Haziran 2010 için arşiv

“SAĞLIKTA ÜST YÖNETİM ARTIK YÖNETİCİLER DEĞİL, HİZMET ALAN KİŞİLERDİR”

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği yönetim kurulu üyesi Prof. Dr. Oya Gökmen: “Sağlıkta üst yönetim artık yöneticiler değil, hizmet alan kişilerdir. Hizmet alan kişilere daha iyi, daha sağlıklı nasıl hizmet verebiliriz, bunları tartışıyoruz” dedi.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne konuşan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Oya Gökmen, Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerin toplam kalite yönetiminin ardından, hastayla ilgili tüm medikal hizmetlerin kalite standartlarına bağlı çalışmasına yönelik girişim başlattığını, kaliteye yönelik adımların Türk tıbbını bir üst basamağa taşıdığını söyledi.

Türkiye’de Toplam Kalite
Prof. Dr. Gökmen, toplam kalite yönetiminin hastaneler için vazgeçilmez bir unsur haline geldiğinin altını çizerek, “Türkiye’de toplam kaliteyle ilgili çalışmalar Zekai Tahir Burak Hastanesi’nin 1999’larda başlayıp, 2001 yılında Avrupa Toplam Kalite Ödülünü almasıyla sonuçlanan süreçtir ve bence Türk tıbbına büyük bir yol açmıştır” dedi.

“Sağlıkta Üst Yönetim Artık Yöneticiler Değil, Hizmet Alan Kişilerdir”
Özel hastanelerin toplam kalite yönetimi yaklaşımıyla çalıştığını hatırlatan Prof. Dr. Gökmen, Sağlık Bakanlığı’nın kendi bünyesinde de kalite çalışmalarını organize etmesinin önemine değindi. Prof. Dr. Gökmen sözlerini şöyle sürdürdü: “Sağlık Bakanlığı, kendi bünyesindeki hastaneler için Kalite Genel Müdürlüğü kurdu. Kalite Genel Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı bünyesindeki hastanelerde, ne, nasıl, ne zaman, kime, neden, nasıl yapılacak prosesleri dediğimiz ‘yapılacak işlemlerin yazılması, çıktılarının alınması onların evalüe edilmesi ve daha iyiye nasıl ulaşılabilir?’ sorularını tanımlayan toplam kalite felsefesi içinde çalışılması önemlidir. Aslında, sağlıkta toplam kalitenin hedefi zaten budur. Sürekli iyileştirme ve geliştirme çalışması yapılması gerekiyor. Çünkü sağlıkta sürekli yenilik var. Sağlıkta üst yönetim artık yöneticiler değil, hizmet alan kişilerdir. Hizmet alan kişilere daha iyi, daha sağlıklı nasıl hizmet verebiliriz, bunları tartışıyoruz.”


“Yazdığımız Her Şeyi Yapabilmemiz, Yaptığınız Her Şeyi Yazabilmeniz”
Prof. Dr. Gökmen, kalite yönetimindeki en öncelikli konunun “yazdığımız her şeyi yapabilmemiz, yaptığınız her şeyi yazabilmeniz” prensibi olduğunu vurgulayarak, dökümantasyonun ve buna bağlı analiz ve çalışmaların olumlu etkisine vurgu yaptı. “Dökümante etmeniz ve onun da doğruluğunu kabul ederek; onun hakkında hakiki bir şekilde çalışmanız lazım. Söyleyip de yapmamak, yapıp da yazmamak söz konusu olamaz” diyen Prof. Dr. Gökmen, bir sonraki aşama olan bütün medikal hizmetlerin standarda bağlanmasına yönelik çalışmalardan duyduğu memnuniyeti vurguladı. Prof. Dr. Gökmen, “Bundan sonra hastane hizmetlerinin iyileştirilmesi yanında, medikal hizmetlerin de standardizasyonu için American Joint Committee of Accreditation kriterleri uygulama aşamasına gelindi. Yani bir hasta en kısa sürede, en iyi laboratuvar hizmetini, en iyi operasyon süresini, en iyi medikal hizmetin girdisi ve çıktısı arasındaki farkları nasıl hasta hayatına ve lüksüne ve emniyetine ayırabiliriz arayışı ortaya çıktı. Joint Committee toplam kalitenin ulaşmadığı hastanecilik prensiplerinin dışındaki hastaya yönelik medikal hizmetleri kapsıyor, bu önemli bir çalışma” dedi.

