Eylül 2008 için arşiv

VAN EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ

Eğitim ve Araştırma Hastanesine dönüştürülen, Van Devlet Hastanesi’nde yenilikler hız kazandı.

1943 yılından bu yana 50 yatak kapasitesiyle hizmet sunan Van Devlet Hastanesi, 2008 yılında yenilenerek modern ünite, uzman kadrosu ve 419 yatak kapasitesiyle bölgenin sağlık ihtiyaçlarına cevap verebilir duruma gelmiştir. Van Devlet Hastanesi Sağlık Bakanlığı’nın almış olduğu karar doğrultusunda Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak yeni bir kimlik kazanmıştır.
70 yıldır bölgesel çapta sağlık hizmeti sunan Van Devlet Hastanesi başta Van olmak üzere Hakkâri, Ağrı, Iğdır, Bitlis, Muş il ve ilçelerinden hasta sevkini karşıladıklarını dile getiren Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Op. Dr. Öztekin Çıkman, “ 60 poliklinik, 419 yatak kapasitesi, 78 doktor, 170 hemşire, 76 yardımcı personelden oluşan 512’si kadrolu olmak üzere, toplam 928 çalışan ile hizmet vermekteyiz. Yanık tedavi merkezi, kanser erken teşhis merkezi, fizik tedavi rehabilitasyon merkezi, bölge laboratuarı, modern görüntüleme merkezi ve 19.486 metre karelik alan kapasitesiyle yoluna devam edecektir. Ayrıca 2007 yılında İpekyolu üzerinde temeli Milli Eğitim Bakanımız Doç. Dr. Hüseyin Çelik ve Sağlık Bakanımız Prof. Dr. Recep Akdağ tarafından temeli atılan Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin altyapısını oluşturma çalışmalarımız sürmektedir’’ şeklinde konuştu.

Yeni Hizmet Dönemi
Yenilenen Röntgen ünitesinin hizmete girmesiyle uygulanan randevu sisteminin tarihe karışacağını belirten Çıkman, “Artık hastanemizde, ‘Bugün git, yarın gel’ anlayışı yerini ‘Bugün gel, bugün git’ sloganı alacaktır” dedi. Röntgen ünitesini çağın sağlık ihtiyaçlarına cevap verebilecek yapıya ve görünüme kavuştuğunu ifade eden Çıkman, görüntüleme ünitesine aldıkları 2 adet Dijital Röntgen, 1 adet Multislice Tomografi ve Manyetik Rezonans (MR) cihazları ile birlikte tetkikleri günlük yapılacağına dikkat çekti.
Her hekime bir poliklinik, hekim seçme hakkı ve hasta merkezli hizmet prensibiyle çalıştıklarını dile getiren Çıkman, hastaneden randevu talebinde bulunan hastaların yüzde 70’inin tercihinin internet olduğunu vurguladı. 60 poliklinik ile hizmet veren hastanede, her gün 2500 hastaya poliklinik yapıldığını ifade eden Çıkman, bu rakamın her ay 60 bine ulaştığını kaydetti.

Van Eğitim Ve Araştırma Hastanesine Ziyaret
İl Sağlık Müdürü Dr. Ahmet Özer, Başhekim Dr. Öztekin Çıkman ve hastane idarecileri tarafından karşılanan Vali Özdemir Çakacak hastane gezisi sırasında ‘Sağlıkta Dönüşüm Programı’ çerçevesinde Van’ın Bölge Sağlık Üssü olarak hizmet verdiğini belirtti. Yanık Merkezinin bölgenin büyük bir eksikliği olduğunu, hastaların yıllardır zorunlu olarak Erzurum ve Diyarbakır illerine sevk edildiğini belirten Çakacak, “Bundan sonra tüm bölge illere hizmet verecek olan çağdaş ve ileri teknolojik donanımları ile kurulan bu merkezle hastalar bölge dışına artık sevk edilmeyecek” dedi. KETEM (Kanser Erken Teşhis ve Tarama Merkezi) ziyaretlerinde İl Sağlık Müdürü Dr. Ahmet Özer, bu merkezin ülke genelinde 31 ilde kurulduğunu bildirdi. Hedef 15-49 yaş arası kadınlarda serviks kanseri ve meme kanserinin erken teşhisine yönelik taramalar olduğunu işaret eden Özer, mutlak şekilde tüm bayanların bu merkeze gelerek, ücretsiz taramadan geçebileceklerini söyledi.

Yorum bırakın

ENGELLER KALKIYOR

Yıllardır ortopedi alanında ürünlerindeki yenilikleriyle tanınan Otto Bock, “Süper Four” ile yine bir ilke imza attı.

