Mart 2010 için arşiv

TÜRKİYE DİYABET KONTROL PROGRAMI HAZIRLANIYOR

Türkiye`de gün geçtikçe artan şeker hastalığıyla mücadele için ‘Türkiye Diyabet Kontrol Programı’nı hayata geçireceklerini belirten AK Parti Adana Milletvekili Prof. Dr. Necdet Ünüvar, diyabetin ülkedeki seyri konusunda çarpıcı tespitlerde bulundu.

Dünyada ve Türkiye`de gün geçtikçe artan şeker hastalığıyla mücadele için ‘Türkiye Diyabet Kontrol Programı’nı hayata geçireceklerini anlatan AK Parti Adana Milletvekili Prof. Dr. Necdet Ünüvar, diyabet ve komplikasyonları ile mücadele stratejisi ve eylem planlarının geliştirilmesi amacıyla Türkiye Diyabet Kontrol Programı Çalıştayı düzenlediklerini kaydetti. Türkiye Diyabet Kontrol Programı hakkında Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e bilgi veren Prof. Dr. Ünüvar, Sağlık Bakanlığının bu hastalığa karşı izlenecek stratejiyi belirlediklerini kaydetti. Diyabetin, gerek tedavi, gerekse komplikasyonları açısından ülke ekonomilerini olumsuz etkileyen hastalıklardan biri olduğunu vurgulayan Endokrinoloji Ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ünüvar, sağlık harcamalarının yüzde 10’nun diyabet ve komplikasyonlarına harcandığını bildirdi.
Prof. Dr. Ünüvar, “Eğer 15-20 yıl önce ‘diyabet görülme oranında ve komplikasyonlarında büyük bir artış yaşanıyor’ tespitinde bulunsaydım, bu tespit bugün hala geçerliliğini koruyor olurdu. Çünkü bu hastalık tüm toplumları git gide daha fazla etkiliyor” dedi.

“Diyabetin Artması, Ülke Ekonomisi Üzerindeki Yükün Artması Demek”
Diyabetin iki çeşiti olduğunu bunlardan, tip 1 diyabette insülinin mutlak derecede olmadığı bilgisini hatırlatan Prof. Dr. Ünüvar, tip 2 diyabetin özellikle sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşamın bir sonucu olan obeziteden kaynaklandığını ve görülme sıklığında artış olduğunu vurguladı. Diyabetin artmasının ülke ekonomisi üzerindeki yükün artması anlamına geldiğini ifade eden Prof. Dr. Ünüvar, tüm gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin diyabet ile ilgili stratejik plan uyguladığını söyledi. Sağlık Bakanlığı’nın bir taraftan aşı ile korunabilir hastalıklar üzerinde dururken diğer taraftan kronik hastalıklarla ilgili koruyucu mekanizmaları da devreye soktuklarını ifade eden Prof. Dr. Ünüvar, tedbir almada kronik hastalıkların, bulaşıcı hastalıklardan daha zor olduğunu belirtti. Prof. Dr. Ünüvar, Sağlık Bakanlığı’nca düzenlenen Türkiye Diyabet Kontrol Programı Çalıştayı’nda, yürütülecek çalışmaların ardından Mayıs-Haziran ayları gibi bir eylem planının ortaya çıkacağını söyledi.

Sağlık Bakanlığının Eylem Planı
Türkiye Diyabet Kontrol Programının, Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesinde, Sağlıkta Dönüşüm ve Sosyal Güvenlik Reformu Projesi kapsamında hayata geçirileceğini kaydeden Prof. Dr. Ünüvar, 5 gün süren çalıştayda tüm tarafların bir araya geldiğini söyledi.

“Diyabet Engelleme Planı Sigara Yasağından Daha Zor Uygulanır”
Genetik nedenlere bağlı diyabetin engellenmesinin mümkün olmadığını, ancak çevresel faktörlerden kaynaklanan tip-2 diyabetin önlenebileceğini hatırlatan Prof. Dr. Ünüvar, buna yönelik izlenecek stratejinin özellikle obeziteyi hedef alması gereğini vurguladı. Bu eylem planında Sağlık Bakanlığı dışında Milli Eğitim Bakanlığı’nın gerekli müfredatı okulların programına koyması gerektiğini belirten Prof. Dr. Ünüvar, yerel yönetimlerin fiziksel aktiviteyi teşvik etmesi gerektiğine dikkat çekti. Bu noktada fiziksel aktiviteyi teşvik edici önlemlerin hayata geçirilmesinin büyük önem taşıdığını anlatan Prof. Dr. Ünüvar, “ İnsanları diyabete sevk eden yeme alışkanlığı ve hareketsiz yaşamın önüne geçilmeli. Sigara içenler başkalarının sağlığını da tehlikeye attıkları için tütün yasağı daha kolay uygulanabiliyor. Ancak sağlıksız beslenme ile ilişkili obezitede kişinin kendi sağlığı söz konusu olduğu için, ‘İstediğimi yerim, kime ne’ anlayışıyla, bununla ilgili kuralları uygulamada zorlanıyor. Bu konuda bir anlayış ve davranış değişikliği geliştirmek çok önemlidir. Yapılan bir araştırmaya göre, anne ve babanın her ikisi de obezse çocuklarının yüzde 80’i, sadece biri obezse yüzde 50’sinin obez olma ihtimali var. Her ikisi de obez değilse bu oran yüzde 9’a düşüyor” dedi.

“Doyma Refleksi Beyin Tarafından 20 Dakika Sonra Algılanıyor”
Sportif faaliyetlerin sadece zayıflama amacına yönelik olmadığını, fazla kilonun hipertansiyon, kanser, karaciğerde yağlanma riskini artırdığını ve uyku düzenini bozduğunu söyleyen Ünüvar, “Dolayısıyla çocuklar ve gençler fiziksel yönden aktif olmalı, sporu bir yaşam şekli haline getirmelidir” diye konuştu.
Doyma refleksinin beyin tarafından 20 dakika sonra algılandığını, ayak üstü atıştırılan besinlerin doyma refleksini geç harekete geçirdiği için obeziteye yol açtığını anlatan Ünüvar, “İnternet ve televizyon da abur cubur yemeyi teşvik ediyor. Hafta sonlarında kiloların yüzde 25’i bu şekilde alınıyor. Günde bir saatten daha az televizyon izleyenlerde obezite riskinin daha az olduğu saptanmış durumda” dedi.

Yorum bırakın

“ROBOTİK CERRAHİDE ÜLKE GERÇEKLERİ DÜŞÜNÜLMELİ”

Robotik ameliyat üzerinde eğitim veren Amerika Tufts Üniversitesi Baystate Hastanesi Ürojinekoloji ve Pelvik Rekonstrüktif Cerrahi Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özgür Harmanlı, ülkemizde robotik cerrahiye yönelmeden önce, maliyetin gözönünde bulundurulması gerektiğine dikkat çekti.

Son dönemlerde ilgiyle takip edilen robotik cerrahi, hekimler tarafından da operasyonlarda giderek daha cok tercih ediliyor. Robotik cerrahinin farklı bir yöntem olduğunu ve birçok branşta denendiğini kaydeden Amerika Tufts Üniversitesi Ürojinekoloji ve Pelvik Rekonstrüktif Cerrahi Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özgür Harmanlı, ABD’de ürolojide prostat ameliyatlarında neredeyse altın standard konumunda olduğunu ancak kadın doğumda en uygun cerrahi tekniklerin hala araştırıldığını kaydetti. Kadın doğum alanında robotik cerrahi de hala geçiş aşamasında olduğunu kaydeden Prof. Dr. Harmanlı, Histektomi ameliyatında genellikle robota ihtiyaç duyulmadığını buna karşın bu ameliyatlarin gerekli egitimle standard laparoskopi, ya da vajinal yoldan yine minimal invazif bir sekilde yapilabilecegini belirtti. Dr. Harmanli’ya göre, rahimden miyom cıkarılmasının, jinekolojik kanser operasyonları ve prolapsus tamirinin robotun özellikle avantaj sagladığı jinekolojik ameliyatların başında geldiğini söyledi.