“Güzel Netice Demek Hasta Sağlığı Demek, Hasta Sağlığı da Türkiye’nin Sağlığı Demektir”
Prof. Dr. Gökmen, Sağlık Bakanlığı hastaneleri Joint Committee standartları sistemini uygulamaya başladığını, üniversite hastanelerinin de uygulama için çalışma başlattığını bildiğini kaydetti. Prof. Dr. Gökmen, “Türkiye bence çok iyi bir yolda, hastane hizmetlerinin akredite edilmesi, toplam kalite felsefesi içinde hizmet verilmesidir. İnşallah hastanelerimizin hepsi bu yolda güzel netice elde edecekler. Güzel netice demek hasta sağlığı demek, hasta sağlığı da Türkiye’nin sağlığı demektir” dedi.

Yorum bırakın

SAĞLIK BAKANLIĞI STOK YÖNETİMİ

Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever ‘Stok Yönetim Vizyonu’ hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Sağlık Bakanlığı stok yönetiminde temel amaç olarak, vatandaşların sağlık işletmelerince temin edilmesi gereken her türlü ihtiyaçlarını karşılanması olduğunu kaydeden Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, vatandaş memnuniyetini en üst düzeyde tutmak olduğunu dile getirdi. Atasever, bu ihtiyaçları etkin bir şekilde karşılarken, kaliteli ürün temini, düşük stok düzeyi ve düşük maliyet temel öncelikleri olduğunu belirtti. İşletmelerdeki stok yönetimi nakit yönetimine paralel olarak risk yönetim mantığı ile yönetildiğini ileten Atasever, “Sağlık işletmelerinde bulundurulması gereken ürünlerin büyük bölümünün oldukça pahalı ve miatlı ürünler olup, bunların eskime ve demode olma riskinin yüksek olduğu unutulmamalıdır. Bu ürünlerin önemli bir özeliği de kullanıcılarına göre oldukça farklılık gösterebilmesidir. Bunların maliyetlerinin işletmelerin ödeme kabiliyetine göre de önemli değişikliler göstermesi diğer önemli bir husustur. Ayrıca fazla stok işletmelere depolama maliyeti, personel maliyeti gibi yeni yükler getirerek kaynakların etkin ve verimli kullanılmasını önlemektedir” dedi.
Sağlık işletmelerinde stok yönetimini, ihtiyaç tespitinden ödemelerin yapılmasına kadar birçok farklı aşamada çok iyi yönetilmesi gereken bir süreç olduğunu vurgulayan Atasever, ancak iyi işletmecilik uygulamaları ile gerçekleştirilebileceğini dile getirdi. Atasever şu bilgileri verdi: “Bu sürecin bütün aşamalarını, iyi yönetilmesi için neler yapılması gerektiğini ve Sağlık Bakanlığı işletmelerinde uyguladığımız stok politikasını, geliştirdiğimiz yeni tedarik yöntemleri ile birlikte şöyle sıralayabiliriz:

