Archive for category Prof. Dr. S. Cansun Demir

TJOD HEKİMLERİN YANINDA

9. Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde sağlık politikaları, mesleki bilinç, Gebelikte ”Omega-3 kullanımı, gebelikte ultrasonla takibin etkileri ve Obezitenin kısırlığa yol açabildiği masaya yatırıldı.

Sağlık Bakanlığı ve Uluslararası Jinekoloji ve Obstetrik Derneği FİGO Tarafından Desteklenen 9’uncu Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi Antalya’da yapıldı. Bin 800 katılımcının yer aldığı kongrede, 56 oturum, 7 özel oturum, 12 yabancı, 330 yerli konuşmacı ve 90 stant ile hem bilimsel hem sosyal içeriği ile göz dolduran bir kongre olduğunu belirten TJOD Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil,kongrede bilimselliğin yanı sıra kadın-doğum hekimliğinin tüm yönleriyle ele alındığını, sağlık politikalarının değerlendirildiği, mesleki bilinç ve kaynaşmanın yükseldiği büyük bir çalıştay olduğunu kaydetti. Prof. Dr. İtil konuşmasında şunları söyledi: “Sağlıkta başarı, hastanın istediği eczane, istediği hastaneye gidip kapıdan karşılanması değildir. Sağlıkta başarı toplumun tümünün fiziksel ve ruhsal olarak iyi halde olmasının sağlanmasıdır. 2002 yılında 1,5 milyon olan ameliyat sayısı, 2009 da 4,5 milyona çıkmışsa, ilaç tüketimi 750 milyondan, 1,5 milyar kutuya çıkmışsa, hasta sayısı yüzde 81 artmışsa, bu toplum iyileşmiyor, ya hasta oluyor ya da hasta ediliyor demektir. Sistemin çok hızlı bir şekilde gözden geçirilmesine ve değerlendirilmesine ihtiyaç vardır. Eğer bu konuda TJOD ye bir görev düşerse, gerekli öneri ve katkılarımızı sunmakta tereddüt etmeyiz. Yalnızca ve yalnızca hukukun uygulanması sağlıkta birçok sorunu çözecektir.”

TJOD Jinekologların Hukuk Bilgisini Güçlendiriyor
Yargıtay üyeleri ve hukuk fakülteleri öğretim üyelerinin de katlımı ile düzenlenen oturumlarda jinekologların hukuksal sorunlarla karşılaştıklarında daha bilinçli ve doğru adımlar atmasın için bilgilenmelerini amaçladıklarını kaydeden Prof. Dr. İtil, “Türkiye’de malpraktis yönünden en sık dava açılan alan kadın doğumdur. Mediko-legal boşluklar sezaryen oranlarını etkiliyor. Doğumda karşılaşılabilecek anne ve bebeğe ait komplikasyonlardan kaçınmak ve normal doğuma bağlı sorunlardan uzak kalmak için doktorlar sezaryene yönelebiliyor” dedi.

“Hekimlere, Sezaryen ile İlgili Meslek İçi Eğitim Verilmeli”
Neredeyse iki doğumdan birinin sezaryenle yapıldığını belirten Prof. Dr. İtil, sezaryen oranlarının düşürülmesi için Sağlık Bakanlığı ile protokol imzalandığını dile getirdi. Prof. Dr. İtil, kongrede sezeryanla doğum oranlarının düşürülmesine yönelik çalışmaların da gündeme geldiğini söyleyerek, bu konuda kadınların bilinçlendirilmesinin, gebe okullarının yaygınlaştırılmasının ve okullarda cinsel eğitim derslerinin verilmesinin büyük önem taşıdığını kaydetti. Bu kapsamda normal doğuma teşvik klipleri hazırlandığını ve önümüzdeki günlerde televizyonlarda gösterileceğini söyleyen Prof. Dr. İtil, şöyle konuştu: “Hekimlere, bununla ilgili meslek içi eğitim verilmeli. Ayrıca, alt yapı ve sağlık ekibinin güçlendirilmesi gerekli. Doğum salonları yerine, doğum odaları olmalı. Ağrıyla baş etmek için anestezi uzmanları görevlendirilmeli. Hatta anestezi teknisyenleri doğum sırasında ağrının azaltılması için daha fazla etkin olmalı. Anestezi uygulamasının mümkün olmadığı durumlarda ağrı kesiciler devreye sokulmalı. Ülkemizde artık ağrısız doğum daha fazla yapılıyor ama yeterli değil. Anestezi uzmanlarının sayısının artması, sezaryenle doğumların azalmasında etkili olur.”
Prof. Dr. İtil, ayrıca kongrede kadına yönelik şiddetin de ele alındığını, bu konuda jinekologların da bunun önlenmesinde diğer unsurlarla birlikte görev alabileceğini sözlerine ekledi.

“Omega-3, Zeka Gelişimini Artırıyor”
“Araştırmalar, gebelikte kullanılan omega-3 yağ asitlerinin anne ve bebek sağlığını olumlu etkilediğini gösteriyor” tespitinde bulunan ABD’deki Penn State Milto S. Hershey Medical Center Direktörü Prof. Dr. Serdar Ural, omega-3’ün bebeğin beyin gelişimini olumlu etkilediğini söyledi.
Prof. Ural, planlı hamileliklerde Omega-3’e gebelik öncesinde, planlı olmayanlarda ise hamilelikte başlanması ve emzirme döneminde de devam edilmesi gerektiğini belirtti. Prof. Dr. Ural, Omega 3’ün gebeliğin ilk 5 ayında 1 kapsül, daha sonraki aylarda da ise 2’şer kapsül içilmesinin uygun olduğunu söyleyerek, ABD’de yapılan çalışmalarda, gebelere verilen vitamin destekleri içinde Omega-3’ün de bulunmasının büyük yararlar sağladığı ve bebeğin zihinsel gelişimini olumlu yönde arttırdığının belirlendiğini vurguladı.

