Ekim 2008 için arşiv

LENFOMA ÜZERİNE

Lenfoma üzerine çalışmalarını sürdüren Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalın Öğretim Üyesi Prof. Dr. Işınsu Kuzu, yaptığı çalışmaları Sağlık Dergisine anlattı.

1987 yılında asistan olarak başladığı Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak görevini sürdüren Prof. Dr. Işınsu Kuzu 1991 yılında bir yıl Oxford Üniversitesinde Lenfomalar ve endotel hücreleri üzerine araştırmalar yaptı. İkinci yurt dışı deneyiminde 2001 yılında 4 ay süreyle Chicago Loyola üniversitesinde Moleküler patoloji teknikleri ile ilgili çalışmalar yapmak üzere bulundu. Prof. Dr. Kuzu 1997 yılından bu yana bölümünde hematopatoloji ile ilgili konsültan olarak çalışıyor. Bunun yanında Türkiye’deki hematopatologlarla birlikte oluşturdukları çalışma grubuyla lenfoma dağılımı ve tanı standardizasyonu amaçlı başlatılan çalışmaları bulunuyor. Bu kapsamda Türk Hematoloji Derneği destekli “Lenfoma konsültasyon zinciri” isimli projenin yöneticiliğini yapıyor. Bu projede ülkedeki tüm patologların kayıt olup tanı veya tiplendirme güçlüğü çektikleri lenfoma şüpheli olgularını konsülte edebildikleri ve sonuçlarını da web tabanlı bir sistem üzerinden ilettiklerini belirten Prof. Dr. Kuzu, bu sistemle aynı zamanda konsültasyon yanıtlarıyla da gönderen patologların eğitimine yardımcı olunduğunu belitti. Konsültasyon zinciri projesinde Ankara, İstanbul ve İzmir de oluşturulan deneyimli hematopatologlardan oluşan ekipler bir araya gelerek olguları değerlendirdiğini ifade eden Dr. Kuzu, Hematopatoloji çalışma grubu olarak belli aralıklarla çeşitli bölgelerde çalıştaylar düzenleyerek, gerek konsültasyon zincirine gönderilen olguları gerekse de lenfoma antitelerinin tanısal özelliklerini tartışarak eğitim yaptıklarını belirtti. Prof. Dr. Kuzu, Patolog eğitimi ile ilgili yaptıkları çalışmaların “Patoloji Dernekleri Federasyonu” ve “Türk Hematoloji Derneği” tarafından desteklendiğini belirterek, gelecek dönemlerde bu konuda rotasyonlar düzenlenmesi ve standizasyon için ülke çapına yayılabilecek uygulamaların düşünülmesinin mümkün olabileceğini kaydetti. Hematolojik hastalıkların tanısında kullanılan immunhistokimyasal ve moleküler testlerin pahalı yöntemler olduğunun altını çizen Kuzu, bunların her merkezde yapılamayabildiğini, eksiklikler ve bundan kaynaklanan test tekrarları ile tedavi değişikliklerinin hastaların sağ kalımını, tedaviye dayalı komplikasyonlardan dolayı sağlık harcamalarını arttırabildiğini dile getirdi. Ekipler halinde uluslararası kongrelere de katılarak burada edinilen gelişmeleri ülkemizdeki toplantılarda da patologlara iletmeye çalıştıklarını kaydeden Prof. Dr. Kuzu, Eylül ayının sonunda Avrupa Hematopatoloji kongresinde güncel lenfoma sınıflaması ile ilgili kongreye katılacağını belirtti.

Kuzu, tanısal patoloji dışında yaptığı araştırmaların kök hücreler ve hematolojik hastalıkların biyolojisi ile ilgili olduğunu belirtti. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Işınsu Kuzu, 2000 yılında Türkiye Bilimler Akademisine (TUBA) Aday üye seçildi. 2001 yılından bu yana kök hücre ile ilgileniyor ve TUBA Kök hücre Komitesin de üyesi. Kuzu, erişkin hematopoetik ve mezankimal kök hücrelerin çeşitli doku hücrelerine farklılaştığının gösterilmesinde farklı yöntemleri kombine ederek doku kesitlerinde uyguladıklarını belirterek, bu şekilde transplant yapılan hastalarda karaciğer ve gastrointestinal kanal mukoza hücrelerinin verici kaynaklı hücrelere farklılaşmasını destekleyen erken dönemde deliller elde ettiklerini ancak bunun ilerleyen zaman içerisinde devam etmediğini gördüklerini söyledi. Kök hücre araştırmalarını sürdüren , Hematoloji , gastroenteroloji, beyin cerrahisi ekipleri ile birlikte deneysel çalışmaların devam ettiğini ifade eden Kuzu, bu çalışma sonuçları bilimsel dergilerde yayınlandıktan sonra klinik uygulama alanlarıyla ilgili olasılıkların tartışılmasının doğru olduğunu bildirdi. Prof. Dr. Kuzu, kök hücre farklılaşmasıyla ilgili deneysel çalışmaların, tedavisi imkansız bazı hastalıklarda yitirilen doku ve hücrelerin kök hücrelerle yenilenebilmesi şeklinde tedavi yöntemlerinin geliştirilebileceğini gösterdiğini belirtti.
Lenfoma biyoloji ile ilgili çalışmaları içerinde Gluten alerjisi zemininde lenfoma gelişimi sürecinin takibi, Burrkitt lenfomaların ayırıcı tanısı, Folliküler lenfomalarda mikroçevreyi oluşturan hücrelerin özellikleri, deri lenfomalarında moleküler yöntemlerin tanısal değeri, ile ilgili araştırma projelerini tamamladıklarını belirten Prof. Dr. Kuzu, bu çalışmalarının TUBİTAK, Üniversite Araştırma Fonu ve Ankara Üniversitesi Biyoteknoloji enstitüsü tarafından desteklendiğini belirtti. Ankara Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitünün araştırmalarda yüksek lisans öğrencilerinin yer almasıyla kalifiye teknik eleman yetiştirilmesini de sağladığına dikkat çeken Prof. Dr. Kuzu, “Bölümümüzde ki araştırma projelerinde 3 master öğrencisi ve 1 doktora öğrencisi biyolog çalışıyor” dedi.