Firma, 1919 yılında 1. Dünya savaşı sonrasında Almanya’da kuruldu. Firmanın kurucusu temelde marangoz olan Otto Bock, İkinci Dünya Savaşı sonrasında protezlere ihtiyaç duyulduğu için bu alana yöneldi. 2009 yılında 90. yılını kutlayacak olan firma, eksik kol ve bacaklara yönelik dıştan takılan protez, ortez denilen vücuda destek ürünleri, tekerlekli sandalyeler, akülü sandalyeler ve engellilere yönelik araçlar üretiyor. Türkiye’de 1999 yılında kurulan firma, 38 kişiyle 4 bölgede hizmet veriyor. Firma ülkemizde 500 civarında ortez, protez alıcısına ürünün yanında uygulama desteği de veriyor. Amaçlarının insanların yaşam kalitesini arttırmak olduğunu belirten Otto Bock Genel Müdürü Hasan Ürey, engelleri mümkün olduğunca kaldırarak hizmet sunmayı hedeflediklerini dile getirdi.

Ürey, Süper Four denilen aracın dünyada ve ülkemizde ilk olduğunu dile getirerek, aracın tüm hava ve yol şartlarında hareket edebildiğini kaydetti. Süper Four’un 40 derece eğimli yollarda tırmanma ve inme imkanı sağladığını belirten Ürey, “200 km menzili var ve akülü motorla çalışıyor ve akü bittiğinde benzinli motor ile şarj edilebiliyor. Mouse(joystick) sayesinde parmak ucu ile çalışıyor, 5 vitesi var. 15 km’ye kadar hız yapabiliyor. Araca binmek çok kolay, manuel sandalyesi ile gelen engelli koltuğun öne gelmesi sayesinde süperfora geçiş yaptıktan sonra tekerlekli sandalyesini lift denilen kısma aktarabiliyor. Yolda bir mağazaya girmek istendiğinde manuel sandalyesi ile hareket ederek büyük ölçüde engelleri kaldırmış oluyor. Normal araba gibi trafik sinyalleri var. Otto Bock ürünü diğer sandalyeler ev içi ve ev dışı normal sokak koşullarında kullanılabiliyor. Sandalyelerin resmi ödemesi çok düşük. Resmi ödeme fiyatları şöyle; 1700 YTL akülüler için, manuel sandalyeler 200 ile 650 YTL arasında değişen fiyatlarda. Kaliteli ürünlerimizin çoğuna tüketiciler resmi ödemeye göre makul bireysel katkı yaparak ulaşabiliyor. Kamu ihale kurumunda en ucuz olan tercih ediliyor ama biz kaliteden feragat etmiyoruz. Kuruluşumuzun direktifi var ve kalite bizim için her şeyden önemli. Tüm ürün gamlarında varız” dedi.

Kaliteli Hayat
CE ve medikal firmaların sahip olması gereken kalite belgelerinin yanı sıra ISO 13485 belgesine sahip olduklarını ifade eden Ürey, sektörde uygulamalı atölyelerin TSE 13181 şartı gerektirdiğini söyledi. Ürey Protez ve Ortez uygulamasına yönelik, yönetmeliğin olmaması, denetimin yapılmaması ve seri numaralı üretilmemesi sebebiyle sıkıntı yaşandığına dikkat çekti. “Harmoni diz altı protezi, diz altından bacağı eksik olan hastalara yönelik bir protez. Harmoni denilen vakumlu soket sisteminde her topuk vuruşunda soket ile güdük arasında vakum oluşturuluyor” diyen Ürey, protezin ayaklarından çıkacak gibi olmasını engelleyen sistemin havayı dışarı attığını kaydetti. Dünyanın ilk bilgisayar kontrollu dizi olan C-Leg diz üstü protez sistemi, sağlıklı bacağın hızına göre dizin aynı hızda hareket etmesini sağlıyor. Aynı zamanda da ayakta dururken kaslarını yormadan kişiyi rahat bıraktığına dikkat çekti. Diğer özelliğinin de bisiklete binmeyi, kayak yapmayı sağladığını vurgulayan Ürey, çok daha emniyetli yürümeyi sağladığını ifade etti. Saniyede 50 ölçüm yapan C-Leg sayesinde, basılan zeminin nasıl olduğu hakkında veriye göre adım atılabildiğini kaydeden Ürey, hastanın sanki dizi varmış gibi hareket ettiğini belirtti.