“Ultrason Kadın Doğumcuların Stetoskobu Haline Geldi”
Ultrasonun ses dalgası olduğunu ve gebelikteki olumsuz etkileriyle ilgili henüz bilimsel bir kanıt bulunmadığını belirten Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir, ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde anne karnındaki bebeğin ultrasonla takibinin sınırlı sayıda yapıldığına dikkat çekti.

Türkiye’de gebelik döneminde ultrasonla, bebeğin gelişiminin her evresinin izlendiğini dile getiren Prof. Dr. Demir, ABD’de sadece gebelik döneminde üç kez ultrasonla yapılan muayenenin ödendiğini bildirdi. Bu ülkede 11-14. haftada ense kalınlığına, 18-22. haftada anatomik gelişime ve gebeliğin son döneminde de bebeğin ters gelip gelmediğine bakıldığını anlatan Prof. Dr. Demir, şunları kaydetti: “Hastalarımız, bizlere bu kadar sık ultrasona girmenin bir zararı olup olmadığını soruyor. ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde anne karnındaki bebeğin ultrasonla takibi sınırlı sayıda yapılıyor. Ultrasonun gebelikte olumsuz etkileri olduğuna dair bir bilimsel kanıt bulunmamakla birlikte, Türkiye’de ise ultrasonla yapılan kontrollerin sayısı dünya standartlarının üzerinde. Ultrason kadın doğumcuların stetoskobu haline geldi. Her gebeyi, her geldiğinde ultrasonla muayene ediyoruz. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta; fetal inceleme sırasındaki ısı artışıdır. Ultrason incelemesi sırasındaki ısı artışının hangi dönemlerde hangi biyolojik etkilere neden olabileceği konusu ise kesin değil. Domuzlarda yapılan bir çalışmada iki dakikadan uzun süreli bir uygulamanın olumsuz etkileri olabileceği görülmüştür. Genel yaklaşım, 1.5 derecelik ısı artışının, zararı olmayacağı yönündedir. Beş dakika süreyle 4 derece artıştan fazlasının zararlı olabileceği bildirilmiştir.”
Prof. Dr. Demir, ultrason ile takibin uzun süreli bir inceleme yapılmadan gerçekleştirilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.

“Polikistik Over Sendromu (PCOS) 5 Kadından Birinde Görülüyor”
TJOD 2. Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş ise Polikistik Over Sendromu ile hormonal bozuklukların kadın sağlığını tehdit eden önemli sorunlar olduğunu belirtti. Kadınların menopoz döneminden sonra kilo alma eğiliminde olduğunu ve kalp hastalıkları riskinin neredeyse erkeklerle aynı düzeye ulaştığını söylen Prof. Tıraş, bu dönemdeki kadınlarda diyete direncin çok yüksek olduğunu söyledi ve kilo kontrolü için uygun hormon tedavisi önerisinde bulundu.

“Türk Kadınlarının Yüzde 20-25’inde Bu Hastalık Görülüyor”
Prof. Dr. Tıraş, “Genç yaştaki kadınlarda kilo vermeyi ve çocuk sahibi olmayı engelleyen Polikistik Over Sendromu (PCOS) 5 kadından birinde görülüyor. Nedeni tam olarak bilinmiyor, tedavisi de ancak şişmanlık, tüylenme, saç dökülmesi, kısırlık gibi sonuçlara yönelik yapılıyor. Nedeni tam olarak bilinmiyor. Tedavi ise belirtilere yönelik olarak planlanıyor. “Bu sorunun, şişmanlığa mı, yoksa şişmanlığın mı bu soruna yol açtığı” tartışmaları yapılıyor. Bu hastalık, hem dünyada ve hem de Türkiye’de artıyor. Türk kadınlarının yüzde 20-25’inde bu hastalık görülüyor. Böyle olunca da şişmanlık ya da bunun neden olduğu üreme sorunları, fazla kilo, elma tipi şişmanlık gibi sorunlar da ortaya çıkıyor” diye konuştu.

“Tedavide Daha Çok İnsülin Direncini Düşüren İlaçlar Üzerinde Duruluyor”
Polikistik over sendromunun hipertansiyon, endometrium kanseri, insülin direnci ve buna bağlı olarak gelişen diyabete yol açması nedeniyle ciddi bir sorun olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tıraş, tedavide daha çok insülin direncini düşüren ilaçlar üzerinde durulduğunu söyledi. Prof. Dr. Tıraş, yumurtlama bozukluğunun, adet görememe ya da geç adet görme gibi sorunları da beraberinde getirdiğini vurguladı.

Yorum bırakın

”CERRAHİDEN SONRA HASTALARIN EN AZ YÜZDE 3’ÜNDE ENFEKSİYON GÖRÜLÜYOR”

Sağlık hizmetinin sunumunda kalite ile ilişkili temel sorunlar bulunduğunu söyleyen Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri (TJOD) Prof. Dr. Cansun Demir, bunların ilaçların aşırı, eksik ya da yanlış kullanımı şeklinde olabildiğini dile getirdi. Prof. Dr. Demir, “En iyi hastanelerde bile her yüz hastanın 6,7’sinde ciddi sonuçları olan ya da potansiyel ciddi sorunlara yol açabilecek ilaç hataları görülmektedir” dedi.

