Mart 2008 için arşiv

YENİ BİR PATOJEN TANIMLANDI

Prof. Dr. Levent Doğancı, yeni tanımlanan patojenin türü hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Bakteriyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Prof. Dr. Levent Doğancı, İspanya Asturias Merkez Üniversitesi Hastanesi’nde keşfedilen patojen ile ilgili çalışmalar hakkında bilgi verdi.
Yeni keşfedilen patojen ile ilgili araştırmaların devam ettiğini ve henüz tam bir sonuç alınmadığını bildiren Doğancı, akciğer kanseriyle ilgili kısmın basın tarafından yanlış anlatıldığını dile getirdi. ‘Protozoa kansere yol açıyor’ şeklinde bir beyanlarının bulunmadığını söyleyen Doğancı, geçtiğimiz günlerde akciğer kanserine yakalanan Türk hasta hakkında yapılan haberlerin gerçeği yansıtmadığını kaydetti. Bu hastanın gördüğü tedavinin belli bir immün baskısından dolayı ‘protozoa hastalığa yol açmış olabileceği’ şeklindeki açıklamalarının yanlış yansıtıldığını dile getiren, İspanya’daki çalışmalarının oportunistik yani fırsatçı bir enfeksiyon hakkında olduğunu söyledi. Ayrıca bu patojenin muhtemel olarak astımın da tetikleyicisi olabileceğinin üzerinde durulduğunu açıklayan Doğancı, “Aslında bu patojenin çok yaygın olduğunu düşünüyoruz. Ancak buradaki amacımız bağışıklık sistemi baskılanan hastalarda ağır bir akciğer enfeksiyonuna yol açabildiğini göstermek. Bu konuda yayına hazırladığımız makalelerin tıbbi dergilerde çıkmasını beklemek gerekiyor. Uzmanlar tarafından daha detaylı tartışma ortamı sağlanması açısından önem arz ediyor” şeklinde konuştu.

Amerikalıların dikkati yeni patojen üzerine çekilmeye çalışılıyor
19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yatan akciğer kanseri bir hastada farklı bir bulguya rastladıklarını dile getiren Doğancı, bu konuda bilgi alabilmek için Oviedo kentinde bulunan Asturias Merkez Üniversitesi Hastanesine geldiğini belirtti. Asıl sorunun Amerikalıların bu konuyu irdelemek için fazla istekli olmamaları olduğunu savunan Doğancı, şöyle devam etti: “Amerikalıların, yeni patojen üzerine dikkatini çekmek ve özellikle moleküler çalışmaların gerektirdiği metotları, onlarla birlikte denemek istiyoruz. İspanyol meslektaşlarımız tarafından ortaya çıkartılan parazitin tam olarak taksonomik ayrıntısı tamamlanmış değil, sanırım önümüzdeki günlerde Fransa’da bulunan Pastör Enstitüsü ile taksonomik klasifikasyon için bir bağlantı kurmamız gerekecek. Çinliler bu parazitin sadece morfolojik inceleme ile ‘Lophomonas blattarum’ denilen bir kamçılı olduğunu belirlediklerini söylüyorlar. Buradaki arkadaşlarımız ‘house dust mite’ ların içinde yani ev tozunda bulunan çok küçük bir böceği, astımdan sorumlu tutuyorlar. Çinli araştırmacılar hamam böceklerinin orta bağırsaklarında bu paraziti yine sadece morfolojik olarak göstermeyi başardılar. Şimdiki hedefimiz bizim bulduğumuz ile Çinli’lerin bulduklarının aynı olduğunu göstermek. Eğer bunu moleküler tekniklerle başarabilirsek, örneğin 18 S subunit ribozomal RNA çaprazlaşması gibi akciğer hastalıklarının fizyopatolojisinde, özellikle astım ve fırsatçı enfeksiyonlarda önemli değişiklikler olması mümkün. Dolayısıyla da bulunacak olan patojen tedavi yöntemlerini de değiştirebilir”

Yorum bırakın

TÜRKİYE KAYNAKLI İLK KANSER TEDAVİ YÖNTEMİ: YÜKSEK DOZ STEROİD TEDAVİSİ

Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Daire Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer Kanser tedavisinde son gelişmeler ve ülkemizdeki kanseri arttıran faktörler hakkında Sağlık Dergisine açıklamalarda bulundu.

Çok çeşitli kanser türleri için farklı tedavi yöntemlerinin olduğunu ifade eden Prof. Dr. Murat Tuncer, kanser tedavisinde temel bazı yollar belirlendiğini söyledi. Prof. Dr. Tuncer uygulanan tedaviye örnek olarak şunları verdi: “Kök hücre yaklaşımı, Cyberknife tedavisi, radyoterapide küçük alanlı hedef tedavi yaklaşımları, yan etkileri azaltan yaklaşımlar, moleküler ve hücresel tedavi yaklaşımları, genetik bozukluklarla sorunları hücresel düzeyde çözen yeni yaklaşımlardır.” Kanserde aşı tedavisi, bağışıklık sistemini düzene sokarak tedavi eden bir yöntem olmasının yanında yaşam kalitesini arttırdığını dile getiren Prof. Dr. Murat Tuncer bu yaklaşımların tümünün son 5-10 yılda bulunduğuna dikkat çekti. Protein-kinaz inhibitörlerinin yeni yaklaşımlar getirdiğine işaret eden Prof. Dr. Tuncer hücresel tedavide temelde sorunlu hücrenin düzeltilip yeniden vücuda verildiğini sözlerine ekledi.

Hedef tedavi yönteminin kanserli hücrenin vücudun dışında düzeltilip tekrar vücuda verildiğini söyleyen Prof. Dr. Tuncer: “Multipl myelom, KML gibi bazı kanserlerde yeni kemoterapi ajanlarının kullanıldığını, bazı kemik tümör tedavilerinde de araştırma safhasında bulunmaktadır. ilk olarak ülkemizden duyulan tedavi yöntemi, yüksek doz steroid tedavisidir. Bu yöntem Lösemi hastalarında uygulanıyor. Bu uygulamanın başka kanserlerde de başarılı olduğu görüldü” dedi.

Hodgkin lenfomada yüzde 100 başarı sağlanıyor
Kanser çalışmalarının ekip çalışması olarak yürütüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Tuncer Hodgkin lenfoma, lösemi de yüzde 100 e yakın başarı sağlandığını dile getirdi. Tuncer: “Bazı ilaçlar çok pahalı, hekim promosyonu ile olduğundan çok daha fazla etkili gibi gösteriliyor. Hatta bu ilaçları son çare olarak tavsiye edenlerde var. Bunun önüne geçmek için tedavi standardizasyonları üzerinde çalışmalar yapılıyor. Kanser ilaçlarının maliyeti ve gerçek etkileri belirlenecek ve buna göre uygulanacak. Hastaya ilaç verilmesi belli protokollerle olacak ve geri ödeme olduğu için onun dışındaki tedavileri ya hekim kendi sorumluluğunda karşılayacak ya da hasta karşılayacak” şeklinde konuştu.

