapılacak risk değerlendirilmesi doğrultusunda ürünün güvenli şekilde kullanımına yönelik düzeltici faaliyetler yerine getirilir. Düzeltici faaliyetlerin yerine getirilmesinde imalatçıdan başlamak üzere tüm yetkililerin sorumluluğu söz konusudur” dedi.

“2010 Yılında 50 Bin TL İdari Para Cezası Uygulandı”
Bakanlık aracılığıyla olumsuz olaya neden olan cihazın bilgisinin, imalatçıya intikal ettirildiğini belirten Dr. Septioğlu, “2009 yılında 172, 2010 yılında 329 denetim yapıldı. Uygun bulunan işletme sayısı 110, uygun olmayan işletme sayısı 52, henüz işlemi tamamlanmamış denetimler 167 olarak tespit edildi. 2010 yılında 50 bin TL idari para cezası uygulandı. Uygulayıcılar, operatörler ve kullanıcılar, uyarı sistemi kapsamında oluşan olumsuz olayları, Bakanlığa bildirmekle yükümlüdür. Sağlık kurum ve kuruluşu bünyesinde görev yapan bir personel, olumsuz olay bildirimi ile ilgili sorumlu tayin edildi. Bir olumsuz olay olduğunda, olaya tanık olanlar, bir tutanak ile Bakanlığa bildiriyor. Tutanakta ilgili cihazın markası, modeli, imalatçı veya ithalatçı gibi bilgiler bulunuyor” diye konuştu.

Cihaz ile İlgili Durum Hastadan Kaynaklanırsa Firma Sorumlu Değil
Olumsuz olayın temel nedeninin hastanın daha önceki durumundan kaynaklandığının tespit edilmesi durumunda, firmanın sorumlu olmadığını dile getiren Septioğlu, “İmalatçı tarafından hazırlanan kullanım kılavuzu ve etiket üzerinde belirtilen son kullanma tarihinin veya raf ömrünün aşılmasında; cihaz, kullanım kılavuzunda belirtilen amacına uygun olarak kullanılmadığında kullanıcı sorumludur” dedi.

Ciddi Kamu Sağlığı Tehdidi Var İse İki Gün İçinde Bildirilmeli
Cihazın bir olumsuz olaya sebebiyet verdiğinde Bakanlığa bildirilmesi ile ilgili yükümlülüklerin getirildiğini belirten Septioğlu, şu bilgileri verdi: “Ciddi kamu sağlığı tehdidi durumunda imalatçının olaydan haberdar olmasından itibaren iki gün içinde, imalatçının olaydan haberdar olup cihaz ile olay arasındaki bağlantıyı tespit ettiği durumlarda derhal bildirilmelidir. Ölüm veya sağlık durumunda beklenmeyen ciddi bozukluk söz konusu ise 10 gün içinde, diğer durumlarda otuz gün içinde bildirilmesi gerekir.”

Yorum yapın

“İLAÇTA TASARRUF İÇİN ETKEN MADDE YAZILSIN”

Hekimlerin reçetelerine firma adı ile değil etken madde adı ile ilaç yazılması için çağrıda bulunan TEİS Genel Başkanı Ecz. Nurten Saydan, etken madde ile yazılan reçeteden en az yüzde 20 tasarruf sağlanacağını belirtti.

Reçetelerdeki ilaçların ticari adı yerine etken madde ile yazılması çağrısında bulunan Tüm Eczacı İşverenler Sendikası (TEİS) Genel Başkanı Ecz. Nurten Saydan, böylece ilaç harcamalarında yüzde 20’leri geçen tasarruf sağlanacağını belirtti. Saydan şöyle devam etti: “Bizler de, hekimler de üniversitelerde ilaçların etken maddelerini öğreniyoruz, ticari isimlerini değil. Oysa Avrupa ülkelerinde yerli üretimi desteklemek ve ilaç harcamalarında tasarruf için ilaçlar etken madde ile reçetelenmektedir. Bizim ülkemizde de yerli üretimin desteklenmesi için etken madde uygulamasına geçilmelidir. TEİS olarak etken madde yazımı uygulamaya geçildiği takdirde ülkemizin gerçek ilaç harcamasının ortaya çıkacağına ve yüzde 20 oranında bir tasarruf sağlanacağına inanıyoruz ayrıca, eczanelerimizdeki stok yükü de büyük ölçüde azalacaktır.

“SGK En Ucuz İlaca Göre Eczanelerimize Ödeme Yapmaktadır”
Şu andaki uygulamaya bakarsak; eczanelerimizde ilaç verirken SGK tarafından hazırlanan eşdeğer listesine göre hareket etmekteyiz. Listeye göre bazen hekimin yazdığı ilaçlarda, hastalarımızın ödemesi gereken fiyat farkları çıkmaktadır. Çünkü SGK en ucuz ilaca göre eczanelerimize ödeme yapmaktadır.

