Haziran 2010 için arşiv

8. ULUSAL JİNEKOLOJİ VE OBSTETRİK KONGRESİ’NDE GÖRKEMLİ AÇILIŞ

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi açılış töreninde konuşan TJOD Başkanı İsmail Mete İtil: “Dün de bugün de yarın da aynı umut ve güvenle bir arada olacağız” dedi.

TJOD 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi, büyük bir törenle açılışını kutladı. Mesleki ve sosyal konuların gündeme getirildiği bir ortamda yapılan açılış töreninde, EBCOG Başkanı Peter Hornnes ve Prof. Dr. İlber Ortaylı konuşma yaptı.

Prof. Dr. İtil: “Yapılanlar kamu yararına değil”
TJOD Başkanı Prof. Dr. Mete İtil, açılış töreninde yaptığı konuşmada son dönemde sağlık sistemine yönelik düzenlemeleri özetledi ve “Yapılanlar kamu yararına değil” dedi. Prof. Dr. İtil, sağlık sisteminde özel sektör payının çok büyüdüğünü ve SGK kapsamındaki sağlık harcamalarının yıllık 25 milyar TL’ye yükseldiğini kaydetti. Sağlık sistemi içinde çıkarılan tam gün yasasının popülist bir yaklaşım olduğunu vurgulayan Prof. Dr. İtil, TBMM gündeminde bulunan kamu hastane birlikleri sistemi getirilmesine yönelik kanun tasarısının da gelecek dönemde hastanelerin özelleştirilmesine yol açabilecek bir yapıyı bünyesinde barındırdığına dikkat çekerek, “TJOD, bu sağlık politikalarına karşı olduğunu, tam günün ne hekimlere ne de halka yararı olmadığını kuşkuya yer bırakmadan söylemiş ve Türkiye’deki tüm uzmanlık derneklerine liderlik yapmıştır” dedi.

“2002 Yılında Yüzde 21 Olan Sezaryen Oranı, 2009’da Yüzde 28’e Yükselme Nedenleri Sorgulanmalı”
Türkiye’deki sezaryen sorununa da değinen Prof. Dr. İtil, 2002 yılında yüzde 21 olan sezaryen oranının büyük bir artış kaydederek 2009’da yüzde 28’e yükselmesinin nedenlerinin sorgulanmasını istedi. Prof. Dr. İtil, “Değişen tek şey sağlık politikalarıdır. Performans sistemi adıyla güvencesiz ve belirsiz bir ücret anlayışı meslek etiği ve hasta güvenliğini tehdit eder boyuta gelmiştir. Bizler, kadın doğum hekimleriyiz, bizler yeni bir hayatın başlangıcına, gecenin en karanlığından umudun doğuşuna tanıklık eden, en zorlu disiplinlerin yoğurduğu insanlarız” diye konuştu.

Prof. Dr. Cansun Demir: “Kriz ortamında büyük ilgi gördük”
TJOD Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir ise konuşmasında, bütün branşların ana kongrelerinde yüzde 50’ye varan katılım azalması olurken, 2 bin kişiyle TJOD’un kongresine bir önceki yılla aynı seviyede katılım sağlandığını vurguladı. “Biz dedikodu değil iş üretiyoruz” diyen Prof. Dr. Demir, kongre kapsamında 4 salonda 68 oturumun, 23’ü yabancı 330 bilim insanı tarafından sunuş yapılacağını kaydederek, ilk kez kongre kapsamında uzmanların buluşması niteliğinde toplantı düzenlendiğini anlattı. Kongrede, TJOD’un artık gelenekselleşen ve bugüne kadar 29 hekimin yararlandığı yurtdışı eğitim burslarını kazananlara verileceğini hatırlatan Prof. Dr. Demir, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzman ve asistanları için bilgi yarışmasının da düzenlendiğini bildirdi.

EBCOG Başkanı Peter Hornnes’ten övgü: “Türkiye varlığını görünür hale getirdi”
EBCOG Başkanı Peter Hornnes ise konuşmasında TJOD’un kaydettiği ilerlemenin kendisini etkilediğini vurgulayarak, çok sayıda bilim insanı ile çalışmaktan mutluluk duyduklarını dile getirdi. Türkiye’nin jinekoloji dünyasında ve EBCOG içinde kendi varlığını güçlü biçimde hissettirdiğine dikkat çeken Hornnes, EBCOG bünyesindeki akreditasyon çalışmaları çerçevesinde Türkiye’ye yaptıkları ziyaretlerin büyük oranda başarı sağladığını, bundan da büyük mutluluk duyduklarını söyledi. Hornnes, kongrenin başarılı bir şekilde organize edildiğini kaydederek, TJOD’u tebrik etti.