E-Pulse denilen ürünün ise, harmoni sistemine benzer değişik seviyelerde vakum oluşturduğunu, bacağa masaj yaptığını, damarlardaki kanın daha seri dolaşmasını sağladığını söyleyen Ürey, “Diyabetli hastalarda yaranın daha çabuk iyileşmesini sağlıyor. Mekanik uygulamayı elektronik yapabiliyor. Hasta protezini masaj moduna alarak kaslarının rahatlamasını sağlıyor” dedi.
E-Mag active isimli uzun yürüme cihazı, kişinin bacakları olmasına karşın kasların çok iyi çalışmadığı durumlarda, tercih edildiğini ifade eden Ürey, bacağı felçli olanların bu cihazla dik durmasının ve yürüyebilmesinin daha rahat mümkün olacağına işaret etti. Uzaktan kumanda ile diz eklemini bükerek, kişinin oturur konuma geldiğini dile getiren Ürey, ayağa kalktığında cihazın otomatik olarak yine düz konuma geldiğini söyledi.
Ürey , “Spina bifidalı hastalarda ve parapilejili hastalarda belden aşağısı tutmayanlara yönelik bir cihaz olan RGO ile hasta gövde hareketi yaptığında bacak yürüyebiliyor şekle geliyor. Bacak kendiliğinden düz adımlar atıyor. Bu hastalar ‘Makaslama’ denilen hareket ile yürüdüklerinden bacakların birbirine takılması ve hastanın yürümesinin mümkün olmadığını ; ama RGO sayesinde hasta gövdesini yana kaldırdığında anatomik olarak bacağın normal adım atabilmesinin mümkün olduğunu ifade etti.

2 Yorum

KUANTUM HASTANE YOLUNDA

Ankara’da oda sistemini uygulayan ilk ve tek merkez olan Kuantum Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezinden Dr. Bilgehan Biçer, hedeflerinin yataklı bir rehabilitasyon merkezi açmak olduğunu söyledi.

Lise yıllarında fizik olimpiyatlarında birincilikler alan Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Bilgehan Biçer, diyaliz tecrübesinin yanında medikal estetik sertifikası da sahibi. Adıyaman’da ilk güzellik merkezini açan Dr. Biçer, ‘Fiziğin Taosu’ adında okuduğu bir kitaptan etkilenerek merkezinin adını Kuantum olarak belirlediğini ifade etti. 45 kişilik kadrosu bulunan merkezin, 30’u sağlık personeli olduğunu kaydeden Dr. Biçer, 2006 yılının Eylül ayında açılan merkezin yıldönümünde huzurevlerinden yaşlıları getirterek ücretsiz chek-up yapmalarının yanı sıra engellilerin topluma entegrasyonuna yönelikte bir proje başlattıklarını ifade etti. Açıldıkları günden bu yana olumlu geri dönüşler aldıklarını vurgulayan Dr. Biçer, “Merkezimizde klasik fizik tedavi uygulamalarının yanı sıra, manipulasyon uygulamaları ve Türkiye’de robot lazer ve akustik şok dalgalarını ilk uygulayan merkezlerdeniz. Ankara’da oda sistemini uygulayan ilk ve tek merkeziz. Oda sisteminde de havalandırma, müzik yayını, tek kullanımlık çarşaflar gibi hizmetlerimiz bizi rakipsiz kılıyor. Ayrıca Ankara’da ISO 2001 standartlarında hizmet veren tek merkeziz. Aynı zamanda ilk insan kaynakları departmanı kuran merkeziz. Burada her işi profesyoneller yapıyor” dedi.

Yabancı Hasta Serbest Kalmalı
2007 yılında 5 bin hastaya ayaktan tedavi uyguladıklarını dile getiren Dr. Biçer, 2009 yılında yataklı bir kurum haline gelmeyi hedeflediklerini vurguladı. Ankara’da fizik tedavi alanında yataklı kurumlara büyük ihtiyaç olduğunu kaydeden Dr. Biçer, sağlık turizmindeki son gelişmelerle ilgili olarak şöyle konuştu: “Yabancı hastaların Türkiye’de serbest dolaşma hakları yok. Ülkemizde hem tedavi ucuz, hem de güzellikleri göstermek için çalışmalar yapılmalı. Bu konuda Spa wellness, kaplıca kür tedavileri, akupunktur, meditasyon hizmetleri sunarak yurt dışından hasta getirtmek mümkün kılınabilir.”

Bel Okulu
Merkezlerinde medikal masajın yanı sıra manipulasyon denilen bazı eklemlerin fonksiyonel bozukluklarını elle açma işleminin de yapıldığını söyleyen Dr. Biçer, bel tutulmasından, boyun ağrılarına birçok eklem rahatsızlıklarında manipulasyon işleminin yapılmasının etkili olduğunu vurguladı. Ayrıca ESWT denilen yoğunlaştırılmış ses dalgalarıyla tedaviyi uygulayan tek merkez olduklarını ifade eden Dr. Biçer, “ESWT uygulaması özellikle topuk dikeni, tenisçi dirseği ve omuz tutukluluklarında birkaç seansta çözüm sunuyor. Benzer şekilde robot lazer de geniş bel boyun diz gibi geniş bölgelerin rahatsızlıklarında çok etkin çözümler sunuyor” diye konuştu. Merkezlerine hijyen belgesi almak için başvurduklarını vurgulayan Dr. Biçer, “Hastanın hastalığı hakkında bilgi vermek için ‘Bel Okulu’ açtık. Burada belin yapısı, fonksiyonları, belin nasıl kullanılacağı ile ilgili eğitim veriyoruz” dedi.

