Ocak 2010 için arşiv

İSHAL ÖLÜMLERİNİN YÜZDE 25’İ ROTA VİRÜS KAYNAKLI

Dünya genelinde her yıl 1.6-2.4 milyon kişinin ishal nedeniyle yaşamını yitirdiğini ve bu ölümlerin yaklaşık yüzde 25’inden rotavirusların sorumlu olduğunu belirten Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zafer Kurugöl, özelikle ülkemizde doğuya gittikçe oranların arttığına dikkat çekti.

Günümüzde Rota virüsün yol açtığı ishalden çok sayıda ölüm olmadığı gibi yanlış bir kanının yaygın olduğunu belirten Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zafer Kurugöl, “Rotaviruslar, tüm dünyada bebek ve küçük yaştaki çocuklarda görülen gastroenteritlerin en önde gelen nedenleri arasında yer alıyor. Ağır dehidratasyon hatta ölüme sebep olan ciddi ishale neden olabiliyor. Dünya genelinde her yıl 1.6-2.4 milyon kişi ishal nedeniyle yaşamını yitiriyor. Bu ölümlerin yaklaşık yüzde 25’inden rotaviruslar sorumlu tutuluyor. Dolayısıyla, rotaviruslar yılda 600 bin, günde yaklaşık bin 600 çocuğun ölümüne sebep oluyor. Gelişmekte olan ülkelerde doğan her 250 çocuktan biri rotavirus gastroenteriti nedeniyle kaybediliyor. Gelişmiş ülkelerde de 5 yaş altı çocuklarda görülen akut enfeksiyöz ishallerin önde gelen nedenleri arasında yer alıyor. Örneğin, ABD’de 5 yaş altı çocuklarda tüm hastaneye yatışların yüzde 10-12’sinden rotavirus ishali tanısı konuyor. Sadece ABD’ne getirdiği ekonomik yükün yılda 1 milyar doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Gastroenterit nedeniyle dünya genelinde her yıl yaklaşık 25 milyon çocuk doktora başvuruyor ve 2 milyon çocuk hastaneye yatırılıyor.Rotavirus ishali, diğer nedenlerle olan ishallere göre daha sık olarak uzamış ishale ve malnütrisyona yol açıyor” dedi.


“Ülkemizde Her Yıl Yaklaşık 500 Bin Rotavirüs İshali Görülüyor”
Rotavirüs kaynaklı ishalden çok fazla ölüm olmadığı düşünüldüğünü kaydeden Prof. Dr. Kurugöl, “Batı illerimizde çalışan hekimler bu düşüncelerinde haklıdırlar. Bu bölgelerde ishal ölümü yok denecek kadar azdır. Ama daha fakir bölgelerimize gittiğimiz zaman, oradaki arkadaşlarımızla konuştuğumuzda, çok ağır vakalarla karşılaştıklarını ve ishalden hala çocuk kaybettiklerini söylüyorlar. Dünya Sağlık Örgütü, önemli bir epidemiyoloji dergisi olan Epidemiology Infection’un 2009 yılı son sayısında yayınladığı makalede, rotavirüs ishali nedeniyle Avrupa’da yılda 6 bin 550 bebeğin kaybedildiğini; bu ölümlerin yüzde 93’ünün’de ülkemizin de içinde bulunduğu 7 ülkede görüldüğünü ve Türkiye’nin bin 700 ölümle Avrupa’da rotavirüs ölümlerinin en sık görüldüğü ülke olduğunu deklare etmiştir. Batı illerimizde ölüm az görülse bile, ülkemizde yaptığımız çalışmaların verileri ve DSÖ rakamlarını göz önüne alarak hesapladığımızda, ülkemizde her yıl yaklaşık 500 bin rotavirüs ishali görülüyor. 7 bin 500’den fazla vakanın rotavirüs ishali nedeniyle hastaneye yattığını söyleyebiliriz. Özetle, ülkemizde rotavirüs ishali önemli bir sağlık sorunudur” şeklinde konuştu.


“Aşı ile Rotaviruse Bağlı Ölümlerin Yüzde 80’i Önlenebilecek”
Temmuz 2009’da Dünya Sağlık Örgütü uzmanlar grubu (SAGE)’nin tüm dünya ülkelerinde rotavirus aşısının rutin aşı şemalarına eklenmesinin gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Kurugöl, özellikle de ülkemiz gibi ishal ölümlerinin hala görüldüğü ülkelere öncelikle verilmesi gerektiğini vurguladı. Prof. Dr. Kurugöl, böylece rotaviruse bağlı ölümlerin yüzde 80’inin önlenebileceğini kaydetti.

Reklamlar

Yorum bırakın

TÜDER SORUNLARI MASAYA YATIRDI

TÜDER tarafından düzenlenen kahvaltılı toplantıda Bakanlık yetkilileri, Dernek başkanları ve medikal sektör temsilcileri bir araya geldi. Toplantı sonunda Tıbbi cihaz daimi ihtisas kurulunun oluşturulması kararı alındı.

Tıbbi Cihaz Üreticileri Derneği (TÜDER)’in düzenlendiği “Tedavi amaçlı vücut içinde kullanılan tıbbi cihazların özel hastanelerde alım ve ödeme sorunları” başlıklı kahvaltılı toplantıya Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürü Hasan Çağıl, Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı Yetkilisi Mustafa Aktaş, Özel Hastaneler Platformu Başkanı Mehmet Altuğ, Özel Hastane Yetkilileri, TÜMDEF Başkanı Mehmet Ali Özkan, SEİS Başkanı Metin Demir, ORDER Genel Sekreteri Gökhan Abra ve ortopedi firmaları katıldı.


Kimsenin Zarar Görmediği Ortak Bir Yol Bulunmalı
TÜDER Başkanı Mustafa Daşçı, dernek olarak yapmış oldukları görüşmelerde kendilerine, Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerin Kamu İhale Kurumuna bağlı olması nedeniyle, bundan sonra herhangi bir protokol veya fiyat anlaşmasıyla mal ve hizmet alımı yapılamayacağının söylendiğini ifade ederek, “Mal ve hizmet alımı, ihale sistemi ile gerçekleştiğinde sistem kendini yenileyecek. Dolayısı ile yeniliklere ve yeni teknolojilere açık bir sağlık hizmet sunumu gerçekleşecek. SGK’nın özel hastaneler için belirlediği fiyatları, kamu hastaneleri içinde raiç bedel olarak kabul etmesi, yurtdışında veya ülke içinde gerçekleşen yeniliklerin sağlık sektörüne kazandırılmasını engelleyecektir. Bize mal ve hizmetleri bazen en düşük fiyat üzerinden, bazen de en yüksek fiyatı tavan puan kabul ederek ve her halükarda bunlar üzerinden indirim yapılarak alım yapılacağı söylendi. Biz bunun kaliteli ürün ithal eden ve üreten firmaların aleyhine olacağını düşünüyoruz. Hiç kimsenin dolayısı ile SGK’nın zarar görmeyeceği ortak yolu bulmamız gerekiyor” dedi.