İlber Ortaylı Büyüledi
Açılış töreninde kısa bir konferans veren Prof. Dr. İlber Ortaylı ise konuşmasında, Türkiye’de hekimler sayesinde kadınların sağlıklı ortamda doğum yapmasının sağlandığını ve anne ve bebeklerin sağlıklarının korunabildiğini kaydererek, “Bu meslek grubuna asılsız yakıştırmalarda bulunmak en büyük kötülüktür” dedi.
Hekimlerin çok zor bir görevi yerine getirerek, tek beklentilerinin emeklerinin takdir edilmesi olduğunun altını çizen Prof. Dr. Ortaylı, hekimlerin sanıldığının aksine Türkiye’de en fazla kazanan meslek grupları içinde bulunmadığını vurguladı. Prof. Dr. Ortaylı, Türkiye’de askerliğin gelişmiş olması nedeniyle, tıbbın her dönem büyük önem taşıdığını ve gelişmiş düzeyde uygulandığını kaydederek, gelecek dönemlerde de aynı olgunun süreceğini anlattı.

Stand Alanına Endüstriden Yoğun İlgi
Kongre kapsamında yer verilen stand alanına yoğun ilgi de dikkat çekti. Toplam 105 firma stand açarak ürünlerini ve hizmetlerini tanıtırken, ekonomik krize rağmen ilaç endüstrisinden 51 firmanın bunlar arasında yer alması dikkat çekti. Kongre katılımcıları, oturum aralarında firmaların standlarına ilgi gösterdiler.

TJOD Ödüllü Büyük Yarışması
TJOD tarafından düzenlenen Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği’nin Ödüllü Büyük Yarışması sahiplerini buldu. HPV ve HPV aşılaması hakkındaki öneriler başlıklı yarışmada; birinciye Atalanta’da Nezhat Histeroskopi, Laproskopi, Robotik Cerrahiye Giriş Kursu, ikinciye Toronto’da yapılacak ICS and IUGA Dünya Ürojinekoloji Kongresi katılımı, üçüncüye Londra The Royal Collage of England Laparoskopik Cerrahi Kursu, dördüncü ve beşinciye Prag’da Uluslararası Jinekoloji Kanser Derneği Kongresi katılımı, altıncı, yedinci ve sekizinciye 2011’de yapılacak TJOD 9. Ulusal kongresine katılım ödülü verildi. Yarışmanın dokuzuncu ve onuncusu ise TJOD tarafından kitap ile ödüllendirildi.

TJOD 2010 yarışmasının sonuçları şöyle:
1-Dr. Sadullah Özkan Kartal Eğitim Araştırma Hastanesi
2-Dr. Esra Özen Can Kartal Eğitim Araştırma Hastanesi
3-Dr. Bülent Kahraman 25. Yıl Doğumevi
4-Dr. Işın Üreyen Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
5-Dr. Yılmaz Seyyah Hatay, Samandağ
6-Dr. Birol Durukan İstanbul Göztepe Eğitim Hastanesi
7-Dr. Önder Koç Abanz İzzet Baysal Tıp Fakültesi
8-Dr. Erdem Başkent Göztepe Eğitim Araştırma Hastanesi
9-Dr. Yusuf Taner Kayador Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi
10-Dr. Sezcan Mümüşoğlu Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi

Sunay Akın Gösteri Yaptı
Oyuncak müzesi, şairliği ve hiç kimsenin aklına gelmeyen bağlantılarla ortaya koyduğu hikayeleriyle, günümüzün “çağdaş meddahı” olarak nitelenebilecek Sunay Akın, TJOD 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi kapsamında bir gösteri yaptı. TJOD üyelerinin keyifle seyrettiği Sunay Akın, Bernard Shaw’ın öyküsüyle sözlerine başladı. Sunay Akın, üniversitede okuduğu bölümün son iki mezununun kendisi ve arkadaşı olduğunu belirterek, “Türkiye’nin son buzul topografyası uzmanına bakıyorsunuz. Mamut görmek gibi bir şey. Bir yanda mamut, bir yanda Sunay Akın” dedi.

Reklamlar

Yorum bırakın

TJOD, BİLİRKİŞİ KURSU İLE HEKİMLERİ AYDINLATTI

TJOD Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. İsmail Dölen, ilk kez düzenlenen Bilirkişi Kursunu Sağlık Dergisi’ne anlattı.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne konuşan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. İsmail Dölen, ilk kez düzenlenen ve 17-18 Nisan günlerinde Ankara’da gerçekleşen bilirkişi kursunun başarıyla tamamlandığını, sonbahardan itibaren başka illerde düzenlenmesi için çalışmaların devam ettiğini söyledi.