Oysa Hastalıkları İyileştiren İlaçların Ticari İsmi Değil “Etken Maddesidir”
Öte yandan, hastanelerce hazırlanan raporlarda, aile hekimlerinin reçete yazdıkları programlarında ilaçların etken maddeleri bulunmaktadır. Bu yüzden hekimlerimizin reçete yazarken, ilaçların ticari isimlerini yazmaları sorun oluşturmamaktadır. Bilinmelidir ki; sağlık sektörünün en önemli halkalarından biri ilaçtır. Eşdeğer ve referans ilaçlar ilaç endüstrisinin vazgeçilemez iki koludur

Eşdeğer İlaç Nedir?
Eşdeğer ilaçlar, referans ilaçlarla aynı özelliklere sahip olduğu, dolayısıyla, hasta üzerinde aynı tedaviyi sağladığı bilimsel çalışmalarla kanıtlanan ve referans ilaçların koruma süreleri bittikten sonra satışa sunulan ürünlerdir. Eşdeğer ilacın 4 temel özelliği; etkin, kaliteli güvenilir ve ekonomik olmasıdır. Bir eşdeğer ilaç, referansıyla aynı etkinlik, kalite ve güvenilirliktedir. Ancak eşdeğer ürünler, referansı için yapılan laboratuar ve klinik araştırmaları tekrarlamak zorunda olmadıkları için fiyatları daha düşüktür.

Referans İlaç Nedir?
Referans ilaç, dünyada ilk kez ilaç olarak ruhsatlandırılarak pazara verilen yeni bir etkin maddeyi, belirlenen tedavi dozlarında içeren üründür.

Biyoeşdeğerlik Nedir?
Aynı etkin maddeyi, aynı miktarda ve aynı farmasötik formda içeren ve kana geçiş hızı ve miktarı aynı olan ilaçlar birbiriyle biyoeşdeğerdir. Sağlık Bakanlığı, 2000 yılından bu yana eşdeğer ilaçlara ruhsat vermek için, biyoeşdeğerliğin kanıtlanmasını zorunlu tutmaktadır. Özetle söylenecek olursak ülkemizde üretilen eşdeğer ilaçlar aynı zamanda biyoeşdeğerdir.

“Reçetelere Etken Madde Yazılacak Olursa, Biyoeşdeğeri Olan Ekonomik İlaç Verilebilir”
Jenerik ilaçlar patent koruması altındaki orjinal ilaçtan daha düşük fiyatlıdır. Preparatlar hekim tarafından genel adıyla (etken madde ismiyle) reçetelenebilir. Bu durumda eczacı hastaya uygun olan, devlet bütçesine yük getirmeyen ilaçları tercih edecektir. Ancak preparat ticari adıyla reçetelenmişse eczacı da “a” adı taşıyan preparatı (ilacı) verecektir. Reçetesine firma adı değil de etken madde adını yazan hekim herhangi bir firma tercihi yapmaksızın, o ilacın en ucuzunu istediğini göstermiş olacaktır. Hekimlerin etken madde ile reçete yazma uygulaması yaygınlaştığı takdirde yerli ilaç sanayimiz canlanacak ve rekabet etme imkanı bulacaklardır. Uygulama ile hekimlerimiz hastalarına yardım ederken aynı tıbbi etkinliğin daha az kamusal harcama ile yapılmasını tercih edecekler.”

1 Yorum

TIBBIN DUAYENLERİ: RIDVAN EGE

111 kitap yazan ve 451 makale yayınlayan, tıp alanında sayısız başarılara imza atan Ufuk Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Prof. Dr. Rıdvan Ege, bugüne kadar ki yaptığı çalışmaları ve hayatını Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı.