“ABD’de Yatan Hasta Maliyeti Yüksek Ülkemizde Değil”
ABD’deki robot kullanımı ile ülkemizi karşılaştıran Prof. Dr. Harmanlı şöyle konuştu: “Türkiye gibi ülkeler için robot gibi cok yüksek maliyetli bir ameliyat ne kadar ekonomiktir, bunu düşünmek gerekli. Bir gecelik hasta yatağı ABD’de çok pahalı, Türkiye’de ise öyle değil. Hastaların hastanede kalması fazla bir maliyet getirmiyor. Yani hastanın bir an önce tedavi edilmesi maliyeti çok ciddi bir şekilde azaltıyor. Dolayısıyla ameliyat sırasında harcanan paranın yüksek olması Amerika’da ekonomiyi rahatsız etmiyor. Çünkü hasta bir an önce hastaneden çıktığı için maliyeti de o şekilde düşük tutulmuş olabiliyor. Olayın hem maliyetini hem de uygulanabilirliğini birlikte değerlendirmek lazım. Robotun Türkiye’de kullanılabilirliğini bu bağlamda birlikte değerlendirilmeli. Amerika’da yaygın kullanılabilir ancak ülkemizin gerçeklerini göz ardı etmemek gerekiyor” dedi.

“Prolapsus Ameliyatları Robotla Çok Kolay”
Prolapsus yani mesane ve uterus sarkması ameliyatları üzerine uzmanlaştığını kaydeden Prof. Dr. Harmanlı, “Robotun prolapsus operasyonlarında başarılı bir uygulanabilirliği var. Rahimi çıkardıktan sonra hatta rahimi çıkarmasak bile sarkmış olan vajinanın karın içinde bir yere asılması için dikiş atmak gerekiyor. Laparoskopik dikiş atmak teknikleri var. Bazı hekimlerin elinde başarılı sonuçlar elde edilse de standart laparoskopik cerrahi de dikiş atmak genellikle pek çok kadın doğumcuya zor geliyor. Fakat robot ile dikiş atmak açık ameliyat kadar kolaylaşıyor. Dolayısıyla açık ameliyat yapmak zorunda kaldığım sarkma ameliyatlarını şimdi robot ile yapıyorum. Şu anda yüz üzerinde vaka çalışması yaptım ve çok başarılı sonuçlar elde ettim” şeklinde konuştu.

“Açık Ameliyatta Ne Kadar Dikiş Atılıyorsa, Robot ile de Atabiliyoruz”
Robot ile ameliyat yapılması üzerine çok sayıda eğitime katıldığını dile getiren Prof. Dr. Harmanlı, Amerika’da robotla ameliyat konusunda ciddi çalışmalar yapıldığını ifade etti. Prof. Dr. Harmanlı, “Robot ile yama yani fıtık ameliyatlarında kullanılan meş tarzı, bir ucu sakrumun önündeki ligamente dikiliyor diğer ucu da vajenin tepesine dikiliyor. Böylece vajen geriye doğru çekilmiş oluyor. Robotlarda açık ameliyatla yapılanların aynısını uygulayabiliyoruz. Açık ameliyatta ne kadar dikiş atılıyorsa, robot ile aynı sayıda dikiş atabiliyoruz” diye konuştu.

Yorum bırakın

TÜRKİYE, ORTA DOĞU VE BALKANLARIN İLAÇ ÜRETİM ÜSSÜ OLACAK

1 Marttan itibaren ilaç ruhsatlandırılmasında, üreticilerin Sağlık Bakanlığı’na sunmakla yükümlü olduğu ”İyi İmalat Uygulamaları Belgesi” (GMP)için yeni uygulamaya Bir gidilecek. Bu uygulamaya göre, Sağlık Bakanlığı’nın bizzat denetlediği ve uygun bulduğu ya da karşılıklı tanıma anlaşması olan ülkelerin resmi otoritelerince verilen GMP belgelerİ kabul edilecek. İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr Halil Akar, konu ile ilgili şöyle konuştu: “ ‘Türkiye’de çok iyi ilaç üretim yerleri var’ düşüncesinden yola çıkarak ülkemizi Orta Doğu ve Balkanların ilaç üretim üssü haline getirme kararı aldık. Jeneriğin ithalini zorlaştırıp, orijinal ürünlerin üretimini teşvik etmek istiyoruz”

Sağlık Bakanlığı 1 Marttan itibaren ithal ilaçların ruhsatlandırılmasında yeni bir uygulama başlatacak. Daha önce üreticiler, ruhsatlandırmada, bakanlığa FDA (US Food and Drug Administration) (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) ya da EMEA (European Medicines Agency) (Avrupa İlaç Ajansı) gibi ilaç otoritelerinin verdiği “İyi İmalat Uygulamaları Belgesi”ni sunabiliyordu. Ancak artık Sağlık Bakanlığı’nın bizzat denetlediği ya da karşılıklı tanıma anlaşması olan ülkelerin resmi otoritelerince verilen belgeler kabul edilecek. Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü’nün konuya ilişkin genelgesinde, Beşeri Tıbbi Ürünler Ruhsatlandırma Yönetmeliğinin, “Üreticinin, Bakanlıkça verilmiş yahut uluslararası kabul görmüş kuruluşlarca verilerek ilgili ülkenin yetkili otoritesi tarafınca onaylanmış ve Bakanlıkça kabul edilmiş iyi üretim uygulamaları çerçevesinde üretim yapabileceğini gösterir GMP (Good Manufacturing Practices) (İyi İmalat Uygulamaları) belgesinin gönderilmesi gerekir” hükmü vurgulandı. Bu genelge bağlamında, 1 Marttan itibaren ruhsat başvurularında Sağlık Bakanlığı’nca denetlenerek verilen veya karşılıklı tanıma anlaşması olan ülkelerin resmi otoritelerince verilen GMP belgelerinin sunulması gerektiği, genel müdürlükçe bu şartları yerine getirmeksizin yapılan başvuruların reddedileceği bildirildi.

“Yeni İlaçların Sunumunda Sorun Yaşanabilir”
Merck Sharp Dohme İlaçları Dış İlişkiler Direktörü Dr. Murat Aşık, daha önce uluslararası kabul görmüş FDA ve EMEA gibi uluslararası kuruluşların verdiği GMP belgesini kabul eden Sağlık Bakanlığı’nın, artık 1 Marttan itibaren bunları geçerli saymayacağını, sadece kendi vereceği belgeleri kabul edeceğini dile getirdi. GMP belgesinin Bakanlık tarafından nasıl verileceğini, zamanlamasını ve bu konuda yeterli kaynak olup olmadığını bilmediklerini, ancak bu durumdan hastaların olumsuz etkilenmesinden endişe duyduklarını belirten Aşık, kanser, kalp, AIDS ve diyabet gibi önemli hastalıkların tedavisinde kullanılan 200’den fazla yeni ürünün hastaların kullanımına sunumunda sorun yaşanabileceği uyarısında bulundu. Türkiye’de ruhsatlandırma aşamasının çok uzun sürmesi nedeniyle yeni ilaçlara ulaşmada yıllardır sorun yaşanırken yeni uygulamanın bu sorunu daha da büyüteceğini savunan Aşık, “Ruhsatlandırma ve geri ödemeye alınmada yaşanan gecikme yüzünden hastalar yeni ürünlere gelişmiş ülkelerden en az 2-3 yıl daha geç ulaşıyordu. Yeni uygulama bu süreci daha da uzatacak” şeklinde konuştu.

