Kasım 2009 için arşiv

ANKARA SAĞLIK ALANINDA NEREDE ?

Ankara’da sağlık alanında yapılan çalışmalar ve yenilikler hakkında Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e bilgi veren İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Mustafa Aksoy, “Ankara için Aile Hekimliği Yılı 2010” dedi.

Ankara’nın genel durumunu, yapılan yenilikleri konuştuğumuz Ankara İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Mustafa Aksoy; toplam 35 adet Sağlık Bakanlığı hastanesi olduğunu, bu sayının yıl sonuna doğru Yeni Mahalle Batıkent Devlet Hastanesi’nin açılmasıyla 36’ya ulaşacağını kaydetti. Hastanelerin birleşmesiyle, fazla personelin gerekli bölümlere kaydırıldığını belirten Dr. Aksoy, Ankara genelinde personel sayısını dengeli hale getirmeye çalıştıklarını iletti. Dr. Aksoy, “Devlet hastanelerine ek olarak 11 üniversite hastanesi ve 25 özel hastane ile hizmet veriyoruz. Ankara genelinde hastanelerin yıllık ortalama 28 milyon muayene sayısı bulunuyor. Bu da demektir ki, 4,5 milyon nüfusumuz olduğuna göre her vatandaşımız yılda 6,2 kez doktora gidiyor. 27 bin toplam personelimiz var, sağlık personeli sayısı bakımından Türkiye’nin nüfusuna oranla en fazla sağlık personeli bulunan ili olduğumuz söyleniyor, ancak hekim başta olmak üzere sağlık personel sayısında sıkıntı çekiyoruz” bilgisini verdi.

“Hastanelerimiz, üniversite hastanelerini cihaz anlamında geçmiş durumdalar”
İnşa edilecek Sağlık Kentlerine taşınacak eğitim ve araştırma hastanelerinde yeni inşaat yatırımı yapmak istemediklerini söyleyen Dr. Aksoy, “Bu hastanelerde cihaz alımlarına ağırlık verilmektedir. İnşaat açısından, kampüslere geçme dönemi olan 5 yıl içinde, aciliyet arzeden ve hasta mağduriyetine yol açan sorunlarda gerekliyse tabii ki masraf yapılacak. Kampüslere taşınacak hastanelerde cihaz alımına önem verildiği için şu anda hastanelerimiz üniversite hastanelerini teknolojik cihaz bağlamında geçmiş durumdalar. Örneğin, Cyberknife isimli cihaz, Türkiye’de bir tek Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde vardı, ancak şimdi daha gelişmiş modeli Onkoloji Hastanesi’ne kuruldu. Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne Da Vinci ameliyat robotu, Linak ve Tomotheraphy cihazı, Sanatoryum Hastanesi’ne Linak ve PET-CT cihazları ve Onkoloji Hastanesi’ne iki tane kemoterapi ilaçları hazırlama robotları alındı. Bu robotların hem personele, hem hastaya, hem de bütçeye büyük faydaları var. Kanser ilaçlarının genel kullanım ambalajları tek kişilik hastaya göre, ancak ihtiyatlı miktar içeren tarzda olduğu için her hastadan küçük miktarlar artıyordu. Çok pahalı olan bu ilaçlar hastalara verilmeden önce elle hazırlanıyor, kalan miktarları değerlendirmek mümkün olmayabiliyor ve atılabiliyordu. Büyük hastane ambalajları kullanan bu cihaz sayesinde, artık hem artan ilaçlar cihaz içinde el değmeden saklanarak atılmıyor; hem de kapalı sistemde hastaya özel tedavi karışımı hazırlayabilen bu cihaz sayesinde sağlık personeli bu maddeye sürekli maruz kaldığı için kronik bir rahatsızlığa sebep olması engelleniyor. Sağlık personeli korunurken tasarruf da sağlanmış oluyor. Onkoloji Hastanesi’nde yeni yoğun bakım üniteleri yapıldı, kan ışınlama cihazı alındı. Sanatoryum Hastanesimiz evde bakım hizmetlerini başlattı. Etlik Zübeyde Hanım Kadın Doğum Hastanesi yeni doğan kapasitesini arttırdı. Dışkapı Yıldırım Beyazıt Hastanesi yanık ünitesi açtı. Sincan Devlet Hastanesi yeni doğan bakım hizmeti vermeye başladı. Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tüm cihazlar yenilendi. Numune Hastanemiz yanık yoğun bakımını yeniledi, uyku laboratuarı kurdu, 40 yataklı yeni yoğun bakım ünitesi de açılmak üzere. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim Araştırma Hastanesi’nin yeni doğan kapasitesi genişletildi. Ayrıca nöbetçi personel çocukları için 24 saat çalışan özel kreş kuruldu” dedi.

Ankara Hastanelerindeki Yenilikler Devam Ediyor
Dr. Aksoy, “Ankara’da toplam 14 bin 500 yatak kapasitesi var. Nitelikli yatak konusunda sıkıntı yaşanırken, yoğun bakım ve yeni doğan bölümlerindeki eksiklerimizi hızla kapatıyoruz. İlimizde psikiyatri ve nöroloji yatak kapasiteleri arttırıldı” dedi. Türkiye Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, bir ilk olan Hibrit ameliyathanenin kurulduğunu dile getiren Aksoy, “ameliyata alınan hastaya, kardiyolog ve kalp damar cerrahı anjio işlemi ile by-pass ameliyatını birlikte yapılabiliyor. Ayrıca bu hastaneye de nükleer tıp ünitesi kuruldu. Mamak ve Sincan’da yeni devlet hastaneleri yapım çalışmaları var. MR, tomografi ve ameliyatlarda bekleme süresi sorunu çözüldü.” şeklinde konuştu.

Etlik İhtisas ve Dr. Sami Ulus Eğitim ve Araştırma Hastanelerinden hastaların daha çok yararlanabilmesi gerektiği, ancak buralara toplu taşım aracıyla ulaşımda sorun olduğuna dikkat çeken Dr. Aksoy, belediyenin toplu taşım aracı ve yeni hatlar koyarak buna destek vermesi gerektiğini ve hastanelerin potansiyelinin görülmesi gerektiğini iletti. Dr. Aksoy, Heliport’un aslında tüm hastanelerde olmasını istediklerini, ancak şu anda fiziki şartlar elvermediğinden sadece 4 adet yapılabildiğini, yeni yapılacak hastanelerde bu hedefe ulaşacaklarını dile getirdi.