“Geliştirilmiş Sınıflama Sistemi Standartları Oluşturuyoruz”
İthal edilen ürünlerin fiyat yüksekliği ve ihraç edilen ürünlerin kalitesinin sorgulanmadığını kaydeden Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürü Hasan Çağıl, “Şu anda ürün seçimi hekimin beğenisine bırakılması doğru olabilir ancak, bu defa da maliyetler çok fazla yükseliyor. Bunu da göz ardı edemiyoruz. Hangi ürünün hangi endikasyonda ödeneceğinin belirlenmesi gerekiyor. Emekli sandığı protokollerini ve özel hastanelerin alımlarıyla ilgili problemleri çözebilmek için fiyatlarını duyuracağımız bir çalışmamız var. Derneklerinde yaptığı çalışmalardan yararlanarak, malzemelerin teknik özelliklerine, kullanım yerlerine, branşlara ait kendi içindeki materyallerden tutun, kaplamasına kadar bazı teknik özelliklerine de dayanan bir sınıflama sistemi geliştirilmiş. Şu anda bu yapılan sınıflandırma kullanılıyor, buna göre de bir fiyatlandırma sistemi oluşturmaya çalışıyoruz. Oluşan listeden bir fiyat belirlemesi yapıyoruz. Ancak biliyoruz ki piyasanın gerçek durumunu yansıtmayacak, bu konuda geri dönüşleri bekleyeceğiz. İhtiyacı optimum olarak karşılarız, ama ekstra durumu vatandaş kendi karşılar. Optikten de biliyorum, kaçak gözlük çerçeve ülkemize giriyor. Malzemede belirli bir noktadan sonrasını daha kalitelisini daha konforlusunu hasta talep ediyorsa, insanlar bunun farkını ödeyebilmeli. Spinal cerrahi ve artroplasti konusunda sonuca ulaşmış gibiyiz” dedi.


“Tıbbi Cihazda Referans Alınacak Standartlar Belirsiz”
Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan, İlaç ve tıbbi cihaz sorunlarının birbirinden çok farklı olduğuna değinerek şöyle konuştu: “İlaçta kalem sayısı belli iken tıbbi cihazda kalem sayısı çok daha fazla sayıda bulunuyor. İlaçta kabul edilmiş ölçüler var, eşdeğerliği referans almak çok kolay. Ancak tıbbi cihazda neyi referans alınacağının açıklaması yok. Tıbbi cihazda kalitemizi belirleyen ne SGK ne Sağlık Bakanlığıdır. Kalitesiz Çin mallarının ülkemize girmesini istemiyoruz. Bunun için bir yol bulunsun dedik ama kalitenin ölçüsünü belirlememiz gerekiyor. Örneğin, karaciğer biyopsisinde komplikasyon çok sık değildir. Bir hastamda kanam oldu, 4 kez girmem gerekti çünkü iğnenin keskinliği yeterli değildi. Tıbbi cihazda sağlık giderlerinin tamamı veya ne kadar olacağını, siyaset belirlemelidir. Tabi bu seçim ‘Sen olsan hangisini kullanırsın’ sorusunun cevabına göre de değişir. İlaç gibi her tıbbi cihazın ruhsatlandırma sürecinde kalite standartları belirlenip ona göre fiyatlandırılmalı. İhtisas komisyonu kurarak aynı ilaç gibi ruhsatlandırmak gerekiyor. Ruhsatlandırılan ürünler sınıflandırılmalıdır.”

“Protezin Biri 3 Bin Liraya Diğeri De 3 Liraya Mal Olmamalı”
Konunun SGK tarafından bu zamana kadar netleşmesi gereken bir durum olduğuna dikkat çeken Özel Hastaneler Platformu Başkanı Mehmet Altuğ, “Devlet kendi kendine mi kazık atıyor? Bir kural değişikliğine gidildi ama bu kural belli değil. En düşük bazın işlendiği görülüyor. Yeni kanun geldi ama ortada kural yok. Kamu ihale kanununun özel hastanelerle hiç bir ilgisi yok. Buradaki kuralların geçerli olacağı ve en düşük fiyatın baz alınacağı söyleniyor. Fatura incelemedeki arkadaşlar, 7 bin liralık fatura gönderiyor 300 lira ödeme yapılıyor. Bu durum hastane içinde firma içinde uygun değil. Büyük mağduriyetler yaşadık. Emekli sandığının belli bir fiyat skalası vardı, bu çalışma bir an önce bitmiş ve netleşmiş olmalı. Aynı amaçla kullanılan bir protezin biri 3 bin liraya diğeri de 3 liraya mal olmamalı” diye konuştu.

“Bir Komisyon Kurulu Tarafından Karar Verilsin”
Çerçeve ihalelerle ilgili bir düzenleme yapıldığını kaydeden Strateji Başkanlığı yetkilisi Mustafa Aktaş, “Çerçeve anlaşmasını tıbbi sarf, ilaç ve serumda kurumlarımıza zorunlu tuttuk. Şu anda da Türkiye çapında illerimizin yarısı bu ihaleleri yaptı. Ancak numune değerlendirmede çok sıkıntı yaşıyoruz. Ürünler geldi, 2-3 ay geçti hala numuneleri değerlendirip bir neticeye varamadılar. Gerçekten fiyat konusunun belli bir kurala bağlanabilmesi için malzemelerin standardizasyonu ruhsatlandırılmasının olması lazım. Çerçeve sisteminde tıkandık. Örnek vermek gerekirse, bir sondayı bir hastane beğeniyor diğeri beğenmiyor. Bir komisyon veya kurul tarafından karar verilsin. Standart oluştuktan sonra fiyatlandırma kolay olacaktır. Kuralları mağdur olmayacak şekilde koyalım. Kanun çıkıyor uygulanamıyor” şeklinde konuştu.