ABD’de yaklaşık her yıl 750 bin cerrahi alan enfeksiyonu olduğu ve yılda 10 bin kişinin bu nedenle yaşamını yitirdiğini belirten bilim adamları, cerrahi branşlarda yüzde 38 oranında en sık hastane enfeksiyonlarının görüldüğüne dikkat çekiyor. Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri (TJOD) Prof. Dr. Cansun Demir, 9.Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne yaptığı açıklamada, kaliteli sağlık hizmetinin çok önemli olduğunu ve cerrahi alan enfeksiyonlarının hayati önem taşıdığını kaydetti. Prof. Dr. Demir, cerrahi operasyonlardan sonra ortalama yüzde 3 oranında cerrahi enfeksiyon görüldüğünü dile getirerek, bu enfeksiyonların tedaviyi güçleştirdiğini, maliyeti artırdığını ve yaşamı tehdit ettiğini vurguladı.

“Yan Etkilerin Önemli Bir Kısmı Tıbbi Hatalara Bağlı Gelişiyor”
Tüm hastane yatışlarının en az yüzde 3’ünde bir yan etki görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Demir, ”Cerrahi bir girişimden sonra hastaların en az yüzde 3’ünde bir cerrahi alan enfeksiyonu görülmektedir. Tıbbi uygulamalarda yan etkide, altta yatan hastalık değil, tıbbi tedavinin hastada yol açtığı zarardır. Yan etkilerin önemli bir kısmı tıbbi hatalara bağlı gelişiyor. Bu tür tıbbi hatalar önceden bilinen tedbirlerle önlenebilir. Tıbbi hatalar içinde ilaç kullanımı ve enfeksiyonlar yer alıyor” dedi.

”Kalite Tıbbi Sonuçlar, Hasta Ve Yakınları İle Toplumun Deneyimi, Etkililik ve Verimlilik Şeklinde Üç Açıdan Ele Alınmalı”
Tıbbi hataların önlenebilmesinde sağlıkta kalite standardının çok önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Demir, sağlıkta kalite ile hastanın tam ya da önemli derecede iyileşmesinin hedeflendiğini söyledi. ”Ağrının giderilmesi gibi hedeflenen sonuçların elde etme olasılığında artma, hasta ve yakınlarının kaygılarına ‘insanca yaklaşım’ ile yanıt verilmesi ve harcanan paranın gerçek karşılığını elde etmesi sağlıkta kalitenin göstergesidir” diyen Prof. Dr. Demir, kalitenin tıbbi sonuçlar, hasta ve yakınları ile toplumun deneyimi, etkililik ve verimlilik şeklinde üç açıdan ele alınması gerektiğini vurguladı.

”En İyi Hastanelerde Bile Her Yüz Hastanın 6.7’sinde İlaç Hataları Görülmektedir”
Sağlık hizmetinin sunumunda kalite ile ilişkili temel sorunlar bulunduğunu söyleyen Prof. Dr. Demir, bunların ilaçların aşırı, eksik ya da yanlış kullanımı şeklinde olabildiğini dile getirdi. Prof. Dr. Demir, ”En iyi hastanelerde bile her yüz hastanın 6.7’sinde ciddi sonuçları olan ya da potansiyel ciddi sorunlara yol açabilecek ilaç hataları görülmektedir. Tıbbi hatalar sistemin kalitesi ya da kalitesizliğinin doğrudan bir göstergesi niteliğindedir. Bu nedenle, konunun üzerine eğilinmesi, önce ölçülüp sonra da azaltılması için yöntem geliştirilmesi ve uygulanması gerekiyor. Ancak unutulmamalı ki insanların hatasız çalışması mümkün değildir” şeklinde konuştu.

“Branşlarda Yüzde 38 Oranında En Sık Hastane Enfeksiyonlarının Görüldüğüne”
Cerrahi alan enfeksiyonlarının cilt, cilt altı dokusunu kapsayan yüzeysel alanlar, daha derindeki alanlar ve karın içi, rahim gibi tüm organ ve boşluklarda gelişen enfeksiyonlar diye sıralandığını kaydeden Prof. Dr. Demir, ”ABD’de yaklaşık her yıl 750 bin cerrahi alan enfeksiyonu olduğunun ve cerrahi alan enfeksiyonlarına bağlı yılda 10 bin kişinin yaşamını yitirdiğinin belirtildiğini” dile getirdi.

“Maliyeti Yaklaşık 2-3 Bin Dolar Yükseltiyor”
Cerrahi branşlarda yüzde 38 oranında en sık hastane enfeksiyonlarının görüldüğüne dikkati çeken Prof. Dr. Demir, ”Enfeksiyonlar, hastanın yaşamını tehdit ediyor, hastanede kalış süresini 7-10 gün uzatıyor. Maliyeti yaklaşık 2-3 bin dolar yükseltiyor. Yara iyileşmesinde gecikmeye ve ağrıya yol açıyor. Kötü görünümlü ve fonksiyonel bozukluğa neden olabiliyor” dedi.
Prof. Dr. Demir, bakteriyel kontaminasyonun azaltılabilmesi için doğru ilaç kullanımı, el hijyeni, kep-maske ve eldiven kullanımına özen gösterilmesi, cildin temizliği, steril alanın korunması ve antibakteriyel ürünler kullanılması gibi tedbirler alınabileceğini sözlerine ekledi.