“Yanlış Kararlar Çıktığı Zaman Hekimler Defansif Tıbba Yöneliyorlar”
Kursun amacını; adaletin gerçekleşmesi, yargının vereceği kararların doğru olmasını sağlamak olarak özetleyen Doç. Dr. Dölen, yanlış kararların hekimlerin davranışlarını etkilediğini kaydederek, “Yanlış kararlar çıktığı zaman hekimler defansif tıbba yöneliyorlar, hastayla karşılaştığında önce kendisini düşünmeye başlıyor. Mahkemeler hekimleri haksız yere suçlarlarsa, ceza verirlerse, hekimlerin davranışları ve mesleki uygulamaları değişiyor. Bizim amacımız bu kursla, bilirkişilerin hekimlerle ilgili kararlarını bilimin gerçeklerine uygun olarak vermeleri ve bunlara dayanarak ortaya çıkan mahkeme kararlarında hekimleri incitmemeleri. Bir insan suçluysa cezasına razı olur ama hiçbir suçu olmayan insana ceza verirseniz, binlerce liralık tazminat davası açarsanız, kırılırlar, şevkleri kalmaz” dedi.

“Komplikasyon Hekimlerle İlgili Davalarda Çok Kullanılıyor”
“Komplikasyonlar hekimlere yönelik davalarda dikkat çekici bir konu, hukuken durum nedir” sorusunu yanıtlayan Doç. Dr. Dölen şunları söyledi: “Komplikasyon hekimlerle ilgili davalarda çok kullanılıyor. Hekimler olarak, belirli bir sayıda ameliyat yapılıyorsa, bir-ikisinde hastanın zarar görmesi olağandır diye bakılıyor. Ancak, hukuken durum böyle değil. Hukuken, ‘eğer bir hekim sorumlu olduğu hastada bir zararın ortaya çıkmasına neden oluyorsa o zaman hekim tazmin etmek zorundadır’ bakışı geçerli. Hukuken, hastada zarar ortaya çıkmışsa, hekimin kusurlu olmadığının ispatlanması gerekiyor. Hekimin, bilimin güncel gereklerine göre davranmış olması, gereken tüm dikkat ve özeni göstermesi, tedbirleri almış olması gerekiyor. Buna rağmen ortaya bir zarar çıkarsa hekimin kusuru yoktur. Eğer, hekim acele etmişse, tedbirleri gözden kaçırmışsa kusurludur, zararını karşılamalıdır deniliyor. Dolayısıyla bu bir komplikasyondur, benim kusurum yok demenin hukuken anlamı yok. Hukuken anlamlı olması için ‘ben doğru doktorluk yapmama rağmen zarar oluşmuştur’ denilmesi gerekir. Acele, özensiz, dikkatsiz işlem yapmışsınız, hakim size ceza verir.”

“TJOD Öncülük Etti”
Bilirkişi Kursunu 2009 Kasım ayında TJOD Yönetim Kurulunda kararlaştırdıklarını kaydeden Doç. Dr. Dölen, Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, Yargıtay Üyeleri, Yargıtay’ın 4. ve 9. Ceza, 4. ve 12. Hukuk Dairelerinden üyeler ve Tetkik Hakimlerinin kursta görev aldığını bunun yanında Ankara Üniversitesi ve Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültelerinden öğretim üyeleri, bilirkişilik yapan kadın doğum uzmanları ve avukatların da kursa katkı verdiğini bildirdi.

“Kursa Katılanlar Uyuşmazlıklarda Mahkemelerimize De Yardımcı Olacaklar”
Doç. Dr. Dölen, katılımcıların 15 yılın üzerindeki kıdemli uzmanlar ile öğretim üyelerinden oluştuğunu, ortaya çıkan sonucun çok değerli olduğunu kaydederek, “Bu arkadaşlarımız önümüzdeki yıllarda tıbbi konulardaki uyuşmazlıklarda mahkemelerimize de yardımcı olacaklar. Sonuçta ortaya çıkan kararlar halk yararına olacaktır diye düşünüyorum” dedi.
Kursun, 114 kişinin katılımıyla başladığını, ardından iki grup halinde interaktif bir ortamda devam ettiğini belirten Doç. Dr. Dölen, TJOD’un dışarıdan katılımcıların ev sahipliğini yaptığını, kurs kitabının önceden hazırlandığını, kurs sırasındaki konuşmaların görüntülerinin ise CD olarak katılımcılara gönderilmesi yanında Yargıtay Üyeleri ile Tetkik Hakimlerinin konuşmalarının TJOD internet sitesinde yayınlanarak herkesin yararlanmasına açık hale getirileceğini bildirdi.