“80 Yılın Ardından” isimli iki ciltlik kitabıyla hayatını kaleme alan Ufuk Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Prof. Dr. Rıdvan Ege yaptığı çalışmaları büyük bir içtenlikle Sağlık Dergisi’ne anlattı. Çevresi tarafından sevilen ve başarılarıyla örnek alınan Prof. Dr. Ege, başarılı olabilmek için, öğrenim hayatı boyunca tatillerde bile hastanede çalıştığını, ilk apandisit ameliyatını tıp fakültesi 3. sınıfa geçtiği yaz tatilinde yaptığını belirtti. Kendi ağzından hayatını ve yaşadıklarını dile getiren Prof. Dr. Ege şunları anlattı: “Denizli’de memur bir ailenin 4 çocuğundan biri olarak dünyaya geldim. Babam veteriner müdürüydü, ağabeyim ve dayım doktordu onlara özenirdim. Bu nedenle lisedeyken hep revire ben bakardım, baş mümessildim. Yaşadığımız dönemde Atatürk deyince göğsümüz kabarırdı, İsmet Paşa Başbakandı. Bunlar olmasaydı Kurtuluş Savaşını başka türlü zaten kazanamazdık, Bu Yüce Devlet adamları önderliğinde Türk milleti hakikaten yüreğinden ve her şeyinden vererek Kurtuluş Savaşını kazandı. Memleketi seven insanlardı. Namık Kemal’in yazdığı Kahramanlık Destanı olan ‘Vatan Yahut Silistire’de başrolü ben oynardım, orada Türk insanının vatanı için ne kadar özverili çalıştığını heyecanla izlerdik.

Tıp fakültesine girdim. Hocalarım mühendis olmamı çok önerdiler ve istediler, mühendis mektebi de o dönem çok revaçtaydı. Onların hatırı için sınava da girdim, bir sual yaptım kaçtım. Okulun müdürü beni azarladı, “Sen okulun birincisiymişsin, nasıl sınavı yarıda bırakıp gidersin” dedi. Doktor olan dayıma, Doktor ağabeyime ve babamın yakın arkadaşları olan doktorlara özendiğim için Tıbbiyeye girdim, çok sevdim. İstanbul Tıp Fakültesini asker öğrenci olarak birinci sınıfı bitirdiğim günden itibaren tatillerde askeri hastaneye devam ettim ve ameliyatlara girdim. Hiç yaz tatili yapmamışımdır.

Tıbbiye 3. Sınıfa Geçtiğimde İlk Ameliyatımı Yaptım
Evimize Sarayburnu Asker Hastanesi yakındı, sık sık giderdim. 2. sınıftan 3’e geçtiğimde ilk apandisit ameliyatımı yaptım. Muhittin Ülker Hoca ameliyat yapıyordu. Çok sert olan Hastane Başhekimi megafonla “Muhittin Bey derhal buraya gelin, Ordu Kumandanı (ordu müfettişi) buraya geliyorlar” diye talimat verdi. Muhittin hoca“Apandisit ameliyatı yapıyorum” dedi. 15-20 dakika sonra gelebilirim deyince Başhekim ona hoparlörden “Derhal buraya geliniz” emri vermişti. Bende hocanın karşısında asiste ediyorum, Tıbbiye 3. Sınıf talebesiyim. Ameliyathanede benimle birlikte Seniye isimli hemşire vardı. Muhittin Hoca bana “Sen devam et” dedi ve gitti, hâlbuki benim bu konuda hiç bir deneyimim yoktu. Sadece Muhittin Hocanın karşısında asistan olarak çalışıyordum. Bildiğim bütün duaları okudum. 15 dakika sonra Muhittin Hoca, Başhekimin yanından telaşla ameliyathaneye gelince ne olduğuna baktı, hemşire “Ne olacak efendim, Rıdvan Bey ameliyatı bitirdi” dedi. Hoca sonra bana dönerek “Ben sana demedim mi, sen yaparsın” diye. İşte böylece ilk apendektomi ameliyatını yapmış oldum. Daha sonraları yaz tatillerinde Sarayburnu Askeri Hastanesinde ameliyat yapardım. İki sene Sarayburnu Hastanesine devam ettim. 5. Sınıfı geçince Muhittin Ülker, Doçentlik sınavını vererek Ankara’ya gitmişti. Ben daha sonraki yaz tatillerinde de o hastanede ameliyatlar yapmıştım. Şişli Etfal Hastanesine devam etmeye başladım.

Binnaz Hanım, Askeri Doktor Olan Benimle Nişanlanarak Yaşamında Kaderine Adeta Kumar Oynadı
İstanbul Tıp Fakültesinden 1948 Haziran ayında pekiyi derecede ve askeri hekimlerin birincisi olarak mezun oldum. İstanbul’daki Gülhane Askeri Tıp Okulunun yeri değiştirilmek isteniyordu. Askeri Tıbbiyenin o zamanlar İstanbul’da mı Ankara’da mı kalacağı belli değildi. Son karara göre Ankara’da yeni tıp fakültesi kurulacak ve Gülhane Askeri Tıp Okulu da İstanbul’dan Ankara’ya nakledilecekti. Burada 5-10 tane uzman vardı. Bir karar geldi ki Tıbbiyeyi o sene bitiren biz genç teğmen doktorlar İstanbul’da kalmayarak Ankara’ya naklediliyorduk, ben Ankara’ya izci olarak 29 Ekim’de gitmiştim, hayatımda bir kez görmüştüm. O arada da sınıf arkadaşım Doktor Binnaz Hanım ile nişanlandım. Böylece sınıfımızın çok çalışkan, en tertipli, çok güzel ve çok saygı duyduğum genç doktor hanımla nişanlandım. Ankara’ya gidiyorum yaşamında İstanbul’dan hiç çıkmayan İstanbullu eşim, askeri doktor olan benimle kaderine kumar oynayacaktı.