“İhtisas Komisyonu Kurulsun”
Çözüm önerilerinin sunulmasının gerektiğine dikkat çeken TÜMDEF Başkanı Mehmet Ali Özkan ise şöyle konuştu: “Bu sorun daha kolay çözülebilir. SGK kurulduğundan bu yana çözüm istekleri en üst düzeyde bulunuyor. Standartlar belirlendikten sonra, fiyatların standartlara göre sınıflandırılması ve geri ödeme noktasında SGK’nın asgari ne ödeyeceğini deklare edip, ekstra performans ve ekstra kaliteli ürünlerin katkı paylarının vatandaştan alınmasının yolu en ideal çözümdür. İhtisas komisyonu kurulsun, branşların uzmanlarının bulunduğu bir merci oluşturulmalıdır. Gümrük kapılarını kontrol altında tutacak bir öneri sunulabilir.”

Toplantı sonunda görüşülen konular ve alınan kararlar şöyle:

Sosyal Güvenlik Kurumu
1-Belirlenen rakamların üzeri vatandaştan alınmasını;

Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü
2-Sağlık Bakanlığının alımlarının Türk Ticaret Kanunlarına bağlı olarak yapması
3-Ortopedi ürünlerinde gruplamanın palyatif bir çözüm olduğunun fakat doğru bir yol olmadığının,
4-Tıbbi cihaz girişlerinin doğru olmadığı mutlaka ruhsatlandırmaların yapılması,
5-Özel hastanelerin devlet protokolleri ile kendilerine zarar verdikleri fakat kuralsızlığında hepsinden kötü olduğu,
6-Kaliteli ürün isteyen hastaların ürün bedel farkının kendileri tarafından ödenmesi gerektiği,
7-Kuralsızlıktan hastalar ve hastanelerin mağdur olduğunu;

Strateji Geliştirme Başkanlığı
8-Bir hastanede beğenilen ürünler diğer hastanelerde beğenilmiyor. Standartlarının belirlenmesi daha sonra fiyatlandırmaların yapılmasını,
9-Hastanelerin Akredite edilmesini
10-Firmaların Akredite edilmesi gerektiğini;

Özel Hastaneler Platformu
11-KİK fiyatlarının Özel Hastanelerde görebilmeli
12-Fiyatların mutlaka açıklanması gerektiğini;

Sektör Sivil Toplum Örgütleri
1-Emekli Sandığı protokolleri kesin olarak iptal edilsin.
2-Alımlarda girilen ihalelerin 90 günlük en düşük fiyatı geçerli olsun.
3-Tıbbi cihaz isim standardı oluşturulsun,
4-Tıbbi cihaz kullanılabilir Kalite standardı oluşturulsun,
5-İhtisas komisyonları kurulsun
6-Tıbbi cihaz isim standardı E-İhaleye geçmek için şart olduğunu belirttiler

Konuşmaların üzerine Sosyal Güvenlik Kurumu Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürü Hasan Çağıl kendi kurumları bünyesinde Tıbbi cihaz daimi ihtisas kurulunun hemen oluşturulabileceğini bununla ilgili çalışmaların hemen başlatılacağını belirtti.

Toplantı sonunda belirtilen görüşlerde;
1-Yapılacak değişikliklerin önceden belirlenmesi gerektiği,
2-Kamu İhale Kurumu verilerinin yanlış olduğu,
3-Çerçeve anlaşmalarının uygulanışı,
4-Çin ve üçüncü dünya ülkelerinin bile belge ve belgelendirme istemesi fakat bizim ülkemizde böyle bir sistemin olmamasından dolayı kalitesiz malın ülkemize rahatlıkla girdiğini,
5-Sertifikalarda içeriklerin hep aynı olduğunu,
6-Ruhsatlandırma dairesinin hızla kurulmasını,
7-Piyasa Gözetim ve denetimin acilen işlemesi gerektiği,
8-Akreditasyon komitesi kurulabilirliğinin araştırılmasını,
9-Kullanılan tıbbi cihazlarlar sebebi ile ameliyatlarda revizyon yaşayan hastaların hekimler tarafından Tedavi hizmetleri genel müdürlüğüne bildirilmesi, müdürlük aracılığıyla komisyona aktarılması görüşlerinde hem fikir olundu.

Toplantı sonunda Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürü Hasan Çağıl, Sosyal Güvenlik Kurumu başkanlığında, Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Strateji Geliştirme Başkanlığı, İlaç Eczacılık Genel Müdürlüğü, Gümrük Müsteşarlığı, Dış Ticaret Müşteşarlığı ve Sivil Toplum Örgütleri’nin Tıbbi Cihaz İhtisas Komisyonun kurulmasını, Sosyal Güvenlik Kurumu en kısa süre içinde resmi yazı ile davetiye yollamasında karar kılındı. Duyuru ve sekretarya görevini TÜDER üstlendi. Komisyonda görev alacak ana üyeler seçildi. Komisyon başkanı Sosyal Güvenlik Kurumu Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürü Hasan Çağıl olmak üzere, Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan, Strateji Başkanlığı Başkanı Memet Atasever, İlaç Eczacılık Genel Müdürü Saim Kerman, Özel Hastaneler Platformu Başkanı Mehmet Altuğ, Özel Hastane Yetkilileri, TÜDER Başkanı Mustafa Daşcı, TÜMDEF Başkanı Mehmet Ali Özkan, SEİS Başkanı Metin Demir, Gökhan Abra, Ahmet Fethi Polat ve seçilecek bilimsel kurul üyeleri yer alacak.

Yorum bırakın

TEB KONGRESINDE BEKLENEN SONUÇ

Türk Eczacıları Birliği (TEB) 37’inci Olağan Büyük Kongresi’nde, 4 Aralıktaki eczanelerin kepenk kapatma eylemiyle ilgili olarak Başkan Erdoğan Çolak değerlendirme yaparaken, AK Parti İstanbul Milletvekili Mehmet Domaç, “Enflasyonsuz Ortamda Eczacılık Yapma Dönemi” sözlerine tepki yağdı.

Türk Eczacıları Birliği 37’inci Olağan Büyük Kongresi 10-13 Aralık tarihleri arasında Hilton Oteli’nde yapıldı. Türkiye’nin dört bir yanından gelen 316 delegenin ve Kongremizi takip eden bine yakın eczacının katılımı ile Ankara’da gerçekleşti. Toplantının açılışında konuşan Türk Eczacıları Birliği (TEB) Başkanı Erdoğan Çolak, 4 Aralıkta ilaç fiyatlarındaki değişiklikleri protesto amacıyla eczanelerin 1 günlük kepenk kapatma eylemi yaptığını anımsattı. Eylemin, eczacıların birlik ve beraberliğini gösterdiğini söyleyen Çolak, bundan sonra da aynı kararlılıkla yollarına devam edeceklerini ifade etti. Çolak, “Bizler, uzunca süredir var olan sorunların çözümü için diyalog kanallarını zorladık ancak gelinen noktada hak arama mücadelemiz başka bir yöne evrilmek durumunda kaldı” diye konuştu.