Yorum bırakın

GEBELERDE ÜÇLÜ TEST VE SONUÇLARI

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Op. Dr. İnci Davas: “Down sendromu olan bebeklerin yüzde 85’i üçlü test ve ultrasonografide tespit edilebilir” dedi.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne konuşan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Op. Dr. İnci Davas, genel olarak üçlü test ile Down Sendromlu olan bebeklerin yüzde 60, üçlü test ve ultrasonografi ile anomali taramasında ise yüzde 85’inin yakalanabildiğini söyledi. Gebelerde üçlü tarama testinin duyarlılığı ve değerlendirme kriterlerini değerlendiren Op. Dr. Davas, gebeliğin 15. ve 22. hafta aralarında yapılabildiğini hatırlattı.

“Üçlü Test Gebelerde: AFP, b-hCG ve Unkonjuge Astradiol Ölçümlerine Dayanır”
Üçlü testin gebelerde, anne kanında Alfa Fetoprotein (AFP), b-hCG ve unkonjuge Astradiol ölçümlerine dayanarak yapılan bir risk hesaplaması olduğunu belirten Op. Dr. Davas, üçlü testin duyarlılığı hesaplarında yüzde 5’e kadar hatalı pozitif olasılığı bulunduğunu da kaydetti. Op. Dr. Davas, “Bu oranlar anne yaşı ile direkt olarak ilgilidir. Otuz beş yaşın altındaki kadınlarda hatalı pozitif oranı yüzde 4 iken, Down sendromunu yakalama oranı yüzde 50 civarındadır. Beklenen doğum tarihinde 35 yaşın üzerinde olan anne adaylarında ise yakalama oranı yüzde80 iken hatalı pozitif oranı yüzde 25’lere kadar çıkmaktadır. Bu sayılar kesin değerler olmayıp farklı çalışmalarda değişik sonuçlar bildirilmiştir Down sendromu için kabul edilen sınır 1:280’dir. Riskin daha yüksek çıkması durumunda örneğin, 1:100 ya da 1:40 ileri tetkik olan amniyosentez önerilir” değerlendirmesinde bulundu.

Üçlü Testin Değerlendirilmesi:

Down sendromu için kabul edilen sınır 1:280’dir. Riskin daha yüksek çıkması durumunda (örneğin 1:100 ya da 1:40) ileri tetkik olan amniyosentez önerilir.

Yorum bırakın

YOĞUN FİZİKSEL AKTİVİTE ÖSTROJENİ AZALTIYOR MU?

Yoğun fiziksel aktivitetenin kadın üreme sistemi üzerine olumsuz etkilerinin olduğunu kaydeden Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Faik Mümtaz Koyuncu, yoğun egzersiz, hipotalamusun yumurtalıkların çalışmasını düzenleyen GnRH pulsatil salınımında bozukluğa yol açtığını belirtti.

Son yıllarda kadınların fiziksel aktivitelerinde gözle görülür hızda bir artış oluyor. Fiziksel aktivitenin insan sağlığı üzerine azımsanmayacak yararları olduğunu hatırlatan Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Faik Mümtaz Koyuncu, “Bunun yanında yoğun egzersiz bayanlarda özellikle jinekolojik bir takım riskler ile ilişkilendiriliyor. Bunlardan en önemlisi kadınların yumurtalıklarının çalışmasını düzenleyen beyindeki Hipotalamus üzerinedir. Yoğun egzersiz, beyindeki bu merkezin yumurtalıkların çalışmasını düzenleyen GnRH pulsatil salınımında bozukluğa yol açtığı ve bunun sonucu olarak menarşta (ilk adet) geçikme ve menstürel siklusta düzensizliğe neden olduğu tespit edildi” dedi.

“Hipoöstrojenik, Kemik Yoğunluğundaki Düşüklük Nedeni”
Yoğun egzersize bağlı beyindeki yumurtalık çalışmasını düzenleyen merkeze baskı oluşmasındaki en önemli neden aşırı enerji boşalması ve bu harcanan enerjinin dietle alınan enerjiden daha fazla olmasından kaynaklandığını dile getiren Prof. Dr. Koyuncu, “Vücutta oluşan yağsızlık, yetersiz beslenme ise kadındaki östrojen azalmasında gözlenen diğer bir faktör. Bu kişilerde hiperandorojenizim denilen vücuttaki erkeksi hormonların salınımı ise östrojen azlığından daha fazla tespit edilen bir bulgu. Beyindeki bu baskılanmanın komplikasyonu olarak da, kadında kısırlık ve kemik yoğunluğundaki azalma ortaya çıkıyor. Hipoöstrojenik (östrojen azalması) atletlerdeki kemik yoğunluğundaki düşüklüğün birincil nedeni, beslenme bozukluğuna bağlı metabolik olaylar. Yeme bozuklukları bu açıdan iyi taranmalı ve menstürel düzensizliğin düzetilmesi, kemik gelişiminin sağlanması için yüksek enerji talebini dengelemek için artan kalori alımı ile yeterli geliyor” şeklinde konuştu.