İstanbul Tıp Fakültesinde Askeri Öğrenciler Arasında Tıbbiyeyi Birincilikle Bitiren Beğendiği Yere Gitme Hakkı Vardı Ben Kullanmadım ve Gönüllü Olarak Kura Çektim
İstanbul Tıp Fakültesini bitirmiş olarak Ankara’ya Gülhane Askeri Tıp Akademisine askeri hekimlik stajı yapmak için teğmen doktor olarak gittim. Gülhane stajında iken evlendim, eşimi kura çekeceğim yere götürecektim. Gülhane de Askeri hekimlik stajım sona ererken yapılan törende dönem birincisi olarak konuşma yapmıştım. Konuşmamı, “Hizmet neredeyse biz oraya gururla, zevkle ve şerefle gideceğiz ve hizmet yapacağız” cümlesiyle bitirdim. Törene Cumhurbaşkanı İnönü, Ana muhalefet lideri Celal Bayar ve Genelkurmay Başkanı katılıyordu. Sıra gönderileceğimiz yerlerin Kurasına geçilecek denildi, Genelkurmay Başkanı “Yönetmeliği bu sene değiştirdik, okul birinci ve ikincisi kura çekmeyerek, kuraya dahil yerlerden istediğine gidebilecek” dedi. Ben bir düşündüm, konuşmamda “Hizmet neredeyse biz oraya gideceğiz” diye nutuk attım, içimden dedim ki “Hayır ben kura çekeceğim.”Kura Komisyon Başkanına “Ben kura çekmek istiyorum” dedim. Genelkurmay Başkanı dedi ki “Sen asker değil misin, Okul birincisi, ikincisi kura dışı kura için boş olan yerlerden birine kura çekmeden gideceksin kuralı bozmamalısın” deyince, İsmet Paşa da “Doktor ne istiyorsa onu yapınız” emrini verdi. Ben kura çektim, atanma yerim Erzincan Hava Üssü çıktı. Erzincan da depremden sonra en kötü yer demişlerdi.

İsmet Paşa Ölünceye Kadar Benim Saygı Kaynağım Olmuştur
İsmet Paşa Kura töreninden sonra beni öğlen yemeğe Köşke çağırdı, onlar büyük adamlardı. Değil Paşanın yanında, yemek yemeğe alafranga yerde dahi yemek yemeğe alışmamışız. Hep askeri öğrenciydik, hep okulda veya evimizde yemek yemiştik. İsmet Paşa ölünceye kadar benim saygı duyduğum bir yüce devlet büyüğümüz olmuştur. Hala hayatta olan aile efradı benim en çok saygı duyduğum yakınlarımdandır.

Erzincan’da Büyük Barakalarda Hava Hastanesi, Eczane ve Diş Servisini Kurdum
Erzincan’a gittiğimde, Kurmay Albay Tekin Arıburun isimli kumandan “Doktorcuğum” diye beni karşıladı, radyodan Gülhane mezuniyet töreninde benim konuşmamı dinlemiş. Erzincan deprem şehriydi, kocaman binalar yoktu. Her yer baraka, bana bir yer vereceklerini söylediler. Hava Hastanesi yapmam söylendi, “ben nasıl yaparım” diye düşündüm ve çalışmalara başladım. Benim çalışmalarımı gören Amerikalı uçucularla görüşmeler sonrası röntgen cihazı dâhil her şeyi Amerikalılar gönderdiler ve Erzincan’da üç deprem sonrası verilen büyük barakalarda Hava Hastanesi, Eczane ve Diş Servisini kurdum.