Kuzu, Türkiye’de başlatılan “Gastrointestinal stromal tümörlerin mutasyon profilinin belirlenmesi ve tedavinin yönlendirilmesi”ni kapsayan projede de kendi bölümlerinin moleküler patoloji ayağını üstlendiğini ve bu çalışanın ülke çapında çok merkezli olarak devam ettiğini dile getirdi.

Yorum bırakın

TÜBİTAK’TAN ÖDÜLLÜ ÇALIŞMA

Felç oluşum mekanizmaları ve reperfüzyon hasarı üzerine yaptığı çalışmalar ile TÜBİTAK Teşvik ödülü alan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yasemin Gürsoy Özdemir, ayrıca Harvard Üniversitesine bağlı Mass General Hospital “Neurovascular Regulation and stroke” laboratuarında migren üzerine yaptığı çalışmalar ile ilgili Sağlık Dergisine bilgi verdi.

1992 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Bölümünü kazanan Doç. Dr. Yasemin Gürsoy Özdemir, ihtisasından sonra Hacettepe Üniversitesi Temel Nörolojik Bilimler (Nöroscience) bölümünde doktora yaptı. Harvard Üniversitesine bağlı Mass General Hospital “Neurovascular Regulation and stroke” laboratuarında, Prof. Dr. Mike Moskowitz’in yanında doktora sonrası çalışmasını yapan Doç. Dr. Özdemir, halen Hacettepe Üniversitesinde hem Nörolojik Bilimler Enstitüsünde hem de Nöroloji Bölümünde görev yapmaktadır.

Nöroloji ihtisası yaparken felç mekanizmaları ile ilgilenen Doç. Dr. Özdemir, acile başvuran hastalar arasında inmeli vakaların en sık gelen vakalardan biri olduğunu ve tedavinin yok denecek kadar az olduğunu kaydetti. Son yıllara kadar felçli hasta geldiğinde müdahaleden çok tekrar felç getirmemesi doğrultusunda tedavi uygulandığını ifade eden Doç. Dr. Özdemir, doku trombolitik etkisi olan, “Plazminojen Aktivatörü” denilen bir maddenin piyasaya çıkması ile felç geçirdikten sonra ilk 3 saatte tıkalı damarın açılmasında faydalı olacak bir ilaç olarak akut tedavi için kullanıldığını belirtti. Felç denilen olayın beyne giden damarların tıkanması yada o damarda oluşan kanamadan kaynaklandığını ifade eden Doç. Dr. Özdemir, “Vücuttaki kan ve oksijeni en fazla kullanan dokulardan biri beyin dokusudur ve çok fazla enerji ihtiyacı vardır. Beyin damarları tıkandığında sinir hücreleri belli bir süre oksijensizliğe tahammül edebiliyor. Ancak daha sonrasında hücrelerin hasarlanmasına yönelik mekanizmalar başlıyor. Bu süre uzadıkça o hücreler geri dönüşümsüz olarak ölüyorlar. Tutulduğu yere göre felcin bölgesi değişiyor. Felç geçirdikten sonra hareketli hayata döndürmek, en büyük amacımız. Plazminojen aktivatörü sayesinde tıkalı beyin damarına ilk 3 saatte verildiğinde açılabileceğini ve oldukça faydalı, daha gecikmiş bir zamanda verildiğinde ise yeniden kan akımının sağlanması ile sırasında ortaya çıkan reperfüzyon hasarı gerçekleşerek iyileşme sürecini kısıtlıyor. Yapılan çalışmalarda ilk 6 saatte çalışmalar istenilen sonucu vermedi” dedi.


Felçte İlk 3 Saat Önemli
İlk 3 saatten sonra damarlar açılsa da kan-beyin bariyeri denilen kan dokusundan beyine bazı istenmeyen maddelerin geçtiğini bildiren Doç. Dr. Özdemir, felçlerde ayrıca beyin kanaması olabildiğini bulduğunu dile getirdi. Doç. Dr. Özdemir, farelerde insanda da en sık karşılaşılan orta serebral arter (Arteria cerebra media) denilen damarın tıkanmasına dair bir iskemi modeli oluşturduklarını belirterek, bir süre tıkanan damar açıldıktan sonra ortaya çıkan reperfüzyon sırasında oluşan kan-beyin bariyeri bozukluğuna neden olan yapıları tespit ettiklerini kaydetti. Damar duvarında bulunan Nitrik oksit ile kandaki oksijenin etkileşime geçerek Süperoksit radikali oluşturduğunu hatırlatan Doç. Dr. Özdemir, bu iki bileşenden Peroksinitrit denilen reaktif radikal oluştuğunu, pek çok moleküle bağlanarak yapı ve fonksiyonlarını bozduğu bilgisini verdi. Peroksinitrit’in reperfüzyon hasarında çok önemli rolü olduğunu tespit ettiklerini ve Peroksinitrit yapımını ilaç tedavisiyle azaltıp engellenirse, gerçekten koruyucu bir önlem oluşturacağını ifade eden Doç. Dr. Özdemir, reperfüzyon hasarını azalttığını da tespit ederek, hangi hücreleri daha çok etkilediğine dair çalışmaların devam ettiğini anlattı.