Tedavide Östrojen Verilmesi
Hipoöstrojenik olan ve adet görmeyen yoğun egzersiz yapan kadınlarda, daha fazla kemik kaybını kontrol altına almak için bu kişilere östrojen verilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Koyuncu, ancak bunun kemik gelişimi için yeterli olmadığına dikkat çekti. Tedavideki amacın öncelikle metabolik bozukluğu düzeltmek olmadığını kaydeden Prof. Dr. Koyuncu, bunun östrojen yetmezliğini düzeltmekten daha etkili olduğunu dile getirdi.

Yorum bırakın

VARİS TEDAVİSİNDE: ENDOVENÖZ LAZER ABLASYONU

Girişimsel radyolojik yöntemlerin birçok cerrahi tedavi yönteminin yerini hızlı bir şekilde almaya başladığını kaydeden Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Radyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Erol Aksungur, ‘Endovenöz Lazer Ablasyonu’ yöntemi ile varis tedavisinin mümkün olduğunu dile getirdi.

5. Girişimsel Radyoloji Toplantısında, Türk Girişimsel Radyoloji Derneği yönetim kurulu üyesi ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Radyoloji Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Aksungur, Girişimsel Radyoloji alanında Türkiye’de oldukça hızlı gelişmelerin olduğunu bildirdi. Serebral ve aort anevrizmalarından birçok tümörün tedavisinde kadar girişimsel radyolojinin birincil rol oynadığını söylen Prof. Dr. Aksungur, varis hastalarında da Girişimsel Radyologların dünyada olduğu gibi Türkiye’de de etkin rol oynadıklarını ve ultrasonografi eşliğinde termal tedavi yöntemleri (lazer ve RF ablasyonu), köpük skleroterapisi ve mikroflebektomi gibi işlemlerin yapıldığını açıkladı.

Endovenöz Lazer Ablasyon Tedavisi
Çukurova Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalında Girişimsel Radyoloji Ünitesinde 2007’den bu yana öğretim üyeleri Prof. Dr. Erol Aksungur ve Doç. Dr. Kairgeldy Aikimbaev tarafından ‘Endovenöz Lazer Ablasyonu’ (EVLA) ve köpük skleroterapi işlemleri gerçekleştiriliyor. Bu kısa süre içinde 500’e yakın tedavi yapıldığını belirten Prof. Dr. Aksungur, “Başvuran hasta sayısı hızlı bir şekilde artıyor. Hastaların klinik muayene ve Renkli Doppler Ultrasonografileri tedaviyi yapacak hekim tarafından gerçekleştiriliyor. EVLA tedavisi, Çukurova Üniversitesi dışında Hacettepe, Başkent, Antalya, Dokuz Eylül gibi büyük üniversitelerimiz ve Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerde girişimsel radyologlar tarafından yapılıyor” dedi.

“EVLA, Cerrahi Tedavi Yöntemlerine Alternatif Oldu”
Varis kronik yüzeyel venöz yetmezliğinin sadece bir bulgusu olduğunu kaydeden Prof. Dr. Aksungur konu ile ilgili şu bilgileri verdi: “Kronik yüzeyel venöz yetmezlik kendini variköz venler veya retiküler-telenzektazik venöz değişiklikle gösterebileceği gibi bu bulgulara ağrı, şiddetli ödem veya cilt ülserleri gibi majör bozukluklar eşlik edebiliyor. Bu hastalığın temel nedeni venöz kapak yetmezliği sonucu oluşan venöz hipertansiyondur. Tedavi sadece varislerin kozmetik olarak ortadan kaldırılmasına yönelik değil ağrı, ödem, cilt değişiklikleri (atrofi, hipertrofi, pigmentasyon vs) ve cilt ülserinin sağıtımı için yapılıyor. Venöz kapak yetmezliği, sırasıyla büyük ve küçük safen ven, bunların birincil dalları ve daha az sıklıkla perforan venlerde görülüyor. Bu nedenle tedavi stratejisi bu damarlara yönelik oluyor. Cerrahi tedavilerde bu damarların çıkarılması amaçlanıyor. 2001 yılından itibaren uygulanmaya başlayan endovenöz termal tedavi yöntemleri, cerrahi tedavi yöntemlerine alternatif oluyor. Endovenöz tedavi yöntemleri arasında en sık kullanılan EVLA’dır.”