Yorum bırakın

KÖK HÜCRE NAKLİNDE BİR İLK

Ankara Tıp Fakültesi Akraba Dışı Doku Bankası tarihinde ilk kez donör bankasında kayıtlı Türk vericiden toplanan sağlıklı kök hücreler Avustralya’da yaşayan bir hastanın yattığı nakil merkezine gönderildi.

Ankara Tıp Fakültesi Akraba Dışı Doku Bankası, tarihinde ilk kez donör bankasında kayıtlı bir Türk’ten kök hücre topladı. Konuya ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Meral Beksaç, yaptığı toplantıda donörden alınan sağlıklı kök hücrelerin Avustralya’da yaşayan bir hastanın yattığı nakil merkezine gönderileceğini kaydetti. Kök hücre nakli kan kanseri hastaları başta olmak üzere birçok kan hastalığında tam şifa sağlayabilen bir tedavi yöntemi olduğunu belirten Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Meral Beksaç, “Kök hücre toplama işlemi için kemik iliği ya da çevre kanı tercih edilebiliyor. Vericinin bulunduğu ülkede toplanan kök hücrede, spinal anestezi de olabiliyor omurilikten veya genel anestezi ile kalça bölgesinden kemiğin içerisinden enjektörlerle de ilik çekilir ve kurye aracılığıyla taşınır. Vericiden 1lt kadar kan eksildiği için bir hafta önce donörün kendinden alınan kan oluyor. Diğer tercih ise 4 gün önce başlanan aşı tedavisinde günde 2 defa koldan yapılan iğne ile ilikteki kök hücrelerin kana çıkmasını hedefleyen ve böylece de ilik alınmadan, çevre kanından kök hücre toplamayı sağlayan yöntemdir. Donörün hiçbir anestezi almasına gerek kalmadan sadece hafif bir ateşin yanında ilik kemikten kana geçerken halsizlik hissi yaşanıyor. Beyaz kan hücreleri ve kök hücreleri böylece toplanıyor. Kök hücre toplanırken, alınan kan sistemde dolaştırılarak kişiye geri veriliyor. Yabancı yüzeylere verilen kanın pıhtılaşmaması için sulandırılıyor. Bu durumda kan kalsiyumu düşebiliyor ve geçici şikayet yaşanabiliyor. Bu aşı insan materyali kullanılmadan, rekombinant teknolojisi ile üretilmiş bir üründür. Vücuda her hangi bir yabancı madde verilmesi söz konusu olmuyor. Dünya’da yılda kök hücre nakli sayısı 10 bin üstünde periferik kan yöntemi ile yapılıyor, güvenilirliği test edilmiştir” şeklinde konuştu. Dünya kemik iliği vericilerinin organizasyonuna üye olduklarını belirten Beksaç, 2000 yılında başlayarak Ankara Tıp Fakültesine başvuran hastaların ailelerindeki gönüllü kök hücre vericilerini kaydederek oluşturulan Akraba Dışı Doku Bankası (TRAN)’ın oluşturulduğunu dile getirdi. Bugüne kadar yurt içi ve yurt dışında tespit edilen vericilerle 45 lösemi hastasına, başta Ankara Tıp Fakültesi olmak üzere çeşitli nakil merkezlerinde kök hücre nakli yapılmasına olanak sağladıklarını kaydeden Beksac, yurt dışından temin edilen bir kök hücre için yapılan harcamaların en az 30 000 YTL’ye mal olduğunu bunun ülkemizdeki bir vericiden sağlanması durumunda bedelinin 15 000 YTL olduğuna dikkat çekti.

Türk Tıp Tarihinde Bir İlk
TRAN tarihinde ilk kez donör bankasında kayıtlı Türk vericiden toplanan sağlıklı kök hücrelerin Avustralya’da yaşayan bir hastaya götürüleceğini belirten Beksac, “Dört gündür kök hücrelerini kemik iliğinden çevre kanına yönlendiren aşı tedavisini almakta olan vericiden, yaklaşık 4 saat sürecek bir aferez işlemi ile kök hücreleri alınacak. Avustralya’ya gönderilecektir. Vericinin sağlığı üzerinde her hangi bir olumsuz etki yaratmayacak bu işlem sonucunda elde edilen ürün ile bir hastaya yaşama şansı tanınmış olacaktır. Hem fakültemiz hem de Türkiye tıp tarihine bir ilk olarak geçecektir” dedi.