Migrende etkili olan kortikal yayılan depolarizasyon dalgalarının patofizyolojisine yönelik çalışmalarda yaptığını söyleyen Doç. Dr. Özdemir, “Auralı Migrenin, göz önünde şimşek çakmaları, uçuşmalar veya gözde perdelenmeyle birlikte başlayan beraberinde veya arkasından ağrı ile giden migren formu” olduğunu belirtti. Auranın ise kortikal yayılan depolarizasyon dalgasından kaynaklanabileceğini söyledi. Migrendeki ağrının kortikal yayılan depolarizasyon dalgalarından kaynakladığını insan verilerinden de tespit ettiklerini ifade eden Doç. Dr. Özdemir, Amerika’da yapılan insan üzerinde görüntüleme çalışmasında, hayvanda olan kortikal yayılan depolarizasyon dalgasının eş değerinin insanda da gösterildiğini belirtti. Migren dışında bu dalganın felçli dokunun etrafında da oluştuğunu vurgulayan Doç. Dr. Özdemir, nöronların eksi 60-70 mili volt gibi belli bir membran potansiyelleri belli bir de aktiviteleri olduğunu dile getirdi. Depolarizasyon dalgasının, nöronların belli bir süre sessiz kalmasına sebep olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Özdemir, depolarizasyon dalgasının beynin belli bir dokusundan başlayıp yayılma özelliği gösterdiğine dikkat çekti. Dalga sonrasında beyinde matriks proteazların aktive olduğunu ve bunların kan-beyin bariyerinin yıkıma neden olduğunu belirlediklerini söyleyen Doç. Dr. Özdemir, migren, felç, subaraknoid kanama gibi hastalıklarda kortikal yayılan depolarizasyon dalgalarının çevre dokuda nasıl bir hasara sebep olduğuna dair bulgular olduğunu kaydetti.

Kortikal Yayılan Depolarizasyon Dalgası Ölçüldü
“Migrendeki kortikal yayılan depolarizasyon dalgasının etkilerini belirlemek için yapılan deneyde fareyi sterotoksik çerçeveye yerleştirip, anestezi altında kafatasında uyarmak istenilen yerler açılarak o bölgeye potasyum klorür, travma iğnesi veya elektriksel aktivite ile kortikal yayılan depolarizasyon dalgası oluşturarak, başka bir bölgeden de bunun yayıldığını inceledik. Elektro fizyolojik özelliklerini de kayıt altına alarak şiddetini ölçüyoruz” diyen Doç. Dr. Özdemir, belli sayıda depolarizasyon dalgasınını inceledikten sonra hayvanı belli süre yaşatıp, kan-beyin bariyerindeki hasarlanmayı tespit ettiklerini söyledi.

Yorum bırakın

AKREDİTASYONA DİKKAT

Hastanelerde biyomedikal cihazlara yapılacak kalibrasyon ile X ışını üreten sistemlere yapılacak Kalite Kontrol Test çalışmasının birbirine karıştırıldığına dikkat çeken KAL-TEST Kalite Kontrol Test Müdürü Ercan Güçlü, kavram kargaşasından kurtularak doğru kurum tercih etmenin yollarını anlattı.

Ülkemizde tıbbi ışınlamalar alanında X-ışını üreterek teşhis ve tedavide kullanılan görüntüleme cihazlarının KAL-TEST Kalite Kontrol Testlerini yapmakta olan Kalibrasyon Test Danışmanlık Ve Eğitim Hizmetleri A.Ş. ISO IEC 17020 standardına bağlı olarak A Tipi üçüncü taraf bağımsız bir kuruluş olarak akredite olmuştur. Firma, Mamografi Akreditasyon programına katılan mamografi merkezlerinin kalite kontrol testlerini yapıyor. KAL-TEST, Konvansiyonel Radyografi, Bilgisayarlı Radyografi Okuyucu (CR), Dijital Radyografi, Konvansiyonel Mamografi, Dijital Mamografi (FFDM ve CR), Floroskopi (Anjiyo, C Kollu, Mide Masası), Dental (Periapikal, Panoramik), Bilgisayarlı Tomografi ve Ultrason görüntüleme sistemlerinin kalite kontrol testlerini gerçekleştirmektedir. Muayene kuruluşu olan şirket, 2009 yılında Manyetik Rezonans (MR) ve nükleer tıp görüntüleme sistemlerine de kalite kontrol test hizmeti vermeyi de planlamaktadır.

Radyasyon ve insan sağlığı odaklı olan Kalite Kontrol Test çalışmasının Radyasyon Güvenliği Programında temel ve en kritik parçası olması sebebiyle bilimsel çalışmayı gerektirdiğini dile getiren Kalite Kontrol Test Müdürü Ercan Güçlü, “Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Radyasyon Güvenliği Yönetmeliğinde ve Avrupa Birliği 97/43/EURATOM direktifinde kalite kontrol testlerinin konu hakkında uzman medikal fizikçiler tarafından yapılması gerekliliği yasal olarak yer almaktadır. KAL-TEST bünyesinde çalışan personel medikal fizik alanında yüksek lisans yapmış fizik mühendisi ve uzman fizikçilerden oluşmaktadır” dedi.

Kalibrasyon İle X Işını Üreten Sistemler
Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan yönetmelik ve yönergeler ile devlet hastaneleri ve özel hastanelerde sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi, kaliteli ve verimli hizmet sunumunun sağlanması amaçlandığını belirten Medikal Fizik Uzmanı Güçlü, yönerge ve yönetmeliklerde görüntüleme cihazlarının kalite kontrolünün yapılıp yapılmadığının sorgulandığını ve hastanelerin de görüntüleme sistemlerinin kalite kontrol testlerini de yaptırdıklarını kaydetti. Hastanelerde biyomedikal cihazlara yapılacak kalibrasyon ile X ışını üreten sistemlere yapılacak Kalite Kontrol Test çalışmasının birbirine karıştırıldığına dikkat çeken Güçlü, ayrıca akreditasyon standardı konusunda da büyük bir karmaşa yaşanarak, hastanelerin yetkisi ve yetkinliği olmayan kalibrasyon firmalarından hizmet alarak zarar gördüklerini vurguladı.