Manevi Olarak Sizin Üstünüzdeki Güçlerin Size Yardım Edeceğine İnanacaksınız
Bir gün Kolordu Komutanı Cemal Gürsel Paşa, beni aradı. O dönemde deprem sonrası Erzincan’da 5-10 tane Kerpiç evler var, diğerleri deprem evleri ve barakaları vardı. Benim kurduğum beş barakadan oluşan Hava Hastanesine gelerek beni kutlamıştı. Bir gün Cemal Gürsel Paşa beni arayarak “Doktor buradan trenle 80-90 dakika uzakta bir köye gideceksin 2-3 saattir doğuramayan bir kadına yardım edeceksin“demişti. “Paşam ben tıp öğrencisi iken 15-20 doğum yaptım ama” dedim. “Derhal gideceksin” emri çıktı. Bir buçuk saat yük treniyle lokomotif makinisti yanında etrafa bakarak söylenen istasyona vardım. Beyaz ata bindim, diğer attaki refakatçi ile köye doğru yolculuk başladı.1-1 buçuk saat at sırtında yol aldıktan sonra köprüden geçerken karşıdaki beyaz evden bir bebek sesi duydum, eve varınca kendiliğinden doğan bebek kundaklanıyordu. Ben sevinçten çılgına dönmüştüm. Allah’ın büyüklüğünü her zaman söylerim. Manevi olarak sizin üstünüzdeki güçlerin size yardım edeceğine inanacaksınız.

Vermesini ve Sevmesini Bilirsen, Türk İnsanı Verici ve Sevecen Olur.
Kura çekip atama yerim Erzincan çıkınca eşim biraz üzüldü, Erzincan’a varınca birlikte muayenehane açtık. Muayene 5 lira, parası olmayanlara “bedava” diye muayenehane girişine levha yazdırtmıştık. Günde 5-6 hasta muayene için geliyordu. Oranın insanları hekime çok saygı gösterirlerdi. Eşantiyonda boldu, hastalara bedava ilaçta verirdim. Ayda 147 lira maaş alıyordum, ayda 150 lira kadar da muayenehaneden kazanıyordum. 300 lira o zaman için büyük paraydı. İki sene sonra Hava birliğimiz Erzincan’dan Diyarbakır’a taşındığı için 6 ay kadar Diyarbakır’da kaldım. İyi yıllardı, vermesini ve sevmesini bilirsen, Türk insanı da daima verici ve sevecen olurdu. Ama aldatmaya kalkarsan veya yanlış davrandın mı hemen “kötü doktor” unvanı yayılıverir.

Erzincan ve Diyarbakır’da üç senem geçti. Son seneye geldiğimde bize Gülhane Askeri Tıp Akademisine gideceksiniz, ancak Gülhane Ankara’ya giderse sizin de İstanbul’dan Ankara’ya gitme ihtimaliniz var denildi. Eşim Binnaz İstanbullu olduğu için İstanbul’da ihtisasa başlayacak diye ona İstanbul’da asistanlık yeri bulmuştuk. Bunlar olunca bütün planlar bozuldu. Eşim, Ankara’da Numune hastanesinde başladı, ben Cebeci de Gülhane’de çalışmaya başladım.

Hocam Recai Ergüder, Herkese Hitap Ederken “Şekerim şunu yapıver” derdi
Hocam Recai Ergüder’in yanında asistan oldum. Herkese “Şekerim şunu yapıver” derdi. Herkese çok kibardı, sonra Cumhurbaşkanının Başhekimi oldu. Recai hocanın yanında asistanlık yapıyordum. Bu sayede Cumhurbaşkanı ile tanışma imkânım oldu. Çünkü arada sırada beni orada görevlendirirdi.

İlk Defa Kırık Çıkık Ameliyatlarına Biz Başladık
İhtisası bitirdiğim sene Hava Kuvvetleri tarafından açılan bir sınav ile bir Genel Cerrah Amerika’ya gönderilecekti. Sınava girdim, birinci oldum. Amerika’da Columbia Üniversitesinde Ortopedi ve Travmatoloji uzmanlık eğitimine gönderildim, bir süre sonra eşim de Amerika’ya araştırmacı olarak kabul edilmişti. Böylelikle Amerika’da 3 sene kaldım. Türkiye’de o dönemler bu bölümün adı Ortopedi ve Çocuk cerrahisiydi. Dünyada yıllar önce birlikte olan Ortopedi ve Çocuk Cerrahisi uzmanlığı yerine Türkiye’ye dönünce Ortopedi ve Travmatoloji eğitimini Çocuk cerrahisinden ayırdık. Böylece genel cerrahiden sonra ikinci uzmanlığım oldu. Hastalar özellikle travma olduğu için Gülhane’de Harp Cerrahisi dersi vardı, onları kaldırttım. Bu bilim dalını Amerika ve İngiltere gibi Ortopedi ve Travmatoloji haline getirttim. Ülkemizde kırıklarda hemen hiç cerrahi tedavi yapılmazken ve herkesin kırıkçılara itibar ettiği dönemde kalça, bacak, omurga dâhil tüm kırıklarda, ayak, çocuk felci dahil sırt ve diğer şekil bozukluklarında ilk ameliyatları ben yaptım. Kalça artoplastisi, bel fıtığı ameliyatı yapma onuruna eriştim. Birçok yerde bu dalın kurulmasını sağladım. Baltalimanı ve Eğirdir’de bulunan verem hastanelerini Kemik ve Eklem Hastalıkları Hastanesi olarak yapılanmasına yardımcı olduk. Çünkü o hastanelere sadece kemik veremi olan hastalar yatıyordu.