“2009 Yılının Nisan Ayından Bu Yana Ruhsat Başvurusu Kabul Edilen Ürünler Bekletiliyor”
Yeni düzenlenen denetime tabi tutulması gereken 273 üretim tesisi bulunduğunu, Sağlık Bakanlığı’nın Almanya, Fransa, İngiltere gibi çok sayıda farklı ülkede GMP denetimi yapacak yeterli eleman ve kaynağı olup olmadığını bilmediklerini ifade eden Aşık, “Bu üretim tesislerinin kısa sürede denetlenip belgelendirilmesi mümkün görünmüyor” diye konuştu. 2009 yılının Nisan ayından bu yana ruhsat başvurusu kabul edilen ürünlerin bekletildiğini, 1 Marttan itibaren de artık geçerli GMP belgesi olmayan ürünlerin ruhsat başvurularının kabul edilmeyeceğini belirten Aşık, şunları söyledi: “Biz bu denetime karşı değiliz. Ama sürecin nasıl işleyeceğini ve nasıl bir tanımlama olacağını bilmek istiyoruz. 20-30 yıldır gayet iyi işleyen bir sistem varken neden böyle bir değişikliğe gidildi bilmiyoruz. Sürecin hastalara zarar vermeyecek şekilde sonuçlandırılacağını ümit ediyoruz. Bu konuda sektör olarak biz de üzerimize düşeni yapmaya hazırız.”
Türkiye’nin uluslararası tanıma sağlayan İlaç Teftiş Anlaşmasına (PIC) henüz üye olmadığını, bu sisteme giren ülkelerin birbirlerinin belgelerini karşılıklı tanıdıklarını belirten Aşık, “Ülkemiz eğer bu sisteme üye olursa sorun kendiliğinden çözülür” dedi.

“Türkiye İlaç Üretim Üssü Olacak”
Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr Halil Akar, yeni sistemin işleyişi hakkında bilgi verdi. Üretim, ham madde ve işçilik ucuz olduğu için dünyada jenerik ürünlerde Uzak doğuya kayma olduğunu, oysa Türkiye’de de çok iyi ilaç üretim yerleri bulunduğunu belirten Akar, ilaç harcamalarında ithal ilaçların oranında artış olduğunu, eğilimin ithale doğru yöneldiğini söyledi. Akar, şöyle konuştu: “Türkiye’de çok iyi ilaç üretim yerleri var düşüncesinden yola çıkarak ülkemizi Orta Doğu ve Balkanların ilaç üretim üssü haline getirme kararı aldık. ‘Üretim yeri Avrupa’da ya da Asya’da olsun GMP uygulamalarını biz yapalım’ dedik. Amacımız yerli üretimi teşvik etmek. Jeneriğin ithalini zorlaştırıp yerli üretimi teknik olarak mümkün olan orijinal ürünlerin üretimini teşvik etmek istiyoruz. Umarız bunda başarılı oluruz. Aldığımız geri dönüşler iyi yolda olduğumuzu gösteriyor.”

“Elzem İlaçlar için Denetime Öncelik Verilecek”
“Yeni uygulamayla hastaların yenilikçi ilaçlara ulaşmada zorluk yaşayabilecekleri” eleştirisine Akar, bazı ilaçların yeni uygulamadan muaf tutulduğunu bildirdi. Bir ürünün kendi alanında en ucuz ve tedavide tek (endikasyon muadili olmayan) ilaç olması halinde uygulamadan kapsam dışı tutulacağını açıklayan Akar, jenerik ürünlerde ise zaten sıkıntı beklemediklerini ifade etti. Yeni çıkan orijinal ürünlerde belgelendirmenin belli bir süre alabileceğini, ancak elzem ilaçlar için bu denetime öncelik vereceklerini kaydeden Akar, denetimlerin teftiş kurulu ile İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğünün elemanlarınca yapılacağını söyledi. “Denetimi yapılacak üretim tesislerinin sayısının çok fazla olduğu” görüşüne de katılmadığını anlatan Akar, “Türkiye’ye bu tesislerin tümünden ilaç gelmiyor. Müracaat edilenlerin sayısı söz edildiği kadar çok değil” şeklinde konuştu. Akar, uluslararası karşılıklı tanıma için bakanlığın bir çalışma başlattığını, dil bilen sertifikalı müfettişler yetiştirildikten sonra bunun en kısa sürede gerçekleştirileceğini sözlerine ekledi.

Yorum bırakın

ANKARA ÜROLOJİ GÜNLERİ 2

Uluslararası katılımlı Ürojinekoloji Günleri -2; yurt içinden ve dışından katılımcı ve konuşmacıların katılımıyla gerçekleştiğini kaydeden Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Klinik şefi Prof. Dr. Filiz Avşar, toplantıda ameliyatların canlı yayınla izlenerek merak edilen soruların cevaplandığını söyledi.

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından düzenlenen Ankara Ürojinekoloji Günleri-2 gerçekleşti. Kongreye çok sayıda yerli konuşmacının yanı sıra Avustralya, Avusturya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde alanlarında otorite kabul edilen üç yabancı konuşmacı katıldı. Toplantının ilk günü bilimsel ağırlıklı oturumlara ayırdıklarını kaydeden toplantı Başkanı Prof. Dr. Filiz Avşar, ikinci günü ise yapılan operasyonları ameliyathaneden yapılan canlı yayınla katılımcılara izlettikleri interaktif bölüme ayırdıklarını söyledi. Prof. Dr. Avşar kongre hakkında şu bilgileri verdi: “Bu yıl Ürojinekoloji Kongremizin ikincisini düzenledik. Geçen yıl olduğu gibi bu yılda yoğun bir katılım gerçekleşti. İlk gün geçen yıl olduğu gibi bilimsel toplantılarımızı gerçekleştirirken ikinci güne de ameliyatları koyduk. Konularının otoritesi olan hocalar tarafından seçilen vakalar üzerinde ameliyatlar yapılarak, ameliyathaneden gerçekleştirilen canlı yayınla izletildi. Kongre salonundan direkt olarak birebir olarak hocalarımıza operasyon konusunda sorular yöneltmek ve bilgi almak şansına sahip oldular” dedi.

“Üst Dal Olma Düşünceleri Var”
Toplantıya alanında söz sahibi pek çok Türk konuşmacının yanı sıra, yurt dışından da birisi Türk üç yabancı konuşmacının katıldığını kaydeden Avşar, “Yurtdışından, Avustralya’dan Prof. Dr.Peter Petros, Avusturya’dan klinik şefi Dr. Burghard Abendstein ve Amerika’nın en iyi ürojinekologlarından kabul edilen Prof. Dr. Özgür Harmanlı konuşmacı olarak kongremize katıldı” şeklinde konuştu
Toplantıda Sağlık Bakanlığı Sağlık Eğitimi Genel Müdürü Safa Kapıcıoğlu’nun, bakanlığın müfredat ve yan dal, üst dal çalışmaları konusunda güzel gelişmelerden bahsettiğini sözlerine ekleyen Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Klinik şefi Prof. Dr. Avşar, “Bilim dalımız giderek genişliyor. Bir üst dal olsun mu olmasın mı tartışması hep yapılıyor. Güzel bir gelişme olarak zaman içerisinde bunun da olgunlaşıp bir yan dal yada üst dal olarak sunulacağını söyledi” dedi.