“4 Aralık’taki Gelişmenin İki Cephesi Bulunuyor”
Sosyal Güvenlik Kurumunun (SGK), eylemle ilgili eczacıları ”tehdit ettiğini” öne süren Çolak, “Tehditlere boyun eğemeyeceğimizi artık onlar da anlamıştır diyorduk ama sanırım önümüzdeki dönemde bunu bir daha görmek istiyorlar. Bize bir çare bırakmıyorlar. 4 Aralık’taki gelişmenin iki cephesi bulunuyor. Bir yanda hem sağlık hem de ilaç sunumunda görevli eczacıları piyasa şartlarına terk ederek, güçlülerin daha güçleneceği, zayıfların yok olacağı bir yaklaşım geliştirenlerin duruyor. Diğer yanda ise eczacılık alanında toplumsal iyiyi önceleyen adaletli bir sistem kurulması için mücadele edenler bulunuyor. Eczacılar, birey ve toplum sağlığı için çalışıyor ancak eczanelerin mali sürdürülebilirliğe ihtiyacı var. Kamu ‘güçlü olan ayakta kalır’ yaklaşımı bizleri eylem sürecine götürdü. Eczacılar ne fiyat düşüşlerine ne de kamunun sağlık alanında mali tedbirler uygulamasına karşı değil. Ancak sınırlı sermayesi ile yaşamaya ve yaşatmaya çalışan binlerce eczanemizi kaybetmemize neden olacak bir süreç karşısında bizlerin de sessiz kalması mümkün değildir. O gün de ifade ettik; bizler için sorunlarımıza rasyonel bir çözüm bulunmadığı müddetçe süreç bitmemiştir, eylemlilik sona ermemiştir. Burada, sorunlarımızın çözümlerini birincil muhatapların bir araya geldiği bir kongrede tartışacağız. Bundan böyle nasıl bir yol izlememiz gerektiğine birlikte karar vereceğiz” şeklinde konuştu.


“Eczacılara Danışmanlık Hizmeti Karşılığında Meslek Hakkı Verilmeli”
Sağlık alanındaki düzenlemelerin, ekonomi bürokratlarının masa başı çalışmalarına göre belirlendiğini iddia eden Çolak, eczacılar açısından derin erimenin 2004 yılı İlaç Fiyat Kararnamesi ile başladığını belirtti. Bu düzenlemeler sonucu, eczanelerin ticari faaliyetlerini zorlukla sürdürür hale geldiklerini anlatan Çolak, 2008 ekonomik kriziyle de eczanelerin daha da zor bir duruma düştüğünü söyledi. 2004 yılından beri yavaş yavaş rafları kamulaştırılan, ilaç fiyat değişimlerine karşı tamamen savunmasız bırakılmak istenen eczacıların, “tek yürek tek vücut” olarak 4 Aralıkta birlikte haykırdıklarını hatyrılatan Çolak, burada eczacıların, “yaşamak için yaşatmak istiyoruz” mesajını verdiklerini bildirdi. Sorunlarının çözümü için eczacılara danışmanlık hizmeti karşılığında meslek hakkı verilmesi gerektiğini ifade eden Çolak, eczacının gelirinin ilaç fiyatlarındaki düzenlemelerden bağımsız hale getirilmesinin önem taşıdığını söyledi. İlaç sanayi ile ilgili bakanlıklarla SGK arasında imzalanan protokolle, ilaç alanında 3.3 milyar TL tasarrufun 2,5 milyar TL’ye indirildiğini aradaki 800 milyon TL’nin böylece sanayiye ikram edildiğini savunan Çolak, aynı düzenlemeyle eczanın stok süresi 60 gün olmasına rağmen geçiş sürecinin 5 güne indirildiğini ifade etti. Çolak, “Sanayi hala stok zararlarımızı karşılamamıştır. Eczacının zararı telafi edilmemiş, bununla ilgili en ufak bir adım atılmamış, eczacı ve örgüt tehdit edilmiştir. Kongre böyle bir ortamda toplandı. Bizim bu tabloya kökten bir itirazımız var. Bu tablo değişecek, değişmek zorunda. Değiştirmezlerse, değiştireceğiz” dedi.


“Enflasyonsuz Ortamda Eczacılık Yapma Dönemi”
AK Parti İstanbul Milletvekili ve Türk Eczacıları Birliği eski Başkanı Mehmet Domaç, Türk Eczacıları Birliği’nin 37. Olağan Büyük Kongresi’nde yaptığı konuşmada, ilaç alanında sadece Türkiye’de değil, başka ülkelerde de düzenlemeler yapıldığını kaydetti. Dünyadaki ekonomik krizden Türkiye’nin de etkilendiğini vurgulayan Domaç, ilaç fiyatlarıyla ilgili daha önce alınan önlemlerin yeterli olmadığından yeni tedbirlerin alınmaya devam edildiğini belirtti.
Eczacıların ilaç fiyatlarının yükselmesine karşı olduklarını kaydeden Domaç, “Ben İstanbul Eczacı Odası Başkanlığım döneminde buna yönelik çalışmalar da bulundum. O dönemlerde ilaç fiyatları 20 günde bir yükselirdi. Şimdi öyle bir Türkiye yok. Şimdi Türkiye’de enflasyonsuz ortamda eczacılık yapma dönemidir. Buna zor alışacağız ama alışacağız” şeklinde konuştu.
Bu sözlerine salondakilerin tepki göstermesi üzerine Domaç, “Bu örgütte çok eylem yapıldı. Bunlar, 1978’den başlayan eylemlerdir. Örgütün dayanışması buna uygundur ama dinlemeye de tahammül olmalıdır. Ben birliğin daimi üyesiyim ve konuşma hakkım var. Bu hak alma mücadelesi eczacıların tek başlarına sürdüremeyecek, toplumun tüm kesimlerini yanınıza alınması gerekiyor. Hiçbir kurum, her zaman aktivasyon içinde olamaz. Bunun için düşünüp taşınıp tartışarak süreci ilerletmek gerekir” dedi.
CHP Hatay Milletvekili Abdülaziz Yazar da sağlıkta tasarrufun ilaç üzerinden olmaması gerektiğine işaret ederek, eczacıların kepenk kapatma eylemine destek verdiğini belirtti.