Bazı kullanım hatalarına dikkat çeken ilaçlara örnek veren Dr.Tuncer kullanıldığında 30 hastanın, 2 ay ömrünü uzatan ancak yaşam kalitesini ciddi ölçüde aksatan bir ilacın etkileri konusunda hastaya hekimin bilgi vermesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Murat Tuncer bu ilaçların son çare olarak algılanmaması ve ‘belki şu kadar katkıda bulunur’ şeklinde hastaya açıklama yapılmasının önemli olduğunu vurguladı. Kanser tedavisi yaklaşımında, hastanın kanserden tam olarak kurtulmasını hedeflediklerini dile getiren Tuncer şöyle konuştu: “Hastanın kullandığı ilaç, hayatını 2-3 ay uzatsa da eğer tüm fiziksel fonksiyonlarını bozacaksa, hasta ya da yakını ile kullanmadan önce konuşularak karar verilmelidir. Cerrahi yaklaşımlarda onkolojik dal ayrı bir dal ancak ülkemizde sadece Ankara Üniversitesinde var. Onkolojik cerrahi ayrı olarak görülmelidir. Safra kesesi taş operasyonuyla, safra kesesi kanseri ameliyatları çok farklıdır. ”

Çin’den sonra en çok sigara tüketen ülkeyiz
Tüm kanser tedavilerinin ülkemizde yapıldığına dikkat çeken Prof. Dr. Tuncer hastaların etkinliği ispat edilmemiş tedavilere çok fazla para dökmemelerini önerdi. Dünyada sadece bir yerde olan tedavi diye bir şey olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Tuncer, “ Günde şu kadar gram yerseniz kanser olmazsınız diye haberler çıksa da, bunlara pseudoscience yani yalancı bilim diyoruz. Akdeniz mutfağı, taze meyve, sebze, eti haşlayarak yemek önerilir. Ayrıca fiziksel aktivite yapmak gereklidir. Kanserin üçte biri beslenme, üçte biri sigara, üçte biri de; genetik, çevre, iş, stresten kaynaklanır. Bir kişinin genetik yatkınlığı olsa bile çevresel etkileri ve yaşam tarzını değiştirerek kanser riskini önleyebilir. Her ülke kendi geleneklerine göre beslenmelidir, bir ırk binlerce yıldır et ağırlıklı beslenirken, birden bire sebze ağırlıklı beslenemez” dedi.

Son senelerde kanserin daha çok farkına varıldığına dikkat çeken Tuncer, kanser de rölatif artış olmasının yanında bir de gerçek anlamda artış olduğunu ifade etti. Tuncer sözlerine şöyle devam etti: “Yaşlı nüfus artıyor, sigara içen kişi sayısı artıyor. Avrupa’nın en çok obez-preobez insan sayısına sahibiz, aynı zamanda en az düzenli aktivite yapan ülkesiyiz. Çin’den sonra en çok sigara tüketen biziz. Türkiye’de erkeklerde akciğer kanseri ilk sırada iken, kadınlarda meme kanseri ilk sırayı alıyor. Her iki cinsiyette de mide kanseri ikinci sırada yer alıyor.”

Yorum bırakın

SAĞLIĞINIZI KENDİNİZ YARATIN

Yoga ve Stres Yönetimi Uzmanı Elvan Demirkan ile ‘Sağlığınızı Kendiniz Yaratın’ çalışmalarını ve son kitabı ‘Erken Akıllan Geç Yaşlan’ ı konuştuk.

İşletme mezunu olduğu halde çok daha farklı bir konu üzerine çalışmayı tercih eden Elvan Demirkan, Amerika Washington DC’de yaşıyor. Yoga Eğitmenlik sertifikasını Integral Yoga Institute’den alan Demirkan, 10 yıldır yoga temelli stres idaresi yöntemini uyguluyor ve öğretiyor. Eğitim verdiği kurumlar arasında USA Today gazetesi, Amerikan Savunma Bakanlığı (Pentagon), Amerikan Ticaret Bakanlığı, IMF, Time Dergisi, Fairfax Hospital ve Prince William Hospital olan Demirkan aynı zamanda American University’de kredili ders veriyor.

2007 yılında Remzi kitapevinden bestseller olarak çıkan ‘Erken Akıllan Geç Yaşlan’ kitabından sonra Demirkan, Türkiye’de çeşitli sektör yöneticileri ve çalışanları için seminerler düzenledi. Bu seminerlerde ‘Sağlığınızı Kendiniz Yaratın’ konseptli bir program geliştirdi.

Sağlıklı yaşlanmanın yaşlılıktan çok önce başladığı bir gerçek
Elvan Demirkan, nasıl yaşlandığımızı belirleyen en önemli faktörün nasıl yaşadığımız olduğunu ve sağlıklı yaşlanmanın yaşlılıktan çok önce başladığını söylüyor. Demirkan; “Vücudun esnekliğini ve direncini kaybetmesini, ağrı ve sızıların artmasını, yaşlanmanın başlangıcı olarak görüyoruz. Oysa yıllarca vücudun ihtiyaçlarını, bakımını ihmal etmiş olmanın, nerede durulacağını veya değişiklik yapılması gerektiğini bilmemenin sonuçları bunlar. Hayatımızda bu noktalara (çok erken!) gelmememiz için gerekli duyarlılığı, bakış açısını ve stratejileri daha erken yaşta oturtma alışkanlığını yaratmamız gerekiyor. Uzun ömürlü olmak için yapacağınız pek çok şey, yaşam kalitenizi de arttıracaktır” şeklinde konuşuyor. Ayrıca Elvan Demirkan sözlerine şunları ekledi: “ Programda ev, iş, çocuk, para, anne, baba, sevgili, sağlık, kariyer stresinin içinde hayatımın kontrolü benim elimde diyebileceğiniz bir sığınak yaratabilmeniz için farklı bir bakış açısı sunuyorum. Öyle Robin Sharma’nın kitabındaki gibi Ferrari’yi satmaya, Hindistan’a gitmeye gerek yok bunun için. Biraz akıl, biraz sağduyu, biraz da disiplin yeterli. Programda üzerinde durduğum iki konu; Fiziksel yorgunluktan çok zihinsel yorgunlukla başa çıkabilmek. Bir de enerjinizi doğru kullanmanın yolları. Bu yüzden gün içinde enerjinizi doğru kullanabileceğiniz, hem de zihinsel yorgunluktan yıpranmayacağınız bazı rahatlama teknikleri günlük yaşantınıza nasıl adapte edebileceğinizi gösteriyorum.”

Uyguladığı programla amacının vücudun dış yüzeyine anlık bir bakım sağlamak olmadığını dile getiren Demirkan; fiziksel, duygusal ve zihinsel dengeyi oturtacak uzun vadeli bir bakım gerçekleştirdiğini ifade ediyor. Yaptığı programla birlikte daha etkili olduğunu ifade eden Demirkan: “ Eve dönerken sadece ‘her şeyden uzaklaşabildiğiniz bir seanstan’ değil, her gün kolaylıkla uygulayabileceğiniz sağlıklı alışkanlıklar ve rahatlama tekniklerini de beraberinizde götürebileceksiniz. Programda uygulanacak yoga terapisi ile boyun, sırt ve bel bölgesindeki ağrı ve gerginliği hafifletebileceksiniz. Öğreneceğiniz rahatlama teknikleri vücudunuza güveninizin artmasını ve verdiği mesajları dinlemenizi sağlayacak, ve stres faktörüne daha sağlıklı bir adaptasyonun geliştirebileceksiniz” diyor.