Kalibrasyon ve Kalite Kontrol
“Önceden belirlenmiş şartlar altında, bir ölçü aletinin veya ölçme donanımının gösterdiği değerler ya da bir ölçüm sonucu bulunan değerler ile ölçülerin bunlara karşı gelen veya bilinen değerleri arasındaki ilişkiyi belirleyen işlemlerdir” şeklinde kalibrasyonu tanımlayan Güçlü, Hastanelere kalibrasyon hizmeti veren kuruluşların ISO IEC 17025 standardına bağlı olarak akreditasyona sahip olmaları gerektiğini işaret etti. Sistemlerin ölçülebilen ve kontrol edilebilen tüm performans karakteristiklerinin optimum seviyelerinde izlenmesi ve değerlendirilmesinin radyolojide kalite kontrolünü ifade ettiğini söyleyen Güçlü, hastanelere kalite kontrol hizmeti veren kuruluşların ISO IEC 17020 standardına bağlı olarak akreditasyona sahip olmaları gerektiğini ifade etti.

Akreditasyonun Bir Kapsam Dahilinde Geçerli
“Kavram karmaşasından dolayı hastanelerin alacağı ister kalibrasyon ister kalite kontrol hizmeti olsun, “Akreditasyon Standardı uygunluğu” ilk olarak değerlendirilmelidir. Akredite olan bir kuruluş “Akreditasyon Belgesi” ile birlikte akredite olduğu kapsamı ifade eden “Akreditasyon Kapsam Belgesi” almaktadır. Akreditasyon Kapsam Belgesi, kuruluş tarafından yürütülen faaliyetler arasında uluslar arası kriterlere göre yeterliliği onaylanmış faaliyetleri göstermektedir. Bir standarda göre Akredite olmuş bir kuruluş tarafından yürütülen her faaliyet akredite edilmiş değildir” diyen Güçlü, akreditasyonun bir kapsam dahilinde geçerli olduğunu ve kuruluşun her faaliyetini içermediğini kaydetti.

Yorum bırakın

HEKİMLER KORUMA ALTINDA

Yeni hazırlanan İş Sağlığı ve Güvenliği Kanun tasarı taslağı hakkında bilgi veren İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürü Kasım Özer, yeni düzenlemelerle sağlık çalışanlarının da bu değişikliklerden faydalanacağını ve iş yeri hekimliği sertifika alımında yeni düzenlemelerle ilgili Sağlık Dergisine konuştu.

1990 yılından bu yana İş Sağlığı Güvenliği Kanunu ile ilgili çalışmalar Bakanlık olarak sürmektedir. Mesleki sağlık güvenlik kanun tasarısı düşüncesi şeklinde ortaya çıkan çalışma, ilk olarak Vedat Reha Mert Bey tarafından başlatıldı. Daha önce Daire Başkanlığı olan Genel Müdürlüğümüz 2000 yılında İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü olurken, 2003 yılında kanunla tescil edildi. 2000 yılında V.Reha Mert’in başkanlığında 50 iş müfettişi, kanun taslağını hazırladıktan sonra AB uyum yasaları çalışmaları başladı. 35 yönetmelik yayınlanırken, 2005 yılında İLO’nun 155 sayılı sözleşmesi gereği Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyi kuruldu. Bu konsey 2006 yılında kanun taslağı üzerinde çalışma yapılması yönünde karar aldı. Ancak sosyal taraflarca 1 yıl içerisinde kanun taslağı hazırlanamadığı için, Bakanlık 2007 yılı içerisinde bir taslak hazırladı ve taraflara göndererek, görüşleri alındı.

Kanun 10 Ekim’de Teslim Edilecek
Şubat 2008 tarihinde konsey yeniden toplanarak, kanun taslağı üzerinde görüştü. Sosyal tarafların kendi görüşlerinin yansıtılmadığının üzerinde durduklarını dile getiren İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürü Kasım Özer, bir alt komisyon kurularak taslak üzerinde son şeklin verilmesi çalışmalarının yapıldığını söyledi. Bu komisyonun 3 defa toplantı gerçekleştirildiğini ve son toplantıya TTB ve TMMMOB gibi meslek kuruluşlarının katılmadığını belirten Özer, “Beklediklerinin olmadığını düşündükleri için toplantılara katılmayacaklarını söylediler. Haziran ayında konsey toplanarak tasarının son şeklini verdi. Bakanlıkta yapılan toplantı ve görüşler çerçevesinde tasarı üzerinde çalışmamız devam etti. 9 Eylül tarihinde yapılan toplantıda yine iş sağlığı güvenliğinin 25 üyesinin yanında İşçi- İşveren, memur konfederasyonu, TOBB, TESK, TTBB, TMMMOB, Sağlık Bakanlığı ve Devlet Personel Başkanlığı olmak üzere 13 üye ile toplanıldı. Toplantıda TİSK yeni bir kanun tasarısı üzerinde çalıştığını ve 1 Ekim’de teslim edeceğini belirtmiştir. Diğer taraflar da taslağın son hali üzerinde beyanda bulunacaklarını söylemişlerdir. Sayın Bakanın başkanlığında 10 Ekim’de tasarının son şekli verilecek ve sosyal tarafların görüşleri alınmış şekilde Başbakanlığa gönderilecek. 60. hükümetin eylem planında AB uyum çerçevesinde taahhüt edilmiş bir takvime göre 2008’in 4. çeyreğinde her şey sonuçlanmış olacak. 14 Ekim’de Brüksel’de konuyla ilgili toplantı olacak ve bu görüşmede yapılan değişiklikler görüşülecek” dedi.

Tüm Sağlık Çalışanları Kapsam Dahilinde
İş sağlığı ve güvenliğinin tamamen iş sağlığı şartlarını düzenleyen, teknik ve sağlık yönünden değerlendirilmesini getiren bir kanun olduğunu söyleyen Özer, yeni kanun tasarı taslağının hekimler gibi sağlık çalışanlarını da güvence altına aldığını ve böylece bütün çalışanları içine kapsadığını söyledi. Özer, istisnanın sadece Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kanunları çerçevesinde yaptıkları çalışmalar, polislerin ve jandarmanın kolluk kuvvetlerinin kendilerine özgü operasyonlarının olduğuna dikkat çekti. Özer, kanunun hazırlanmasındaki amaçlarının İş Sağlığı ve Güvenliğinin Bağımsız bir kanun olması ve 89/391 sayılı AB direktifinin uyumlaştırılması olduğunu vurguladı.