1.Aşama: Uygun Bir Stok Programı Kullanılarak Stok Kayıt Düzeninin Sağlanması:
Kontrol önemli bir yönetim fonksiyonudur. Bu açıdan stokların iyi yönetilebilmesi için kayıt altına alınması, giriş ve çıkışların düzenli olması ve kontrol edilebiliyor olması gerekir. On binlerce malzeme ve ilacın kullanıldığı sağlık işletmelerinde bu kontrol ancak uygun bir program vasıtasıyla yapılabilir. Sağlık Bakanlığı olarak işletmelerimizdeki stokları yönetebilmek ve kontrol edebilmek amacıyla Malzeme Kaynakları Yönetim Sistemi (MKYS) diye adlandırdığımız web tabanlı bir stok programı kullanıyoruz. Bu program ile gerek merkez teşkilatı gerekse işletmelerimiz bütün ülkedeki Sağlık Bakanlığına bağlı kurumların stokları hakkında bilgi alabiliyorlar. Örneğin; Hakkâri Şemdinli Devlet Hastanesinde alınan bir aspirinin hangi tarihte kaç adet alındığını, hangi firmadan hangi fiyata alındığını ve yıllık ihtiyacının ne olduğunu, günlük ne kadar kullanıldığını biliyoruz. Bu bilgiler diğer hastanelerimiz tarafından da görülebiliyor. Bu şekilde bizim işletmelerimiz bir ürün için piyasanın hangi fiyattan oluştuğunu çok kolay tespit edebiliyor ve sağlıklı bir piyasa araştırması yapabiliyorlar. Bunların merkezden ve işletmelerimiz tarafından biliniyor olması bile önemli bir kontrol mekanizmasıdır.
Stokların kayıt altına alınması önemli olduğu gibi bunların giriş ve çıkışlarının da düzenli olması gerekir. Aksi takdirde bu kayıt düzeni de çok işe yaramayacaktır. Sağlık işletmelerindeki her türlü stok hareketlerinin düzenli olması, optimum stok yönetiminin temel şartlarından biridir. Bu giriş ve çıkışların optik okuyucular vasıtasıyla otomatik yapılması ve anlık izlenmesi tercih edilmelidir. İşletmelerde ara depo, laboratuar deposu, servis deposu gibi depolar çok az kullanılmalı kullanım mecburiyeti olması durumunda bile buralar ana depoya bağlı alt depolar olarak tanımlanmalı ve kesinlikle buraya verilen ürünler kullanılmış gibi çıkış yapılmamalıdır. Bu giriş ve çıkışların mali tabloların sağlıklı bir şekilde üretilmesinde önemli bir rol oynadığı unutulmamalıdır. Kullanılmadığı halde çıkış yapılan ürünlerin işletmenin giderlerini olduğundan fazla göstereceği kullanıldığı halde çıkış yapılmayanların ise giderleri olduğundan az gösterecektir. Dolayısıyla bilanço ve gelir tablosu gibi işletmelerin mali gücünü ve performansının gösteren temel mali tabloların hatalı oluşacağı da dikkate alınmalıdır. Hatalı mali tablolarla sağlıklı bir işletme analizi yapılamaz.

2.Aşama: İhtiyaçların Sağlıklı Olarak Tespit Edilmesi:
Stok yönetiminin en önemli unsurlarından biri de ihtiyaçların sağlıklı olarak tespit edilmesidir. İhtiyaçların sağlıklı olarak tespiti bir işletmenin her hangi bir ürünü bir yılda ne kadar kullanacağını bilmesi ile mümkündür. Bu da stokların kayıt altına alınması ile ve stok hareketlerinin düzenli olması ile mümkündür. İşletmelerin, ihtiyaçlarını sağlıklı bir şekilde tespit etmeden bu ürünleri tedarik sürecini başlatması, depolarda miadının dolmasını bekleyen, yıllardır hiç hareket görmeyen yüzlerce ürünle karşılaşması sonucunu doğuracaktır.
İhtiyaçların sağlıklı tespit edilmemesi, alternatif ürünlerin yeterince araştırılmaması ve fayda maliyet analizlerinin yapılmaması işletme maliyetlerini de olumsuz etkilen faktörlerden biridir.
Bütün bu yanlışların sonucu nakit darboğazına düşen bir işletme olarak karşımıza çıkacaktır. Bir tarafta parası ödendiği halde yılardır kullanılmayan ürünler bir tarafta ödemeler geç yapıldığı için yükselen stok maliyetleri kaçınılmaz olarak işletmelerin nakit akışının bozulması sonucunu doğurur.

Bu hataları yapmamak için Sağlık Bakanlığı olarak işletmelerimizde ihtiyaçları sağlıklı bir şekilde tespit eden İhtiyaç Tespit Komisyonları oluşturulmasını istiyoruz. İhtiyaç Tespit Komisyonları, gereksiz bürokrasi oluşturmayacak şekilde çalışarak işletme ihtiyaçlarının her yönden sağlıklı bir şekilde tespit edilmesini sağlayacaklardır. Bu komisyonlar teminine karar verilen bir ürünün sadece ne kadar satın alınacağına değil bunun geri ödeme kurumları tarafından ödenip ödenmediğine ve en fazla hangi fiyattan satın alınabileceğine de karar vereceklerdir.
Bu komisyon ayrıca alternatif ürünleri de araştırarak ihtiyacın daha düşük maliyetlerle karşılanmasının mümkün olup olmadığına da karar vereceklerdir. Tabi ki hizmet sunumu için gerekli olup olmadığı da oldukça önemlidir.
İhtiyaç Tespit Komisyonlarının işletmelerimizde ilgili başhekim yardımcısının başkanlığında ilgili hastane müdür yardımcısı ve konusuna göre eczacı, başhemşire, taşınır kontrol yetkilisi vb. kişilerden oluşmasını öneriyoruz. Komisyona temin edilecek ürünlerin özelliğine göre uzman kişilerden de katılım sağlanmalıdır.