Yorum bırakın

HAMİLELERDE ULTRASON İLE MUAYENENİN ZARARI VAR MI?

Gebelerin ultrason ile muayene edilmesinde belirli sınırlamaların olması gerektiğini belirten Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hakan Özdemir, aşırı uygulamaların bebeklerde kromozom kırılmalarına ve kulakta işitme ile ilgili sorunlara neden olabildiğini kaydetti. Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir ise, “Bizi asıl ilgilendiren konu fetal inceleme sırasındaki ısı artışı. Ultrason incelemesi sırasındaki ısı artışının hangi dönemlerde hangi biyolojik etkilere neden olabileceği konusu kesin değil” dedi.

Abdomen (karın) ve pelvis (kalça kemikleri) arasındaki bölge hastalıklarının, jinekolojik sorunların tanısında en sık olarak kullanılan ve en zararsız yöntem olan ultrason, ses dalgalarını kullanarak bu görüntülemeleri gerçekleştirmektedir. Ses dalgalarının farklı boyut ve güçte olanları ile metalleri yapıştırmak ve kayaları parçalamak gibi sanayii ve diğer sektörlerde de kullanılmasının yanı sıra tanı dışında tedavi alanında örneğin böbrek taşlarını parçalamakta da kullanıldığını hatırlatan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hakan Özdemir, “tanısal ultrasonda, bu ses dalgalarını farklı boyut ve güçte ve dokulara zarar vermeyecek dozda kullandıklarını belirtti. Her yöntemde olabildiği gibi, özellikle hamilelerde ultrason tetkiklerinin sık yapılması sonucu, özellikle de Doppler ultrason yapıldığında fetüste işitme ile ilgili sorunlara neden olabilmesi, kromozom kırılmalarına yol açabilmesi gibi bazı yan etkilerin de söz konusu olabileceğini belirten yayınlar olduğunu vurguladı. Ayrıca, günümüzde zararsız olarak kabul edilse de 40 yıl sonra bir şey çıkmayacak anlamına gelmediğini, birkaç nesil geçmeden bunun kesin olarak söylenemeyeceğini belirtti. 10 yıl önceki ultrason tetkiklerinin sıklığı ile şimdikiler arasında bariz fark olduğunu belirterek, önceleri, ultrasonu olan kadın doğum uzmanına ulaşımın yada ultrason tetkiki yaptırılmasının çok yaygın ve sık olmadığını, ancak, ultrason cihazlarının yaygınlaşması, kolay ulaşılabilir ve erişilebilir olmasının gereksiz kullanımı da ortaya çıkardığını belirtti. Her ay hatta daha sıklıkla kadın doğum uzmanına gidip ultrason yaptırarak bebeğinin kalp seslerini dinleyip, fotoğrafını isteyen hamileler yanı sıra bunu teşvik eden, öneren kadın doğum uzmanlarının da sayısı artıyor. Gereksiz kullanımdan kaçınılmalıdır” dedi.

“Problem Olmadığı Sürece Gebelerde 3 Kez Ultrason İle Bakılmalı”
Prof. Dr. Özdemir, “Gebelerde ultrason yapılma sıklığına dikkat etmek gerekiyor. Amerikan Ultrason Derneği’ne göre problem olmadığı sürece hamilelerde her trimesterde bir kez olmak üzere yani 3 kez ultrason tetkiki yapılmalıdır. Bizim protokolümüze göre de, 11. Hafta’da Down Sendromu gibi önemli hastalıkları ekarte etmek açısından mutlak yapılması gerekiyor, 20. Haftada anomali taraması yapılabilir. Normal doğum olacaksa doğuma yakın dönemde kordon dolanması, başka herhangi bir doğumu etkileyebilecek sorun var mı diye bakılabilir. Amerika’da hamilelere yapılan ultrason ücretinin devlet tarafından karşılanmamasının, ancak ülkemizde tümünün ödenmesinin de bu konuda önemli olduğunu belirterek gebelerde çok fazla ultrason tetkiki yapılmaması gerekiyor düşüncesindeyim” diye vurguladı.

Gebelerde Yapılan Ultrason’un Kavitasyon Yaptığına Dair Bir Bulgu Yok
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir şunları kaydetti: “ Ultrasound 1955 yılında Ian Donald’ın abdominal tümörleri tanımak amacıyla jinekolojide kullanımı ile başladı. Daha sonra gebe kadınlarda kullanımla obstetriğe girdi. Bu konuda yayınlanan makaleleri takiben Dünya’da yaygınlaşmaya başladı. Dünyada yaygınlaşması yalnızca hekimlerin bilimsel bulgularının sonucu değil, firmaların reklamları ve hastalarının bebeklerinin fotoğrafını istemeleri ile yaygınlaşmaya devam etti. Bugün ne yazık ki gebe kadınları yalnızca ultrason ile muayene eder hale geldik hem de her muayenelerinde. Yurt dışında değişmekle birlikte bu 3-4 ultrason muayenesi ile sınırlı bunun ötesini sağlık sistemi ödemiyor. Ultrason, dokulara ses dalgası formları ile ulaşan mekanik bir enerji. Gönderilen ses dalgasının transdusere yansıması ile görüntü oluşmakta. Gebelerde yapılan ultrasonun kavitasyon yaptığına dair bir bulgu yok.