50 Çalışan Sayısı Kalkıyor
İşyeri hekimi çalıştırma şartının 50 işçi sınırlaması varken artık bunun kaldırıldığını belirten Özer, “Bütün çalışanlara sağlık ve güvenlik hizmeti getirildi. 1 kişi de çalıştırılsa 3 kişi de çalıştırılsa çalışanlarına bu hizmet sunulacak. Çalışma ortamının sağlıklı olup olmadığı kontrol edilecek. İş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin yaygınlaştırılması getirilirken bazı taraflar karşı çıkıyor. Ticari hale getirildiğine dair tepki veriyorlar. Ancak diğer ülkelerde de böyle bir uygulama yapılıyor. İşveren, iş sağlığı ve güvenliği yönünden kişisel maruziyete ve çalışma ortamına yönelik olarak gerekli kontrol, ölçüm, inceleme ve araştırmalar yapılmasını sağlamakla yükümlüdür” şeklinde konuştu. İş yerlerinin artık taşerona iş vermekle kurtulamayacağını söyleyen Özer, iş verenin taşeronu denetleme yükümlülüğü getirileceğini kaydetti.

İlkyardım, yangınla mücadele, kişilerin tahliyesi, ciddi ve yakın tehlike gibi durumlar için acil durum planları hazırlanacağını bildiren Özer, işverenin iş yerini sürekli kontrol ederek daha rahat çalışma ortamı sunacağını sözlerine ekledi. “Zamanla iş yerindeki risk değerlendirmesinin yapılması daha da çoğalacağı için bunun maliyeti düşecek” diyen Özer, bu konuda denetleyeceklerle ilgili yönetmeliğin hazırlandığını ve kanun çıkarıldıktan sonra usul ve esasları tamamlanacağını iletti.

İş Yeri Hekimliği Sertifikası
İş yeri hekimliği sertifikası vermek için Türk Tabipler Odasının, kendi kendini yetkili kıldığını belirten Özer, aslında bu yetkinin Çalışma Bakanlığına ait olduğunu hatırlatarak ”Bu yetkiyi artık İş Sağlığı ve Güvenliği Genel müdürlüğü verebilecek” dedi. Bu kanun ile birlikte 12 yenilik getirileceği müjdesini veren Özer, hastanelerin de bu denetim kapsamında olacağını söyledi.

Meslek Hastalığına Dikkat
Bir iş kazasının maliyetinin milyarlarla ölçüldüğünün altını çizen Özer, “Meslek hastalığının maliyetini ölçen yok. Kömür işletmelerinde çalışanlara ödenen tazminatlar milyarları, trilyonları buluyor.1970 lerde ölen bir kömür işçisinin akciğerini testere kesmediği söyleniyordu. Kayıtlara geçen meslek hastası sayısı 233, gerçekle bağdaşmıyor” şeklinde değerlendirdi. Sağlık Merkezlerinin kendilerine intikal eden iş kazası veya şüphesi/ teşhisi konan meslek hastalığı olduğunda 10 gün içerisinde Bakanlığa bildirmekle yükümlü olacaklarını dile getiren Özer, bildirilmediği takdirde cezai müeyyidesi olacağını belirtti.

Tuzla Sıkı Denetim Altında
Mart ayından bu yana Tuzla’da Genel Müdürlük uzmanlarının, ortam ölçümü yaptıklarını vurgulayan Özer, iş yerlerinin gaz, toz ve ağır metaller yönünden ölçümlerinin yapıldığını ve sonucun meslek hastalığı yönünden iç açıcı olmadığını söyledi. İnsan hayatının çok önemli olduğuna dikkat çeken Özer “Bu sebepten kanun taslağı için tarafları topladık, ne getiriyorsunuz, yanlış getirilen maddeler var. Bulunulan kuruma rant sağlanmaya çalışılıyor. Bu tasarı mükemmel değil, gelin bu tasarıyı mükemmele yaklaştıralım. Bakan bey sizin söylemediğiniz şeyler yazmak istemiyoruz diyor. Kimse özelini bu tasarıya sokmak istemesin” değerlendirmesini yapan Özer, meslek kuruluşları veya sivil toplum kuruluşları, kendine şahsi kurumuna pay çıkartmak için, telaş içine girmemeleri için uyardıklarını kaydetti.

1958 yılında Ankara doğumlu olan Kasım Özer, 1975 yılında ODTÜ Maden Mühendisliğini bitirdi. Maden kelimesine karşı olan ilgisinden dolayı tercih eden Özer, Kömür İşletmelerinde 2 yıl maden mühendisi olarak çalıştıktan sonra 1985 yılında İş Müfettiş Yardımcısı olarak Çalışma Bakanlığında göreve başladı. 25 Ocak 2008 tarihinde İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü görevine tayin oldu. İş müfettişi sıfatıyla 1991 yılında İngiltere’de Kamu yönetimi teknikleri ve AB konusunda 3 aylık seminere katılan Özer, ayrıca 1997 yılında Japonya’da iş yeri ortamının iyileştirilmesi seminerlerine katıldı.

Yorum bırakın

TÜRKİYE HALK SAĞLIĞI KURUMU, KÖŞK’TE

Türkiye Halk Sağlığı Kurumu heyeti 28 Temmuz 2008 tarihinde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e 2009 Dünya Halk Sağlığı Kongresi ve yaptıkları çalışmaları anlattı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 28 Temmuz’da Türkiye Halk Sağlığı Kurumu (T.HASAK) Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Hikmet Pekcan Başkanlığı’nda; Geçmiş Dönem Başkanı Prof. Dr. Zafer Öztek, Genel Sekreter Bekir Metin ve Yönetim Kurulu Üyeleri Prof. Dr. T. Haluk Çelik ve Barış Kahrıman’ dan oluşan heyeti Cumhurbaşkanlığı Köşkünde kabul etti.