“İlk Yapılan Operasyon Çok Dikkatli Seçilmeli”
Dünyada, Pelvik Rekonstrüksiyonda ya da idrar kaçırma ve sarkma operasyonlarında Dünyada başarı oranının çok yüksek olmadığını belirten Prof. Dr. Avşar, “Ameliyatlar yüzde 70-90 oranında başarı gösteriyor. Yüzde yüzlük bir başarıya henüz ulaşılamadı. Fakat şöyle bir sıkıntımız var. İdrar kaçırmayla ve pelvik rekonstrüksiyonla ilgili ameliyatlarda hastanın şikayeti tekrarlayabiliyor. Her tekrarlamanın ardından da yeni yapılan operasyonda başarı şansı düşüyor. Dolayısıyla ilk yapılan operasyonun çok dikkatli seçilmesi ve hastanın iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Operasyonun eğitimli kişiler tarafından yapılması çok önemli” diye konuştu.

Pelvik Rekonstrüktif Cerrahi ve İnkontinans Derneği Sitesinden Online Ameliyat
Kongre Başkanı Prof. Dr. Filiz Avşar, aynı zamanda yönetim kurulunda bulunduğu Pelvik Rekonstrüktif Cerrahi ve İnkontinans Derneği’nin mesleki eğitim açısından önemli bir hizmet başlattığını kaydederek, “Pelvik Rekonstrüktif Cerrahi ve İnkontinans Derneğimizin sitesinde düzenli aralıklarla canlı yayınlarla ameliyat yapıp, meslektaşlarımıza sunmayı planlıyoruz. Bununla ilgili sistem de kuruldu. Naklen ameliyat yayınlarının yapılacağı dönemler bu sitede meslektaşlarımıza duyurulacak. Meslektaşlarımız da siteye girerek ameliyatları seyretme imkanı bulacaklar. Bilgisayar üzerinden tartışma ortamı da yaratacağız. Online olarak vakalar üzerinde tartışılabilecek. Aynı zamanda hastalar da siteyi ziyaret edebilecek ve hastalıkları ile ilgili uzman görüşünü sitemizdeki özel bağlantıdan alabilecekler. Derneğimizin site adresi www.urojin.org ” dedi.

Yorum bırakın

HEMATOLOGLARA KLİNİK ARAŞTIRMA SERTİFİKASI

7. Araştırıcı Eğitim Programı’nda bu yıl klinik araştırma yapılmasının yolları anlatıldı.

Türk Hematoloji Derneği tarafından düzenlenen Araştırıcı Eğitim Programı’nın 7.’si gerçekleştirildi. Klinik araştırmaların yapılışı ile ilgili temel bilgiler hakkında eğitim verildiğini kaydeden toplantı başkanı Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamdi Akan, katılımcılara Bakanlık onaylı ‘Klinik Araştırmacı Sertifikası’ verdiklerini belirtti.

Esra Öz: Toplantıyla ilgili bilgi almak istiyorum. Bu yedincisi. Bu toplantıda neler anlatılıyor? Niçin yapılıyor? Kimler katılabiliyor?
Prof. Dr. Hamdi Akan:
Toplantı, Türk Hematoloji Derneği tarafından Hematoloji uzmanı olmaya çalışan yan dal asistanlarına yönelik düzenleniyor. Genellikle bu toplantılarda günlük Hematoloji eğitimi sırasında nispeten az tartışılan, üzerinde daha az durulan konuları ayrıntıları bir şekilde inceleme şansı bulunuyor. Bu 2 günlük toplantının ana konusu, klinik araştırmalarda istatistik ve klinik araştırmalara genel bir bakış açısı geliştirmek. Bu toplantıda klinik araştırmalarda izlenen temel prensipleri sunduk. Bunlar klasik tıp eğitimi içerisinde anlatılmayan konular. İstatistik anlatılıyor ama bir klinisyenin anlayacağı, değerlendirebileceği ya da uygulayacağı bir istatistik bilgisi verilmiyor. Aynı şekilde klinik araştırmalar nasıl yapılır, kuralları nedir, nasıl yapılır üzerinde durduk.

Toplantıya kaç kişi katıldı?
Seksen kişi katıldı. Bunların 45’i yan dal uzmanlığına hazırlananlar, geri kalanı da bu toplantıya özel yan dalı bitirmiş uzmanlar.

Toplantının ayrıcalıklı özelliği var mıdır?
Türkiye’de klinik araştırmalar giderek arttığı için bu tip toplantıları son birkaç senedir özel sektör, üniversiteler, dernekler ve Sağlık Bakanlığı düzenlemeye başladı. Bu toplantının bir özelliği de programa katılanlara sınav uygulanması. Sonunda Bakanlık tarafından sertifikasyon veriliyor. Dolayısıyla bu toplantıya katılanların hepsi, toplantı bitimindeki sınavı başarırlarsa, ‘Klinik Araştırma Sertifikası’ alacaklar.

Klinik Araştırma Sertifikası alınması için ne gibi konular üzerinde duruluyor?
Klinik araştırmaların tarihçesi, uyulması gereken ulusal ve uluslararası kurallara değiniyoruz. Klinik araştırmaların etiği, araştırma nasıl tasarlanmalı, nasıl yürütülmeli, araştırma nasıl bitirilmeli ve bittikten sonra nasıl yayın haline çevrilmeli gibi konular üzerine temel bilgiler verdik.

Master Class uygulaması hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Master Class uygulaması Avrupa Hematoloji Birliğinin bir uygulamasıdır. Yani, tıp eğitimi içerisinde verilmeyen konuların kurslar aracılığıyla verilmesini hedefleniyor. Biz de onu şimdi burada yapıyoruz. Şu anda Türkiye’de klinik araştırmalar çok ciddi sorunlarla karşı karşıya. En büyük sıkıntı Danıştay’ın yeni çıkan yönetmeliğin bazı maddelerini iptal etmesi oldu. Bu iptal kararından sonra bu yönetmelik artık geçersiz hale geldi. Şu anda Türkiye’de hala kimse, klinik araştırmalarda ne yapılacağını bilmiyor. Etik kurullar çalışmıyor. Beklentimiz kısa bir süre içerisinde bu işe bir çözüm bulunması. Ama geçici çözümler yeterli değil. Bunun en kısa zamanda kökünden çözülmesinde, herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir yönetmeliğin çıkarılmasında büyük fayda görüyoruz. Etik kurullarının kurulabilmesi için Yasa gerekliliği kaçınılmaz bir şey. Danıştay’ın da üzerinde durduğu gibi, bu yasanın çıkması zorunlu hale geldi.

Bu toplantıya katılanların birçoğu aslında uzman ve bu zamana kadar mutlaka yayın yapmışlardır. Bu toplantı araştırmalarla ilgili ne gibi avantajlar sağlayacak?
Yayın yapıyorlar ama yaptıkları yayın genellikle bizim gözlemsel çalışma dediğimiz, ilaç dışı çalışmalar oluyor. Halbuki klinik araştırmaların önemli bir kısmı genellikle ilaçlar kullanılarak yapılan çalışmalardır. İlaç çalışmalarının çok özel kuralları var. Bunu bilen insan sayısı, son günlerde çoğalmakla birlikte, doktorlar arasında bile çok yaygın değil. İlaç çalışmalarının ağırlık kazanması ve klinik anlamda araştırma yapılması için çok gerekli bir sertifikasyon programı uyguluyoruz.