Ülkemizde kök hücre bağışlamak isteyenler olsa da halen 6000’e yakın gönüllü sayısının azlığına dikkat çeken Beksac, doku tipleme testlerinin maliyetinin yaklaşık 150 YTL olmasının donör sayısının azalmasına sebep olduğunu vurguladı. Almanya’da doku bankasında 1 milyon verici donörün bulunması ve bu donörleri kullanma izninin sadece paranın önceden gönderilmesiyle gerçekleştiğini dile getiren Beksac, “Doku tiplendirilmesi hastane bünyesinde ya da yurt dışına gönderilecek yapılabiliyor. Doku naklini belirleyen branş, kök hücre verilecek hastaları bu merkezlere yönlendiriyorlar. Hangi merkez kök hücre nakli yapacak ise bize başvurabilirler. Devletin gönüllü vericiler üzerinde yapılması gereken testlerin ücretlerini karşılar hale gelmesiyle bugün burada yaşanan bu çok özel olay daha sık gerçekleşebilir hale gelecek ve çok daha fazla sayıda lösemi, kanser veya benzer hastalığa yakalanan kişiler hayatta kalmak için bir umut ışığı yakalamış olacaktır. Kalıtsal hastalığı olmayanlar sisteme kaydediliyorlar. Akdeniz anemisi taşıyıcısı verici olabilir taşıyıcı olması sağlık sorunu yaratmayan verici olabiliyor. Uygun vericiler için tercihen 18 yaş üstü ve 60 yaş altında olmalıdır. Genelde de erkekler tercih ediliyor. Kan grubu uyumu şart değil” şeklinde konuştu.

Yorum bırakın

DÖRT DÖRTLÜK HASTANE

Bursa’da açılan Özel JİMER Hastanesi Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Op. Dr. Melike Yıldırım, hastanenin modern cihazları, hekim ve hastaların ihtiyaçlarına hitap eden hizmeti hakkında Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e bilgi verdi.

Özel JİMER Hastanesi, Bursa’nın Çekirge semtinde 3 yıl önce muayenehane ortaklığı projesi olarak başlayıp, 2006 yılında anonim şirket oluşumu ile hastaneye dönüştürüldü. Hastanenin projelendirilmesinde ve yapımında hekimlerin, hastaların ve özellikle kadınların ihtiyaçlarına cevap verecek tüm donanımın düşünülerek yapıldı.
Özel JİMER Hastanesi Genel Koordinatörü Op.Dr. Melike Omak Yıldırım, yaklaşık bir ay önce hasta kabulüne başladıkları 50 yatak kapasiteli kurumlarında , ağrısız normal doğum, sezaryen, yumurtalık,rahim ve rahim ağzı hastalıkları, kanser cerrahisi ile , kısırlık ve tüp bebek tedavisi hizmetlerini verdiklerini belirtti. Hastanenin açılışından bu yana, normal vajinal doğum ve sezaryen operasyonları yanında Türkiye’de pek az Kadın Doğum Uzmanının uyguladığı kapalı rahim ameliyatı olan Laparoskopik vajinal asiste histerektomi, Histeroskopik Operasyonlar yani rahim içinin kamera sistemi ile gözlenerek cerrahi işlem uygulanması, Trans obturatuar tape (TOT) gibi operasyonların da hastanelerinde uygulandığını anlatan Op. Dr. Yıldırım, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümünden iki Profesörün de kurumlarında olmalarının hastanenin bilimsel çalışmalarına katkı sağladığını ifade etti.13 kadın doğum uzmanı,3 çocuk hastalıkları uzmanı, anestezi uzmanı, diyetisyen ve psikolog kadrolarının bulunduğunu; üroloji, genel cerrahi ve dahiliye uzmanlarının ihtiyaç halinde kuruma dışarıdan davet edildiğini söyleyen Op. Dr. Yıldırım, kurumda her hekim için planlanmış bir poliklinik odası bulunduğunu kaydetti.