3.Aşama: İhtiyaçların Tedarik Edilmesi:
İhtiyaçların sağlıklı olarak tespit edilmesinden sonra yapılacak işlem ihtiyaçların her hangi bir gecikmeye mahal vermeden tedarik edilmesidir. Burada işletmelerin İhale sürelerini ve ihalelerine karşı oluşabilecek bir itiraz halinde nasıl hareket edeceklerini de planlamaları gerekir.
Sağlık Bakanlığı olarak 1 Ocak 2010 tarihinden itibaren sürekli kullanılan ürünler için işletmelerimizi en fazla 3 aylık stok miktarı ile sınırlandırdık. Yani işletmelerimiz kullanacağı bütün ürünlerde azami stok miktarı yıllık ihtiyacının ¼’dür. Buradan işletmelerimizin ihalelerini 3 ayda bir tekrarlayacakları anlamı çıkarılmamalıdır. İhtiyaçlar yine eskisi gibi 1 yıllık veya çerçeve alımla 1 yıldan uzun süreli temin edilecek ancak pey der pey teslim yöntemi kullanılarak depolarda 3 aylık ihtiyacın üstünde stok bulundurulmayacaktır.
Sağlık Bakanlığınca ihtiyaçların tedarik edilmesi ile ilgili olarak geliştirilen yöntemler:

Kamu Sağlık Hizmet Sunucularından Temin:
İhtiyaçların rahatlıkla temin edilebilmesi ile ilgili olarak Sağlık Bakanlığı olarak son yıllarda birçok yöntem geliştirdik. İlk olarak Kamuya bağlı bütün sağlık hizmet sunucularının ihale yapmadan birbirlerinden doğrudan mal ve hizmet alabilmelerinin önünü açtık. Bununla ilgili yönetmelik 7 Şubat 2009 tarihinde 21134 sayılı resmi gazetede yayımlandı. Bu yönetmeliğe göre Kamuya ait sağlık hizmet sunucuları kurumların ihtiyacı olmayan fakat bir türlü ihtiyaç üstü satın alınmış ürünleri birbirlerine doğrudan satabilmelerine imkân sağladı. Bununla Kamu sağlık hizmet sunucuları depolarındaki atıl ürünleri tüketebiliyorlar.

Stok Fazlası Ürünlerin Temini:
Sağlık Bakanlığı olarak azami stok miktarını 3 ayla sınırlandırarak işletmelerin depolarında olup 3 aylık ihtiyaçları üzerinde bulunan ürünlerin program vasıtasıyla diğer işletmelerin kullanımına sunduk. Buna göre işletmelerimiz diğer kurumlarımızdan stok fazlası sorgulama yapmadan ihaleye çıkamıyorlar. İhtiyaçlarını öncelikle diğer kurumlarımızdan temin etme cihetine gidiyorlar. Bu uygulama ile 2009 yılında 128 milyon TL civarında ürün kurumlarımız arasında el değiştirerek nakit ihtiyacı önemli ölçüde azaltılmış oldu.

İhtiyaç Fazlası Ürünlerin Temini:
İhtiyaç fazlası ürünler stok fazlası ürünlerden farklı olarak işletmelerce her hangi bir şekilde temin edilmiş fakat yakın bir gelecekte kullanılması mümkün görülmeyen veya miadı dolma veya bozulma riski olan ürünlerdir. Bu ürünlerin ihtiyacı olan kurumlarımıza hiçbir bedel gözetilmeden devredilmesi kuralını getirdik. Bu sayede Sağlık Bakanlığına bağlı işletmelerde bir türlü temin edilmiş olup kullanılamadığından dolayı zayi olabilecek veya atıl olarak bekletilen ürünlerden dolayı oluşacak riski önemli ölçüde azalttık. . Bu uygulama ile 2009 yılında 88 milyon TL civarında ürün kurumlarımız arasında el değiştirerek nakit ihtiyacı önemli ölçüde azaltılmış oldu.