Biz Bu Memleketin Çocuğuyuz
Yurda dönüşümden bir sene sonra El Cerrahisiyle ilgilenen meslektaşım olmadığını fark ettim. Dünyaca ünlü New York Columbia Üniversitesinde Prof. Dr. Carroll ve Los Angeles Southern California Üniversitesinde Prof. Dr. Boyes’un yanında çalışarak Amerika El Cerrahisi dalı için yeterli eğitim süresini tamamlayarak yurda döndüğümde, Türkiye’de ilk El Cerrahi Kliniğini de kurdum. Columbia Üniversitesinde El Cerrahisinde çalışırken orada kalmam için ısrar etmişlerdi. Kendilerine çok teşekkür ederek yurda döndüm. Biz bu memleketin çocuğuyuz. Orada kâfi olarak kalmıştık. Bu bilim dalını ülkemde kurmak istiyordum.
1965’te Ankara Tıp Fakültesi Hemşirelik Okulunu kurdum ve müdürü oldum. Daha sonraları Ankara Tıp Fakültesi Dekanlığı yaptım. Antalya Tıp Fakültesinin kurulmasını sağlayarak Fakültenin ilk kurucu dekanı oldum.

Ülkemizde İlk Akdeniz ve Ortadoğu Ortopedi ve Travmatoloji Kongresini Yaptım
Türk Ortopedi ve Travmatoloji Derneği, Türkiye Sakatların Rehabilitasyonu Derneği, Modern Cerrahi Eğitim ve Araştırma Derneği ve Türk El ve Üst Ekstremite Cerrahi Derneklerini kurdum. Türk Ortopedi ve Travmatoloji Birliği Derneğinin toplam 16 Milli kongresini gerçekleştirdim. Dünya Ortopedi ve Travmatoloji Birliği (SICOT) üyesi, Milli Delegesi, bir dönemde SICOT Başkanı, Dünya Kazalar ve Trafik Tıbbı Federasyonu üyesi oldum. 14 sene başkanlığını yaptığım Akdeniz ve Ortadoğu Ortopedi ve Travmatoloji Birliğinin (MMOTA) başkanı olarak Tahran’dan Madrid’e kadar 8 dış Ülkede Uluslararası Kongrelerini düzenledim. Uluslararası Kazalar ve Trafik tıbbı Birliğinin 8 sene başkanlığını yaptım ve dört IAATM dünya kongresi düzenledim. Uluslararası El Cerrahi Federasyonunun Dünya Kongresi, 2001’de Türkiye’de benim başkanlığımda yapıldı.

Türkiye’ye Araçlarda İlk Emniyet Kemerinin Uygulanmasına Ben Öncülük Etmiştim
Ankara’da başkanı olduğum Trafik Kazaları Yardım Vakfının yaptırdığı Trafik Hastanesi 30 senedir binlerce kişiye hizmet verdi. Türkiye’de sosyal hizmetlere ağırlık verdim, Sakatlar Rehabilitasyon Derneğini kurmuştum. Trafik kanunu çıkarılmasına öncülük ettim, Türkiye’de emniyet kemerinin ilk kez uygulanmasını sağlamıştım. Karayolları ve Hastaneler için İlk ambulansların alınmasına öncülük etmiştim, sağlık memurları yetiştirdik, Trafik düzeni için karayollarında ilk ayırma şeritlerinin başlatılmasına öncülük yapmıştım. Yenimahalle’de çocuklar için anaokulunu ve Balgat’ta eşimle birlikte Anadolu lisesini yaptırtarak, Milli Eğitim Bakanlığına verdik. İzmir’de, Denizli’dekilerle birlikte 4 tane okul yaptırtarak bunları Milli Eğitim hizmetine verdik. Kızılay Derneğinde başkan yardımcısı oldum.

Balgat’taki Trafik Hastanesini Yeniden Onarıp Hizmete Soktuk
Hastane kurmaya karar verdiğimde binanın bir katının yarısında hasta vardı ve tıbbi cihazlar yoktu. Bu binayı onartarak ve donatarak burada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesini ve Trafik Hastanesini hizmete açtık. 2000 yılında Ufuk Üniversitesini kurduk. Bu hastaneyi baştan aşağı yeniden donattık ve restore ettirdik. Karyolalarını ve yataklarını bile Amerika’dan getirttik, yerli hiç ürün yok. Yerli ürünlerin hepsi aynı kalitede olmuyor.