Kadına Dair Her Şey
Hastanede 13 adet tek kişilik oda, 4 suit oda ve 4 köşe odanın yanı sıra 3 adet iki kişilik odanın bulunduğunu vurgulayan Op. Dr. Yıldırım, “İki kişilik odalar günlük müşahede altında tutulması gereken hastalarımız için ayrıldı. Acilde de 2 yataklı müşahade odası ile muayene ve acil müdahale yapılacak 2 oda var. Ayrıca 3 ameliyathane, iki adet tek yataklı erişkin yoğun bakımımız bulunmaktadır. Yenidoğan yoğun bakımı 10 kuvöz, 5 ventilatör, bebeklerde görülen erken dönem sarılıklarının kısa sürede tedavisini sağlayan fırın fototerapi cihazı, Türkiye’de ilklerden olan tüm teknik donanıma sahip açık yatağa dönüştürülebilen Graffe kuvözü ile hizmet vermektedir. Hastanemizde; engelli odası, odada doğumun yapılabildiği LDR odası olarak bilinen 2 adet özel oda da bulunmaktadır” dedi. Türkiye’deki 4 boyutlu ultrason cihazı ( Voluson E8 )bulunan merkezlerin ilklerinden olduklarını da ifade eden Op. Dr. Yıldırım, hedeflerinin tüm Güney Marmara’ya hitap etmek olduğunu kaydederek; bir doktorun, mesleğini icra ederken rahat edebileceği, kendisini ve hastasını güvende hissedebileceği en uygun ortamı oluşturmaya çalıştıklarını söyledi. Bunun için kurumda 24 saat nöbet sistemi ile kadın doğum uzmanı bulunduğunu, hastaya ve hekimlere hak ettikleri hizmeti sağladıklarını dile getiren Op. Dr. Yıldırım, “Bursa’daki hekimlere her zaman kapımız açık, bir kadın doğum uzmanı takibinde bulunan hastasını getirip ameliyat edebilir, muayene edebilir. Hemşire ekibimiz ile biz de destek veririz. Referans bir merkez olmak istiyoruz. Son teknolojiye göre yapılan ve donatılan hastanemizde her türlü yenilik bulunmaktadır” şeklinde konuştu.

Son yıllarda özellikle doğum öncesi Down Sendromu (DS) risk taramasının önemli gelişmelere sahne olduğunu belirten Op. Dr. Yıldırım, bu alandaki yeni uygulamaları rutin laboratuar çalışmalarına eklediklerine dikkat çekti. Hastanede Down Sendromu tarama konusunda dünyada yapılan tüm seçeneklerin yapıldığını dile getiren Op. Dr. Yıldırım, “Birinci trimesterde (birinci üç ayda) Kombine (ikili) test, ikinci trimesterde; Dörtlü tarama ve ayrıca birinci ve ikinci trimesterin testlerini dikkate alan Entegre (Tümleşik) testi çalışmaktayız. Yapılan tüm çalışmalar Down Sendromu açısından ikinci trimesterde dörtlü testin üçlü tarama testinden daha üstün olduğu ortaya konmaktadır. Özellikle yalancı pozitiflik oranı yüzde 35 civarı daha az olup gereksiz amniyosentez oranını belirgin bir şekilde azaltmaktadır” şeklinde bilgi verdi. Entegre test stratejisinin özelliğinin Down Sendromu belirleme oranında yüksek (yüzde 85) ve yalancı pozitiflik oranında çok düşük (yüzde 1) olduğunu ifade eden Op. Dr. Yıldırım, dörtlü tarama ve özellikle entegre test yöntemlerinin çok az sayıdaki merkezde yapıldığına işaret etti.

Yorum bırakın

KANSERDE GURURUMUZ

Türk Kanser Araştırma Ve Savaş Kurumu Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk, Dünya Kanser Kongresinde yaptıkları çalışmalardan dolayı ödül aldı.

Dünya Kanser Kongresi 27-31 Ağustos tarihleri arasında Cenevre’de yapıldı. Dünya’daki tüm kanser örgütlerinin bilgi birikimlerini paylaştıkları toplantıda, Türk Kanser Araştırma Savaş Kurumu Başkanı olan Prof. Dr. M. Tezer Kutluk, ‘Yılın Kanser Örgütü’ seçilen kurumun yaptığı çalışmalardan dolayı ödül aldı. 102 ülkedeki 322 kanser örgütü arasından sıyrılarak büyük başarının altına imza atan ödül Prof. Dr. Kutluk’a, 27 Ağustos tarihinde Cenevre’de verildi. Ayrıca Prof. Dr. Kutluk, Dünya Kanser Örgütü Yönetim Kurulu üyeliğine de seçildi. Dünya Kanser Kongresi’nde, kanserden korunmanın önemi, tütün kontrolü, erken teşhis, tedaviye herkesin ulaşabilmesi, araştırmaların desteklenmesi ve psiko-sosyal destek gibi birçok konuda bir acil eylem çağrısında bulundu.