Prof. Dr. Pekcan yapılan görüşmede, 2009 Dünya Halk Sağlığı Kongresi ve 1993 yılında kurulan, kamu yararına çalışan Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’nun, ulusal ve uluslararası düzeyde yaptığı çalışmalar hakkında Cumhurbaşkanı Gül’e bilgi verdi. Koruyucu sağlık hizmetlerinin önemini ve sağlam insanın sağlığının korunmasının daha kolay ve az maliyetli olduğuna işaret eden Cumhurbaşkanı Gül, hasta insanın tedavisinin hem zor hem de pahalı olduğunu, insanların hastalanmadan önce sağlığının korunması gerektiğini vurguladı.

Dünya Halk Sağlığı Kongresi’ne, Cumhurbaşkanı Daveti

Dünya Halk Sağlığı Dernekleri Federasyonu (www.wfpha.org) tarafından, 1975 yılından bu yana her üç yılda bir gerçekleştiğini ifade eden Prof. Dr. Pekcan, 12. Dünya Halk Sağlığı Kongresinin,
27 Nisan–01 Mayıs 2009 tarihleri arasında İstanbul’ da yapılacağını belirtti. Dünya Kongresine 3500-4000 arasında katılım beklendiğini söyleyen Prof. Dr. Pekcan, “Uluslararası düzeyde; Dünya Sağlık Örgütüne üye 193 Devletin Sağlık Bakanlıkları ile 200’ e yakın Uluslararası resmi ve sivil toplum kuruluşu, Türkiye düzeyinde ise 350’nin üzerinde kurum ve kuruluşla çalışmalar sürüyor. Ayrıca, Dünya Halk Sağlığı Dernekleri Federasyonu ve Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Derneği olarak anılan Dünya Kongresine; Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, UNDP Başkanı, Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü başta olmak üzere 10’ dan fazla Birleşmiş Milletler Kuruluşunun Genel Direktörleri davet edildi. Halk sağlığı alanında önemli yeri olan diğer uluslararası resmi ve sivil toplum kuruluşlarından da konuşmacı olarak katılımları bekleniyor” şeklinde konuştu. Prof. Dr. Pekcan, 2009 Dünya Halk Sağlığı Kongresi’ne Cumhurbaşkanlığı olarak dünya halk sağlığı kongresine gerekli desteği verilmesini talep etti.

Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’nun başarılı çalışmaları ve 2009 Dünya Halk Sağlığı Kongresi’nin Türkiye’ye aldırılmasından dolayı duyduğu memnuniyeti dile getirerek, kendisinin çeşitli yöneticilik görevleri sırasında nasıl mücadele verildiğine şahit olduğunu ifade etti. Dünya Halk Sağlığı Kongresi’nin de Türkiye’ye alınması için çok çalışıldığını ve kendilerine intikal eden bilgi ve belgelerin uzmanlarca değerlendirildiğini kaydeden Cumhurbaşkanı Gül, gerekli her türlü desteği vereceğini ve Dünya Halk Sağlığı Kongresi’nin açılış konuşmasını da programına alacağını dile getirdi.

Sağlığın sadece ülkemizde değil tüm dünya ülkelerinde de en önemli konuların başında yer aldığını hatırlatan Cumhurbaşkanı Gül, sağlıklı bir toplum yaratmanın koruyucu sağlık hizmetlerinden geçtiğini kaydetti. Sağlıklı insanı korumanın kolay ve ucuz olduğuna dikkat çeken Cumhurbaşkanı Gül, hastalıkların tedavisi için çok harcama yapıldığını ve bunun ülke maliyesine ağır yükler getirdiğini dile getirdi. Sağlık konusunda, Dünya Kongresi’nin bir fırsat olduğunu ve muhakkak iyi değerlendirilmesi gerektiğini ayrıca, Dünya Halk Sağlığı Kongresi’nin yapılacağı ayın tamamıyla sağlık konularının işleneceği bir yapıya dönüştürmenin önemini vurguladı. Cumhurbaşkanı Gül, 2009 Dünya Halk Sağlığı Kongresi’nin Cumhurbaşkanlığı himayelerinde yapılması kararını aldığını ve gerekli çalışmaların başlatılması talimatını vereceğini söyledi.

Kongre Programı

Dünya Halk Sağlığı Kongresi’ nde toplam 77 oturumda 308 sunum yapılacak. 27 Nisan 2009 Pazartesi günü Dünya’nın çeşitli ülkelerinde tıp eğitimi alan öğrenciler ile halk sağlığı master ve doktora eğitim alan öğrenciler için bir günlük bir çalıştay düzenlenecek. 27 Nisan 2009 Pazartesi günü öğle arası Boğaz Köprüsü üzerinde Asya-Avrupa arası bir halk yürüyüşü gerçekleştirilmesi için çalışmalar sürdürülmektedir.

Yorum bırakın

HACETTEPE’NİN İLK MOLEKÜLER PATOLOJİ LABORATUARI

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı öğretim üyelerinin gayretleri ile kurulan Moleküler Patoloji Laboratuarı, deneysel amaçlı araştırmalardan öteye giderek rutin tetkikler için de kapılarını açtı.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı içinde kurulan Moleküler Patoloji Laboratuarı Hacettepe Üniversitesi’nin desteği ile 3 yıl sonunda kuruldu. Kısıtlı fiziksel ve mali imkanlar en iyi şekilde değerlendirilmeye çalışılarak yapılan revizyon ile eski asistan odaları laboratuara dönüştürüldükten sonra cihaz alımları tamamlandı. İki yıl boyunca moleküler patoloji laboratuarında çalışacak biyologlara eğitim verilerek ilk önce yurt dışı bağlantılı araştırma projeleri ile çalışmalara başlandı. Bu uzun hazırlık sürecinden sonra dokularda tanı ve prognozu belirleyen moleküllere yönelik testlerin yapılmasına başlandı. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Arzu Sungur laboratuarla ilgili şöyle konuştu: “Moleküler yöntemleri patolojide rutin kullanıma geçiren belli başlı hastanelerden bir tanesiyiz. Moleküler yöntemlerin patolojide rutin kullanımı hastalıkların gerek ayırıcı tanısında gerekse prognoz ve hatta tedavilerinin belirlenmesinde önemli bir işlev görecektir.”