Ayrıca Ankara’da 4 adet Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi kurulumunun tamamlandığını ve açılışı yapılmak üzere olduğunu ifade eden Dr. Aksoy, bu merkezlerin İl’e 193 diş üniti daha kazandırdığını söyledi.

Hastaneler için Toplu Alım
Alımlarda yaşanan sorunların da ortadan kaldırılması için, büyük hastanelerin küçük hastaneler için ihale yapacağını söyleyen Dr. Aksoy şöyle konuştu: “Ankara’da alımlar toplu şekilde gerçekleştirilerek uygun fiyatta alımlar gerçekleştirilecek. Hastane poliklinik yerine hastanecilikten para kazanacak. Yani yoğun bakım, yanık tedavisi, replantasyon ve organ naklini gerçekleştiren hastaneler daha çok para kazanacak. Replantasyon, ihtiyacını karşılamak amacıyla Ankara, Dışkapı Yıldırım Beyazıt ve Numune Hastaneleri arasında 10 günlük nöbetler tutuluyor. Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinin kısa zaman sonra borçlarını bitireceğini sanıyoruz.”

“Ankara için Aile Hekimliği Yılı 2010”
“Birinci basamak hizmetlerimizde, yeni komşularınız sağlık ocaklarımız” sloganıyla hizmet verildiğini kaydeden Dr. Aksoy, “260 sağlık ocağı ve 16 ana çocuk sağlığı merkez sayımız, bu yıl 300’e yaklaşacak. 50 sağlık ocağı daha açılacak. Aile hekimliği uygulamasına geçileceği bugünlerde, sağlık ocaklarını bu hedef doğrultusunda, vatandaşın yürüme mesafesinde olacak şekilde planlayarak yaptık. Ankara için aile hekimliği uygulaması 2010 yılında başlayacak.” dedi.

Yorum bırakın

ANKARA TIP’TA GRİP POLİKLİNİĞİ AÇILDI

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesi’nde Domuz Gribi şüphesi ile gelen vatandaşlara daha iyi ve daha hijyenik bir ortamda tanı ve tedavi olanağının sağlanması için “Grip Polikliniği” açıldı.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi ülkemize iyice yerleşen ve toplumda panik havasının oluşmasına neden olan Pandemik İnfluenza H1N1 (Domuz Gribi) virüsüne karşı mücadelesini artırıyor. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı bünyesinde Domuz Gribi şüphesi ile gelen vatandaşlara daha iyi ve daha hijyenik bir ortamda tanı ve tedavi olanağının sağlanması için “Grip Polikliniği” açıldı. İbni Sina Hastanesinin giriş katı olan Grip Polikliniği yoğun ilgi görüyor.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi ve Enfeksiyon Kontrol Komitesi üyesi Doç. Dr. Alpay Azap’ın koordinatörlüğünde kurulan Grip Polikliniği hakkında konuşan Fakülte Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, İbn-i Sina Hastanesi Başhekim Yardımcısı Doç. Dr. Çetin Atasoy ve Doç. Dr. Alpay Azap basın mensuplarına konu hakkında bilgi verdi. Toplantıda Prof. Dr. Ökten şunları söyledi: “Fakülte olarak toplumda hızla yayılan ve panik havasının oluşmasına neden olan H1N1 Domuz Gribine karşı biz de gerekli önlemleri alıyoruz. Bu bağlamda hastanelerimize domuz gribi şüphesiyle gelen vatandaşlarımıza daha hijyenik koşullarda hizmet verebilmek adına böyle bir polikliniğin açılmasını uygun gördük. Grip Polikliniğinin açılmasından sonra Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalına başvuru oranında 8-10 kat oranında artış oldu. Biz şu an Ankara Tıp Fakültesi olarak gerek fiziki mekan gerekse tanı ve tedavi anlamında Domuz Gribine karşı tamamen hazırlıklıyız.”

“Günde Ortalama Olarak Polikliniğe 75-100 Kişi Başvuruyor”
Grip Polikliniği Sorumlusu Doç. Dr. Alpay Azap, poliklinikte her türlü donanımı hazırladıklarını belirterek, polikliniği İbn-i Sina Hastanesinin giriş kapısına yakın bir yere açtıklarını, bununla daha hijyenik bir ortam sağladıklarını söyledi. Doç. Dr. Azap, günde ortalama olarak polikliniğe 75-100 kişinin geldiğini belirtti. Başvuran bu hastaların ortalama 3’te 1’inden örnek alındığını dile getiren Doç. Dr. Azap, alınan bu örneklerin Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezine yollandığını söyledi.


“Her 100 Hastanın 99’u Domuz Gribi”
Domuz Gribinin yerleştiği toplumlarda mevsimsel gripleri yok ettiğini belirten Doç. Dr. Azap şunları söyledi; “Ülkemizde grip olan her 100 hastanın 99’u Domuz Gribi’dir diyebiliriz. Polikliniğimize başvuran vatandaşlarımızı ayakta takip ediyoruz. Ama yatarak tedavi görmesi gereken hastalarımız varsa onları yatarak tedavi ettiriyoruz. Ayrıca hastalarımıza Domuz Gribine karşı bilinçlenmeleri için hazırladığımız tek sayfalık broşürümüz de var. Yine ayaktan tedavi edip eve gönderdiğimiz hastalarımıza uyması gereken kuralları hatırlatıyor ve süreci böyle devam ettiriyoruz.”

“Pandemik İnfluenza (H1N1) Virüsünün A-B-C Olarak 3 İmmünolojik Tipi Var”
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı tarafından paneller düzenlenerek H1N1 Domuz Gribine karşı bilinçlenme sağlanıyor. Bu doğrultuda Doç. Dr. Alpay Azap ve Doç. Dr. K. Osman Memikoğlu tarafından “Pandemik İnfluenza (H1N1) Gribi ile Merak Edilenler” isimli paneller düzenlendi.
Panellerin İbni Sina Hastanesinde Enfeksiyon Hastalıları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Halil Kurt’un başkanlığında düzenlenen ayağında konuşan Doç. Dr. Alpay Azap şunları belirtti; “Domuz Gribi ile şu an toplumda ciddi bir kafa karışıklığı var. Pandemik İnfluenza (H1N1) virüsünün A-B-C olarak 3 immünolojik tipten oluşuyor. Burada asıl konuşacağımız İnfluenza A tipidir. A tipi influenzanın özelliği, 8 parçadan oluşması ve bu parçaların virüsler arasında yer değiştirebilmesidir. Bu durum da, virüslerin birbirleriyle etkileşerek daha tehlikeli bir hal almasına yol açıyor.”