Fetal İnceleme Sırasındaki Isı Artışı Hangi Dönemlerde Hangi Biyolojik Etkilere Neden Olabilir
Bizi asıl ilgilendiren konu fetal inceleme sırasındaki ısı artışı. Ultrason incelemesi sırasındaki ısı artışının hangi dönemlerde hangi biyolojik etkilere neden olabileceği konusu kesin değil. Domuzlarda yapılan bir çalışmada pulsed Dopplerin yoğun olarak 2 dakikadan uzun süreli uygulanmasının 2 buçuk derece ısı artışına neden olduğu görülmüş. Fetal dokunun ısı artışına hassasiyeti konusu tam anlaşılmış değil. Ancak genel yaklaşım 1 buçuk derecelik artışın zararı olmayacağı yönünde. 5 dakika süreyle 4 derece artıştan fazlasının zararlı olabileceği bildirilmiş.

Ultrason ile Tanı İçin Gerekenden Daha Uzun Süreli İncelemeden Sakınmak Lazım
B- mod en az riskin olduğu uygulama şekli, Doppler ve renkli Doppler uygulamalarının uzun sürmesi durumunda riskli olabilir. Ultrason ile tanı için gerekenden daha uzun süreli incelemeden mümkün olduğunca sakınmak lazım. Özellikle Doppler incelemeleri gebeliğin ilk haftalarında kısa süreli uygulanırsa olası termal risk azaltılır. Unutulmamalıdır ki bugüne kadar ultrason uygulamasının insan fetusu üzerine olumsuz etkisinin olduğunu belirten bir yayın yok.”

Yorum bırakın

“HEKİM HATA YAPMAMAK İÇİN SEZARYENİ TERCİH EDİYOR”

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği tarafından Antalya’da düzenlenen 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde konuşan Dernek Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil, kadın doğum, Türkiye ve Dünyada hekim hataları yönünden en fazla gündeme gelen branş olduğunu belirtti. Prof. Dr. İtil, “Hekim hata yapmamak için sezaryeni tercih ediyor” dedi.

Türkiye’nin en önemli tıp kongrelerinden biri olan ve kriz ortamına rağmen ana branşlarda en yoğun katılımı sağlayan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi, TJOD Yönetim Kurulu Üyeleri tarafından bir basın toplantısıyla değerlendirildi. Toplantıya; Prof. Dr. İsmail Mete İtil, Prof. Dr. Bülent Tıraş, Prof. Dr. Cansun Demir, Doç. Dr. Ali Baloğlu, Prof. Dr. Süleyman Akhan ve konuk olarak ABD Yale Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Emre Seli katıldı.

‘Akdeniz Ülkeleri Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanları Federasyonu’
Toplantının açılış konuşmasını yapan TJOD Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil, kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarının insanları hayatla buluşturan kişiler olarak, tıptaki diğer uzmanlıklar arasında farklı bir yeri bulunduğunu vurguladı. Kongre’de 2 binden fazla katılımcıyla, 68 oturumda, 23’ü yabancı 330’u yerli oturum başkanı ve konuşmacının yer aldığını kaydeden Prof. Dr. İtil, ilk kez ‘Akdeniz Ülkeleri Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanları Federasyonu’ oturumu ile geçen yıl hayata veda eden meslektaşları için özel “Vefa Oturumu” düzenlendiğini söyledi. Prof. Dr. İtil, daha sonra toplantıya katılanlara söz verdi.

“Çoğul Gebeliklerin Önlenmesi Amacını Anlıyoruz Ancak, Bu Konuda Hastaların Özel Durumlarını Da Gözeten Esnek Bir Yapı Sağlanmalı”
TJOD İkinci Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, Kongrede yoğun olarak tartışılan konulardan birinin Sağlık Bakanlığı’nın tüp bebek uygulama ve merkezlerine ilişkin yönetmelik değişikliği olduğunun altını çizerek, bu konuda getirilen kısıtlayıcı düzenlemelerin gebelik oranlarını düşüreceğini anlattı. Prof. Dr. Tıraş, 35 yaş altı kadınlara tek embriyo transferi, iki başarısız uygulamanın ardından iki embriyo transferi, 35 yaşın üstündeki kadınlara da en fazla 2 embriyo transferi uygulamasına karşı olduklarını belirterek, çoğul gebeliklerin önlenmesi amacını anladıklarını ancak bu konuda hastaların özel durumlarını da gözeten esnek bir yapı ile 35 yaş üstü kadınlara, yaş gruplarına göre daha fazla embriyo transferine olanak sağlanması gerektiğinin altını çizdi. Prof. Dr. Tıraş, sağlık harcamalarındaki artışa ve hastaneye erişimin kolaylaştırılmasına rağmen kamu hastanelerindeki hasta yükünün devam ettiğini vurguladı.

“ABD’de Embriyo Transferi Sınırlaması Konusunda Devletin Herhangi Bir Düzenlemesinin Yok”
Yale Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emre Seli de, ABD’de embriyo transferi sınırlaması konusunda devletin herhangi bir düzenlemesinin olmadığını, karar vericinin tedaviyi yürüten doktorlar olduğunu belirterek, sadece bilimsel tavsiyede bulunulduğunu kaydetti

“Embriyo Transferine Yönelik Kısıtlayıcı Düzenlemeye Karşı Danıştay’da Dava Açtık”
Prof. Dr. İtil, TJOD’un yürüttüğü hukuk çalışmaları hakkında bilgi vererek, embriyo transferine yönelik kısıtlayıcı düzenlemeye karşı Danıştay’da dava açtıklarını, diğer yandan, jinekoloji uzman eğitiminde sürenin 5 yıldan 4 yıla düşürülmesiyle, branş kapatmayı öngören düzenlemenin de açılan dava sonucu yürütmesinin durdurulduğunu açıkladı. Prof. Dr. İtil, özellikle TJOD’un, Avrupa üst kuruluşu olan EBCOG’da başta asistan eğitimi olmak üzere üyelikleri bulunduğunu ve Türk hastanelerinin eğitimlerinin akreditasyonunda sağlanan başarının önemine işaret etti.