Patolojinin hastalıkların tanısını doğru vermeye çalışan bir bilim dalı olduğunu söyleyen Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gaye Güler Tezel, klasik morfolojiden faydalanıldığı gibi moleküler biyoloji tekniklerinin de rahatlıkla kullanılabileceğini belirtti. Doç. Dr. Tezel, “Yaklaşık bir yıldır laboratuarda, moleküler testlerin optimizasyonunu sağlamaya yönelik çalışmalar hızlanarak sürdü, Eylül ayı itibariyle rutinde moleküler testleri kullanmak için gerekli girişimlerde bulunduk. Tümörlerde moleküler biyoloji tekniklerinin kullanılması sadece tanıda değil, aynı zamanda prognostik faktörleri belirlemede, tedaviyi yönlendirmede önemli yer tutuyor. Bunlar içerisinde başlıca lenfomaların tanı ve ayırıcı tanıları, yumuşak doku tömürleri, tiroid kanserleri ve beyin tümörleri yer almakta. Amacımız çok daha geniş alanda, daha farklı tümörlerde de bu testleri rutin kullanabilmek” dedi.

Türkiye’nin ilk Moleküler Patoloğu
1998 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında araştırma görevlisiyken 1 yıl süreyle Japonya’ya Nagoya Üniversitesine giden Doç. Dr. Tezel, ülkemize dönüp araştırma görevliliğini tamamladıktan sonra Nagoya Üniversitesine giderek moleküler patoloji doktorasını tamamladı. Tüm bilgisini bu laboratuarın açılmasında kullanan Doç. Dr. Tezel, “Laboratuarda DNA izolasyonu, RNA izolasyonu, PCR, Multiplex PCR, RT-PCR ve protein ekstraksiyonları yapılabiliyor” şeklinde konuştu. Bu moleküler patoloji laboratuarının işler halde tutulmasının Patoloji Anabilim Dalında verilen rutin tanıların güvenilirliğini arttıracağını ve ayrıca bilimsel araştırmalara da katkı sağlayacağını dile getirdi.

Tiroid Karsinomu
Tiroidin solid nodülleri ile klinikte oldukça sık karşılaşıldığını ve bu solid nodüllerin sıklıkla folliküler adenom, papiller karsinom ve folliküler karsinom olarak tanı aldığını vurgulayan Doç. Dr. Tezel, klasik olgularda tanı güçlüğü çekilmezken özellikle papiller karsinoma özgü nükleer değişiklikleri gösteren folliküler adenom olgularında folliküler adenom ile papiller karsinom tanıları arasında cerrahi patolojide önemli bir tanı güçlüğü yaşandığına dikkat çekti.

Doç. Dr. Tezel, bu konu ile ilgili olarak Ret protoonkogeninin, germ-line mutasyon ve gen reaaranjmanı ile onkojenik aktivasyonunun ve BRAF mutasyonlarının tiroidin en sık görülen tümörü olan papiller karsinomların karsinogenezinde sorumlu tutulan en önemli genetik değişikliklerden olduğunu dile getirerek; bu mutasyonların saptanması ile tanı güçlüğü çekilen olgularda ayırıcı tanının sağlıklı bir şekilde yapılabileceğini ifade etti.

Moleküler patoloji laboratuarlarında ayrıca HPV genotiplemesini yaptıklarını da dile getiren Doç. Dr. Tezel, serviks kanser etiyolojisinde önemli bir yeri olan insan papilloma virüs (HPV) varlığının tespiti ve tiplerinin belirlenmesini gerçekleştirerek, merkezlerine başvuran hastalardaki HPV varlığı insidansı ve sık görülen HPV tiplerini bulmaya yönelik de bir çalışma yaptıklarını bildirdi.

Meme Karsinogenezi Üzerinde Amerika Birleşik Devletleri ile ortak NIH destekli Araştırma
İlk kez 2001 yılında İngiltere’de 6 ay süre ile moleküler patoloji eğitimi alan Doç. Dr. Gülnur Güler, Amerika’da Thomas Jefferson Üniversitesine giderek bir yıl süre ile eğitimine devam etti. Meme karsinogenezi üzerine çalışma yapan Doç. Dr. Güler, moleküler patolojinin çok hızlı gelişen bir bilim dalı olduğunu kaydetti. Doç. Dr. Güler, “ Özellikle böyle bir laboratuarı ilk kez kurarken ciddi bir desteğe ve cesarete ihtiyaç duyuyorsunuz. Bizlere bu anlamda yurtdışında yanlarında eğitim aldığımız hocalarımız çok yardımcı oldu. Benim şu an Ohio State Üniversitesinde görev yapan ve daha önce yanında eğitim aldığım Prof. Dr. Huebner ile meme karsinogenezi üzerine çalıştığımız ortak bir NIH fonum var. Laboratuardaki ilk moleküler deneylerin çok önemli bir kısmına bu proje kapsamında başladık. Bu başlangıç bizlere ve teknik ekibimize tanısal testleri yapmaya hazırlarken önemli bir deneyim fırsatı yarattı. Bu ortak proje hala devam ediyor. Bunun yanı sıra meme ve tiroid karsinogenezi, mezotelyomalar, tükrük bezi tümörleri ve ülkemizdeki jinekolojik malignensiler ve öncül lezyonlarındaki HPV insidansı ve tipleri hakkında bölümümüzden ve diğer anabilim dalı öğretim üyeleriyle çalıştığımız araştırma projelerimiz var. Moleküler patoloji laboratuarında tanısal testler yanı sıra, araştırma projeleri de devam edecek. Hem yurtdışındaki hem de ülkemizdeki bilim insanları ile yakın işbirliği içinde, gerek tanısal testlerde gerekse araştırma projelerinde sürekli kendimizi yenilemek ve imkanlarımızı sonuna dek kullanmayı hedefliyoruz’ dedi.