“Virüs daha çok 25 yaş altı grubu etkiliyor”
H1N1 Domuz Gribi virüsünün sanılanın aksine yaşlılarda değil, 6 ay ve 25 yaş arası gruplarda daha ağır seyrettiğini dile getiren Doç. Dr. Azap, tedbirler alınırken bu durumun gözden kaçırılmaması gerektiğini ifade etti.

414 Bin Kanıtlanmış H1N1 Vakası
Domuz Gribinin Meksika’da ortaya çıkarak Güney Amerika üzerinden dünyaya seyahat edenler aracılığıyla yayıldığını belirten Doç. Dr. Azap, 17 Ekim 2009 tarihi itibariyle dünyada kanıtlanmış 414 bin H1N1 Domuz Gribi vakasının olduğunu söyledi.

Belirtileri Arasında Kusma ve Bulantı da Var
Pandemik virüsler ve etkenlerinin önceden bilinemeyeceğini belirten Doç. Dr. Azap şunları söyledi; “Her pandemi birbirinden farklı olabiliyor. Birkaç hafta içinde binlerce olgu olması tipiktir. H1N1’in belirtileri arasında ateş, kuru öksürük, boğaz ağrısı, baş ağrısı, bulantı ve kusma bulunuyor. H1N1 domuz Gribi Mevsimsel Griplerden farklı olarak sindirim sisteminde de olumsuz etki oluşturuyor. Yine Domuz Gribi mevsimsel griplerden ayrı olarak, farklı yaş gruplarını etkiliyor. Ölüm oranı belirli yaş gruplarında ( genç erişkinler, çocuklar) daha fazladır. Ağır hastalar 3. ve 5. günlerde hızla ağırlaşıp viral pnönami ile ölebiliyor. “

Cerrahi Maskeler Domuz Gribinden Korunmada Yeterli
Doç. Dr. Azap, domuz gribinden korunmada hem normal vatandaşlar hem de hastalarla yakın temas halinde olan personeller için cerrahi maskelerin özel maskeler kadar engelleyici özellikte olduğunu söyledi. H1N1 virüsünün cansız yüzeylerde 2 saate kadar canlı kalabildiğini hatırlatan Doç. Dr. Azap, ellerin sık sık sabunlu suyla yıkanmasının da etkili bir korunma yöntemi olduğunun altını çizdi.

“Kendim ve Çocuklarım Mutlaka Aşı Olacağız!”
Doç. Dr. Alpay Azap domuz gribine karşı kullanılacak aşılarla ilgili bilgiler de aktardı. Doç. Dr. Azap, “H1N1 virüsüne karşı iki tür aşı bulunuyor. Bunlar Canlı Aşılar ve İnaktive Aşılardır. İnaktive aşılar ülkemizde kullanılmıyor. Canlı aşılar burun içine ve özellikle 2-49 yaş arasındakilere ve gebe olanlara uygulanıyor. Sağlık Bakanlığı’nın Avrupa Birliği’nden (AB) aldığı aşılarla ilgili net bilgiler yok. İnfluenza aşısı yeni bir aşı değil, bu tür aşılar yaklaşık 50 yıldır aynı yöntemlerle Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından özel ilaç firmalarına yaptırılıyor. Yani bu aşının yeni bir aşı olduğu söylentileri gerçek dışıdır. Ama özellikle 1997’den sonra farklı olarak bu tür aşılarda Adjuvanlar kullanılıyor. Yağ emisyonları, sülfat ve sentetik maddelerden hazırlanan Adjuvanlar, aşıların daha uzun süreli ve daha yüksek etkide olmasını sağlıyor. Adjuvanlar söylenilenlerin aksine aşıları güçlendirmekten başka bir etki oluşturmuyor. Ben kendime ve çocuklarıma bu aşıdan yaptıracağım çünkü aşı yaptırmak, yaptırmamaktan daha tehlikeli değil!” dedi.

“Aşıların Felç Yapma Oranı Yıllık İnsidans Olarak 1 Milyonda 10-20 Kişi”
Aşıların felç yaptığına dair söylentilere de değinen Doç. Dr. Azap, bu aşıların felç yapma oranın yıllık insidans olarak 1 milyonda 10-20 kişi olduğunu, bunun da çok küçük bir oran olduğunu belirtti. ABD’de 1976 aşılamasında bu oranın 4-8 kat arttığını ve bunun üzerine WHO tarafından aşıların tekrar elden geçirildiğini belirten Doç. Dr. Azap, her 100 bin aşıda fazladan 1 kişide felç geçirme riskinin bulunduğunu dile getirdi. Aşıdan sonraki 6 haftada bazı olumsuz semptomların görülebileceğini dile getiren Doç. Dr. Azap bunun da normal bir durum olduğunu söyledi.

Aşılar Öncelikle Sağlık Çalışanları Ve Çocuklara Yapılacak
Aşıların öncelikli olarak sağlık çalışanları, gebeler, 6 ay 24 yaş arası grup, 6 aydan küçük bebeklere bakanlar ve altta yatan kronik hastalığı bulunanlara yapılacağını belirten Doç. Dr. Azap, aşının nasıl uygulanacağı, kaç doz yapılacağı gibi bilgilerin Sağlık Bakanlığı tarafından ayrıca kamuoyuna aktarılacağını da sözlerine ekledi.

Yorum bırakın

SİSTİNOZİS İLE YAŞANABİLİR

Uluslararası boyutta düzenlenen 1. Doğu Akdeniz Bölgesi Uluslararası Sistinozis Konferansı’nda biraraya gelen hastalar ve hekimler Sistinozisi tartıştı.

Konferans, Sistinozisli hastaları ve aileleri uluslararası ve yerel uzmanlarla biraraya getirdi. “Birinci Doğu Akdeniz Bölgesi Uluslararası Sistinozis Konferansı”, Ankara’da düzenlenen 60 çocuk nefroloğun katılımıyla gerçekleştirildi. Kosova, Bosna, Mısır, Irak, Sırbistan, Amerika, Belçika, Fransa ve İtalya’dan pek çok katılımcının sunum ve konusma yaptığı toplantıda sistinozisli hastalar ve aileleri de yer aldı. Toplantı başkanı Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Pediatrik Nefroloji ve Romatoloji Ünitesi Ögretim ÜyesiProf. Dr. Rezan Topaloğlu, “Sistinozis otozomal resesif geçişli bir hastalıktır. Tüm dünyada gözüküyor olsa da bizim ülkemizde akraba evliliklerinden dolayı daha sık karşılaşılmaktadır. Hastalık dünyada yüzbinde bir çocukta bir görülürken, ülkemizde bu duruma dünyadakinden daha çok olması beklenebilir. Hastaların katıldığı bu öiçüde böyle bir toplantı daha önce düzenlenmedi. Hastaların ve yakınlarının tüm masrafları karşılandı. Erişilebilen tüm hastalara ulaşıldı. Bilinen ortalama 100 hastanın 55’i toplantıya katıldı” diye konuştu.