Fiziksel durumunuz ne olursa olsun bu programın vücudu ve düşünceyi bütünleştiren özelliğinin hissedileceğini söyleyen Demirkan, böylece bedenin rahatlayıp, açılması, nefesin düzene girmesi ile gelen enerjinin, bütünlüğün, uyumun ne olduğunu bir kez hissettiniz mi o yönde gelişmeye devam edeceğini belirtiyor.
Konuşma Konuları içerisinde; iç güdünüzü keşfedin, vücut ve düşünce gücü ile stresi idare etmenin yolları, sağlıklı bir yaşam için düşünce, davranış ve beden esnekliği, genç, sağlıklı ve kaliteli yaşamın reçetesi, farkında yaşamak günlük yaşantıda uygulanabilecek farkında yaşam pratikleri, yöneticiler İçin yoga/meditasyon derslerini içeriyor.

Yorum bırakın

Prof. Dr. M. Ayhan Kuzu:“İNSAN VÜCUDUNDAKİ TEK ÖNLENEBİLİR KANSER, KALIN BAĞIRSAK KANSERİ “

Mesa Hastanesi, Türkiye’de ilk ve tek Kalın Bağırsak Hastalıkları Tanı ve Tedavi Merkezi’ni hizmete açtı. Konu hakkında bilgi veren Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Kuzu, önlenebilen tek kanser türünün “bağırsak kanseri” olduğunu belirtti.

Son yıllarda hızla artan kanser, ölümcül hastalıklar arasında üst sıralarda yer almaya devam ediyor. Bu alanda araştırmalarını hızlandıran uzmanlar, bağırsak kanseri gibi gastroenterial kanser türlerinin yüzde yüz başarı ile tedavi edilebildiğine işaret ediyorlar. Gelişmiş ülkelerde görülme sıklığı artan bağırsak kanseri hakkında çalışmalar yürüten sağlık otoriteleri, konu hakkında halk bilinci oluşturmaya yönelik çalışmalara hız verdi. Bu konudaki çalışmaların önderliğini üstlenen MESA Hastanesi, Türkiye’de ilk ve tek Kalın Bağırsak Hastalıkları Tanı ve Tedavi Merkezi’ni hizmete açtı.

Konu hakkında bilgi veren Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. M. Ayhan Kuzu kalın bağırsak kanserinin ülkemizde her iki cinsiyette de en sık görülen kanser tiplerinden biri olduğunu söyledi. Kuzu, Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan kanser istatistiğinde, kalın bağırsak kanserinin kadınlarda ikinci, erkeklerde ise üçüncü sırada yer aldığını belirtti. Söz konusu istatistiklerde hata olduğunu vurgulayan Kuzu, konu ile ilgili şu açıklamaları yaptı: “Kolon ve rektum kanseri ayrı kanserlermiş gibi yazıldığı için farklı istatistik sonuçları oluşuyor. Her ikisinin de aynı organ olduğu dikkatten kaçıyor. Sonuçlar toplandığında ise doğru istatistiki veriler çıkıyor”

Prof. Dr. Kuzu, Kalın bağırsak kanserinin diğer kanser türlerinden farklı olarak önlenebilir bir kanser türü olduğunun özellikle altını çizerek, kalın bağırsağın iç yüzeyini örten tabakasında gelişen kanserin, polip denilen iyi huylu yapılarla ilişkili olduğunun kanıtlandığını vurguladı. Kalın bağırsak kanserinin nedenleri içerisinde kalıtsal ve çevresel faktörlerin etkili olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ayhan Kuzu, “Kalın Bağırsak Kanseri yüzde 90 polip üzerinden oluşuyor. Bir polibin kanserleşmesi için ise yaklaşık 8-10 yıllık bir süre gerekiyor” şeklinde konuştu.

Poliplerin kanser öncüsü lezyonlar olmakla birlikte tümünün kansere dönüştüğünü söylemenin mümkün olmadığını, hangi polibin kanserleşeceğini anlamak için polip dokusunun patolojik (mikroskobik) incelemesine gerek olduğunu belirten Kuzu, “Bu nedenle kanser öncüsü hastalık olan poliplerin kalın bağırsaktan çıkarılmaları gerekir. Çıkarılan poliplerle, olası bir kanser riski de önlemiş olur” dedi.

Erken tanı ile küratif tedavisi mümkün olan bir kanserdir
Bağırsak kanseri hastalıklarında, gaitada gizli kan testinin çok güvenilir bir test yöntemi olmadığını vurgulayan Kuzu, bu test yönteminin kişide hastalığın olup olmadığını tam olarak göstermediğini söyledi. Kuzu tanı yöntemleri hakkında şöyle konuştu: “Kalın bağırsak kanserinde, kolongrafisi (ilaçlı bağırsak filmi), kolonoskopi, sigmoidoskopi gibi endoskopik tanı yöntemleri kullanılıyor. Ayrıca sanal kolonoskopi denilen son yıllarda gittikçe popülerize olan bilgisayarlı tomografi eşliğinde çekilen grafi de oldukça sık kullanılan yöntemler arasında yer alıyor.”

Prof. Dr. Kuzu, “Kalın bağırsak kanseri erken tanı ile küratif tedavisi mümkün olan bir kanserdir. Erken tanı ile önlenebilir hastalık olması birbirinden farklıdır. Erken tanıda, risk gruplarındaki bireylere hiçbir şikayetleri yokken, kolonoskopi, endoskopi gibi yöntemlerle kalın bağırsak taraması yapılması gerekir. Hiçbir belirti vermeyen hastada, kanser başlangıcı olan küçük değişiklikleri yakalamış oluruz. Erken tanı konulan hastalarda, endoskopik polipektomi ya da ameliyatla o kısım çıkartılabilir. Bu yöntemler de küratif yani kalıcı tedavi sağlama olanağını verir” dedi.

Kalın bağırsak kanseri riski taşıyanlar hakkında bilgi veren Prof. Dr. Kuzu, bu risk gruplarını şöyle sıraladı, “50 yaş ve üzerindeki bireyler, ailesinde kalın bağırsak kanseri ve kalın bağırsak polibi hikayesi olanlar, iltihaplı bağırsak hastalıkları geçirenler, meme, rahim kanseri olan bireyler, risk altında olan gruptur”. Risk taşıyan hastaların kolonoskopi ile tarama yapılması gerektiğini vurgulayan Kuzu, bireylerin 5-10 yılda bir kontrole gitmeleri gerektiğini ifade etti.