Çalışmalarının süreceğini dile getiren Avrupa Kanser Liginin ve kongrenin yönetim kurulu üyesi olan Prof. Dr. Kutluk, bütün bu uluslararası aktivitelerle, aldıkları ödülle ve yönetim kurulu üyeliği ile Dünya’daki diğer örgütlerin ve Dünya Kanser Örgütü’nün deneyimini Türkiye’ye; ülkemizdeki birikimlerini ise dünya’nın diğer bölgelerine taşıdıklarını söyledi. Kongrede düzenlenen film festivalinde jüri üyesi olarak yer almasının yanında oturum başkanlığı ve muhtelif komitelerde yer alan Prof. Dr. Kutluk, kurumun çalışmalarını özetlerken “Umut Evi, hastaları bilgilendirmekle ilgili web sitesi ve çalışmaları poster şeklinde sunduk. Hacettepe Umut Evinde son 1 yıl içerisinde 545 kişi, 2 bin 600 gece konakladı. Son üç yılda düzenlediğimiz kanserli hasta toplantılarına 1500 kişi kanserli hasta katıldı. 2 bin ziyaretçi web sitesi üzerinden bilgilendirildi. En çok soru alan kanser türü meme kanseridir. Kanser deklarasyonunda her yıl 11 milyon yeni kanser vakası görülüyor. 8 milyon kişi her yıl kanserden ölüyor. Eğer bu şekilde devam ederse kanser vakası sayısı 16 milyonu bulacak. Kalp hastalıklarından sonra kanser ikinci sırayı alıyor” dedi.

1947 Yılından Bu Yana Hizmet
Türk Kanser Araştırma Grubunun 1947 yılında kurulduğunu ve birçok ilke imza attığını kaydeden Prof. Dr. Kutluk, 1962 yılında Türkiye’nin ilk kanser hastanesi olan Ankara Onkoloji Hastanesi kurularak, 1973’te ilk kanser dergisinin yayınlandığını dile getirdi. 1975 yılında ulusal kanser kongrelerini başlatan örgütün, kanser afiş, poster, sloganlar ve kanser hakkında bilgilendirme yaptığını bunun yanı sıra onkoloji kitapları, hekim ve hekim dışı personelin eğitimine destek verdiğini ifade eden Prof. Dr. Kutluk,”Dernek, halkın kanser hakkında eğitimine büyük çaba harcamıştır. 1969 yılında Dünya Kanser Örgütünün üyesi olmuştur. 2003 yılında Avrupa kanser örgütünün üyesi olan kuruluş, 2006 yılında Hacettepe Umut evinin açılmasına öncü olmuştur. Umut evi, şehir dışından gelen kanser hastalarının ve yakınlarının kaldığı misafirhane görevi görmektedir” şeklinde konuştu. Prof. Dr. Kutluk, ayrıca 2003 yılında Gaziantep’teki şubeleri aracılığı ile Güneydoğu Onkoloji Hastanesi açarak, üniversiteye kiraladıklarını ve bu yolla Güneydoğu bölgesinde de faaliyetlerinin sürdüğünü söyledi.

Kanserli Hasta Kongresi
Nisan ayının ilk haftasının ‘Kanser Haftası’ olduğu için halkı bilgilendirme çalışmaları yapıldığını hatırlatan Prof. Dr. Kutluk, 3 yıldan bu yana 4 Şubat Dünya Kanser Günü’nde, kanserden korunma konusunda bilgilendirme kampanyaları yapıldığına dikkat çekti. Yine 2006 yılından beri Türkiye’de ilk kez kanserli hasta kongrelerini düzenlediklerini ve bu kongrede sağlık hizmeti alanları bilgilendirdiklerinin üzerinde duran Prof. Dr. Kutluk, “Meme kanseri bilgilendirme hattını kuran derneğin, tüm çalışmalarını, Avrupa’daki örgütlerle paylaşıyoruz” şeklinde konuştu.

Yorum bırakın

İLAÇ, YAŞATAN BİR SEKTÖRDÜR

Türkiye’de ilaç sektörü ve son gelişmeler üzerine bilgi veren Türkiye İlaç Sanayi Derneği Genel Sekreteri Ecz. Kemalettin Akalın, Türkiye’nin ilaç üretiminde daha da ileri seviyelere geleceğini söyledi.

1951 yılında Ankara doğan, eğitim hayatını Ankara’da tamamlayan Türkiye İlaç Sanayi Derneği Genel Sekreteri Kemalettin Akalın, Ankara Üniversitesi Eczacılık fakültesini bitirdikten sonra Sağlık Bakanlığında Eczacı olarak çalıştı. Türkiye İlaç Sanayi Derneğinin 1951 yılında kurulduğunu ve dernek üyelerinin tamamının Türkiye’de ilaç üreten firmalardan oluştuğunu dile getiren Akalın, 38 üyelerinin olduğunu vurguladı. Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’ün “Devletin ilaç ve eczacılar için yaptığı çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz” sorusuna şöyle cevap verdi:”ilaç yaşayan bir sektördür, devamlı kendini yeniler, her şeyi tam yapsanız bile birkaç yıl sonra bu eskiyecektir. Onun için hiçbir zaman eksik veya yanlış demek mümkün değil. Her zaman olayı düşünürken, o tarihteki şartlara göre düşünmek gereklidir.”