“Belirtiler: Gözde Sistin Kristalleri, Böbrek Yetmezliği”
Hastalığın lizozom içerisinde bulunan sistin denilen maddenin lizozomun dışına çıkamaması sonucu oluştuğunu kaydeden Prof. Dr. Topaloğlu, sistinozis adı verilen taşıyıcı enzimin bozuk olmasından kaynaklandığı bilgisini verdi. Sistin denilen maddenin lizozom içerisinde birikmesi sonucu rahatsızlığın ortaya çıktığını belirten Prof. Dr. Topaloğlu, “Bebeklerde ilk 6 aydan sonra hastalık bulgu vermeye başlar. Bol su içip, sık idrara çıkan, iştahsız ve büyüme sorunu yaşayan çocuklara dikkat edilmelidir. Hastalığın tanısı 1,5 yaşındaki bebeklerin göz muayenesinde korneada biriken sistin kristallerinden belirlenebilir. Daha erken yaşlarda gözden muayene ile tanı konulamıyor. Böbrek tübüllerinde biriken sistin sonucu, bu çocuklara teşhis konmazsa dehidratasyon oluyor. Sodyum ve potasyum oranının azalmasıyla elektrolit bozukluğu ve dehidratasyon bozukluğundan hayatlarını kaybedebilirler. Bu hastalık renal tübüler hastalıklarla karıştırılabilir. En iyi tanı koyma yöntemi; şüphelenilen hastalarda lökosit sistin düzeyine bakılmasıdır” dedi.


“Sürekli takip gerektiren bir hastalık”
Lökosit sistin düzeyine bakılmasının hastalığın tanısında ve izleminde önem taşıdığını ifade eden Prof. Dr. Topaloğlu, “Ülkemizde bu teste çok düzgün bakılmıyor. Neticeleri zor bir test, üniversite hastanelerinde yapılabiliyor. Aile öyküsü olan hastalara bu test yapılmalı. Hastalığın erken dönemde teşhisi konulduğu takdirde ilaç tedavisi uygulanıyor. İlacın düzgün kullanımı sonucu hastaların büyümeleri düzeliyor. Böylece böbrek yetmezliği 8-10 yaşta degil daha ileri yaşlarda görülebiliyor. Ancak sürekli takip gerektiren bir hastalıktır. Tedavisi yapılmış 50 yaşına kadar yaşayan hastalar dahi var. Böbrek transplantı ve ilaç tedavisi ile hastaların yaşam süresi uzatılıyor.”

Yorum bırakın

“ÇALIŞANLARIMIZI ENFLASYONA EZDİRMEMEYE GAYRET ETTİK”

Türkiye Sağlık-İş Sendikası ile TÜHİS arasında anlaşma ile sonuçlanan görüşmelerin imza töreni, Sağlık Bakanı Akdağ’ın katılımıyla yapıldı.


Türkiye Sağlık-İş Sendikası ile Türk Ağır Sanayi ve Hizmet Sektörü Kamu İşverenleri Sendikası (TÜHİS) arasında anlaşma ile sonuçlanan görüşmelerin imza töreni, Sağlık Bakanı Akdağ’ın katılımıyla, Bakanlık Toplantı Salonu’nda yapıldı. TÜHİS Genel Sekreteri Adnan Çiçek de Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerde, Sıtma Daire Başkanlığı ile Refik Saydam Hıfzısıhha Başkanlığı’nda çalışan işçilerin toplu sözleşmesinin anlaşma ile sonuçlandığını dile getirdi. Yeni dönem toplu iş sözleşmesinin yaklaşık 5 bin işçiyi kapsadığını belirterek, şunları söyledi:”İşçilerimize, Başbakanımızın ifade ettiği gibi enflasyona ezdirmeme politikası çerçevesinde anlaşma sağlanmıştır. İşçilerimize enflasyonun üstünde bir artış yapılmıştır. 2009-2010 yılını kapsayan iki yıllık bir süreçte yürürlükte bulunacak toplu iş sözleşmesiyle işçilere 2009 yılındaki birinci altı ay süreçlerinde bin 100 TL’nin altında ücret alanlara önce 60 TL iyileştirme yapılmıştır ve bunun üzerine yüzde 3’lük, ikinci altı ayda da yüzde 5.5’lik bir zam yapılmıştır. Bu artışlar, enflasyonun çok çok üstündedir. Daha fazla bir artış talep edilmesine rağmen gerçekleştirilememiştir. Bunda da tüm dünyada yaşanan küresel krizin ülkemizde hissedilmesi ve bir daralmaya girmesinin etkisi vardır.”

”Grev Hakkı Olmayan Bir İş Koluyuz”
Sağlık-İş Genel Sekreteri Mustafa Başoğlu ise, toplu iş sözleşmesinde yapılan artışların yeterli olmadığı eleştirisinde bulunarak, “Aldığımız zamlar bizi refah düzeyine ulaştırmayacaktır. Dolayısıyla, bunun bir kısmı vergiye gitmektedir. Biz, karşılıklı anlayış içerisinde davranıyoruz. Biz, grev hakkı olmayan bir iş koluyuz, grev hakkımız olmadığı için de fazla zorlayamıyoruz” dedi.