Kalın Bağırsak Kanseri olan hastaların tedavisi evrelerine göre planlanmaktadır
Kalın bağırsak kanserine yakalanmış bir hastada önce hastalığın evrelerini belirlediklerini kaydeden Prof. Dr. Ayhan Kuzu, “Hastaya bazı radyolojik ve endoskopik tanı yöntemlerini kullanıyoruz. Hastanın filmi çekilerek vücut taramaları yapılıyor. Kalın bağırsağın diğer bölümlerinde de kanser incelemesi yapılıyor. Ayrıca ultrasonografi ile bağırsak duvarında oluşan kanser, bağırsağı ne oranda etkilemiş inceleniyor. Kalın bağırsak kanserinin tedavisinde multi disipliner bir yöntem uygulanıyor. Kalın bağırsak kanserinde en önemli tedavi yöntemi ameliyattır, kanser gelişmiş bölgenin ameliyatla çıkarılması gerekiyor. Hastalığın patolojik olarak evrelendirilmesi sonucunda durumuna göre hastalara kemoterapi uygulanmaya başlanıyor. Evre sıfırda, başarı yüzde 100 iken, evre 4’te başarı oranı yüzde 10-15‘tir “ şeklinde açıklama yaptı. Kuzu, konu hakkında daha fazla bilgi ve görsel edinmek için http://www.kolonrektum.com adlı web sitesinden bilgi alınabileceğini bildirdi.

Yorum bırakın

FİTOTERAPİ ALTERNATİF TIP DEĞİLDİR

Fitoterapi’nin ülkemizde yanlış bilindiğini ve doğru kullanımının önemini Sağlık Dergisi’ne anlatan Doç.Dr. İlkay Orhan, fitofarmasötik ilaçların Sağlık Bakanlığından onaylanarak eczanelerde satılan sentetik ilaçlarla aynı etkiyi gösterdiğini açıkladı.

Fitoterapi’nin bitkilerin tedavi amaçlı kısımları kullanılarak yapılan şurup, tablet, bitkisel çay olarak adlandırıldığını belirten Doç.Dr. İlkay Orhan, bu bitkinin esasının Allopatiye dayandığını, yani bir anlamda zıttın zıtla tedavi edildiğini söyledi. İlaçlar konusunda Türkiye’de bir karmaşa yaşandığına değinen Orhan, bazı ilaçların Tarım Bakanlığından bazı ilaçlarında Sağlık Bakanlığından izin alınarak ithal edildiğini açıkladı. Orhan, fitofarmasötik ilaçların Sağlık Bakanlığından onaylanarak eczanelerde satılan sentetik ilaçlarla aynı etkiyi gösterdiğini de kaydetti. Tarım bakanlığından onaylı fitoterapötik ürünlerin ise, eczanelerde ve modern aktarlarda satıldığını ifade eden Orhan, Sağlık Bakanlığının verdiği ilaçların ilaç fabrikaları tarafından yapıldığına da dikkat çekti. Fitofarmasötik ilaçların, diğer ilaçlar gibi yan etkilerinin olduğunu, aynı zamanda değişik bitkisel etkileşimlerinin de meydana geldiğini bildiren Orhan, bu ilaçları öneren doktorun ve eczacının hastayı zarar verebilecek etkileşimler hakkında uyarmaları gerektiğini vurguladı. Fitofarmasötik ilaçlar alanında tek eğitim alanların eczacılar olduğunu dile getiren Doç. Dr. İlkay Orhan : “GMP kurallarına uygun şekilde üretilen bu ilaçlar, sentetik ilaçlar gibi tek etken madde içermiyor. Bitkisel kaynaklı olmasının dışında içerisindeki etkin maddeler ayrıştırılmadan tümünü içeren ekstirelerden oluşur. Bitkisel kaynaklı ilaçların standardize etkisi var. Galantamin etken maddesi, Alzheimer hastalığında kullanılır ve halk dilinde Kardelen çiçeği denen bitkinin toprak altındaki kısımdan eldi edilmesiyle yapılsa da, bitkisel ilaç kabul edilmiyor. Atropin de bitkiden elde edilen ve glokom hastalarında göz bebeğini büyütmek için muayene sırasında kullanılan etken madde de ayrıştırıldığı için bitkisel ilaç kabul edilmiyor” dedi.

Doktorlar Fitofarmasötik ilaçlara karşı
Fitofarmasötik ilaçların çok ağır vakalarda uygulanmadığını ancak bazı hastalıklarda sentetik ilaçlardan çok daha iyi etkiye sahip olduğunu dile getiren Doç. Dr. İlkay Orhan, bitkisel ilaçlarda sinerjizm oluştuğunu ifade etti. Ülkemizde tıbbi amaçlı bitkisel çayların olmadığını söyleyen Orhan , “Almanya’da sistem çok güzel oturmuş. Eczanelerde Sağlık Bakanlığından onaylı, standardize edilmiş bitkiler hastaya göre karışım yapılarak satılıyor. Ülkemizde endemik bitki türleri ekolojik şartlar oluşturularak yetiştirilmeli. Devlet tarafından teşvik edilmeli, bitkisel potansiyelimiz kullanılmalı. Yoksa bu ürünleri ithal etmek zorunda kalıyoruz. Çin, Hindistan bunun farkına vardığı için üzerinde duruyor. Ülkemizdeki adaçayı, kekik gibi bitkilerin üretimi yapılsa çok başarılı olunur” dedi. Fitofarmasötik ilaçlara doktorların karşı olduğuna dikkat çeken Orhan, doktorların sentetik ilaçla, bitkisel ilaçların ayrımına dikkat etmeleri gerektiğini, bu tip ilaçların farklı maddelerle etkileşim gösterebileceğini söyledi. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde Fitoterapi üzerine eğitim verildiğine işaret eden Doç. Dr. İlkay Orhan, eğitim almak isteyenlerin bu eğitimlere katılabileceğini de açıkladı.

Yorum bırakın

CANLI YAYINDA AMELİYAT

Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Seyhan Sonar Özkan, asistan eğitimini desteklemek için canlı yayında ameliyat yapmaya başladıklarını açıkladı.

Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Seyhan Sonar Özkan, hastanelerinde ameliyatları televizyonlarda canlı olarak izleme olanağı oluşturduklarını açıkladı. Özkan, “Canlı yayında şef, şef muavinleri ameliyatları izliyoruz, böylece ameliyata müdahale etme, yönlendirme şansımız oluyor. Ameliyathanemizde de aynı sistem var, asistan ve uzmanlar isterlerse ya mikroskoptan ya da monitörden ameliyatları izleyip kaydedebiliyorlar. Canlı yayının kurulmasındaki amaç, herkes ne yapıyor görme olanağımız var. Ayrıca bu sistem sayesinde oto kontrolü sağlamış oluyoruz” şeklinde konuştu.

Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesine Türkiye’nin 4 bir tarafından hasta gönderildiğini ifade eden Doç. Dr. Seyhan Sonar Özkan Retina- vitreus ameliyatlarının komplike ameliyatlar olduğunu söyledi. Bu ameliyatların deneyimli operatörlerle ve gelişmiş aletler kullanarak yapılması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Seyhan Özkan özellikle şeker-tansiyon hastalarının göz komplikasyonlarında, travma geçiren yaralanmış, gözlerini kaybetme riski olan vakalar, daha önce başarısız operasyon geçiren hastaların hastanelerine geldiğini belirtti. Haftalık yaklaşık bu tip 10 ameliyat yaptıklarına dikkat çeken Özkan halk arasında “göz nakli” olarak bilinen ama aslında sadece kornea nakli olan keratoplastiyi de hastanelerinde yaptıklarını dile getirdi. Bu konuda” göz bağışının” az olması nedeniyle, nakledilecek kornea dokusu bulmakta sıkıntı çektiklerini işaret eden Özkan, Refraktif cerrahi alanında Ankara’da ikinci resmi kuruluş olduklarını; devlet hastaneleri içinde ilk kendilerinin bu alanda hizmet vermeye başladığını kaydetti. Genelde özel hastanelerde yapılan bu ameliyatın oldukça pahalı olduğu için kendilerinin tercih edildiğini kaydeden Özkan, bu ameliyatların hastanelerinde cüzi rakamlara gerçekleştirildiğini vurguladı. Özkan, “Yaptığımız operasyonlar konusunda çok başarılıyız. Bazı operasyonları risklerinin fazla olmasından dolayı her hastanede yapılmıyor. Bu nedenlerle ameliyat sayımız hayli fazla” dedi.