“Cerrahide 5 Yıl İçinde Nüks Yüzde 18 – 40 Arasında İken, Evla Yapılan Olgularda Yüzde 1 – 7”
EVLA’nın cerrahi yöntemlere göre en önemli avantajının ultrasonografi eşliğinde radyologlar tarafından yapıldığından, hastalığın kaynağının doğru tanımlanması ve kaynak oluşturan damar segmentlerinin eksiksiz tedavi edilmesi olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Aksungur, “Ayrıca diğer avantajları tedavi sonrası ciddi sinir hasarlanması, enfeksiyon, derin venöz tromboz ve uzun süreli iş gücü kaybı gibi komplikasyonları cerrahiye göre, çok düşük olmasıdır. Cerrahi tedavilerde major komplikasyon oranı yüzde 10 – 20’lere ulaşırken EVLA ile yapılan çalışmalarda bu oranlar 1-5 yıllık takiplerden yüzde 2-7 arasında bildiriliyor. Çukurova Üniversitesinde yaklaşık 500 işlemde 1 olguda lokal hipoestezi ile iki olguda medikal tedaviye yanıt veren yüzeyel tromboflebit oluşmuştur. EVLA sonrası başarı cerrahiden oldukça yüksektir. Cerrahide 5 yıl içinde nüks değişik serilerde yüzde 18 – 40 arasında iken bu oran EVLA yapılan olgularda yüzde 1 – 7 arasında bildiriliyor. Çukurova Üniversitesi Radyoloji bölümünde tedavi edilen ve en az 3 yıl takip edilen hastalarda, bu oran yüzde 1’in altında yer alıyor. Tedavinin bir diğer avantajı; ayaktan yapılması, tedavi sonrası yatarak istirahat gerektirmemesi ve oldukça kısa sürede hasta günlük aktivitesine dönmesidir” şeklinde konuştu.

“Tedavinin Girişimsel Radyolog Tarafından Yapılması, Tedavi Başarı Oranını Etkiliyor”
Tedavinin başarısını etkileyen en önemli faktörün hastalığın iyi değerlendirilmesi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Aksungur, hastalığa kaynak olan yetmezliğin bulunduğu damar segmentlerinin doğru tanımlanması ve tedavi planının buna göre hazırlanmasının önemini işaret etti. Klinik olarak değerlendirilme ve fiziksel muayenenin, işlemin ilk adımı olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Aksungur, Renkli Doppler Ultrasonografi (RDUS) işleminin en önemli değerlendirme yöntemi olduğunu dile getirdi. Prof. Dr. Aksungur şunları kaydetti: “İşlemin bu konuda deneyimli girişimsel radyolog tarafından yapılması tedavi yönteminin başarısını etkiliyor. Doppler muayenesi mutlaka ayakta yapılmalı, yetmezliği olan kaynak damarlar ve buna bağlı varislerin haritası çıkarılmalı ve diğer bulguları içeren ayrıntılı bir rapor yazılmalıdır. İşlemi güçleştirecek geçirilmiş cerrahi, safen ven agenezisi veya hipoplazisi gibi durumlarda not edilmelidir.”

EVLA Tedavisini Kısıtlayan Durumlar
EVLA tedavisini kısıtlayan durumlar hakkında Prof. Dr. Aksungur şu bilgileri verdi: “Yaygın derin venöz tromboz, koagülopatiler, yaygın sistemik hastalık, gebelik veya emzirme dönemindeki kadınlar ile lokal anesteziklere karşı alerjidir. Geçirilmiş fokal yüzeyel tromboflebit veya periferik arter hastalığı kesin kontraendikasyon oluşturmamaktadır. Periferik anjiyografi beceri ve deneyimi olan girişimsel radyologlar için tortuoz damarların olması işlemin yapılmasına engel oluşturmamaktadır.”

‘Tümesen Anastezi’
Tedavi edilecek damara düşük profilli kateter sistemleri ile girildiğinden işlem sonrası cerrahide olduğu gibi işleme bağlı kozmetik açıdan sıkıntı yaratan cilt değişiklikleri olmadığını ifade eden Prof. Dr. Aksungur, “Kateter sisteminin içerisinden 400 – 600 mikron çapta fiberler gönderilerek işlem gerçekleştiriliyor. Lazer enerjisi birçok sistemde lazer fiberinin ucundan çıkıyor. Genellikle 980 nm (810 – 1470 nm) ve 10 – 30 Watt gücündeki diode lazer cihazları kullanılıyor. Lazer enerjisinin oluşturduğu yüksek ısı vende intimal hasar, inflammasyon ve sonuçta fibrozis ile vende tam obstrüksiyona neden olur. Oluşan ısıya bağlı çevre dokuların hasarlanmaması ve işlem sırasında ağrı oluşmaması için damar çevresine içinde lidokain içeren serum fizyolojikle lokal anestezi yapılır. Buna ‘Tümesen Anastezi’ deniliyor” diye konuştu.