“Anneler Ölmesin Sloganımız, Aynı Doğrultuda Çalışmalarla Devam Ediyor”
TJOD Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir ise konuşmasında, TJOD olarak “İğneyi kendilerine batırmaktan” kaçınmadıklarını ifade ederek, telif hakları alınan “Doğum Sonrası Kanama” kitabının çevirisinin katılımcılara ücretsiz olarak dağıtıldığını kaydetti. Prof. Dr. Demir, “Anneler Ölmesin sloganımız, aynı doğrultuda çalışmalarla devam ediyor” dedi. Prof. Dr. Demir, en önemli anne ölümleri arasında bulunan doğum sonrası kanamalara ilişkin bilgileri kitap sayesinde tazeleme imkanı bulacaklarını anlattı.

“Türkiye’de Kız Çocuklarına Ve Ergen Kızlara Yönelik Jinekolojik Çalışmalar Emekleme Döneminde”
TJOD Saymanı Prof. Dr. Süleyman Akhan ise Adolesan dönemi jinekolojisi alanında kongre kapsamında verilen bilgilerin önemine değinerek, Türkiye’de kız çocuklarına ve ergen kızlara yönelik jinekolojik çalışmaların emekleme döneminde olduğunu, kongrenin bu kapsamda önemli bir eğitim platformuna dönüştüğünü bildirdi.

TJOD’un Avrupa Üst Kuruluşu Olan EBCOG Bünyesindeki Çalışmaları
TJOD Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ali Baloğlu ise TJOD’un Avrupa üst kuruluşu olan EBCOG bünyesindeki çalışmaları aktardı. Doç. Dr. Baloğlu, mezuniyet sonrası eğitim komisyonundaki üyeliğin önemine işaret ederek, bu komisyonun asistan eğitimi konusunda akreditasyon vermesinin ve Türkiye’deki eğitim kurumlarının bu akreditasyonu almaktaki başarı oranının memnuniyet verici olduğunu söyledi. Baloğlu, “Türkiye’deki eğitim kurumları Avrupa seviyesinde eğitim kuruluşlarıdır. Şimdi, yan dallarda da akreditasyon çalışmaları başladı. Biz kadın doğum alanında Avrupa Birliği’ne girdik, girmekle yetinmedik Avrupa Birliği’ne girecekleri denetliyoruz” dedi.

“Kadın Doğum, Türkiye ve Dünyada Hekim Hataları Yönünden En Fazla Gündeme Gelen Branş”
Basın toplantısında, gazetecilere jinekoloji alanındaki son yenilikler hakkında da bilgi verildi. Prof. Dr. İtil, yaygın olarak görülen rahim sarkmasına (genital prolapsus) karşı geliştirilen yama (meş) uygulamalarının yüksek başarı sağladığına işaret etti. Prof. Dr. İtil tedaviyle, tekrarlama oranlarının da çok düşük seviyelere çekildiğinin altını çizdi. Diğer yandan, Prof. Dr. İtil, kadın doğum branşının Türkiye ve Dünyada hekim hataları yönünden en fazla gündeme gelen branş olduğunu, bunun da nedeninin anne-bebek iki kişinin sağlığının birden yürütülmesinden kaynaklandığını hatırlattı. Buna karşılık Türkiye’de kusur ile tıbbi kötü sonuç tanımları bulunan bir yasa olmadığını, hekim-hasta ilişkisinin “borçlar hukukuna” göre değerlendirildiğini söyleyen Prof. Dr. İtil, bu konuda acil bir düzenlemeye ihtiyaç bulunduğunun altını çizdi.

“Hekim hata yapmamak için sezaryeni tercih ediyor”
Prof. Dr. İtil, Türkiye’de sezaryenle doğum oranının yüksekliğine de dikkat çekti. Dünya ortalaması yüzde 15 olan sezaryenle doğum oranının Türkiye’de yüzde 48’e ulaştığını belirten Prof. Dr. İtil, Sağlık Bakanlığının bu oranı düşürmek için komisyon oluşturduğunu kaydetti. Türkiye’de anne isteğine bağlı sezaryen oranının yüzde 4 olduğunu söyleyen Prof. Dr. İtil, “Sezaryen ile doğumun azalması için ağrısız doğumun yaygınlaşması gerekiyor. Kamu hastanelerinde günde 20-25 doğum oluyor. Hekim hata yapmamak için sezaryeni tercih ediyor. Hastanın da hekimin de normal doğumdan yana tavır alması gerekir” diye konuştu.
Prof. Dr. Cansun Demir de sağlıkta dönüşüm programının sezaryen artışındaki önemli etkenlerden biri olduğunu savundu.