Parçalayıcı-kesici lazer Ankara’da ilk Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesinde
Lazer çeşitlerinin hastanelerinde bulunduğuna dikkat çeken Özkan, “Argon yakıcı lazeri” adı verilen cihazı tansiyon, şeker hastalarında ve damar tıkanıklığı olan hastalarda uyguladıklarını, böylece göz kanamalarını önleyebildiklerini söyledi. Parçalayıcı lazeri(YAG) Ankara’da ilk Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesinde başladığını söyleyen Doç. Dr. Seyhan Özkan, lazeri doku kesmek-delmek için kullandıklarını kaydetti. Katarak ameliyatı yapılmış, mercek konan hastalarda bir müddet sonra görmede bulanıklık olduğunu belirten Özkan, bulanık olan kapsülü bu lazeri kullanarak açtıklarını böylece görmeyi netleştirdiklerini kaydetti.

Makula dejeneresansı, yani yaşlıların” sarı nokta hastalığı” için haftada 7-8 vaka tedavi ettiklerine dikkat çeken Doç. Dr. Seyhan Özkan: “Makula dejeneresansı hastalarında soğuk lazer ile işlem yapıyoruz. Maliyeti çok yüksek olan bir tedavi yöntemidir. Damar yoluyla verilen özel ilaç 15 dakikada göz dibinde dağılıyor, bozuk noktalarda tutuluyor. Biz de soğuk laserle bu tutulan bölgeyi şutlamak suretiyle olayı en azından durdurmaya çalışıyoruz.
Klasik göz muayenesinde 9 poliklinikte günde 55’er hastaya bakılıyor. Retina, Uvea_Behçet, şaşılık, Glokom, Kontakt Lens, Nörooftalmoloji, Elektrofizyoloji, Rekonstriktif cerrahi gibi seksiyonlarımızın yer aldığı ek binada, her gün bu seksiyonlarda polikliniklerden refere edilen hastaların muayene,kontrol ve tedavileri yapılmaktadır. Günlük 10- 15 civarında hastaya anjiografi, 20-30 civarında hastaya laser tedavisi yapılıyor. Sadece retina bölümünde hergün 100-120 hastaya hizmet veriliyor” diye konuştu.
Hastanelerinde 120 yatak kapasitesine sahip olduklarını açıklayan Doç. Dr. Özkan, 2007 yılı sayısal verileri hakkında da şu bilgileri verdi: “Acil poliklinik sayısı 35 bin normal poliklinik sayısı 356 bin 971, ameliyat sayısı 35 bin 443, yatan hasta sayısı 23 bin 291”
Özkan, Türkiye’nin dört bir yanından hasta kabul ettiklerini vurgulayarak,
göz içi ameliyatı yapılan hastaların 2 gece hastanede kaldıklarını, ameliyatlardan sonra hastaların bir hafta pansumanlarının yapıldığını söyledi.

Su, makine ve yer sıkıntısı çekiliyor
Haftanın 5 günü ameliyat yaptıklarını ve göz dışı ameliyat yapmadıklarını açıklayan Özkan, “ Enfeksiyon oranımız çok düşük, sterilizasyona çok önem veriyoruz. Tek sıkıntımız su kesilmesi, durgun suyla sterilizasyon, ameliyat yapamayacağımızdan bazen ameliyatları ertelemek zorunda kalıyoruz. Başka bir sıkıntımız ise fiziki mekan yetersizliği. Ancak, yeni daha geniş bir yere geçersek, böyle bir sorunumuz kalmayacak” dedi.
Hastanelerine yurt dışından da hasta geldiğini ifade eden Doç. Dr. Seyhan Özkan alet ve malzeme sıkıntılarının olduğunu ve eksiklerinin kapatıldığında daha da başarılı olacaklarını söyledi. Kongrelere sunum yaptıklarını ve bilimsel açıdan kalitelerinin yüksek olduğunu vurgulayan Özkan, cuma günleri tüm asistanlarla eğitim toplantısı yaptıklarını, kliniklerde güncel konularda literatür taraması yapıldığını da belirtti. Hasta başında da eğitim verildiğini ve uzmanlar tarafından anlatılan ders programları olduğuna dikkat çeken Özkan, TUS’a giren öğrenciler tarafında yapılan hastane tercihlerin de teorik ve pratik eğitimin son derece iyi olması nedeniyle ilk sırada oldukların iftiharla söyledi.

Yorum bırakın

İLKLER HASTANESİ BAŞKENT

Başkent Üniversitesi Hastanesi Başhekim Yardımcısı Doç. Dr. Adnan Torgay hastanelerinin 2007 yılı faaliyetleri hakkında Sağlık Dergisine bilgi verdi.

Esra Öz:Türkiye de ne gibi ilklere imza attınız?
Doç. Dr. Adnan Torgay.:
İlk ihtisas veren özel vakıf eğitim hastanesi, ilk özel üniversite hastanesi, ilk organ naklinin yapıldığı, ilk canlıdan karaciğer nakli, ilk kadavradan karaciğer nakli, ilk organ naklinin yapıldığı ve ilk ISO kalite belgesini alan vakıf hastaneyiz.

E.Ö.:2007 yılındaki ameliyat sayısı ve poliklinik sayısı nedir?
A.T.:
2007 yılı toplam hasta sayımız 450.000, ameliyat sayımız 12.800 civarında gerçekleşti.

E.Ö.:2007 yılı bölümlerdeki hasta enfeksiyon oranları kaçtır?
A.T.:
2007 yılı genel enfeksiyon oranımız yüzde 3,4 , yoğun bakım enfeksiyon oranı yüzde 8,5 , servis enfeksiyon oranı yüzde 2,2 .

E.Ö.:En çok poliklinik sayınız hangi kliniklerdedir?
A.T.:
Kardiyoloji Göz Hastalıkları, Kadın Doğum ve Endokrinoloji poliklinik sayımız çok yüksektir.

E.Ö.: Hastanenizdeki mevcut asistan sayınız kaçtır?
A.T.:
Hastanemizde eğitim alan 303 asistanımız bulunmaktadır.

E.Ö.:Öğrenci yetiştirme kaliteniz hakkında bilgi verir misiniz?
A.T.:
Öğrencilerimiz şimdilik ÖSS’den nispeten düşük puanla geliyorlar ama biz onlara gerekli her türlü bilgi, deneyim ve eğitimi vererek Tıpta Uzmanlık Sınavlarında başarılı olmalarını sağlıyoruz.

E.Ö.: TUS’ta başarı oranınız nedir?
A.T.:
Tıpta Uzmanlık Sınavında başarılıyız. 52 Tıp Fakültesi içinde 13. sıradayız. Ancak ÖSS taban puanı ve TUS başarısı karşılaştırıldığında en büyük gelişmeyi bizim öğrencilerimiz gösteriyor.