Patentin bir buluş olduğunu ve patentin teknolojiye dayalı koruma anlamına geldiğini vurgulayan Akalın, “İlaç sanayisi olan ülkeleri dünyada 3’e ayırmak lazım. Birinci grup ilaç üretemeyen, geri kalmış ülkelerdir. İkinci grup ilaç üretme becerisine sahip 25 ülkedir ve bunlardan bir tanesi de Türkiye’dir. Üçüncü grup ise ilaç keşfedebilir ülkelerdir. Bunlarda 11 ülke olarak toplanmıştır. İlaç keşfinin en önemli unsuru fona ihtiyaç olmasıdır. Fonu oluşturmak çok zordur. Çünkü 10 bin molekül ilaç adayı olur ki, onların içerisinde bir tanesi ilaç olabilir ve o bir tanesi de risklidir. Faz IV’te, 4-5’de bin kişi üzerinde çalışılır ve sonuç olumlu ise ilaç piyasaya sürülür. Ancak zamanla advers etki denen yan etkiler ortaya çıkabilir ve fayda-zarar oranı ölçülür ve piyasadan çekilebilir.

Ülkemizde İlaç Keşfeden Gruba Girebilir
1980-1990’lı yıllarda, yılda tedaviye yeni giren ilaç sayısı 40-50 iken şimdi yarıya düştüğünü bunun nedeninin daha titiz çalışmalar gerektirdiğini ve emniyetli ürünler piyasaya sürülmesinin zorlaştığını belirten Akalın, son yıllarda çok fazla ilaç firmasının birleşmesinin hem fon için gerekli olduğunu hem de araştırma yapılabilmesi için imkan yarattığını kaydetti. Akalın, “Ülkemizde az sayıda birleşme ve satın alma var. Burada en önemli nokta ülkemizde ilacın üretilmesidir ve ilaç üretim becerisinin devam etmesidir. Devlet AR-GE teşvik kanunu çıkartarak, vergi muafiyetleri ile çalışmaları desteklemektedir” dedi. İlaç yapım aşamalarında aday maddenin önce masada tasarlandığını, sonra bilgisayarda çalışmalar yapıldığına dikkat çeken Akalın, “Daha sonra preklinik denilen çalışmalar yapılır. Bunlar içerisinde laboratuar çalışmaları ve hayvanlar üzerinde deneyler yapılarak incelenir. Çalışmalar başarılı sonuç verdiğinde Faz I-II-III çalışmalarına başlanır ki bunlar insanlar üzerinde yapılan çalışmalardır. Türkiye’de bu konuda mevzuat vardır, nasıl, ne şekilde ve kimlerle çalışılacağı açıklanmıştır. Ülkemizde Faz I dışında tüm fazlar çalışıyor” şeklinde konuştu. Klinik araştırmalar için etik kurullardan ve Bakanlıktan izin almak gerektiğini ifade eden Akalın, izin alınmamış çalışmaların hiç bir yerde yayınlanmadığını ve hiçbir değer taşımadığının üzerinde durdu.

Türkiye’de İlaç Sanayisi Özel Sektör İle İşliyor
İlaçta üç önemli husus olduğunu söyleyen Akalın, “İlaçta kalite vardır, ürün ya kalitelidir ya da kalitesizdir. İkinci kalite diye bir şey yoktur. İkinci şart bulunabilir olması, üçüncüsü de makul fiyatlı olmasıdır. Ülkemizde ilaç sektöründe bu üç hususta mevcuttur. Halk ilacını Genel Sağlık Sigortasından karşılamaktadır” dedi. “Türkiye’de en büyük ilaç alıcısı devlettir, eczacı devletle anlaşmak zorundadır, tek çaresi budur” diyen Akalın, Türkiye’de ilaç sanayinin özel sektör ile geliştiğini ve piyasa ihtiyacını karşıladığı bilinmektedir. Türkiye’ye bazı ilaçlar ithal edilmektedir. Bunun nedeni ise bu grup ilaçların Türkiye’de üretilmesinin ekonomik olmaması veya ileri teknoloji gerektirmesidir” diye konuştu. Hammadde bulma yönünden ilaç sanayisinin Hindistan ve Çin’e kaydığını dile getiren Akalın, Türkiye’de çok az sayıda hammadde üretildiğini, bu ülkelere talebin kaymasının nedenleri içerisinde insan gücünün ve enerjinin çok ucuz olmasının yanında çevreye fazla önem verilmemesinden kaynaklandığının altını çizdi.

Yorum bırakın