Yorum bırakın

40 YILDIR BAŞARININ ADRESİ

Yurt dışından gelen Sağlık Bakanları, Ertunç Özcan firmasını ziyaret ediyor. Ürün yelpazesindeki çeşitlerle medikal sistemde yer aldıklarını ifade eden firma Genel Müdür Yardımcısı Gökhun Özcan, “Yurt dışında yapmış olduğumuz anahtar teslim hastane projelerinde Türk markası tercih ediyoruz” dedi.

40. yılını kutlayan ithalat ve ihracat devi Ertunç Özcan firması, 1968 yılından bu yana kalitesinden ödün vermeden yoluna devam ediyor. Kurulduğundan bu yana yoğun bakım cihazları, sterilizasyon cihazları, anahtar teslim hastane projeleri ve bunların içerisindeki her türlü cihaz temini sağlayan şirket, 20 firmanın exclusive tek mümessili olarak ülkemize hizmet veriyor. Ülke çapında 25 bayii ve üretim hattının yanı sıra Ortadoğu, Afrika ve eski balkan ülkeleri başta olmak üzere yurt dışında 10 temsilciği bulunuyor. 170 çalışanı bulunan şirket, TMS firması ile ortak alarak anestezi cihazı da üretiyor. 30 yıldır sterilizasyon cihazını Trans markasıyla üreten Ertunç Özcan, 10 yılı aşkın bir süredir de bebek küvözleri imalatı yapıyor. Güvenilirliğini kanıtlamış olan marka bu yılda medikal tekstil üretimine Etekspro şirketiyle beraber başladı. Ayrıca firma son 10 yılda 7 kez vergi rekortmenleri arasında yer aldı.

Afrika’da yapılan çalışmalarda, bayilerinin sürdürdüğü bazı projeleri olduğunu vurgulayan Ertunç Özcan Genel Müdür Yardımcısı Gökhun Özcan, komple hastane işlerinde, Türk ürünleri vermek için başvuruları olduğunu ve Yemen Sağlık Bakanına cihazları ve fabrikayı gezdirdiklerini dile getirdi. Türk cihazlarını satılabilecek olan ortak dayanışma içerisinde tanıtmaya çalıştıklarını ifade eden Özcan, tek cihaz yapmaktansa bilinen ve güvenilen firmalarla ortak çalışmaları tercih ettiklerini ve yerli üreticilerin birbirine destek sağlamasının öneminin üzerinde durdu.

KİK Kontrolü Sağlanmalı
Türkiye’de sağlık politikasını olumlu bulduğunu kaydeden Özcan, özellikle sağlık cihazlarının kayda alınması için hazırlanan Ulusal Bilgi Bankası Kayıt Sisteminin (UBB) çok faydalı olduğuna dikkat çekti. Amerika’daki tıbbi cihaz kayıt sistemi olan IFT gibi bir sistemin ülkemizde de başladığında cihaz ve cihaz satan firmaların takibinin çok kolay olacağını belirten Özcan, “Hastane ihaleye çıkarken ödeme yapılacak tarihler bildirilmesi gerekiyor yoksa, firmalar süreklilik gösteremez. Kamu İhale Kurumunun (KİK) faydasının yanı sıra zararı şöyle oluyor, rakip firma eğer işi veremeyecekse, ihaleyi uzatma yoluna gidiyor. Hastanenin ürünü 3 ay sonra almasına sebep olabiliyor. KİK başvurularının daha farklı düzeyde yapılması gerekiyor. Mesela ihale bedeli üstünden belli bir oranda para yatırılabilir. Sistem alıcı ve satıcının menfaatlerini koruyacak şekilde kontrol altına alınmalı” dedi.

Türkiye’deki pazar payları üzerinde ürünlerinde değişiklik gösterdiğini söyleyen Özcan, sterilizasyonda yüzde 70, küvözde yüzde 60, anestezilerde yüzde 30 oranında yer aldıklarını belirtti. Şu anda verilen tüm istatiki sonuçların net olmadığını ancak UBB ile bütün sonuçların netlik kazanacağını vurgulayan Özcan, UBB sisteminde de evraklarıyla sorun yaşandığını, kodlamalarda zorlanılsa da bir şekilde çözüleceğine dikkat çekti. Bu sistemle cihaz bazında sıkıntı yaşanmayacağını kaydeden Özcan, her cihazın seri numarası olduğunu ve bunu tespit ettikten sonra, yurt dışına bildirilerek komisyonun alınacağını söyledi.

Vergi Rekortmeninden Öneri
SSK’ların devlet hastaneleriyle birleştirilmesini çok doğru bulduğunu kaydeden Özcan, 2007-2008 yıllarında yeni hastanelerin açılmasıyla sistemin bir şekilde devam ettiğini dile getirdi. Ancak en büyük sıkıntının ödemelerin gecikmesi olduğunu ifade eden Özcan, gecikme olunca da ihalelere teklif bile verilemediğine dikkat çekti. Özcan, “Ekonomide genel anlamda durgunluk var, bu da her şeye yansıyor. Kontrol sistemi sayesinde, belli başlı firmalar daha çok cihazlarının arkasında durabilecek. Kötü bir çöplüğe dönerken, Türkiye’nin kurtulma şansı olacak. Dünyadaki en küçük tecrübesiz üretici bile Türkiye pazarına rahatlıkla gelebiliyor. Bunu yapan firmaların bazıları da 1-2 yılda kapanıyor ve cihazların servisi de yapılamadığından alıcı çok zor durumda kalıyorlar” şeklinde konuştu.

Ülkemizde işçi vergi oranlarının biraz daha makul seviyelere çekilerek işsizlik oranlarının daha da azalacağını dile getiren Özcan, “İş devam ederken vergi sorun değil ama işte durgunluk olunca sorun yaşanıyor” dedi. Özcan, yurt dışında Kazakistan, Dubai, Arnavutluk ve Suriye fuarlarına katıldıklarını Almanya’ya katılmamaya karar verdiklerini söyledi.

Yorum bırakın