E.Ö.:Hasta hakları ile hastanenizin arasındaki ilişki nasıldır?
A.T.:
7 gün 24 saat sloganı ile en iyi hizmeti hasta hakları ön planda olmak üzere vermek esastır.

E.Ö.:Başkent Hastanesi tıbbi açıdan değerlendirildiğinde ne durumdadır?
A.T.:
Ekipmanlar, aletler, hizmet, tedavi, araç, gereç ve doktor anlamında yüksek düzeyde hizmet sunuyoruz. Hastanemizde dünya şartlarında karaciğer, böbrek, kalp, kornea nakilleri yapılıyor. Fizik şartlarımız yönünden eksiğimiz var çünkü yer sorunumuz çok büyük. Daha büyük bir hastaneye ihtiyacımız var. Bu sebepten hiç istemediğimiz halde bazen yatırmamız gereken hastalar bekletilebiliyor veya hastalarımız başka hastanelere gitmek zorunda kalabiliyor.

E.Ö.:Tam gün yasasıyla beraber doktorlarınızda değişiklik oldu mu?
A.T.:
Bizde doktorlar zaten tam gün çalışıyorlar. Bu sebepten tam gün yasası bizim için değişik bir çalışma şekli değil. “Tam Gün Yasası” doktorlar ekonomik olarak emeklerinin karşılığını alırlarsa ideal bir çözüm olur kuşkusuz.

E.Ö.:Organ naklinde hastanenizde durum nedir?
A.T.:
Yaşama oranları ile ilgili sonuçlarımızın dünyadaki en iyi merkezlerle aynı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Karaciğer transplantasyon sayısı 282 ve 1 yıllık sağ kalım %90’dır. 2007 yılında 1 yıllık sağ kalım ise %95 ile dünya standartlarının üzerinde gerçekleşti. Böbrek transplantasyonu sayımız toplamda 1681’e ulaştı. Çok deneyimli bir trans ekibimiz var. Deneysel alanda da çalışmalarımız var.

E.Ö.:Hastaneleriniz ile ilgili son gelişmeler nelerdir?
A.T.:
Öğretim üyesi başına düşen bilimsel yayın sayısında ilklerdeyiz. Farklı şehirlerde hastanelerimiz var. Adana, İzmir, Alanya ve Konya hastanelerimize ilave olarak İstanbul’da da bir hastanemiz faaliyete geçmiş durumda.

E.Ö.: Son tıbbi teknolojik gelişmeler nelerdir?
A.T.:
Teknolojinin desteği ile en hızlı ve çarpıcı gelişmenin genetik alanında olduğunu gözlüyoruz. Dünyadaki teknolojik gelişmeleri tümüyle izlemek mümkün değil. Ancak hastanemizde gerekli tıbbi teknoloji en iyi merkezlerle aynı düzeyde olduğunu düşünüyorum.

Yorum bırakın

BAŞKENT BİR KEMİK İLİĞİ TRANSPLANTASYONU MERKEZİ KAZANIYOR!

Sağlık Bakanlığı Dışkapı Çocuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Baş Hekim Yardımcısı Çocuk Sağlığı ve Hastalığı Uzmanı Dr. Halil İbrahim Yakut Hastanelerinde yapılan çalışmaları ve gerçekleşecek projeleri hakkında Sağlık Dergisine konuştu.

Dışkapı Çocuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Baş Hekim Yardımcısı Çocuk Sağlığı ve Hastalığı Uzmanı Dr. Halil İbrahim Yakut yoğun bakım odaları dahil olmak üzere toplam 306 yatak kapasitesi olduğunu genel pediatri uzmanı yetiştirmek için eğitim verdiklerini söyledi. Dr. Yakut yan dal uzman doktor sayılarının bazı eksikliklere rağmen iyi durumda olduğunu ancak yan dal klinik şefliklerinin olmaması nedeniyle yan dal uzmanı yetiştirmediklerini ifade etti.

Dr. Halil İbrahim Yakut 2007 yılında hastanelerinde yatan hasta sayısının 9.745, pediatri poliklinik muayene sayılarının 206. 000, acil muayene sayılarının ise 105. 000 olduğunu belirtti. Dr. Yakut son bir yılda 3000’e yakın Pediatrik Cerrahi ameliyatı yaptıklarını ve ameliyat başarılarının çok yüksek olduğunu ifade etti.

Yaptıkları hasta memnuniyeti anketlerinde yüz üzerinden 92 puan aldıklarını belirten Yakut, bebek dostu hastanesi olduklarını dile getirdi. Eğitim hemşirelerinin çocuk hastalara hizmet içi eğitim ve psikologların psikolojik destek sağladığını söyleyen Halil İbrahim Yakut, hastanelerinde ayrıca ilkokul bulunduğunu, okula giden çocuklara hastanede yattıkları sürece milli eğitime bağlı öğretmenlerce eğitim verildiğini sözlerine ekledi. Türkiye’de Sağlık Bakanlığına bağlı hastaneler arasında sadece çocuklar için en büyük kemik iliği transplantasyon merkezini kuracaklarını ifade eden Yakut il özel idaresinin destek vermesiyle gerçekleşecek projenin Ekim ayında tamamlanmasının beklendiğini kaydetti. Yakut; KİT Merkezinin 5 katlı ve 5000 metre karelik bir alanda olacağını kemik iliği transplantasyonu, kordon kanı bankası, hematoloji ve onkoloji servisleri olarak hizmet vereceğini, 7–8 yataklı olması düşünülen kemik iliği transplantasyonu merkezi konusunda ülke boyutunda büyük bir açık olduğunu ve KİT adayı hastaların şu an itibarıyla en az 2–3 yıl sıra beklediklerini, Sağlık Bakanlığının bu konuya çok önem verdiğini ve kendilerini desteklediğini söyledi.

Türkiye’nin her yerinden hastanelerine hasta transferinin olduğunu, problemli yeni doğan hastaların da doğum evlerinden geldiğini vurguladı. Dr. Yakut, sağlam çocuk polikliniği açtıklarını ve tüm bebeklerin fiziksel ve ruhsal gelişiminin gelişimlerinin takip edildiğini, aşılarının yapıldığını ifade etti.

İlk defa kapsamlı bir Metabolizma Laboratuarı açılacak
Ankara’da Devlet hastaneleri içerisinde tek yeni doğan sonrası çocuk yoğun bakımın kendi hastanelerinde olduğunu dile getiren Dr. Yakut hastanelerinde modern bir kan merkezi kurduklarını belirtti. MR, tomografi hizmetini şimdilik dışarıdan hizmet aldıklarını ancak ihalesini yaptıklarını iki aya kadar cihazların kurulacağını bildiren Yakut: “Ankara’da çocuklara anestezi ile MR ve tomografi çekim konusunda sıkıntı var. Anestezi bölümüyle beraber bu cihazlarla sıkıntıları aşacağız.