İmza töreninde yaptığı konuşmada, hükümetin hem işçilere, hem memurlara enflasyonun üstünde bir ücret artışı sağladığını hatırlatan Akdağ, “Başbakanımızın da belirttiği gibi çalışanlarımızı enflasyona ezdirmemeye gayret ettik. 7 yıllık iktidarımızda bu bizim temel prensibimiz olmuştur.Kamu çalışanlarına çok daha yüksek ücret verilmesini arzu edilmektedir. Ancak ücretlerin ülkenin içinde bulunduğu şartlara, ekonomisine ve çalışma ortamına göre belirleniyor. Eskiden hiç kimse cebine giren paranın ertesi gün ne olacağını tahmin bile edemezdi, çünkü böyle bir enflasyon vardı. Bu tür enflasyon dönemlerinde ücret artışını konuşmanın bile bir anlamı olmuyordu. Bugün ücret artılıyordu, ertesi gün öyle bir enflasyonla karşılaşıyorduk ki, aldığımızın belki iki katı eriyip gidiyordu. Bugün Türkiye’de senelerdir piyasadaki fiyatı değişmeyen mallar var. Özellikle temel tüketim mallarında, giyimde bunu çok net olarak görüyoruz.” şeklinde konuştu.

Bu yıl tüm dünyada ekonomik kriz yaşandığını hatırlatan Akdağ, ”Türkiye’de bir finansal kriz yaşanmadı. Çalışanlarımıza da kendi haklarını, emeklerin hakkını ve çocuklarının rızkını vermek için elimizden geleni yaptık. Sözleşmenin, işçilerimize, kurumlarımızda iş barışı içerisinde verimli ve ülke yararına verilecek hizmetlere katkı sağlayacağına inanıyorum” temennisinde bulundu.

”Sıtmayı, Türkiye’den Elimine Edip, Kaldırıyoruz”
Bakanlıkta çalışan işçilerin bir kısmının sıtma işçisi olduğunu anlatan Akdağ, şöyle devam etti: “Bu işçilerimizle birlikte Sağlıkta Dönüşüm Programı çerçevesinde çok farklı bir yaklaşımla Türkiye’den sıtmanın kökünü kazımak gayretindeyiz. Böyle bir toplu iş sözleşmesi sırasında bunu da kamuoyuna ifade etmek isterim. Kuşkusuz, Bakanlığımız programı çerçevesinde yürütülen, saha ve bilimsel çalışmalar, bu meselenin çözümünde önemli bir rol oynamıştır. Görevi devraldığımızda Türkiye’de yılda 10 binin üzerinde sıtmalı vatandaşımız bulunuyordu. Bunlar, özellikle Suriye’ye sınır Siirt, Batman, Mardin ve Diyarbakır gibi illerimizde görülüyordu. Artık sıtmadan bahsederken, 10 binli değil, 10’lu rakamlardan bahsediyoruz. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ile de görüşmelerimizi yaptık. Sıtmayı Türkiye’den elimine edip, kaldırıyoruz. Bu sene gördüğümüz vaka sayısı 50’nin altında olacak. Son olarak görülen vaka sayısı 30’lar civarındaydı. Gerçekten, bu büyük bir başarıdır.”

Yorum bırakın

TÜRKİYE’DE İLK KEZ UYGULANAN “GENERAL MOVEMENTS” YÖNTEMİ

Dr. Sami Ulus Kadın Doğum, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Türkiye’de ilk kez uygulanan ‘General Movements’ yöntemi ile nörolojik sorunları olacak bebeklerin erken tanısı konuyor.

Hastanelerin birleştirilmesiyle yeni kliniklerin açıldığını ve bunların içerisinde yer alan Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Kliniği’nde Türkiye’de ilk kez uygulanan bir yöntem olduğunu belirten Dr. Sami Ulus Kadın Doğum, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Can Demir Karacan, bebeklere bu hizmetin sunulmaya başlandığını dile getirdi. Bu yöntem sayesinde bebeklerin doğumdan itibaren incelendiğine dikkat çeken Doç. Dr. Karacan, bebeklerin doğuştan zihinsel ve bedensel özürlerinin azaltılmasında etkili olduğunu ifade etti.

Türkiye’de İlk Kez Uygulanan Yeni Bir Tanı Yöntemi
Fizik Tedavi Ünitesi’nde genişletilme yapıldığını kaydeden Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Kıymet İkbal Karadavut ise, “Fizik tedavi ve rehabilitasyon bölümünü oluşturduk. Bu bölümde gebe eğitimleri vermeye başladık. Sıfırıncı aydan başlayarak gebe eğitimi veriyoruz. Bebekler doğduktan sonra da eğitimler devam ediyor. Riskli gebelerin bebeklerini ayrıca doğum sonrası da takibe alıyoruz. Yeni uyguladığımız bu yöntemle nörolojik bozukluk riski olan çocukları erken tanıyoruz” dedi.


“General Movements Türkiye’de ilk”
Riskli gebeliklerde bebekte ileride nörolojik bozukluk denilen beyin felci, spastisite gibi durumlar oluşabildiğini belirten Dr. Karadavut şöyle konuştu: “Böyle çocukları yeni doğan ünitesinde ülkemizde ilk defa bizim uyguladığımız bir yöntemle erken tanı koyup tedavi ediyoruz. Hollanda Groningen’de, General Movements (Genel Hareketler) adı verilen bu yöntemin eğitimini aldım. Bu hareketler gebeliğin 28. haftasından doğum sonrası 2. aya kadar sürmektedir. Kalpteki pace-maker gibi bütün canlılarda beyinde CPG (central pattern generators) denilen nöronal ağ bulunmaktadır. Bu nöronal ağ kendi kendine uyaran oluşturarak bebeğin belli hareketleri yapmasını sağlıyor. Bu hareketler dışarıdan hiçbir şekilde değiştirilemiyor. Çocukların hepsi benzer hareketleri yapıyor. Bebeklerin bu hareketlerine göre çocuğun beyin gelişi hakkında yorum yapılabiliyor.”

Bobath’ın Modifiye Şekli
Yeni doğan bebeklerde 4 ay sonra bu nöron yumağının kaybolduğunu ifade eden Dr. Karadavut, nöron yumağının bazı hareketleri tetiklediğini ve hareketlerin kalitesine göre derecelendirme yapılıp, anormal grup içerisinde yer alan çocuklarda erken rehabilitasyona başladıklarını söyledi. “Bu sayede özür oranı azalıyor. Bobath’ın modifiye şekli uygulanarak, Şubat 2009 tarihinden bu yana bu tedavi yapılıyor. Türkiye’de ilk defa yapılan bu proje kapsamında hastaların; yenidoğan, fizik tedavi ve psikiyatri bölümünce multidisipliner takipleri yapılıyor. Bu proje bağlamında serebral palsi gibi tanısının erken aylarda konulmasının güç olan hastalara çok erken tanı konulabiliyor. Tanı konulan hastalar erken rehabilitasyona alınıyor. Bu tedavi ile hastalara doğru pozisyonlama, doğru duruş paternleri periferik uyaranla öğretilip, santral sinir sisteminde yanlış bilgilenmenin önlenmesi hedefleniyor” diye konuştu.