Devlet politikasında da Türk ilaçları tamamen Türkiye’de üretilsin mantığı geçerlilik kazanmaya başladı. Ulusal ilaç politikası uygulanması düşünülüyor, bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ulusal bir politika izlemek önemli yer tutuyor. Bizde şöyle bir alışkanlık vardı; FDA evet derse, biz de evet diyorduk. Ama bu süreç bu kadar hızlı ilerleyince artık gerek otoriteler, gerekse diğer kurumlar da üretim anlamında kontrolü biraz daha kendi ellerine almak istiyor. Türkiye’de yapılan çalışmalar anlamında da bu böyle düşünülür hale geldi. Mesela Türkiye’de yapılan Ar-Ge çalışmaları maalesef çok geri kalmış durumda ve çok hızlı bir şekilde ilerlemesi lazım. Dünyadaki ilacın neredeyse yüzde birini tüketiyoruz. Dolayısıyla Ar-Ge’nin de yüzde birinin Türkiye’de olması lazım. Halbuki bizim hesaplarımıza göre bu pay binde birler düzeyinde yer alıyor. Hem üretim anlamında Türkiye’de ilaç üretilsin, kendi ilaçlarımızı tüketelim, hem de bu ilaçlarla ilgili Ar-Ge’yi Türkiye’de yapalım. Hep yurt dışında yapılan çalışmalara bağımlı olarak davranmak zorunda kalıyoruz. İstiyoruz ki, ya biz de yurt dışında yapılan o çalışmaların bir parçası olalım ya da o çalışmaları burada biz yapalım. Ama bunu yapabilmek için, klinik araştırmaları bilmek lazım. En büyük sorunlardan birisi eğitim eksikliğiydi, şimdi bunu tamamlamaya çalışıyoruz.

Bu toplantıların devamı düşünülüyor mu? Konu aynı mı olacak, başka konular mı işlenecek?
Bu toplantıların yedincisini düzenledik ve her toplantıda farklı bir konuyu ele alıyoruz. Bu toplantının daha genişletilmiş şeklini yeniden yapmayı da düşünüyoruz.

Yorum bırakın

“HEDEFİMİZ BEBEK ÖLÜMLERİNDE BİNDE 10’UN ALTINA İNMEK”

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin kreş açılışında, “Önümüzdeki yıllarda anne ölümlerinde yüz binde 10, bebek ölümlerinde de binde 10’un altına inilmesi hedeflendi” dedi.

Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin kreş açılış törenine
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı ve Trabzon Milletvekili Cevdet Erdöl, Ankara İl Sağlık Müdürü Mustafa Aksoy ve Ankara Vali Yardımcısı Celal Dinçer katıldı. Bakan Akdağ, açılış konuşmasında, Türkiye’nin son 7 yıl içerisinde ‘kabuklarını kıran, kendini aşan’ bir döneme girdiğine dikkat çekerek, bu dönemin ana karakterinin insana verilen önem olduğunu kaydetti. Bakan Akdağ, 7 yıl içinde Türkiye’de demokrasinin özgürlüklerle birlikte gelişmesi olduğunu ifade ederek, şunları kaydetti: “Bir başka deyişle insan için yapmalıyız. Tabii ki söz konusu olan insan, ‘yönetim’ olunca, demokrasi ve insan hakları, bireyin özgürlüğü, bireyin vazgeçilmez oluşu ön plana çıkmış oluyor. Dolayısıyla, bu son 7 senenin en önemli özelliklerinden birisi de Türkiye’de demokrasinin gelişmesi, özgürlüklerin genişlemesi ve Türkiye’nin sivilleşmesidir. Aslında ne kadar yazık ki 100 yıla yakın Cumhuriyetimiz, çocukluk çağını yaşamıyor, gençlik çağını da yaşamıyor. Bir olgunluk dönemi içerisinde olması gerekecek kadar Cumhuriyetimiz yaşadı. İlelebet de payidar olacaktır. Ne yazık ki Cumhuriyetin bu 80’li yıllarında da biz hala sivilleşmeyi, daha çok demokratikleşmeyi ve bireyin özgürlüğünü gerçekten ortaya konduğu bir ülkeyi arıyoruz. Ama bunları hala arıyor olmamız, aslında Türkiye’de insana verilen önem açısından atılacak adımların da olduğunu gösteriyor.”

“Türkiye Aslında Bir Anlamda Gerçek Bir Demokrasinin Doğum Sancılarını Yaşıyor”
Türkiye’de demokratikleşme konusunda ciddi mesafeler aldıklarını dile getiren Bakan Akdağ, “Demokrasisi gelişen ve geliştiği için de halkın gücüyle, milletin iradesiyle, egemenliğin kendisinde olduğu ve bundan sonra kendisinde kalacağı, milletin iradesiyle birtakım sıkıntıların aşılacağına inanıyorum. Türkiye aslında bir anlamda gerçek bir demokrasinin doğum sancılarını yaşıyor” dedi.


“Anne Ölümleri Yüz Binde 10, Bebek Ölümleri Binde 10’un Altına İnecek”
Türkiye’de anne ve bebek ölümlerinde önemli mesafe kaydettiklerini belirten Bakan Akdağ, bunlardan birinin anne ve bebek ölüm hızının önemli oranlarda düşürülmesi olduğunu kaydetti. Bakan Akdağ, şöyle konuştu: “Türkiye’de 1998 yılında her 100 bin anneden 70’i, her bin bebekten de 43’ü ölüyordu. 2008 yılında anne ölüm oranının yüz binde 16.5’a, bebek ölüm hızının ise binde 13’e indi. 2009’da tüm dünyada etkili olan domuz gribi H1N1 nedeniyle anne ölümlerinde küçük bir artış yaşandı. 2009 yılında grip salgını nedeniyle ölümler yüz binde 20’nin altında oldu. Bebek ölümleri ise binde 13’e kadar geriledi. Önümüzdeki yıllarda anne ölümlerinde yüz binde 10, bebek ölümlerinde de binde 10’un altına inilmesi hedeflendi. Sağlık personelinin daha iyi hizmet verebilmesi için sağlanan kolaylıklardan biri de kreş hizmeti oldu. Türkiye’deki tüm yöneticilerimize bir kere daha hatırlatmak istiyoruz, kreş ihtiyaçları mutlaka tüm kamu kuruluşlarında ve gereklilik arz eden özel sektörde karşılanmalıdır, kreş oluşturulmalıdır” şeklinde konuştu.

2010-2011 Yılında Kreş İhtiyacı Tamamlanacak
Sağlık Bakanı Akdağ, artık birçok ailede anne babanın çalıştığını, çocuklarının bakımı için çalıştıkları kurumların kreş ihtiyacını karşılaması gerektiğini işaret ederek, “Önemli olan, yöneticilerimizin buna gerekli önemi göstermesidir. Önem verildi ki bu kreş açıldı. Bu Türkiye için zor değildir. 2010-2011 içinde bunları tamamlamayı hedeflemeliyiz. Kreş konusunda Türkiye’de ihtiyaç olduğu yerlerde tamamlanmalıdır” şeklinde konuştu.


“Küçük Melekler Kreşi, 7 Gün 24 Saat Açık”
Hastane bünyesinde açılan ”Küçük Melekler” kreşinin birçok kuruma örnek olması gerektiğini ifade eden Hastane Başhekimi Dr. Leyla Mollamahmutoğlu, “Özel bir hastaneyiz çünkü doğum ve yenidoğan randevu almıyor ve beklemiyor! 7 gün 24 saat aynı alt ve üst yapıyı hazır bulundurmamız kaçınılmaz. Bu nedenle klasik mesai saatleri dışında da, mesai saatlerine yakın sayıda personelin iş başında olması gerekiyor. Bu personelin çoğunun bakım isteyen yavruları var. Onlar başkalarının istirahat saatlerinde çalışırken, akıllarının rahat olması için, kendi canları yavrularını, gerekirse 24 saat emanet edecekleri çok yakınlarında bir yerleri olmalı dedik ve yola çıktık” diye konuştu.
Kadın sağlığı, kadın hastalıkları, doğum ve yeni doğan alanlarında hizmet verdiklerini kaydeden Dr. Mollamahmutoğlu, sağlık çalışanlarının çocuklarının yararlanacağı kreşin 7 gün 24 saat açık olduğunu belirtti.