Yorum bırakın

“ DOĞUM SONU KANAMA, EN ÖNEMLİ ANNE ÖLÜM NEDENİ”

“Doğum Sonu Kanama” isimli kitabın çeviri editörlüğünü yapan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir, “Doğum sonu kanamaları en önemli anne ölüm nedeni arasında yer alıyor” dedi.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde katılımcılara dağıtılan “Doğum Sonu Kanama” isimli kitabın çeviri editörlüğünü yapan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir, Sağlık Dergisi’ne kitap hakkında bilgi verdi.

Esra Öz: Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği’nin başta burs olmak üzere sağladığı sosyal yardımlar nelerdir?
Prof. Dr. Cansun Demir: Türk Jinekoloji Derneği, Ankara, İstanbul, Çukurova, İzmir, Eskişehir Jinekoloji Dernekleri’nin bir araya gelmesi ile kuruldu ve Ankara Jinekoloji Derneği’nin kamu yararına dernek olması üzerine Türk Jinekoloji Derneği adı altında bir araya geldi. Bu nedenle Ankara Jinekoloji Derneği’nin kuruluş tarihi olan 1959’u da kuruluş tarihi olarak kabul etti.
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği’nin 39 şubesi vardır. TJOD olarak yıllık kongre yapıyoruz, bölge toplantıları yapıyoruz. Bu yıl Gaziantep, Manisa gibi illerimizde toplantı yaptık. Her yıl 5 genç Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanına yurtdışı eğitim bursu veriyoruz. 6 ay süreli ve gidiş-geliş masraflarını kapsayacak şekilde. 6 yıl içinde 29 meslektaşımıza burs verdik.
Üç ayda bir yayınlanan ve yakında SCI’ya girecek olan TJOD dergimiz var. Geçen yıl kongrede “Obstetrik ve Jinekolojide Etik Konular” ile ilgili bir kitabı katılımcılara ücretsiz dağıttık, bu yıl “Doğum Sonu Kanama” adlı bir kitabı bastırdık ve kongreye katılanlara ücretsiz dağıttık.


Çeviri editörlüğünü yaptığınız “Doğum Sonu Kanama” kitabından bahseder misiniz?
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği’nin hizmetlerinden biri de meslektaşlarını bilimsel olarak desteklemek. Bu nedenle çeviri editörlüğünü benim üstlendiğim, çok değerli bilim adamlarınca çevirisi yapılan “Doğum Sonu Kanama, Değerlendirme, Yönetim ve Cerrahi Girişimler için Kaynak Kitabı”, bu kongreye katılan hekimlere ücretsiz dağıtıldı. Kitap 10 kısım ve 53 bölümden oluşmakta, 62 hekim çevirisini yaptı.

Doğum sonrası kanamalarının önemi nedir, ne gibi sonuçlara yol açar?
Doğum sonu kanamaları en önemli anne ölümleri arasında yer alıyor. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde birinci, gelişmiş ülkelerde ise ikinci sıradaki anne ölüm nedenidir. Hayatı tehdit ettiği gibi, acil sorunlar nedeniyle histerektomi (rahmin alınması) gibi sorunlara yol açabilmektedir.

Doğum sonrası kanamaların sebebinin ortadan kaldırılması için ne gibi özel tedbirler alınmaktadır?
Hekimlerin bu konuda yeterince eğitilmiş olması, eğitimli yardımcı sağlık personelinin olması ve altyapının düzenli olması (ameliyathane şartları, kan bankası gibi) gerekmektedir.

Yorum bırakın

AMNİYOSENTEZ TARİH Mİ OLUYOR?

Yeni geliştirilen bir kan testi ile amniyon sıvından örnek alınarak yapılan “Amniyosentez” rafa kalkacak gibi görünüyor. Bununla ilgili ilk çalışma sonuçları Amerika ve İtalya’dan geliyor.

“Anne adayının karnından iğneyle su alma yöntemi” olarak açıklanabilecek amniyosentezde, yüzde 0.5-1 arasında bebeğin kaybedilmesi riskinin var olması anne adaylarını ve hekimleri tedirgin ediyor. İşte bu riski en aza indirecek ya da tamamen ortadan kaldıracak yeni yöntem arayışlarına bir yanıt, İtalyan bilim adamlarından geldi. Doğacak bebekte kromozom anomalisi olup olmadığını anlamak için önerilen ancak düşük yapma tehlikesini de artıran iğneli girişimsel yöntemler amniyosentez (karından su alma) ya da CVS’ye (kordon kanından örnek alma) alternatif olabilecek bir kan testi geliştiriliyor. Bilim adamları basit bir kan almanın ardından uygulanabilecek kapsamlı testle bebeğin kromozom anomalilerinin tespiti için uzun süredir çalışıyordu. İngiltere, ABD ve İtalya’da sürdürülen çalışmalar nihayet sonuç vermeye başladı.

“11 -16 Hafta Arasında, Eksik Kromozomlar ve Bebeğin Cinsiyeti Belli Olacak”
İtalya’nın Perugia Üniversitesi’nde hasta kontrollerine başlayan bilim adamları anne kanında buldukları bebeğin DNA’sını kültürde çoğaltarak anomali tespiti yapabildiklerini açıkladılar. Jinekoloji ve Obstetrik Uzmanı İtalyan Prof. Dr. Gian Carlo Di Renzo kan testini rutin uygulama kapsamına aldıklarını 6 ay içinde de İtalya çapında yaygın kullanılacağını söylüyor. Geliştirdikleri FISH yöntemiyle kültürde anne kanında belirledikleri bebeğin hücrelerini sağlıklı bir şekilde çoğalmasını sağladıklarını da belirten Prof. Dr. Di Renzo, “Artık 11 ile 16 haftalar arasında bu yöntemle, eksik kromozomlar ve bebeğin cinsiyeti belli olacak. Ayrıca Down sendromu gibi rahatsızlıkların da içinde yer aldığı Trizomi 13, 18 ve 21 de belirlenecek. Artık girişimsel yöntemlere ihtiyaç duymadan bazı hastalıkların tanısı anne karnında tespit edilebilecek” dedi.