Bu hastanemizde 4 ameliyathane var, diğer fakülteler için bina aldım. İncikte 55 bin 817 metrekarelik bir arsayı Üniversitemize tahsis ettirdim. 60 bin metrekarelik kapalı alan Üniversite inşaatının projelerini tamamlattım. 2011’de İnşaata başlanmak üzere hazırdır. Ayrıca eşim Prof. Dr. Binnaz Ege, Tıp Fakültesi hastanesi bahçesinde Yüksek Hemşirelik ve Fizyoterapi Yüksek Okulu, kreş, kütüphane ve 12 dershanesi olan 5 katlı inşaatı başlatarak, inşaat bitince Üniversiteye bağışladı. Ayrıca 8 katlı terk edilmiş ve boş olan Trafik Hastanesi için 12 milyon TL sarf ederek restore ettirtim. Hastane donatılarak 5 yeni ameliyathane yaptırttık, 450 araçlık kapalı garaj yaptırdık.

Kızarak İnsanlara Bir Şey Yapamazsınız
Hayatta bilerek kimseye kötülük etmemişimdir. Hiç kimseyle kavga etmemişimdir. Yüksek sesle tartışma bile yapmam. Benim çalıştığım her yerde, birlikte çalıştığım yüzlerce çalışma arkadaşımın hepsi kardeşim gibidir. Hatta benim onlar için kullandığım “Şekerim” deyimli karikatürümü yapmışlardı. Kızarak insanlara bir şey yapamazsınız.

Her Kusuru Görmeyeceksiniz, Ben de Hata Yapabilirim Diyebileceksiniz
Aileme mutlaka zaman ayırırım. Yurt dışında çok kaldım fakat, onlara da daima yeterli zaman ayırdım. Nerede olursa olsun ayda en az iki kez opera ya da baleye giderim. New York City Bale’nin doktoruydum, bir zamanlar orada onlar için ücretsiz çalışıyordum. Bunlar benim özel zevklerimdi. İnsanlarla iyi ilişki kurmak ve sevmek gerekir. Hepimizin kusuru olabilir. Onun kusurunu görmeyeceksiniz. “Ben de hata yapabilirim” diyebileceksiniz.

Haftada bir kere mutlaka tiyatroya, konsere ya da baleye giderdim, şimdilerde ailedeki hastalıklar nedeniyle opera ve bale gösterilerine az gider oldum. Ne ekersen onu biçersin. İyilik yap her şey iyi oluşur, kötülük yaparsan sonuçta kötülük çıkar. Bilerek kötülük yaptığımı gören ve duyan olmamıştır. Ayrıca seyahat etmeyi ve fotoğraf çekmeyi de çok severdim. Son 2-3 senedir ailedeki sağlık sorunları nedeniyle bu gezileri ancak hasretle hayal ediyorum.

Hekime Gelen İnsanlar Keyif İçin Gelmez, Dertlidirler, Onları Çok İyi Karşılamak Gerekir
Hekimler dürüst olmalılar, her şeyi çok iyi çalışmaları hele ki hekim olacaklar daha özverili olmalılar. Almasını değil vermesini, paylaşmasını çok iyi bilmeleri lazım. Ayrıca hekime gelen insanlar keyif için gelmez, çok iyi karşılamak gerekir. Benim bağırıp çağırdığım, hiç kimse olmamıştır. Böyle hayat daha iyi yaşanıyor. Paylaşmasını, sevmesini ve vermesini bilmek gerekir.

111 Tane Kitabım ve 451 Makalem var
111 tane kendi yazdığım kitabım ve 451 makalem vardır. 200’ü geçen plaket ve madalya, iki Cumhurbaşkanımızdan taktir plaketi ve ayrıca ülkemizde 1998 TÜBİTAK Hizmet ödülü ve Vakıflar Genel Müdürlüğünün “Yılın En Başarılı Vakıf Başkanı” madalyasını aldım. 1999 yılında Selçuk Üniversitesi tarafından Onursal Doktora unvanı aldım. Sağlık Bakanlığınca onaylanan tıpta uzmanlık dalından dört ayrı ihtisas belgesi verilmiştir.
Bütün bunlar övünmek için değil yararlı olmak içindir, Sizlerin de böyle olması dileğiyle en iyi dileklerimi sunarım.”