37.Dönem Merkez Heyeti
Kongre’de son iki yıldır Birliğin yürüttüğü çalışmalar değerlendirilirken, son olarak yayımlanan mevzuatın eczacılar ve hastalar üzerinde yarattığı yıkıcı etkiler tüm yönleriyle değerlendirildi. Oluşan merkezi heyet listesi şöyle; Ecz.Erdoğan Çolak Başkan, Uzm.Ecz.Harun Kızılay 2.Başkan, Ecz.Özgür Özel Genel Sekreter , Ecz.Nevin Taşlıçay Sayman, Ecz.Mukaddes Harmancı, Ecz.Hüseyin Olan, Ecz.M.Şerif Boyacı, Ecz.Ali Aslan, Doç.Dr.Mustafa Aslan, Ecz.Murat Yürür ve Ecz.M.Ekrem Eşkinat Merkez Heyeti Üyesi seçilirken; Ecz.Sertaç Özmen Denetleme Kurulu Başkanı, Ecz.M.Faruk Ekmen Denetleme Kurulu Üyesi, Ecz. Bülent Varel Denetleme Kurulu Üyesi görevine getirildi.

Yorum bırakın

SGK GÖNÜLLÜLERİ

Sosyal Güvenlik Kurumu’nun bir grup çalışanı önemli bir ilki gerçekleştirerek gönüllü katılıma dayalı bir dayanışma grubu oluşturdular. “SGK Gönüllüleri” adını verdikleri dayanışma grubu ile sosyal sorumluluk projeleri gerçekleştiriyorlar.

Sosyal Güvenlik Kurumu çalışanları, ülkemizde bir ilki gerçekleştirerek, toplumun, acılarını paylaşmak, sevinçlerine ortak olmak; hayatın gerçekleri ile yüzleşebilen sorumlu bireyler olarak toplumsal duyarlılığı artırmak ve SGK’nın kurumsal kültürünün oluşumuna katkı sağlamak amacıyla” SGK Gönüllüleri’ni kurdular. Birkaç kurum çalışanıyla başlayan sivil toplum oluşumunda şimdi onlarca gönüllü var. SGK Gönüllüleri, Bağ-Kur Genel Müdürlüğü çatısı altında, kimsesiz çocuklar için yapılan pikniklerle başladı. Üç sosyal güvenlik kurumunun birleşmesinden sonra daha büyük bir açılım yapan memurlar çalışmalarındaki çıtayı gün geçtikçe yükselttiler. Kurumdaki çalışma saatlerinden arta kalan zamanlarında sosyal sorumluluk duygularının sesine kulak veren SGK Gönüllüleri’nin; gazilerden şehit ailelerine, kimsesiz çocuklardan huzur evi sakinlerine kadar her kesime yer verildi. Ayrıca kültürel etkinliklerde düzenleyerek mesai arkadaşlarının bilgi birikimlerinin de artmasına katkı sağlanıyor.


SGK Gönüllü Sıfatlarını Kullanmıyor
SGK Gönüllüler, projeleri oluştururken ya da oluşturulan projeleri yönetime sunarken, daire başkanı, şube müdürü, şef ve memur sıfatlarını kullanmıyorlar. Projesi, fikri, birikimi olan, katkı sağlamak isteyen, işin ucundan tutarak gönlünü ortaya koyabilecek kim varsa kapıları açık. Tüm katılımcılarla eşit söz hakkı, ortak sorumluluk ve ortak akılla iş bölümü yaptıklarını söyleyen Gönüllüler, zaman zaman ailelerini de işin içine katıyorlar. Onlar arasında projenin fikir babasıyla gelen misafirlere çiçek dağıtan görevli; daire başkanıyla temizlik işlerini koordine eden kişi arasında hiçbir ast-üst ilişkisi yok.

İkinci Yıl Kutlandı
SGK Gönüllüleri ikinci yılını kutlarken, yaptıkları projelerden ve geri dönüşten aldıkları güç ile daha bir inanç ve kararlılıkla geleceğe dair projeler üretiyorlar. Gönüllüler, katılımlı sosyal sorumluluk projeleri ile toplumsal duyarlılıklarını göstermeye devam edeceklerini ve diğer kurumlara da örnek olmaya çalışacaklarını ve tüm bunları yaparken de kurumsal kültürün gelişmesine de katkı sağlamaya devam edeceklerini söylüyorlar… Elbette bunda en büyük güvenceleri Kurum yöneticilerinin şimdiye kadar bütün projelere gönülden katkı sağlamış olmaları. Bir başka ifadeyle aslında Kurum Başkanları ve Yönetim Kurulu üyelerinin de “gönüllü” gibi davranmalarından kaynaklanıyor olmasıdır.


“Amacımız, Kamu Kurumlarının Halkla Yakınlaşmasını Sağlamak”
Gönüllüler adına açıklama yapan SGK Kurumsal Hizmetler Daire Başkanı İlhan İşman, “Amacımız toplumsal barış ve kaynaşmaya katkıda bulunmaktır. Kamu kurumlarının halkla yakınlaşmasını sağlamak, böylece yöneticisinden, çalışanına herkesi ortak bir platformda buluşturmaktır. Kurum çalışanlarını kaynaştırmak, ailelerimizden de destek aldığımız için, aileler arası diyalogu artırmak, toplumsal yardımlaşma duygularını oluşturmak, artırmak, pekiştirmek, ortak hassasiyetlerimizi vurgulayarak mutluluklarımızı, hüzünlerimizi paylaşmak” dedi. İşman bir yetimin başını okşarken yaşadıklarını, bir şehit ailesinin elini sıkarken hissettiklerini anlatacak kelime bulamadığının söyledi.

Gönlüler yapılan etkinlikleri şöyle sıraladılar: “Kimsesiz çocuklara üç karne şenliği, şehitlik ziyareti, gazilerin ve şehit ailelerinin kurum’da misafir edilmesi, domuz gribi konferansı, eğitime katkı kermesi, çalışanlara tiyatro gösterisi sunulması ve 10 Kasım etkinlikleri gerçekleştirildi.” Gönüllüler, gönüllü katılımlı sosyal sorumluluk projelerini gerçekleştirme çabalarının süreceğini söyledi.

Yorum bırakın

PSİKOLOGLAR YASA İLE TANINMAK İSTİYOR

Yasal olarak tanımlanmak ve odalaşmak istediklerini belirten Psikologlar Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Gonca Soygüt, “Yasa ile denetim olanağı tanınmadığı için ortaya çıkabilecek “yanlış” uygulamaların açıklamasını akademisyeni ve uygulamacıları psikoloji camiası değil, yasayı yıllardır engelleyenlerin yapması gerekecektir. ” dedi.