Yeni Yöntem Birkaç Yıl Sonra Ülkemize Gelecek
Düşük riskini ortadan kaldıran bebeğin DNA’sına bakılarak cinsiyetinden anomalilere kadar birçok konuda bilgi verebilen sistemin Türkiye’ye gelmesi ise birkaç yıl sürecek. Bu yeni yöntem ve kromozom anomalileri ile ilgili sorularımızı Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. S. Cansun Demir yanıtladı.

Amniyosentez nedir?
Amniosentez bir prenatal tanı yöntemidir. Yani hamile kadından, amniotik sıvının (halk arasında baş suyu diye tabir edilir) ince bir iğne eşliğinde alınan sıvıdan, fetusa ait bazı özelliklerin (kromozom tayini, Akdeniz anemisi varlığı, bazı genetik hastalıkların) teşhisi mümkün olur.

Amniyon sıvısı ne işe yarar, miktarı ve içeriği her anne adayında farklı mı, bunu etkileyen ve belirleyen faktörler neler?
Amnion sıvısı, fetusunda içinde geliştiği, yüzdüğü bir sıvıdır. Fetusu dışarıdan gelecek darbelerden korur, fetus bu suyu yutar, barsakları çalışır ve amniotik sıvının en önemli kaynağı fetusun idrarıdır. Amniotik sıvının miktarı her gebede değişiktir. Amniotik sıvı annede şeker hastalığının olması, bebeğin bel kemiğinin açık olması (nöral tüp defekti), yutak borusunun olmaması (özofagus atrezisi) gibi nedenlerle artar. Uzun süredir devam eden fetusun sıkıntısının olması, fetusun böbreklerinin olmaması gibi nedenlerle ise amniotik sıvı azalır.

Amniyosentez nasıl uygulanır?
Amniosentez, ultrasonografi eşliğinde, mümkün olduğunca plasentanın olmadığı bölgeden girilerek amniotik sıvının alınmasıdır.

Amniyosentez hamileliğin kaçıncı haftalarında yapılır? Yapılma zamanı ya da koşulları test sonucunu etkiler mi, ne kadar güvenilir bir test?
Amniyosentez en sık gebeliğin 16-20. haftaları arasında yapılır. Ama 11-15 hafta aralarında yapılan erken amniosentez işlemi vardır. 16-20. Haftalarda yapılan amniosentezin en sık sebebi fetusun kromozom analizinin yapılmasıdır. Ayrıca gebeliğin 36.-37. haftasında fetusun erken doğurtulması gerekirse (diabet gibi nedenlerle), fetusun akciğerlerinin gelişip gelişmediğini anlamak için yine amniosentez yapıp akciğer matüritesine bakılır.

Kimler için Amniyosentez önerilir?
İlk trimesterde yapılan Down sendromu tarama testinde (ikili tarama testi) veya ikinci trimesterde yapılan (üçlü veya dörtlü testte) Down sendromu için artmış riski olan anne adaylarına, daha önceki gebeliklerinde Down sendromu gibi kromozom anomalili fetus doğuran kadınlara, ailesinde genetik hastalığı olanlara ( Akdeniz anemisi,orak hücre anemisi, müsküler distrofi), 35 yaşını geçen anne adaylarına, takip ultrasonografisinde anomali saptananlara (beyinde ventrikülomegali, böbreklerde hidronefroz gibi) amniosentez önerilir.

Amniyosentez ile Down Sendromu dışında başka ne tür anomaliler tespit edilebilir?
Tüm kromozom anomalileri, tek gen defektleri (Akdeniz anemisi, orak hücre anemisi) gibi saptanır.

Amniyosentez uygulaması sonucu bebeği kaybetme tehlikesi ya da başka riskler söz konusu mu?
Amniosentez deneyimli ellerde yapılıyorsa (yılda 100’den fazla amniosentez yapan kişiler), fetusun kaybedilme riski daha düşüktür, yaklaşık 200 gebelikte 1. Aksi takdirde yüzde 1 gebelik kaybı riski söz konusudur.

Sözü edilen kan testi gerçekten amniyosenteze alternatif olabilecek mi?
Bu test amniosenteze alternatif olabilir ama zaman gerekmektedir. Şu an bazı kısıtlamaları vardır. Dişi fetuslarda hata riski daha yüksektir ya da fetusun annenin mutasyonunu taşıması gibi.

Türkiye’de bu konuda yapılan ya da yürütülen bir çalışma var mı?
Çukurova Üniversitesinde Biyokimya Anabilim dalında Prof. Dr.Abdullah Tuli’nin yürüttüğü çalışma vardır. Burada özellikle erkek fetuslarda, anne ve babanın mutasyonları biliniyorsa erkek fetuslarda, Akdeniz anemisi taşıyıcılığı olup olmadığı saptanmaktadır. Bu şekilde tanı konulmuş olgular vardır. Rh uyuşmazlığında kan grubunun saptanması ve preeklampsi (gebelik zehirlenmesi) için de deneylere başlanmıştır.

1 Yorum

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.