4 Yorum

TÜRKİYE-AFGANİSTAN SAĞLIK İŞBİRLİĞİ

Afganistan’daki Cumhuriyet Hastanesi’nin işletmesinin 5 yıl süreyle TİKA ile birlikte yürütüleceğini belirten Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Burası bir referans hastanesi haline getirilecek. Yılda 400’e yakın uzman yetiştirilmesi planlanıyor” dedi.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Afganistan Halk Sağlığı Bakan Vekili Süreyya Dalil ile bir araya geldi. Görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenlendi. Türkiye ile Afganistan arasındaki sağlık alanında işbirliğine ilişkin açıklamalarda bulunan Akdağ, Dalil ile yedi konu üzerinde mutabık kaldıklarını söyledi.
Afganistan’daki Cumhuriyet Hastanesi’nin işletmesini Afgan yetkililer ve TİKA ile birlikte yürüteceklerini açıklayan Bakan Akdağ, “Bunun için finansmanı TİKA bulacak, yönetim ve diğer hususları da biz yerine getireceğiz, insan kaynağı desteği vereceğiz. Burası bir referans hastanesi haline getirilecek. Yılda 400’e yakın uzman yetiştirilmesi planlanıyor” dedi.

“Anne ve Bebek Ölümlerinin Engellenmesi için Elimizden Gelen Desteği Vereceğiz”
Anne ve bebek ölüm oranlarının son derece yüksek olduğu Afganistan’a bu alanda katkı sağlayacaklarını dile getiren Akdağ, Türkiye’nin bu ülkeye insan gücü desteği vereceğini ve tecrübelerini aktaracağını belirtti. Akdağ, “Afganistan’daki bir hamilenin ya da annenin ölümü bizim için Anadolu’daki bir annenin ya da hamilenin ölümü gibidir. Bu ülkedeki anne ve bebek ölümlerinin engellenmesi için elimizden gelen desteği vereceğiz” diye konuştu.
Afganistan’da her 100 bin hamileden bin 400’ünün hayatını kaybettiğinin altını çizen Akdağ, bunun önlenmesinin önemine işaret etti.

Afgan-Türk Sağlık Haftası
Afgan yetkililerin Türkiye’de eğitimi, sağlık sisteminin gelişmesi için tecrübe aktarımı gibi konulardaki işbirliğinin yanı sıra, bu ülkede tekrar bir Afgan-Türk Sağlık Haftası düzenlenmesinin de öngörüldüğünü dile getiren Akdağ, bu hafta süresince Türk bilim insanlarının tecrübelerini aktaracağını, ayrıca ameliyatlar yapılacağını söyledi.

“Her Yıl 200 Hasta Tedavi Edilmek Üzere Türkiye’ye Getirilmesi Öngörülüyor”
Bu ülkeden her yıl 200 hastanın tedavi edilmek üzere Türkiye’ye getirilmesinin de öngörüldüğünü belirten Akdağ, bu hastaların Türkiye’ye naklinde ambulans uçakların kullanılabileceğini dile getirdi. Kapasite geliştirme, biyomedikal mühendislik ve sağlık idarecisi gibi alanlarda da eğitim desteği sağlanacağını ifade eden Akdağ, “Afgan halkına destek vermek boynumuzun borcu, en önemli görevimizdir. Afgan halkı için gönlümüzün her köşesini açtık” şeklinde konuştu.

“Afgan Halkının Nitelikli Sağlık Gücüne İhtiyacı Var”
Afganistan Halk Sağlığı Bakan Vekili Süreyya Dalil de halka iyi sağlık hizmeti sunulmasının önemine dikkat çekerek, Afgan halkının sağlık, güvenlik ve eğitim konularında hizmet beklediğini söyledi. Ülkesindeki sağlık sisteminin zayıf olduğunu, daha iyi bir sistem oluşturulması için nitelikli sağlık gücüne ihtiyaç duyulduğunu anlatan Dalil, sağlık personeli yetiştirilmesinin mali yardım kadar önemli olduğunu dile getirdi.

“Cumhuriyet Hastanesi Türkiye’deki Eğitim ve Araştırma Hastaneleri gibi Hizmet Verecek”
Akdağ, bir soru üzerine, Afganistan’da bu ülkenin ihtiyacı doğrultusunda uzman hekim yetiştirileceğini, Cumhuriyet Hastanesi’nin Türkiye’deki eğitim ve araştırma hastaneleri gibi hizmet vereceğini bildirdi. Dalil de aynı soruya karşılık ülkesinde biyomedikal mühendis, hemşire, kardiyolog, kalp cerrahi, onkolog ve sağlık yöneticisine ihtiyaç olduğunu söyledi.
Akdağ, Afganistan’ın yanı sıra Sudan, Yemen, Lübnan, Filistin, Pakistan, Bangladeş, Kosova, Bosna-Hersek gibi ülkelere sürekli ve düzenli sağlık hizmeti desteği vereceklerini sözlerine ekledi.

Yorum yapın

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.