33 yıldır örgütlü hizmet verdiklerini ve meslek yasasını çıkartmak amacıyla derneğin kurulduğunu söyleyen Türk Psikologlar Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Gonca Soygüt, “Mesleğimizi temsil etme, haklarımızı savunma ve kamuyu koruma konusunda yetkilerimiz sınırlı. Ciddi belirsizlikler var. Meslek yasası, mesleği yapan bireylerin özlük haklarını, rol tanımlarını belirliyor. Dolayısıyla o meslek alanına gelen sınırlar belirlenmiş oluyor. Ülkemizde sağlık meslek grubuna giren diyet uzmanları, fizyoterapistler ve yardımcı sağlık meslek grupları olarak tanımlananların yasal tanımı bulunmuyor. Resmi bir kurumda çalışan psikologlar iç yönetmeliklerle göre tanımlanıyor. Psikoloji alanında eğitimi olmayanların bu alanda yer açmalarına imkan tanıyor. Hangi eğitimlerin alınması gerektiği yasal tanımlamalar ile güvence altına alınmalı. Psikoloji ülkemizde sadece sağlıkla ilgili bir alan olarak düşünülüyor oysa psikoloji çok kapsamlı bir bilim dalıdırPsikoloji denince akla sadece klinik alandaki çalışmalar, ruh sağlığı hizmetleri geliyor ama psikolojinin, örgüt psikolojisinden, bilişsel psikolojiye, gelişim psikolojisine, sosyal psikolojiye çok geniş bir yelpazesi var. Uzmanlıkların bu anlamda tanımlanması ve sunulan hizmetin ehil kişiler tarafından yürütülüp yürütülmediğine dikkat edilmesi gerekiyor. Belirsizlikler nedeniyle şu anda topluma sunulan psikolojik hizmetlerin kalitesini denetleyemiyoruz.” şeklinde konuştu.


“Bilim Dalları Arasında Hiyerarşik Bir Düzenleme Olamaz”
1928 yılında çıkarılan “Tebabet ve Şuabatı San’atlarının Tarz’ı İcrasına Dair Kanun”a göre işlemlerin yürütüldüğüne değinen Prof. Dr. Soygüt, psikolojinin dünyada da yeni geliştiği bir dönemde oluşturulmuş kanuni düzenlemelerin hala geçerliğinin korumasının, tıp dışında kalan diğer sağlık alanlarının bilim ve uygulama alanında geldikleri aşamaları ve kamunun gereksinimlerini kapsamayan, kadük sayılabilecek yönleri olduğuna dikkat çekti. Psikolog olmayanların, kişisel gelişim merkezi adı altında yer açabildiklerini belirten Prof. Dr. Soygüt, bu durumun tespit edilmesi durumunda hiçbir ceza uygulanmadığını kaydetti. Diğer taraftan uluslararası ölçütlere göre Klinik Psikoloji Yüksek Lisans ve Doktora programlarının “Uygulamalı Psikoloji” adı atlında açılabildiği ve diplomadaki uzanmalık ve doktora derecesinin bu ad altında verildiğini belirten Prof. Dr. Soygüt, benzer biçimde, doçentlik unvanı açısından da, uluslararası örneklerde “Klinik Psikoloji Doçentlik Unvanı” karşılığında, ülkemizde “Uygulamalı Psikoloji Unvanı” kullanılabildiğini ekledi. Prof.Dr.Soygüt, konuya ilişkin defalarca YÖK’e TPD ve Psikoloji Bölümleri Konseyi adına başvurduklarını belirterek YÖK-Üniversiteler Arası Kurulda “Klinik tıp alanı ile ilişkili bir terim olup ancak Tıp doktorları tarafından kullanılabilir” anlayışının; başka bir deyişle 1928’in izlerinin hüküm sürdüğünü belirtti. YÖK tarafından Doçentlik Unvanı alanları açısından, Uygulamalı psikoloji alanın ısrarla korunmasının; Psikoloji alanı dışındaki kişilerin Uygulamalı Psikoloji Doçentlik unvanı için başvurularının önünü açtığını ekledi. Ayrıca, psikolojinin tüm alt dallarının uygulamalı alanları vardır; uygulamalı psikoloji oldukça genel ve belirsiz bir tanımlama olarak hele de yasal düzenlemelerin olmadığı durumlarda daha da fazla belirsizliği ve istismarı davet etmektedir diye belirtti.
Prof.Dr.Soygüt sözlerine şöyle devam etti: “gerekli yasal düzenlemeler olmadığı için, Türkiye’de, psikologların çalışmaları ve etkinliklerinin tıbbi model içinde ve “yardımcı sağlık personeli” olarak tanımlanması, mesleğimiz ile ilgili evrensel tanımlamalar açısından, kabul edilemez bir anlayıştır. Psikolojinin gelişmiş olduğu pek çok ülkede, psikologlar mesleklerini hiyerarşik bir işleyişten bağımsız olarak icra edebilmekte, dolayısıyla disiplinler arası çalışmalarda doğru ve işlevsel bir şekilde yer alabilmektedirler”.


“Kendinizi, Beyin Cerrahı Olmayan Birine Teslim Eder Misiniz?”
20 yıl boyunca 6 psikoloji bölümü varken, son 10 yılda 41 psikoloji bölümünün açıldığını kaydeden Prof. Dr. Soygüt, yeni açılan bazı bölümlerde psikoloji alanını temsil eden tek bir öğretim üyesinin bile olmadığını ya da TPD Akreditasyon ölçütlerinin çok altında kaldığını dile getirdi.
Psikoterapinin, uluslar arası ölçütlere göre ehil olan kişilerce yürütülebilecek bir tedavi yöntemi olduğunu belirten, Prof. Dr. Soygüt şöyle söyledi: “Kendinizi ya da bir yakınınızı, beyin cerrahı olmayan birine teslim eder misiniz? Bunu psikoterapi konusunda ehil olmayan birine, terapiye gitmeye benzetebiliriz. Bu açıdan Meslek yasasının engellenmiş olmasının en vahim sonuçlarından biri meslek odasının olamayışı; yani, kimlerin psikolojik yardım verebileceği konusundaki standartları da belirsiz bırakmıştır. Bu belirsizlik alanında bir bölümü psikoloji eğitimi bile görmemiş birçok kişi denetimsiz çalışmalar yapabilmektedir. Yasa ile denetim olanağı tanınmadığı için ortaya çıkabilecek “yanlış” uygulamaların açıklamasını akademisyeniyle ve uygulamacıları ile psikoloji camiası değil, yasayı yıllardır engelleyenlerin yapması gerekecektir.