Türkiye’nin her yanından yan dal hastalarımız geliyor. Tıp fakültelerinde yapılan çoğu işlem burada da yapılıyor. Alerji testleri, endokrinolojik testler, nöroloji alanında EEG, BAER, ter testi, üre nefes testleri, çocuk psikiyatrisinde WISC-R gibi testler hastanemizde yapılmaktadır.” dedi. Dr. Yakut 2008 yılında Sağlık Bakanlığına bağlı çocuk dal hastanelerinde ilk defa kapsamlı bir Metabolizma Laboratuarı açacaklarını, Tıbbi Genetik uzmanının göreve başlaması dolayısıyla da genetik çalışmalara da başlayacaklarını kaydetti.

Acil serviste de fiziksel yenilikler yapılacağını ve hasta ve çalışan konforuna göre dizayn yapılacağını dile getirdi. Dr. Yakut mevcut durum olarak 1.1.2008’den sonraki uygulamaya iyi hazırlandıkları için laboratuar ve görüntüleme tetkik hizmetlerinde, ilaç ve tıbbi malzeme konusunda az sorun yaşadıklarını söyledi.

Yorum bırakın

ACIBADEM’DEN YATIRIM ATAĞI

İnşaat çalışmalarına hız veren Acıbadem Sağlık grubu, 2008 yılı içinde 7 ayrı hastane açarak, hastane zincirine yeni halkalar eklemeyi planlıyor.

Acıbadem Sağlık Grubu hastane yatırımlarına hızla devam ediyor. 2008 yılı içerisinde 7 ayrı ilde hastane açmayı planlayan grup, böylece bir yıl içerisinde en fazla hastane açan yatırımcılardan biri olmayı hedefliyor. Bu anlamda inşaat çalışmalarına hız veren Acıbadem Grup, son yatırımları arasında yer alan Maslak Hastanesi’nin kaba inşaatı tamamladı bile… İstanbul’un en hızlı gelişen bölgesinde 13 dönüm arazi üzerine 40.000 m2 kapalı alana sahip 187 yatak kapasiteli hastanenin, 2008 yılı sonunda faaliyete girmesi hedeflerini Sağlık Dergisi’ne açıkladılar.

Acıbadem’in 2008 yılında faaliyete geçmesi planlanan diğer sağlık kuruluşları ise şunlar:
*Acıbadem Beşiktaş: BJK Süleyman Seba Ticaret Merkezi bünyesinde kurulacak olan hastane, 21.000 m2 kapalı alana ve 130 yatak kapasitesine sahip. Beşiktaş Acıbadem’in 2008 yılı sonunda hizmete girmesi planlanıyor.

*Acıbadem Eskişehir Hastanesi: Acıbadem Grup, 21 Mart 2007 tarihinde yaptığı anlaşma doğrultusunda, Eskişehir’de de bir hastane açmayı planlıyor. Söz konusu hastanenin 20.000 m2 ve 130 yatak kapasitesi ile açılması amaçlanıyor. Eskişehir ve çevre illerin sağlık hizmeti ihtiyacını karşılayacak olan hastanenin, 2009’un ilk yarısından itibaren hizmete girmesi projelendiriliyor.
*Acıbadem Bodrum Hastanesi: Ortakent’te 15.000 m2 arsa üzerine inşa edilecek. Yaklaşık 16.000m2 kapalı alana sahip. Hastane binasının 2009 yılı 3. çeyreğinde tamamlanması öngörülüyor.
*Acıbadem Adana Hastanesi:Adana’nın önemli bir noktasında bulunan Acıbadem Adana Hastanesi binasının, kaba inşaatı tamamlandı. 20.000 m2 kapalı alana sahipi olan hastane 140 yatak kapasitesi ile hizmet verecek. Hastanenin, 2008 yılının ikinci yarısında faaliyete geçmesi planlanıyor.
*Acıbadem Kayseri Hastanesi: Acıbadem, Kayseri’de de faaliyet gösteren ve kaba inşaatı bitmiş 20.000 m2 kapalı alanlı hastane binasına sahip, 110 yataklı Acıbadem Kayseri Hastanesi’nin de 2008 yılında hizmete alınması hedefleniyor.
*Acıbadem Ataşehir Hastanesi: 25 yataklı olarak açılması planlanan Acıbadem Ataşehir Hastanesi’nin ise 2008 yılı başında hizmete girmesi planlanıyor.

Doğu Avrupa Ve Ortadoğu’da İlk Ve Tek Jacıe Akreditasyon Merkezi
Acıbadem Sağlık Grubu ayrıca, Genetik Tanı ve Hücre Tedavileri Merkezi içerisinde yeni Hücre Laboratuarı kurdu. Hücre ve gen tedavilerinin uluslararası en yüksek standart olan cGMP yani current Good Manufacturing Practice koşullarına uygun yapacak şekilde tasarlanan ve inşa edilen merkez, Doğu Avrupa ve Ortadoğu’nun ilk ve halen tek JACIE akreditasyon sürecinde olan merkezi konumunda bulunuyor. İlaç üretiminin uygun koşullarda yapılmasını sağlayan bir standart olan cGMP’yi bünyesinde bulundurmayı başaran merkez, yurt dışından önemli bir hasta potansiyeline sahip. Merkez, Avrupa’da hücre tedavileri ve kemik iliği nakilleri için referans gösterilen JACIE akreditasyon kurumundan belge almayı başardı. Merkezin Hücre laboratuarları, Türkiye’nin ilk özel sektör kordon kanı bankasını da bünyesinde barındırıyor. Kordon kanı, aferez ürünü, kemik iliğinin de aralarında bulunduğu dokular veya hücreler işlemden geçirildikten sonra dondurularak saklanıyor. Bu doku ve hüzreler, otolog veya allojenik transplantasyonu için kullanılıyor. Merkezde 3500’den fazla kordon kanı ve 100’den fazla periferik kök hücre işlemden geçirilmiş olarak, ihtiyaca göre allojenik veya otolog amaçlı olarak saklanıyor. Yakın gelecekte kalıtsal bazı hastalıklarının yanında, karaciğer ve şeker hastaları için de pankreas hücre tedavileri programları başlatılacak.

Acıbadem Üniversitesi 2008’de Açılıyor
Diğer yandan Acıbadem Sağlık Grubu, üniversiteleşmek içinde çalışmalarını hızlandırdı.
Kuruluş çalışmaları beş yıl öncesine uzanan Acıbadem Üniversitesi, 2008 yılında eğitim ve öğretime başlıyor. Acıbadem Üniversitesi’ni kurmak üzere yola çıkan Acıbadem Eğitim ve Sağlık Vakfı, sağlık eğitiminde kaliteyi artırmanın yanı sıra, bu alanda okuyan öğrencilere maddi ve manevi destekte vermeyi de amaçlıyor.

Yorum bırakın

KALP YETMEZLİĞİNE SON ÇARE EECP

Koroner by-pass, balon -stent hastalarına son çare olarak görülen EECP yöntemi, kalbi besleyen yeni kılcal damarların oluşmasını sağlıyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ömer Kibaroğlu EECP hakkında Sağlık Dergisine bilgi verdi.