Yeni doğan ünitesini de gezen Sağlık Bakanı Akdağ, yetkililerden hastaneye ilişkin bilgi aldı. Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf ile birlikte Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin kreş açılışını gerçekleştiren Bakan Akdağ, kreşteki çocuklara çeşitli hediyeler verdi.

Yorum bırakın

KLİNİK ŞEFLERİ HAKLARINI ARIYOR

Klinik şef, şef yardımcıları ve baş asistanlarının bir araya gelerek kurduğu Eğitim Hastaneleri Öğretim Elemanları Derneği hakkında bilgi veren dernek başkanı Doç. Dr. Özlem Evren Kemer, ‘öğretim elemanı’ olmalarına rağmen, ‘uzman hekim’ kadrosunda görüldüklerine dikkat çekti.

Klinik şef, şef yardımcısı ve başasistanları tarafından 1996 yılında kurulan Eğitim Hastaneleri Öğretim Elemanları Derneği, çoğunluğu Ankara’da bulunan 475 üyeye sahip. Eğitim Hastaneleri Öğretim Elemanları Derneği Başkanı Doç. Dr. Özlem Evren Kemer dernek hakkında şu bilgileri verdi: “Tüm illerdeki eğitim hastanelerinde şef, şef yardımcısı ve başasistanları da derneğimiz çatısı altında toplamayı hedefliyoruz. Sağlık Bakanlığına bağlı hastaneler, eğitim hastaneleri ve devlet hastaneleri olarak iki şekilde hizmet veriyor. Bu iki hastane arasındaki en önemli fark, eğitim hastanelerinde asistan eğitimi verilmesi ve bu işin klinik şeflikleri tarafından yapılıyor olması. Bugün ülkemizde asistanlık eğitimi Sağlık Bakanlığı’na bağlı eğitim hastanelerinde ve üniversitelerde veriliyor. Bir klinik şefinin başlıca üç görevi var; eğitici olarak asistan yetiştirmek, hastaların güncel tıbbi hizmeti alabilmesi için hizmet vermek ve altındaki personelin bu amaç için uygun çalışmasını sağlayan idareci olmak. Bir üniversite kliniğinde profesör, doçent ne ise eğitim ve araştırma hastanesinde klinik şefi ve şef yardımcısı da aynı şeydir. Başasistanlık da bir eğitici kadrosudur ancak çalışma süresi 3 yıl ile sınırlıdır. Gerekli olan durumlarda bu süre uzatılır.”
Dernek olarak amaçlarının üyelerin özlük haklarını korumak ve geliştirmek, sosyal, kültürel ve mesleki gereksinimlerini karşılamak olduğunu belirten Doç. Dr. Kemer, bu amaç için toplantılar düzenleyeceklerini dile getirdi.

“Şef ve Şef Yardımcılarına Uzman Doktor Maaşı Veriliyor”
Son dönemlerde üzerinde durdukları konunun Maliye Bakanlığı nezdinde hukuksal olarak özlük haklarının iyileştirilmesi olduğunu kaydeden Doç. Dr. Kemer, “Bugün için bir klinik şef ve şef yardımcısı yüklendiği onca sorumluluk ve yetkiye rağmen, mali açıdan göstergelerde ‘uzman doktor’ kategorisinde maaş işlemi görmektedir. Bizim amacımız bu gösterge listesinde ‘klinik şef ve şef yardımcısının ayrı bir kadro olarak bulunmasını sağlamaktır. Bugün ülkemizde bin 500 civarında klinik şef ve şef yardımcısı var. Bu kadronun mali olarak tanımlanmasının ülkemize mali bir yük getirmeyeceğini de düşünüyoruz. Biz bu amaç için Eğitim Hastanelerinde çalışan Klinik şef ve şef yardımcılarının konumlarını, sorumluluklarını ve yetkilerini benzer iş yapan eğitici kadrolarla karşılaştırarak TBMM’nde çeşitli komisyonlarda, ya da bire bir milletvekillerimizle görüşerek gündeme getirdik. Ayrıca Başbakanlık Müsteşarları ile de konuştuk. Bu konuda önemli bir farkındalık yarattığımıza inanıyorum” dedi.

Dernek Sitesi Forum Olacak
Son günlerde derneğin faaliyetlerinden haberdar etmek için web sayfası hazırlandığını belirten Doç. Dr. Kemer, internet üzerinden üye olunabileceği gibi, forum ortamı oluşturarak sorunların çözümleri üretebileceğini söyledi. Doç. Dr. Kemer, dernek ile ilgili bilgi edinebilmek için ozlemvidya@gmail.com adresine mail atabileceklerini kaydetti.

Yorum bırakın

HİLT TERAPİ İLE AĞRILARA KESİN ÇÖZÜM…

Fizyomed Genel Müdürü Ünal, “Hilt Terapi Tekniğinin Sosyal Güvenlik şemsiyesi kapsamına alınması gereken bir cihaz; 2003 yılında hedeflerini Sağlık Dergisi’ne açıklamış olan Fizyomed firmasının Genel Müdürü Turabi Ünal, bugün hedeflerini gerçekleştirerek fizik tedavi alanında Türkiye çapında yüzde 65 oranında pazar payına sahip bir firma haline geldiklerini kaydetti.

11 ülkeye ihracat yaptıklarını ve kurumsal kimliğe büründüklerini belirten Ünal, İvedik Organiza Sanayi bölgesinde 1500 metrekare alandaki yeni ofislerine taşındıklarını söyledi. Ar-Ge çalışmalarına da ağırlık verdiklerini dile getiren Ünal, üretim yapmalarının yanı sıra ilk ve tek olan cihazları ülkemize getirdiklerini sözlerine ekledi. Türkiye’de ilk ‘Hilt İmpulse Terapi’ tekniği ile kronik ağrıların giderilmesinin sağlandığını belirten Ünal, “Bu tedavi yöntemi ile hem ağrılara kesin çözüm bulunuyor, hem de maddi önemli tasarruflar sağlanıyor. Bu yöntemin Sosyal Güvenlik şemsiyesi kapsamına alınması gerekli dedi.


Hilt Terapi Her Anlamda Tasarruf Sağlıyor
Hilt Terapi cihazı ile ilgili Sağlık Dergisine bilgi veren Ünal şöyle konuştu: “Kesin tedavi garantisi vermemize rağmen, SGK’da ödemesi olmadığı için kimse bu yöntemi uygulamak istemiyor. Hilt Terapi, teknolojik bir yenilik olmasının yanı sıra terapatik bir yöntem ve dünya çapında benzersiz bir terapi olarak tanınıyor. Dokuları aşırı ısıtmadan tamamen güvenli bir şekilde yüksek enerji dozlarını düşüren tek yol olarak biliniyor. Ağrı tedavisinde ve spor travmatolojisinde kolaylıkla uygulanabiliyor. Yapılan klinik çalışmalarda, hastaların yüzde 93’ünde herhangi bir fonksiyonel rahatsızlığın veya ağrı semptomatolojisinin tamamen veya büyük ölçüde yok edildiği belirlendi. Diğer terapatik tekniklerin yetersiz olduğu başarılı patoloji tedavileri yapabiliyor. Bu yöntem sayesinde ilk uygulamada ağrı ortadan tamamen kaldırabiliyor ve böylece, hasta daha az seansta ve daha kısa sürede hızlı bir şekilde iyileşerek, eski fonksiyonlarını geri kazanıyor. Bu da hem devlet için maliyeti düşüyor hem hastanın tedavi süresi kısalıyor hem de kullanıcı daha çok hasta ile ilgilenebiliyor. Bu anlamda bu tedavinin ülkemizde yaygın hale gelmesini hedefliyoruz.”