“Avrupa’daki Psikologların Sahip Olduğu Hakları İstiyoruz”
Sağlık meslek grupları belli bir çerçeve yasa içerisinde gruplandırıldığını Avrupa Birliği (AB) uyum süreciyle değişiklikler olduğunu ileten Prof. Dr. Soygüt, fakat uyum çalışmalarının durmasıyla bunun da durduğunu söyledi. Prof. Dr. Soygüt, “Avrupa’daki meslektaşlarımızın haklarına sahip olmak istiyoruz. Uzman klinik psikolog olmanın tanımı, bir Avrupa psikoloji sertifikası denilen 4 yıl lisans programı üzerine 2 yıl psikolojinin bir alanında uzmanlık almak ve 1 yıl tam süreli denetim altında tam zamanlı staj uygulanmalıdır. Bu özelliklere sahip olanlar yurt dışında özel yer açabiliyorlar. Psikoterapi her klinikte yapılabilecek bir tedavi değil ama şu anda her yerde yapılabiliyor. Uluslararası Psikoloji Birliği ve Avrupa Psikoloji Birliği derneklerinde Uluslararası psikoloji birliklerinin aktif üyesiyiz. Türk Psikologlar Derneği, üyesi olduğu Avrupa Psikologlar Dernekleri Federasyonu (EFPA) tarafından onaylanarak, EFPA-Psikoterapi Uzmanlığı Tanınma Belgesi verme yetkisine sahip olmuştur. 4-8 Temmuz 2011 yılında Avrupa Psikologlar Kongresi, TPD ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilecek. Uluslar arası platformlarda ve EFPA nezdinde tanınan ve kabul gören bir meslek örgütü olarak Türkiye’de de, Avrupalı meslektaşlarımızla eşit mesleki yasal tanımlamalara ve haklara sahip olmak istiyoruz” biçiminde mesaj verdi.

Yorum bırakın

DOMUZ GRİBİNDE MERAK EDİLENLER

2009 yılına damgasını vuran Domuz gribi hakkında bilgi veren Ankara Numune Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Klinik Şefi Doç. Dr. Hürrem Bodur, merak edilen birçok konuyu açıkladı.

2009 yılında pandemi uyarısıyla gündeme gelen Domuz gribi hakkındaki spekülasyonları yanıtlayan Ankara Numune Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Klinik Şefi Doç. Dr. Hürrem Bodur, alınan önlemlerden, domuz gribi aşısına birçok konuya değindi.

Domuz Gribi Nedir?
Bugünkü domuz gribi ilk defa mart ayında Meksika’da domuz çiftliğinde domuzlar arasındaki bir salgınla, arkasından çiftlikte çalışan insanların hastalanmasıyla dikkat çekti. Meksika içerisinde hastalık hızla yayıldı. Hemen arkasından komşu ülke olan Amerika’ya sıçradı. Ardından Kanada, Avrupa ve Asya’da birçok ülkede vakalar rapor edilmeye başlandı. Dünya sağlık örgütü haziran ayında bunu “H1N1 grip pandemisi” olarak ilan etti. Pandemiye neden olan H1N1 Domuz, kuş ve insan grip virüslerinin karışımı ile ortaya çıkan yeni bir grip virüsüdür ve insanlar daha önce bu suşla karşılaşmadıkları için bu virüs ile oluşacak enfeksiyona duyarlıydı.

Domuz gribinin semptomları nelerdir?
Domuz gribinin belirtileri, insanlarda her yıl görülen mevsimsel grip belirtileri ile aynıdır. Hastaların yüzde 90’nın üzerinde yüksek ateş, yaygın vücut ağrısı, boğaz ağrısı, boğazda yanma, kuru öksürük. Bunlar sıklıkla görülen semptomlardır. Daha az olarak da burun akıntısı, bulantı ve ishal görülebilir. Kas ve eklem ağrıları hastayı istirahat etmeye zorlar. Çocuklarda bulantı, kusma ve ishal daha sık rastlanıyor. H1Nı gribi mevsimsel gribin görüldüğü sonbahar ve kış aylarında görülüyor. Pandemi nedeni ile şu anda grip etkenlerinin neredeyse tamamı H1N1 grip virüsüne ait yani bir kişi grip ise etken H1N1 kabul edilebilir. Hastalık klinik olarak belirtileri verse de insanların yüzde 30’unda da hiçbir klinik bulgu olmadan hastalık geçirilebiliyor. H1N1 gribinde görülen ölüm oranı mevsimsel gripteki gibi hatta ondan daha düşük oranlardadır. Ancak bunun mevsimsel gripten daha önemli özelliği var toplum buna duyarlı, yani daha fazla sayıda insanın hastalanmasına neden oluyor. Dolayısı ile ölüm oranı düşük de olsa daha fazla sayıda insanın hastalanmasına neden olduğu için daha fazla sayıda ölüm görülmesine neden oluyor. Hastalık çok fazla sayıda insanı etkileyecekse, bunun sağlık sistemine bir yükü olacaktır. Hastanelere başvurular artacak, yatan hastalar artacak, yoğun bakım ihtiyaçları artacak ve maalesef ölümler olacaktır. Bütün bu nedenlerle beklenilen bir grip pandemisine karşı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 2005 yılında ulusal pandemi planı hazırlamıştı. Buna paralel olarak her il ve hastane kendi pandemi planlarını oluşturdu. .

Domuz Gribinde Tedavi de neler uygulanıyor?
Gribal enfeksiyona verilen tedavi yöntemi aynen izleniyor. Öncelikle istirahat öneriliyour. Hatsala bulundukları odayı sık sık havalandırsınlar. Aynı oda birkaç kişi ile paylaşılıyor ise cerrahi maske takılmalı. Öksürükle etrafa virüs saçılmamalı. Sık sık yüzeyler temizlenmeli, Domuz gribinde el hijyeni çok önemli, su ve sabunla el yıkanmasını öneriyoruz. Bu amaçla alkol bazlı el antiseptikleri de kullanılabilir.

Her yıl başka bir salgın çıkıyor, bu bir biyolojik savaş mı şeklinde toplumda kanı oluştu. Ve her yıl başka bir grip salgını ile karşılaşılması beklenir hale geldi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
İlk pandemi 1918 yılında yaşandı, dünyada 40-50 milyon insanın ölümüne neden olduğu tahmin ediliyor. Ardından 1957 ve 1968 yıllarında yeni pandemiler oldu. Grip virüsünde küçük ve büyük antijenik değişiklikler sık sık olabilmektedir. Küçük değişiklikler her yıl grip enfeksiyonu görülmesinden sorumludur. Ancak büyük değişiklikler sık sık olmaz. Antijenik şift denilen ve virüste meydana gelecek büyük değişiklikler pandemi oluşturma potansiyeli nedeni ile dünya sağlık örgütü tarafından yakınen takip edilmektedir. 1990’lı yıllardan itibaren yeni bir grip pandemisi olması bekleniyordu. 2005 yılında kuş gribi de pandemiye neden olabilir mi diye düşünüldü. Ancak H1N1 virüsüyle oldu.