Kalp hastalıklarının tedavisinde önemli bir yer tutan EECP, dışarıdan arttırılmış “diyastolik geri basınç verme” olarak adlandırılıyor. 1997 yılında A.B.D ’de yüzlerce hastada kullanılan yöntem, 2001 yılı Eylül ayından bu yana ülkemizde de uygulanabiliyor. ilk defa Ankara’da Medkar Kalp Tanı ve Tedavi Merkezinde hizmet veren yöntem, kronik hastalıkların tedavisinde önemli başarı sağlıyor. Yaşam kalitesini artıran bu tedavi sonucunda, bastonla yürüyebilen hastalar kendiliğinden yürüyecek seviyeye geliyor. Hasta ne kadar erken dönemde gelirse o kadar yarar sağlayan sistem, hastanın kan dolaşımı hızlandırarak, kılcal damar oluşmasını sağlıyor.

EECP, Koroner by-pass, balon-stent kullanılması uygun bulunan hastalarda ve kalp nakli, kalp yetmezliği çeken hastalarda rahatlıkla kullanabiliyor. Kalbi besleyen yeni kılcal damarların oluşmasını sağlayan yöntemde, hastanın bacaklarına ve beline “kaf” denilen parçaları sararak, kalp ritmiyle düzenli olarak basınç veriliyor. Bu yöntem uygulanırken hastalar tv izliyor, müzik dinliyor, hatta uyuyabiliyor. Cihaz, “diyastol” denilen kalbin gevşeme fazında basınç uyguluyor ve “sistol” denilen kalbin kasılma fazında ise basınç uygulamıyor. Böylece gevşeme fazında toplar damarlardaki kanın kalbe geri dönüşü kolaylaşıyor.

EECP’nin Yan Etkisi Yok Ve Hastada Psikolojik Travmaya Yol Açmıyor
Birer saatlik seanslarla toplam 35 saat uygulanan yöntem, şeker hastalarında 45 saat şeklinde uygulanıyor. Avrupa ve Türkiye’de toplam 60 merkezde kullanılan EECP, Ankara’da ilk ve tek olarak Medkar’da hizmet sunuyor. Ayrıca İstanbul’da Amerikan Hastanesi, Memorial Hastanesi, Kocaeli Üniversitesi ve İzmir’de bir klinikte kullanılan yöntem, yakında Gaziantep’te de uygulanmaya başlayacak.

EECP sistemin hiçbir riski yok. Kullanımı çok kolay olmakla birlikte yan etkisi de bulunmayan yöntem, hastada psikolojik travmaya yol açmıyor. Yöntem, kalp nakli yapılacak hastanın, nakil işlemine gerek duymadan uzun yıllar yaşamasını sağlıyor. EECP hakkında Sağlık Dergisine bilgi veren Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ömer Kibaroğlu şunları söyledi: “Anjio pektoris yani göğüs ağrısı çeken hastalar, kalp krizi geçirmiş, myokard enfarktüsü geçirmiş ve ileri derecede kalp yetmezliği olan hastalar bizim hasta grubumuz içinde yer alıyor. Bu hastalara cerrahi tedavi şansı tanınmıyor. Bu hastalarda ilaç kullanımından da pek fayda sağlanamıyor, çünkü; kalbin kasılma gücü yeterli efor sağlayamıyor. Bu tedavi yöntemi ile hastanın kalbinin kasılması kuvvetleniyor. EECP’nin uygulanmadığı hastalar içerisinde Pulmoner emboli denilen akciğer embolisi olan hastalar , ileri derece kapak hastaları, yüksek dozlarda heparin benzeri kan sulandırıcı ilaç alanlar, çok ciddi tedavi edilemeyen aritmisi olan hastalar ve kontrol edilemeyen hipertansiyon hastalarının yanı sıra aort anevrizması olan hastalar da bulunmaktadır. İntra aortik balon pompasının eş değeri bir yöntem olan EECP’de cerrahi bir girişim yapılmıyor. Bu tedavi, diastolik perfüzyon basıncını, koroner artizyonu ve koroner perfüzyonu arttırıyor. Kalp kasının beslenmesi ve oksijenlenmesi artırıyor. Sol ventrikül iş yükünü azaltıyor yani sistolik unloading, venöz dönüşü artırıyor. Koroner kollateral dolaşımı geliştirdiği için myokardın yani kalp kasının beslenmesini sağlıyor.Kardiyak outlook artıyor ve kan akım gücü artıyor. Buna bağlı olarak böbrek, beyin, akciğer gibi organların kanlanması ve oksijenlenmesi artıyor. Bu olay kalp hızı artmadan bağımsız olarak gelişiyor. Sistemik vasküler reziztans yani damar direnci düşüyor.”

Anjina Azaldığından Anti-Anjinal İlaç Kullanımı Azalıyor
EECP tedavi yöntemi sayesinde hastalarda yüzde 80 oranında semptomatik iyileşme görüldüğüne dikkat çeken Kibaroğlu, bu yöntemi kullanan hastaların efor kapasitesinin arttığını kaydetti. Hastaların böylece daha kolay yürüyebildiğini, daha rahat merdiven çıkabildiğini söyleyen Kibaroğlu, şöyle devam etti: “Yöntemde, anjina azaldığından anti-anjinal ilaç kullanımı yani izordil, izoptil gibi ilaçların alımı da azalıyor. Bu tedaviyi tercih eden hastalarda maksimum oksijen tutulumu ve yaşam kaliteleri artıyor. Fiziksel ölçülebilir sonuçlar EF ile ölçülebiliyor, böylece hastanın EECP’nin ne kadar yardımcı olduğunu ortaya çıkartabiliyor. Tedavi sonucu 3 ile 5 yılda kontrol devam ediyor ve yüzde 80 hastada iyileşmenin devam ettiği gözleniyor. Bazı hastalarda tedavi gerekebiliyor.”

Tedavi ile ilgili iki teori bulunduğunu açıklayan Kibaroğlu, bunlardan ilkinin ; arter diastolik basıncını artırmak olduğunu kaydetti. Bu basıncın artması sonucu büyüme faktörlerinin aktive edildiğini belirten Dr. Kibaroğlu, aktivite ve salınımın artması sonucunda anjiojenezizi yani kollateral damarlanmanın arttığını söyledi. Kibaroğlu, ikinci teorinin ise endotelyal fonksiyonları iyileştirdiğini, böylece vaskülasrizasyonu arttırdığını vurguladı. Dr. Kibaroğlu, ayrıca kanıtlanmış bir diğer faydasının ise ventrikül fonksiyonu kardiyak yükten bağımsız olarak iyileştirmek olarak tanımladı.

SGK ödemiyor
Çok iyi sonuç alınan bu yöntemin bilimsel açıdan kabul görmüş bir tedavi şekli olduğunun altını çizen Kibaroğlu, 2002 yılı Ocak ayından bu yana TBMM ile anlaşmalı sağlık kuruluşlarından biri olarak hizmet verdiklerini açıkladı. Kibaroğlu, EECP yönteminin kullanımında tek sıkıntının Sosyal Güvenlik Kurumu’nun tedaviyi ödememesi olduğunu belirterek, “ Düşük masraflı riski olmayan bu yöntem, tedavi yöntemi olarak geçmiyor. Amerika, Avrupa bu hastaların tedavilerini karşılıyor, ancak ülkemizde böyle bir ödeme yapılmıyor. Tabip odasında tedavi olarak geçtiği halde, hastalara son çare olarak ilaç ve ameliyat dışında bu yol kalıyor” dedi.

Yorum bırakın