Hamilelere Egzersiz Uygulaması
Doğuma daha iyi hazırlanılması için her yaştan sağlıklı gebelere hizmet veriliyor. Doğumun rahat yapılması için anneye eğitim verdiklerini bu sayede daha sağlıklı gebelik ve doğumu hedeflediklerini belirten Dr. Karadavut, “Ayrıca tüp bebek yöntemi nedeniyle artan çoğul gebelikler ve gelişen yenidoğan bakımı sayesinde artık daha çok yaşatılabilen prematür ve düşük doğum ağırlıklı bebeklerin nörogelişimsel takip ve rehabilitasyon hizmetini vererek topluma daha sağlam çocukları kazandırmayı hedefliyoruz. Bu bağlamda fizik tedavi ve rehabilitasyon bölümü olarak bu kadar erken tanı ve müdahale imkanı olan Türkiye’de tek hastane olduğumuzu belirtmek istiyorum” dedi.

“Çocuk Bölümünde 10 Yan Dal Kliniği Mevcut”
Dr. Sami Ulus Kadın Doğum, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim Araştırma Hastanesi’nin Ankara’nın en kapsamlı çocuk hastanesi özelliği taşıdığını belirten Başhekim Doç. Dr. Karacan, sadece çocuk bölümünde 10 yan dal kliniği mevcut olduğunu iletti. Kadın Doğum hastanesinin bağlandığı bölümde nitelikli 23 oda yapılarak toplam 30 nitelikli oda kapasitesine çıktıklarını söyleyen Doç. Dr. Karacan, çocuk bölümünde ise 15 nitelikli oda ile hastane toplamında 400 yatak kapasitesine ulaştıkları bilgisini verdi.

Hastaya Kaliteli Muayene Yapmak İçin Yeterli Zaman Ayrılıyor
Çocuk, çocuk cerrahisi, kalp-damar, yeni doğan ve kadın doğum alanlarında yoğun bakım hizmeti verdiklerine de değinen Doç. Dr. Karacan, günlük bin poliklinik yapıldığını ve hastaya yeterli zaman ayırarak kaliteli muayene yapılması amacıyla 20 dakika gibi bir süre ayrıldığına dikkat çekti. Doç. Dr. Karacan, 160 uzmanın hizmet verdiği hastanede doluluk oranının yüzde 75 olduğunu belirtti.

Hastaneler Birleşti, Neler Değişti?
Çocuk hastanesinin, kadın doğum hastanesiyle birleşmesiyle birçok yeniliğin yaşandığını dile getiren Doç. Dr. Karacan, kadın doğum hastanesi devlet hastanesi iken artık eğitim ve araştırma hastanesi halini aldığını ve birçok bölüm açılırken, eski bölümlerde de tadilat yapıldığını ifade etti. Doç. Dr. Karacan, “Daha üst düzeyde hizmet verecek duruma geldik ve bölge halkına daha iyi hizmet sunabilmek için tek kişilik banyolu nitelikli odalar yaptırdık. Hastalara daha bütüncül yaklaşılabiliyor. Ayrıca doğumlardan sonra bebeklerin bakımı bizzat pediatristler tarafından kontrol altına alınıyor. Riskli doğumlarda bebeklerin bakımları yapılabiliyor. Kadın doğum bölümünün ameliyathane koşullarını son teknolojiye uygun hale getirdik. Beş kişilik odaları tek kişilik nitelikli hale getirdik. Üç yeni doppler ultrasonografi aldık. Ayrıca çocuk alerji, çocuk endokrin, çocuk ve ergen ruh sağlığı, fizik tedavi ve patoloji bölümleri baştan sona yenilendi. Hastalara eğitim verilebilecek alanlar oluşturuldu” dedi.

Pediatrist Açığı Var
Ülkemizde çocuk hekimi sayısının azlığından yakınan Doç. Dr. Karacan, uzman yetiştirmelerine rağmen bu alanda sıkıntı yaşadıklarını ama bunun da yan dala başvuran pediatrist sayısının fazlalığından kaynaklandığını vurguladı. Uzun süredir başasistan ve şef sınavlarının yapılamadığını belirten Doç. Dr. Karacan, “Son kanun değişikliği ile doçent ve profesörlerden şef ve şef yardımcıları atandı. Ancak hala başasistan atanamadı. Yedi kliniğin her birinde 4 başasistan olması gerekiyorken şimdi yarısı kadar çocuk uzmanı var” şeklinde konuştu.

“Yurt Dışından Hasta Geliyor”
Hastanenin çocuk alerji bölümüne yurt dışından çok sayıda hastanın geldiğini belirten Çocuk Alerji Klinik Şefi Doç. Dr. İlknur Bostancı, yurt dışından kliniklere gelen hastaların çok memnun kaldıklarını söyledi. Doç. Dr. Bostancı, yurt dışında sağlık hizmetlerinin yansıtıldığı gibi iyi olmadığına değinerek, kliniklerinin başarılı tedavilere imza attığını dile getirdi.

Yorum bırakın

TÜRKİYE’DE İLK KEZ OMURİLİKTE KÖK HÜCRE UYGULAMASI

Türkiye’de ilk kez, Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi’nde Sağlık Bakanlığ’ının izniyle omurilik yaralanmalarında kök hücre uygulaması yapılacak.

Uygulamanın tanıtımı amacıyla Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesinde düzenlenen basın toplantısına, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, A.Ü. Tıp Fakültesi İbni Sina Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. İbrahim Aşık, A.Ü. Tıp Fakültesi Nöroşirürji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nihat Egemen ile A.Ü. Tıp Fakültesi Nöroşirürji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ayhan Attar katıldı. Omurilik yaralanmalarında kök hücre uygulamasının iyileşme şansı olmayan hastalar için yeni bir umut olacağını dile getiren Dekan Prof. Dr. Ökten, Fakültelerinde, bu alanda uzun yıllardır ciddi araştırmalar yapıldığını söyledi. Prof. Dr. Ökten, Sağlık Bakanlığı Etik Kurulu’ndan alınan izinle Türkiye’de bu alanda ilk kez klinik bir araştırma yapılacağını belirtti.