“Girişimsel Radyolojik Yöntemler Cerrahi Tedavi Yöntemlerinin Yerini Hızlı Bir Şekilde Almaya Başladı”
Tedavi işlemi sonrası hastanın taburcu edildikten sonra, 2 – 3 hafta yüksek basınçlı varis çorabı giydiğini kaydeden Prof. Dr. Aksungur, “İşlemden sonra hastanın normal aktivitesine dönüşü 1 – 2 gün içinde gerçekleşiyor. EVLA kronik venöz yetmezliğinin oluşturduğu medikal problemlere yönelik olmakla birlikte, birçok hastada kozmetik açıdan da yüz güldürücü sonuçlar elde ediliyor. Az sayıdaki hastada EVLA sonrası kalan kozmetik problemin ( oblitere olmayan varisler veya eşlik eden retiküler-telenzektazik venöz genişlemeler) çözümü için EVLA’dan 3 – 4 hafta sonra polidokanol gibi sklerozan ajanlarla ultrasonografi eşliğinde köpük tedavisi yapılabiliyor. Bazı hastalardaki bulgular gonadal veya internal iliak venlerin dallarının yetmezliğinin bacağa yansıması ile ortaya çıkmakta olup bu venler anjiografi eşliğinde koil embolizasyonu ile tedavi edilebiliyor.

Sonuç olarak; kronik venöz yetmezlik ve buna bağlı oluşan varis ve diğer semptomların tedavisinde komplikasyon oranlarının düşük olması, tedavi sonrası başarının yüz güldürücü olması nedeniyle günümüzde girişimsel radyolojik yöntemler birçok cerrahi tedavi yönteminin yerini hızlı bir şekilde almaktadır. Teknolojideki gelişme ile birlikte Türkiye’deki girişimsel radyologların sayı ve niteliğinin artması bu ve buna benzer tedavi yöntemleriyle hastalara verilecek sağlık hizmetinin kalitesini hızla artacaktır” dedi.

Yorum bırakın

TÜM GEBELİKLERDE ENGELLİ BEBEK DOĞMA RİSKİ: YÜZDE 1-2

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde gebelikte görülen anomalilerle ilgili açıklamalarda bulunan TJOD Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Faik Mümtaz Koyuncu: “Tüm gebelikler içinde engelli bebek doğma riski yüzde 1-2 civarında ” dedi.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne konuşan Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı ve TJOD Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Faik Mümtaz Koyuncu, gebelikte görülen anomalilerle ilgili açıklamalarda bulundu. Yenidoğan bebeklerin yaklaşık yüzde 3-5’ inde çeşitli yapısal anomaliler görüldüğünü kaydeden Prof. Dr. Koyuncu, gelişen teknolojiyle bazen erken dönemlerde anomalileri tespit etmenin mümkün olduğunun altını çizdi. Prof. Dr. Koyuncu, anomali risklerini artıran faktörlerini; ailede ya da kişisel doğumsal bozukluk öyküsü, önceki çocuklarda doğumsal bozukluk olması, gebelik oluşumu sırasında belirli ilaçların kullanımı, akraba evlilikleri ve 35 yaş üstü gebelikler olarak sıralarken, anomalilerin önemli bir kısmının düzeltilebilir olduğuna dikkati çekti.

“Gebeliğin İlk Üç Ayında Mikrobik Hastalıklar Geçirilmesi Sonucu Genlerde Bozukluk Olabilir ”
Tüm gebelikler içinde engelli bebek doğma riskinin yüzde 1-2 civarında olduğuna dikkat çeken Prof. Dr.Koyuncu, akraba evliliklerinin risk oranını artırdığını kaydetti. Prof. Dr. Koyuncu, bunun haricinde gebeliğin ilk üç ayında; gebeliğe zararlı olduğu belirlenmiş ilaçların alınması, röntgen ışınlarına maruz kalınması, özellikle gebeliğin ilk üç ayında mikrobik hastalıklardan kızamıkçık, sitomegolovirüs, frengi, kabakulak, suçiçeği, grip, toksoplazma gibi bazı hastalıkların geçirilmesi sonucu genlerde bozukluk oluşarak anne karnındaki bebeklerin engelli olmasına sebep olabildiğini dile getirdi.

Merkezi sinir sistemi anomalileri hakkında da bilgi veren Prof. Dr. Koyuncu, “Merkezi sinir sistemi embriyolojik gelişimde vücudun diğer bölgelerine göre daha erken ve çok daha hızlı gelişir. Bu gelişim sırasında ortaya çıkan anomalilerin bazıları hayatla bağdaşmazken bir kısmının doğum sonrası tedavisi mümkün olabilir. Pek çoğu oldukça ağır problemler olan bu anomalilerdir” dedi.