Domuz Gribi aşısı olanlardan imza alınmasının yanı sıra adjuvanlı olması büyük soru işaretleri oluşmasına neden oldu. Aşı olanlardan geçici felç olması durumu sağlık çalışanları başta olmak üzere insanları ikiye böldü. Bu konu hakkında bilgi verir misiniz?
Aşı temel olarak bir hastalığı oluşmadan önlemek prensibine dayanır ve halk sağlığı açısından önemlidir. Enfeksiyon hastalıklarında, hastalık oluşmadan aşılayarak koruma çok önemli bir kriterdir. Hastalık oluşmayacak düzeyde antijen verilerek bağışıklık kazandırıyorsunuz. Bütün aşılamalarda temel espiri budur. Spekülatif tarafa çekilmiş olsa da temelde halk sağlığında yapılacak hastalığı önlemeyle ilgili önlemler göz önünde bulundurulduğunda aşı yapılması önemlidir.
Adjuvanlı ve adjuvansız olmak üzere iki tip aşı mevcuttur. Adjuvan antijeni güçlendiren maddelerdir. Daha önce de bir çok aşıda kullanılmış ve güvenli olduğuna dair yeterli veriler mevcuttur. Adjuvansız aşılarda ise gerekli bağışıklığı sağlamak için daha fazla virüs antijeni bulunmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü her iki aşının da güvenle kullanılabileceğini belirtmektedir. Yan etkileri ise beklenilen yararları yanında ihmal edilecek oranlardadır. Ülkemizde kullanılan H1N1 aşıları adjuvanlı aşılardır. Ancak gebelere adjuvansız aşı temin edilmiş ve uygulanmaktadır.

Numune Hastanesinde ne gibi önlemler alındı?
Numune hastanesi Ankara’da en fazla gören hastanelerinden bir tanesi olarak günlük 600-700 poliklinik hasta sayısına ulaştığımız oldu. Gripli hastalar için 7 gün 24 saat çelışan grip polikliniği oluşturduk. Yüzlerce hasta yatarak tedavi gördü. Hasta yatırmak için Kendi kliniğimizin yatak sayıları yetersiz kaldı, 2 ayrı kliniği boşaltarak yatak sayısını artırdık. Ayrıca yoğun bakımda yatanlar ve hayatını kaybedenler oldu. Bunun yanında personel eğitimleri yapıldı. Hastanemizde 7 gün 24 saat hizmet verecek şekilde H1N1 aşı polikliniği oluşturuldu. Sadece hastane çalışanlarına değil tüm vatandaşlarımıza Gebelere yönelik adjuvansız, gebe dışındaki lere adjuvanlı olmak üzere aşı yapılmaktadır.

Yorum bırakın

SAĞLIKTA PERFORMANS VE KALİTE KONGRESİ’NDE İLKLER GERÇEKLEŞTİRİLECEK

II. Uluslararası Sağlıkta Performans ve Kalite Kongresi, 28 Nisan-01 Mayıs 2010 tarihleri arasında Antalya’da gerçekleştirilecek. Bu yıl kongrede birçok ilkler yapılacak.

II. Uluslararası Sağlıkta Performans ve Kalite Kongresi, 28 Nisan-01 Mayıs 2010 tarihleri arasında Antalya’da gerçekleştirilecek. Sağlık Bakanlığı tarafından düzenlenecek kongrenin, bu yıl ki ana teması “Hastanelerin Teşviki ve Güvenliği” olarak belirlendi. Kongreye başta Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Bankası,İngiltere Ulusal Sağlık ve Klinik Mükemmeliyet Enstitüsü, Bakanlığımıza bağlı kurum temsilcileri, Üniversiteler ve özel hastanelerin temsilcileri katılacak. Kongrede, Kongre Başkanı Prof. Dr. Nihat Tosun, Kongre Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Adnan Çinal, Kongre Onursal Başkanı Prof. Dr. Sabahattin Aydın ve 70 tane bilim kurulu üyesi yer alacak.

4 Farklı Alanda Kurs Verilecek
Geçen sene ilki düzenlendikleri kongrenin bildiri kitaplarının bilim dünyasına kaynak olarak sunulduğunu dile getiren Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hasan Güler, “İlk kongreye bin 300 kişi katıldı, 28 oturum yapıldı ve 100 bildiri sunuldu. Bu yıl daha da farklı etkinliklerimiz olacak. Hastanelerin teşviki konusunda teşvik mekanizmaları, kurumsal ve bireysel teşvik yöntemleri, teşvik mekanizmalarının klinik etkinlik ve eğitim boyutuna etkileri, kanıta dayalı tıp uygulamaları ve yönetici performansı konuları uluslararası tecrübeler ve yerel uygulamalar çerçevesinde ele alınacak. Hastanelerin genel anlamda gelişimi açısından çok faydalı bir kongre olacak. Kamu, üniversite ve özel hastanelerden herkesin katılabileceği bu kongrede kayıt ücreti altında herhangi bir ücret alınmayacaktır. Ayrıca bu yıl farklı olarak “Araştırma Ödülü” ve “En İyi Uygulama Ödülü” verilecek olup ilk üçe girenlerin kongreye katılımları Bakanlıkça karşılanacaktır. Ve ilk üçe girenler kongrede ilan edilecek. Bu etkinliğin yanı sıra Kongre süresince performans yönetimi, hasta güvenliği, çalışan güvenliği ve laboratuar güvenliği konularında sağlık profesyonellerine 1 günlük kurslar halinde eğitimler verilecek. Kursun etkili olması için katılımcı sayısı 20-25’i geçmeyecek” dedi.

Kongrede İlk Kez Ödül Verilecek
Araştırma Ödülünün, Seçici Kurul tarafından, saha araştırmasına dayalı olarak Bakanlık Hizmet Kalite Standartlarının etkinliğinin ölçümünü içeren tebliğler arasından belirleneceğini dile getiren Dr. Güler, bildiri sahiplerine “Hizmet Kalite Standartları Araştırma ve Bilimsel Yayın Ödülü” verileceğini iletti. En İyi Uygulama Ödülünün, Hasta güvenliği, Çalışan güvenliği ve Laboratuar güvenliği olmak üzere üç farklı alanda verileceğini belirten Dr. Güler, ödül töreninin kongrede ilk olma özelliği taşıdığını kaydetti.

Yorum bırakın