“İlk Kez Sağlık Bakanlığı Tarafından Araştırma İzni Verildi”
Nörolojik bilimler dalında bazı hastalıkların henüz tıbbi ilaç veya cerrahi girişimlerle tedavisinin yapılamadığını, ileri düzeyde omurilik yaralanmasının da bu hastalıklardan biri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Egemen, bu alanda yurt içinde ve yurt dışında çeşitli araştırmalar yapıldığını kaydetti. Prof. Dr. Egemen, “Dünyada ve ülkemizde deneysel ve klinik araştırmalar sonucunda ilk kez Sağlık Bakanlığı tarafından, A.Ü. Tıp Fakültesi Nöroşirürji Kliniği’nde çalışan ekibe, çok ciddi omurilik yaralanmasına uğramış kişilerde, omurilik içine kök hücre yerleştirilmesi araştırmasına izin verilmiştir” dedi.


İlk Operasyon Kasım Ayında
Araştırma sorumlusu Doç. Dr. Ayhan Attar ise klinik araştırma hakkında şu bilgileri verdi: “A.Ü. Tıp Fakültesi Nöroşirürji Kliniğinde kurulan kök hücre araştırma laboratuarında, hayvanlarda deneysel kök hücre araştırmalarının bir kısmı tamamlanmış, bir kısmı da hala devam etmektedir. İnsanlarda yapılacak bu araştırma ise ülkemizde yeni araştırma yönetmeliklerine göre izin verilen ilk araştırma olacaktır.
Hastalar, çok ciddi omurilik yaralanmasına uğramış, kendi kendilerine iyileşme şansı en az olan grup içerisinden seçilecektir. Bilindiği gibi bu tür hastalarda uygulanabilen, dünyada kabul edilmiş herhangi bir tedavi yöntemi yoktur. Hastalar, Sağlık Bakanlığı’nın öngördüğü sigorta işlemlerinden geçecektir. Hastaların bu operasyonları üniversitemiz Tıp Fakültesi hastanesinde yapılacaktır. Bu uygulama için başvuracak hastaların muayenelerinin hastanemizde yapılması gerekmektedir. Hastaların operasyonlarından ve takibinden Doç. Dr. Ayhan Attar ile Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Meral Beksaç sorumlu olacaktır.”

“10 Hasta Üzerinde Denenecek”
Yapılan araştırma hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Doç. Dr. Attar, “Yurt dışında bu konu üzerine aldığım eğitimden öğrendiklerimi bu araştırmada kullanıyorum. Hayvan deneylerinin sonuçları çok başarılı. Ancak kök hücre üzerine çok fazla spekülasyon yapıldığı için bu konuda hiç kimse emin olamaz. Düşme ya da trafik kazası sonrasında oluşan omurilik yaralanmaları bulunan hastaların ilk 3 ayı doldurmadan uygulamadan yararlanması gerekiyor. İlk aşamada 3 ay, daha sonraki dönemlerde ise bu süre 1, 2 ya da 10 yıldır felçli olan hastalar için de denenebilecek. Uygulama için yaş alt sınırının 17 olması gerekiyor. On hasta üzerinde denenecek bu araştırma, travma sonucu omuriliği zedelenmiş hastalara uygulanacak. Fizik tedavi ve egzersizlerle bu hastaların yüzde 2 civarında kendi kendine düzelme şansı var. Bizim amacımız bu oranı yükseltebilmek. Hastaların kemik iliğinden alınan hücreler çoğaltılarak ezilen bölüme yakın yerlere intra meduller kök hücre implantasyonu uygulanacak. Amacımız 100 milyona yakın hücre verilmesi” şeklinde konuştu.


“Tüm Masraflar Sponsor Firmalar Tarafından Karşılanacak”
Uygulamanın, hastalara maddi bir yük getirmeyeceğinin altını çizen Doç. Dr. Attar, tüm masrafların sponsor firmalar tarafından karşılanacağını belirtti. Bilimsel araştırmaya katılan hastaların tüm verilerinin gizli tutulacağını, sadece bilim insanlarının katıldığı bir toplantıda ele alınacağını kaydeden Doç. Dr. Attar, uygulama için ilk planda 10 hastanın kabul edileceğini ve ilk hastanın Kasım ayının ilk haftasında operasyona alınacağını söyledi. Doç. Dr. Attar, bu çalışmanın amacının, ”Tamamen bilimsel kriterlere dayalı olarak hasta ve hasta yakınlarını bilgilendirme esasına dayandığını, umut tacirliği olarak adlandırılan kötü uygulamaların Türk bilim hayatına ve kök hücre araştırmalarına verdiği zararları sona erdirmek” olduğuna işaret etti.


Çalışma İçin Sponsor Olan Firma: Senkron sağlık teknolojileri
Yapılan bilimsel çalışmaya sponsor olarak, hiçbir maddi beklenti içine girmeden yapılan araştırmayı desteklediklerini dile getiren Senkron Sağlık Teknolojileri Genel Müdürü Mustafa Yıldırım, konu ile ilgili şöyle konuştu: “Ar-Ge çalışmaları için birçok kliniğin bilimsel faaliyetlerine sponsor olduk. Kanser ve felçlilerin en çok araştırma yapılması gereken hasta grubu olduğunu düşünüyorum. Omurga cerrahisi alanında hizmet verdiğimiz için de, bu çalışmaya destek vermeyi kendimizde sosyal sorumluluk olarak görüp destek verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Sağlık sektörünün, yapılan reformlarla beraber alt yapı eksikliklerinden dolayı çok sancılı bir dönemden geçtiği doğrudur. Sektördeki bazı büyük firmalar dahi, neredeyse ticari hayatını sonlandırma noktasına gelmiş durumda. Aslında aradan 3 yıl geçmesine rağmen hala sorunlar devam ediyor. Genel Sağlık Sigortası bölümündeki yeni yönetimden, sektörün çok büyük beklentileri var. Bir an önce sorunlara kalıcı çözümler bulunmadığı taktirde sektördeki firmaların büyük bölümü ciddi sıkıntılar ile karşı karşıya kalacak. Bizler güçlü olacağız ki, her türlü bilimsel projeye destek verebilelim. Güçlü olamazsak biz de çalışmaları destekleyemeyiz. SGK bir an önce gerekli düzenlemeleri bitirip, gerekli kuralları belirlediği taktirde tıbbi malzeme fiyat politikası ve kriterler sorunların büyük ölçüde çözüm bulacağına inanıyoruz.”