“Yöntem Yıllardır Geçmeyen Ağrılarda Bile Başarılı Sonuç Veriyor”
Hilt Terapi cihazı Ankara’da Özel bir tedavi merkezi’nde, ve Kayseri’de özel bir hastanede daha önceden fizik tedavi gören ancak bir fayda sağlayamayan hastalar üzerinde denendiğini söyleyen Ünal, “Yöntemi yıllardır geçmeyen ağrılar üzerinde denedik, ilk uygulamadan itibaren ağrıların azaldığını ve tedavi sonunda tamamen geçtiğini saptadık. Fizik tedavi yöntemleri genellikle 14 seans uygulanıyor. 14 seansın sonunda ağrılar azalabiliyor ama bir daha ki sene ağrılar tekrar çıkabiliyor. Elektro terapinin seansı 20 TL’den, kuruma maliyeti 280 TL Bizim cihazımız ile uygulama ise 10 seans ve 10 seansın sonunda ödenen miktar 200 TL Böylece kurum 80 TL kar ediyor. Zaman kazancı ve personel kazancı da işin cabası. Ayrıca ağrının bir sene sonra tekrar ortaya çıktığı da görülmüyor” şeklinde konuştu.

Yorum bırakın

İMPLANTTAN SON YENİLİKLER

‘Açılı implant’ ve ‘Anında Cerrahi Ve Yükleme’ yöntemleri ile implant teknolojisindeki son teknolojiyi anlatan Meffert İmplant Enstitüsü Başkanı Ali Arif Özzeybek, 15-17 Nisan tarihlerinde İstanbul’da Meffert İmplant Enstitüsü’nün ev sahipliğinde yapılacak Dünya İmplant Birliği Avrupa Sempozyumunda deneyimlerini paylaşacağını kaydetti.

Açılı implant yöntemleri sayesinde, protezler için hem daha az sayıda implant kullanıldığını hem de daha ileri cerrahi tekniklere gerek olmadığını belirten Meffert İmplant Enstitüsü Başkanı Ali Arif Özzeybek, dünyada artık kanal tedavisinin yerini implantın aldığını, dişten ziyade kemiği korumanın ön plana çıktığını kaydetti. Hastanın kendi dişini son noktaya kadar ağızda tutmanın, kemik kaybına yol açtığı için kanal tedavisi yerine dişin çekilip implant yapılmasının tercih edildiğini dile getiren Özzeybek, “Çünkü ileride implant veya protez yapılabilmesi için kemiğe ihtiyaç duyulur. Eksik diş veya dişler yerine yapay diş kökü yerleştirilmesi şeklinde tanımlanan implant tedavisinde son zamanlarda hastalar açısından sevindirici gelişmeler oldu. Bu gelişmelerden biri de açılı implantlardır. Mevcut tedavide, tam diş kayıplarında her bir çene için 7-9 arasında implant kullanmak gerekiyor. Mevcut yöntemde, gerek alt gerekse üst çene için bazı cerrahi operasyonlar gerekebiliyor. Tam diş kayıplarında alt ve üst çeneye yerleştirilen açılı implantlar sayesinde, artık protezler cerrahi müdahaleye gerek kalmadan yerleştirilebiliyor. ‘All on 4’ adı verilen bu yeni yöntemde ayrıca, protez için 7-9 implant yerine, sadece 4 implant kullanılıyor” şeklinde konuştu.


‘Anında Cerrahi Ve Yükleme Yöntemi’
İmplant tedavisinde ‘Anında cerrahi ve yükleme’ adı verilen, implant ve protezlerin hiç beklemeden yerleştirilmesine olanak sağlayan yöntem olduğunu belirten Özzeybek, son 2 yıldır bu yöntemin uygulandığını ve geliştirilen teknolojilerle artık daha da yaygınlaştığını söyledi. Hastaların daha önce diş çekiminin ardından, implant için 1 ay, protez yerleştirilmesi için de 3 ay olmak üzere, toplam 4 ay beklemek zorunda kaldıklarını hatırlatan Özzeybek, ancak yeni yöntemler sayesinde artık bu sürenin çok kısaldığını vurguladı. Özzeybek, “Tomografi, 3 boyutlu CAD-CAM (bilgisayarlı planlama) sistemlerinin devreye girmesi ve yeni yivli implant dizaynı sayesinde, artık hastalar hiç beklemeden yeni dişlerine kavuşabiliyor. Söz konusu sistemlerle üç boyutlu görüntü elde edilerek geçici kron ve protez üzerinde uygulama yapılabiliyor. Bu, diş çekiminin hemen ardından implant ve protezin takılmasına olanak sağlıyor. Bu yöntemde, protez implant uygulamasından sonraki 24 saat içinde yapılması gerekiyor. Aksi halde normal süre bekleniyor. İşlem tek diş için yapılabileceği gibi tam dişsizlik halinde de uygulanabiliyor. Hastanın hiç dişi olmasa bile implantla beraber protez de uygulanabilir” diye konuştu.


Dünya İmplant Birliği Avrupa Sempozyumu
Yeni yöntemin dünyaca ünlü implant uzmanı Paulo Malo tarafından geliştirildiğini belirten Özzeybek, Malo’nun 15-17 Nisan tarihlerinde İstanbul’da Meffert İmplant Enstitüsü’nün ev sahipliğinde yapılacak Dünya İmplant Birliği Avrupa Sempozyumuna konuşmacı olarak katılarak deneyimlerini aktaracağını kaydetti. Özzeybek toplantı hakkında şöyle konuştu: “İmplant tedavisindeki yeni gelişmelerin ele alınacağı, 15-17 Nisan tarihleri arasında İstanbul’da yapılacak Avrupa Sempozyumunda, anında yükleme uygulamalarında hastanın kök hücresinin toplanması, üç boyutlu görüntüleme teknikleri yardımıyla implant ve kemik grefti uygulamalarında komplikasyonlardan kurtulmanın yolları, estetik implantolojinin geleceği gibi konular tartışılacak. Workshopların yapılacağı ve 600 dolayında katılımcının yer alacağı toplantıda, başarılı uygulamaların yanı sıra uzmanlar başarısızlıkla sonuçlanan deneyimlerini aktaracak. www.icoieurope2010.org de çok daha detayl bilgi alınabileceğini belirtti.

Yorum bırakın

TÜP BEBEK TEKNOLOJİLERİ İLE KANSER HASTALARININ YAŞAM KALİTESİ ARTIYOR

Son yıllarda artan kanser hastalığının tedavi edilmesiyle ortaya çıkan üreme sorunu Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı tarafından oosit/ embriyo veya overyan doku dondurulması ile çözülüyor. Doç. Dr. Murat Sönmezer, bu yöntem sayesinde kanser tedavisinin tam anlamıyla yapılmasını sağladıklarını belirtti.