Yorum bırakın

ÜLKEMİZDEKİ “İSTEYEREK DÜŞÜK” ORANLARI AÇIKLANDI

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Semih Özeren: “Ülkemizde isteyerek düşük sağlıklı koşullarda yapılıyor” dedi.

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Semih Özeren, 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde yaptığı sunumda, isteyerek gebelik sonlandırmaya ilişkin Türkiye’deki son araştırmalar hakkında bilgi verdi.
Avrupa’daki düşük ortalamalarıyla karşılaştırıldığında Türkiye’nin orta seviyelerde olduğunun altını çizen Prof. Dr. Özeren, 2010 itibariyle Türkiye’de hala yüksek oranda isteyerek düşük gerçekleştiğini kaydetti. Prof. Dr. Özeren, sunumunda Türkiye ve Avrupa karşılaştırmasına yönelik şunları anlattı: “Türkiye’de yüksek oranlarda görülen isteyerek gebelik sonlandırmalarının ilk akla getirdiği konu, doğum kontrol uygulamalarının istenildiği kadar etkin olmadığı konusudur. Avrupa’da en yüksek abortus oranı Romanya’da. Bu ülkede neredeyse gebeliklerin yarısı isteyerek düşükle sonuçlanıyor. Avrupa ülkelerinin toplamına ilişkin ortalamanın altında kaldığımızı söyleyebiliriz. Türkiye’de Sağlık Bakanlığı projeksiyonuna bakıldığında ise düşüklerin 2050’lerde yüzde 14’lere düşürmeyi planlandığını görüyoruz.”

“Kırsal Alanda İsteyerek Düşüklerin Daha Yüksek Olduğunu Görüyoruz”
İsteyerek gebelik sonlandırmaların Türkiye araştırması sonuçlarına bakıldığında, yaşla birlikte isteyerek düşük oranının artabildiğini kaydeden Prof. Dr. Özeren, “Menopozda veya pre-menopozda olduğunu düşünen hastalar 16-17 haftalık gebelikle karşımıza gelebiliyor. Yerleşim yerlerine bakarsak, kırsal alanda isteyerek düşüklerin daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bölgelere baktığımızda, Batı bölgelerinde biraz daha fazlayken, Doğu Anadolu Bölgesinde en azdır” dedi.

“Sosyo-Ekonomik Durumu İyi Olanlarda İsteyerek Düşüğün En Yüksek Olduğunu Görüyoruz”
Eğitim durumu yönünden bakıldığında, tüm eğitim kategorilerinde isteyerek düşükte genel trendin azaldığını belirten Prof. Dr. Özeren, “Refah düzeyine bakınca, sosyo-ekonomik durumu iyi olanlarda isteyerek düşüğün en yüksek olduğunu görüyoruz. En düşük sosyo-ekonomik düzeyde, isteyerek düşük yüzde 5 seviyesindeyken, en yüksek grupta paradoksal olarak neredeyse üç katından fazla isteyerek düşük oranı var. Doğum kontrol yöntemlerine bakınca, geri çekilme yönteminin yüzde 39 olduğu, yöntem kullanmayanların oranının yüzde 33 olduğunu görüyoruz. Takvim yöntemi yüzde 5, kondom yüzde 10, diğer modern yöntemlerin oranı ise çok düşük” diye konuştu.

“Batı Bölgesine Bakıldığında Kadınlar Tek Başına Karar Veriyor”
Hastanın, düşükten sonra pişmanlık duygusuyla bir daha böyle bir şeyin başına gelmemesi için modern yöntem uygulamaya çatlığını ifade eden Prof. Dr. Özeren, “Yine bu gruptakiler yüzde 32’lik grup hiç önlem almıyor, geri çekme yöntemi yine düşükten sonra dahi ikinci önde gelen korunma yöntemi. Burada, post abortif dönemdeki danışmanın, desteğin, kontrolün hastaya sağlanacak güvenin önemi ortaya çıkıyor. Gebeliği sonlandırmaya karar veren kişi çok önemli. Batı bölgesine bakıldığında kadınlar tek başına karar veriyor ama kırsal bölgelerde kadınların gebeliği sonlandırmada kendi başlarına karar verme yetenekleri yok. Aile büyükleri ve eşin etkin olduğu görülüyor. Gebeliğin sonlandırıldığı yere bakıldığında en düşük sosyo-ekonomik seviyedeki hastaların yüzde 57’si özel hastanede yaptırıyor. Ehil ellerde, güvenilir olması için maddi imkanı zorluyor. Üniversite hastanelerinde sadece yüzde 1 oranında gebelik sonlandırma yapılıyor. Bu kendimizi sorgulamamız gereken bir nokta. Doğumevlerinde ise yüzde 6 oranında gebelik sonlandırması yapılıyor” şeklinde konuştu.

Yorum bırakın