Yorum bırakın

RUH SAĞLIĞI YASASI

Türkiye Psikiyatri Derneği Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Doğan Yeşilbursa, Türkiye’de en kısa zamanda ”Ruh Sağlığı Yasası” çıkarılması gerektiğini belirterek, ”Ruh sağlığı politikalarının çağdaş bir tıp ve sağlık anlayışı çerçevesinde yeniden biçimlenmesi ve uygun yasal düzenlemelerin yapılması gereklidir. Ülkemizin temel gereksinimi olan Ruh Sağlığı Yasası en kısa zamanda çıkarılmalıdır” diye konuştu.

Türkiye Psikiyatri Derneği’nce, “Geçmişten Geleceğe, Teşhisten Tedaviye Psikiyatri” temasını içeren 45. Ulusal Psikiyatri Kongresi” kapsamında Sheraton Otel’de basın toplantısı düzenlendi. Toplantıda konuşan Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Doğan Yeşilbursa, sağlıklı toplum yapısının oluşturulması için ruh sağlığının çok önemli olduğunu vurgulayarak, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) verilerine göre, dünya ülkelerinin yüzde 41’inden fazlasında ruh sağlığı politikası olmadığını söyledi.

Ruh sağlığı yasası olmayan ülkelerin oranının yüzde 25 olduğunu belirten Doç. Dr. Yeşilbursa, şunları söyledi: “Ülkelerin yüzde 33’ünde (bu ülkelerde toplam 2 milyar insan yaşadığı öngörülüyor) ruh sağlığına toplam bütçenin yüzde 1’inden daha az pay ayrılmaktadır. Oysa DSÖ’ye göre, ruhsal bozuklukların tüm hastalıklar içindeki yükü yaklaşık yüzde 12’dir. Söz konusu verilerin toplandığı 185 ülkenin yüzde 50’sinden fazlasında 100 bin kişiye sadece 1 psikiyatr, yüzde 40’ında ise 10 bin kişiye 1 yatak düşmektedir. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bu ülkelerde diğer yüzde 50’lik grubu oluşturan gelişmiş ülkeler arasında ruh sağlığı hizmetleri açısından önemli eşitsizlikler olduğunu söylemeliyiz. Türkiye’de ruh sağlığı politikalarını çağdaş bir tıp ve sağlık anlayışı çerçevesinde yeniden biçimlenmesi ve uygun yasal düzenlemelerin yapılması gereklidir. Ülkemizin temel gereksinimi en kısa zamanda “Ruh Sağlığı Yasası” çıkarmaktır.”


“Koruyucu Ruh Sağlığı ve Ruhsal Destek Birimlerinin Kurulmasını Talep Ediyoruz”
Türkiye Psikiyatri Derneği olarak, Ruh Sağlığı Yasası ve ilgili yasal mevzuatın düzenlenmesi için “TBMM’yi ve ilişkili tüm kurumları göreve ve sorumluluk almaya” çağırdıklarını belirten Doç. Dr. Yeşilbursa, taleplerini şöyle sıraladı: “Ruh sağlığına ayrılan kaynağın artırılmasını talep ediyoruz. Ruh sağlığı alanında var olan personel eksikliğinin giderilmesini istiyoruz. Genel hastanelerde psikiyatri yatak sayının artırılması, gündüz hastaneleri, koruma evleri, yarıyol evleri, psikiyatrik rehabilitasyon merkezleri ve ayaktan tedavi birimlerinin sayısının ve niteliğinin artırılmasını istiyoruz. Koruyucu ruh sağlığı ve ruhsal destek birimlerinin kurulmasını talep ediyoruz. Tüm bu düzenlemelerin devletin asli sorumluluğu olarak kabul edilmesi, hükümetlerin öncelikli konusu olması gerektiğini düşünüyor, kamusal bir sağlık sistemi anlayışı içinde çözülebileceğine inandığımızı vurgulamak istiyoruz.”


“Eşdeğer İlaç Kullanımı Hastaların Sağlığı Açısından Ciddi Sorunlara Yol Açabilir”
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından ”eşdeğer ilaç kullanımı” ile ilgili olarak, ”Hastayı değil, kurumu kolladığını” belirten Derneğin Dış İlişkiler Sekreteri Dr. Halis Ulaş, ilgili genelgenin, erteleme kararının ardından, genelgenin aynı şekilde uygulamaya girmesinin, hastaların sağlığı açısından ciddi sorunlara yol açabileceğini kaydetti. Dr. Ulaş, “Genelge ile uygulaması durdurulan eşdeğer ilaç uygulamasının sadece kurum elektronik altyapısı hazırlıkları tamamlanıncaya kadar ertelenmesi, hastalarımızın bu uygulama nedeniyle zarar görme ihtimalini ortadan kaldırmamaktadır. Bu nedenle, dernek olarak 2009/120 sayılı genelgenin 12. maddesinin tamamen kaldırılmasını talep ediyoruz” dedi.

Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsellik ve Cinsel Sorunlar Bilimsel Çalışma Birimi Koordinatörü Uzman Dr. Ejder Akgün Yıldırım da “Dünyada, her üç-dört kişiden birinde tedavi edilmesi gereken cinsel sorun olduğunun düşünüldüğünü” belirterek, cinsel sorunların tedavisinde, bu alanda uzman bir psikiyatristten destek alınması gerektiğini bildirdi.
Cinsel problemlerin sadece bir kişinin sorunu olarak algılanmaması gerektiğini, bir çiftin mutluluğunu etkileyen önemli bir problem olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Yıldırım, “Arkadaş, yakın çevre, aile ile konuşularak çözümlenmeye çalışılmamalı. Özellikle hızlı bilgi akışının sağlandığı internetteki bilgilerle çözüm arayışına gidilmemeli. Mutlaka alanında uzman bir psikiyatra başvurulmalı” uyarısında bulundu.

Kongreye Bin 200 Kişi Katıldı
Türkiye Psikiyatri Derneği Bilimsel Toplantılar Düzenleme Kurulu Başkanı Doç. Dr. Timuçin Oral ise kongrenin 2. kez derneklerince düzenlendiğini ve bundan büyük onur duyduklarını söyledi. 45. Ulusal Psikiyatri Kongresi’ne bin 200 kişinin katıldığını ve kongre programında 36 panel, 9 çalışma grubu, 8 kurs, 31 sözel olmak üzere 189 poster bildirisi, 6 yabancı davetli konferansı ve 6 tane de endüstri destekli sempozyumun yer aldığını anlatan Doç. Dr Oral, ayrıca meslekte 40 yılını dolduran hekimlere hizmet onur plaketi verileceğini belirtti.

Yorum bırakın