Türkiye ve dünyada kanser hastalarının oranı gün geçtikçe artıyor. Hastalık oranının artmasına rağmen tedavi yöntemlerinde de ciddi gelişmeler oluyor. Kematörapotik ajanlar ve radyoterapi teknikleri gelişiyor. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Murat Sönmezer, konuyla ilgili yaptığı açıklamada kemoterapi ya da radyoterapi, cerrahi yöntemlerde kök hücre tedavileri sayesinde kanserli hastaların artık birçoğunun tedavi edilebilir hale geldiğini kaydederek, son yıllarda kanser olma yaşının düştüğüne dikkat çekti. Üreme çağındaki kanser hastalarının tedavisi yapıldıktan sonra tedavinin ileri dönem etkileri nedeni ile yaşam kalitesinde ciddi bozulmalar olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Sönmezer, “Lösemi ve lenfoma gibi çocukluk çağı kanserlerinin yanı sıra, ileri yaşlarda özellikle meme kanserinin çok sık görülmeye başladığını belirtti. Bir kişi kanserle karşılaştığı zaman çok önemli bir nokta var; hastanın ne kadar yaşayacağı üzerinde duruluyor. Birçok kanser artık ciddi şekilde tedavi ediliyor. Lösemiler yüzde 95 oranında, yine meme kanseri erken dönemde yüzde 90-95 tam tedavi edilebiliyor. Ancak tedavi sonraki süreçte hastanın yaşam kalitesi önem kazanıyor. Tedavi döneminde uygulanan kemoterapi rejimleri kişiyi gelecekte birçok sıkıntılı problemle karşı karşıya bırakıyor. Gelişim problemleri, endokrin fonksiyonlarının bozulması, kadınlarda yumurtalık, erkeklerde testis dokusu üzerindeki negatif etki nedeniyle üreme fonksiyon kaybı oluyor. 15 yaşında kansere yakalanmış bir çocuk tedavi edildiğinde evlenmek istiyor, ancak yumurtalık fonksiyonları kaybolmuş oluyor. Gerçekten tedavi edildi mi yoksa hastanın tedavisi yarım mı bırakıldı artık bu konu üzerinde duruluyor” dedi.


“Kanser Tedavisi Üreme Fonksiyonlarını Baskılıyor”
Kanser tedavilerinde kematorepatik ajanlar, radyoterapi veya kök hücre nakillerinin yumurtalık ve testis fonksiyonlarını ciddi şekilde baskıladığını belirten Doç. Dr. Sönmezer, Amerika’da medikal onkolog veya hematologların tedaviye başlamadan önce hastaya üreme fonksiyonlarının tedaviye bağlı kaybolacağını söylediğini ve geçerli yöntemlerin hastaya bildirilmezse, eksik bir tedavi yapılmış olacağını kaydetti.

“Sonsuz Süre -196 Santigrat Derecedeki Nitrojen Tankında Saklanıyor”
Kanser tedavisinde kaybolan üreme fonksiyonları için önlem alındığına dikkat çeken Doç. Dr. Sönmezer, konu ile ilgili şöyle konuştu: “Dondurma işlemi hastanın aldığı tedaviye, yaşına ve yaşadığı koşullara göre belirleniyor. Kanser hastası küçük yaşta veya bekar ise, yumurtalık dokusu dondurulabiliyor. Hasta daha ileri yaştaysa ve evli ise tüp bebek tedavisine alıp yumurta veya embriyolar dondurulabiliyor. Dondurulan hücreler teorik olarak sonsuz saklanma süresi içerisinde, -196 santigrat derecedeki nitrojen tankında saklanabiliyor. İlk dondurulmuş embriyoların canlılığı 15-20 yıl olmasına rağmen, canlılıklarının korunduğu biliniyor. Çok yeni bir yöntem olmasına rağmen, dondurulmuş ve çözülmüş yumurtalık dokusunun tekrar kişiye transplantasyonu sonrasında dünyada 11 adet gebelik bildirildi. Hastalara bu hizmeti sunarken yeni bir yöntem olduğunu dünyada hala deneysel aşamada yapıldığını ve henüz standardize edilmediğini mutlaka söylemek gerekiyor. Kendi kliniğimizde bu yöntem lösemi, lenfoma, meme kanseri, serviks kanseri ve Myelo displastik sendromlu 10 hastada uygulandı.”


Meme Kanseri Hastalarına Özel Tedavi
Henüz standardize edilmemiş bir yöntem olduğu için sertifikayı verecek kuruluşun henüz belli olmadığını belirten Doç. Dr. Sönmezer, “Erişkin yaşta meme kanseri hastasını çok sık görüyoruz. Meme kanseri östrojen bağımlı bir tümör ve klasik tüp bebek tedavilerinde östrojen çok yükseliyor. Risk olduğu için östrojeni yükseltmeyen daha güvenli olduğu öne sürülen, “Letrozole” adı verilen ilaç ile birlikte kullanılan özel tedavi protokolleri geliştirildi. Bu şekilde hastalara tedavi yapıldığında östrojen oranı yükselmediği için meme kanserine negatif bir etki yaratmadığı görüldü. Bu hastalarda da meme kanserinin riskini arttırmadan, özel yapılan tedavilerle de embriyo veya oosit dondurabiliriz” şeklinde konuştu.


“Yönetmelik Kapsamındaki Laboratuarlarda Bu İşlem “Ancak Tıbbı Zorunluluk Hallerinde” Yapılabilir”
Laboratuarın belirlenen yönetmelik kapsamında hizmet vermesi gerektiğine dikkat çeken Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ruşen Aytaç ise, “Kanser tedavisi görmüş ve iyileşmiş bir hastanın, sağlıklı bir birey olarak üreme hücrelerine sahip olabilmesi laboratuarın imkanları dahilinde mümkün. Kemoterapi ve radyoterapi gibi tedavi gören hasta grubunun ilerleyen dönemde üremesini sağlayacak başka bir yöntem de yok” dedi.


Enstitü Kurulmalı
2003 yılında Amerika’ya gittiğinde oosit, embriyo ve overyan doku dondurma yöntemi üzerinde çalıştığını dile getiren Doç. Dr. Sönmezer, hala yurt dışı ile çalışmaları birlikte yürüttüklerini, bilimsel araştırmalarını uluslararası dergilerde duyurduklarını ve Avrupa Bilim Komisyonu Yumurtalık Doku Dondurma bölümüne üye olduğunu ifade etti. Devlet Planlama Teşkilatına sundukları enstitü kurulması ile ilgili hazırladıkları proje hakkında Doç. Dr. Sönmezer şunları söyledi: “En ince ayrıntısına kadar planlayıp bir proje hazırladık. Bu projede Doğu Avrupa, Balkanlar, Orta Asya ve Orta Doğu’ya da hizmet sunabilecek özelliklere sahip, devlete getirisi olan bir merkez kurmayı amaçladık. Bu yönde özelleşmiş hizmet veren, ileri teknoloji kullanan bir merkezin olması şart. Bu merkezin ülkemize yıllık sağlayacağı tasarruf ve ekonomik getirisi de olacak. Multi disipliner bir ekip başta olmak üzere, doktora öğrencilerinin de hizmet verip, araştırma yapacabilecekleri bir enstitü kurulmasını amaçladık. Bu insanların sayısı artıyor ama başvuracakları başka merkez yok. 15 yaşında bir kız veya erkek çocuğu olan biri çocuğu ciddi bir hastalıkla karşılaşıp kemoterapi almak isterse, sadece bu işle uğraşan bir merkez olması durumunda yurt dışına gitmesi gerekmeyecek. Bu işler standardize hale getirilecek yapılacak.Şu an bu işlemler ancak yönetmelik çerçevesinde kanser gibi tıbbi zorunluluk halinde yapıyoruz. Bununla birlikte şu an Dünya’da evlilik ve çocuk doğruma isteğini ileri yaşlara bırakan kadınlarda isteğe bağlı olarak yumurta hücresi dondurulup dondurulamayacağı da etik açıdan tartışılıyor. Nisan 2011 tarihinde İstanbul’da düzenleyeceğimiz uluslararası bir toplantıda ABD ve Avrupa’dan katılacak birçok bilim adamı ile bu konu ülkemizde ilk defa ayrıntılı bir şekilde tartışılacak.”

Yorum bırakın