İllerde Stok Koordinasyon Ekipleri ve İl Stok Havuzları Oluşturuldu:
İllerde ilin bütün stokları kontrol eden ve gerektiğinde kurumların ihtiyaçlarını dışarıdan satın alma yapmadan karşılayan stok koordinasyon ekipleri oluşturuldu. Bununla birlikte ildeki işletmelerdeki bütün stoklar il stok havuzu olarak değerlendirilerek bu stok koordinasyon ekibinin emrine verildi. Bu uygulamalarla ilgili olarak 2009 yılında 2300 personele eğitim verildi.

Küçük Hastanelerin İhtiyaçlarının Büyük Hastanelerce Karşılanması:
Düşük bütçeli olan ve satın alma kapasitesi yetersiz olan hastanelerin ihtiyaçlarını büyük bütçeli ve satın alma kapasitesi güçlü hastanelerce karşılanması kuralını getirdik. Bununla hem küçük kurumlarımızı rahatlattık hem de satın alma sayımızı düşürdük. Bu uygulamalarla daha yüksek miktarlarda toplu alım yaptığımız için stok maliyetlerimizde azaldı. Bu uygulama ile İlaç ve tıbbi sarf malzemesi satın alan hastane sayısı 835’den 416’ya indirilmiştir.

Çerçeve alım Yöntemi ile Toplu Satın Almalar:
Çerçeve anlaşmalar kamu alımları açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Bu yöntem ilk olarak ve yaygın bir şekilde Sağlık Bakanlığında uygulanmaya başladı. Bu uygulamalarla bütün illerde il düzeyinde çerçeve alım yöntemi ile toplu alımlar 2009 yılının ikinci yarısında başlatıldı ve uygulanıyor. Çerçeve alım yöntemiyle yapılacak toplu alımlar açısından İstanbul 10 bölge Ankara iki bölge diğer iller ise tek bölge olarak değerlendirildi. 24 Nisan 2010 tarihi itibariyle 452 çerçeve anlaşma ihalesine çıkılmış olup bunların 152’si sonuçlandırılmıştır.
Sağlık Bakanlığınca yeni geliştirilen tedarik yöntemleri ile İhalelere katılımlar ve rekabet artırılmış, bürokratik işlemlerin azaltılması yanında 2009 yılında yapılan ihale sayısı bir önceki yıla göre yüzde 25 civarında (4.389 adet) azaltılmış olup azaltılan bu ihalelerden sadece 11 milyon TL civarında ilan ücretlerinden tasarruf sağlanmıştır.

4.Aşama: Borçların Zamanında Ödenmesi:
Sağlık Bakanlığı olarak gerek stok yönetiminde yaptığımız düzenlemeler gerekse yeni geliştirilen tedarik yöntemleri ile borçları ödeme süremizi oldukça düşürdük. Hedefimiz bütün işletmelerimizin finansal yapısını, borçlarını en geç 90 gün içerisinde yapabilecek duruma getirmektir. Bunun için düşük stokla çalışma prensiplerini geliştirdik. Finansal risk analizine göre işletmelerimizi yakından takip ediyoruz. Mali performans kriterleri geliştirdik bunları kurumsal bazda ve yöneticiler için uygulamaya başladık.
Bu uygulamalarımıza paralel olarak firmalara, 2008 yılı sonunda 1 milyar TL civarında borcumuz, 2009 yılı sonunda 500 milyon TL’nin altına gerilemiş olup bugün ise 200 milyon TL civarındadır.

Sağlık Bakanlığı olarak stok yönetimi alanında yaptığımız çalışmaların 2009 yılı sonuçları, izlenen politikaların ve yapılan işlerin ne kadar doğru olduğunun en bariz göstergeleridir.”

Yorum bırakın

PROF. DR. HALDUN GÜNER:“İDRAR KAÇAKLARINDA BANT TEDAVİSİ UYGULANMALI”

İdrar kaçırmada anatomi veya fonksiyon bozukluklarında tedavide dikkatli seçim yapılmasını vurgulayan ürk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Haldun Güner, “İdrar kaçaklarında bant tedavisi uygulanmalı” dedi.

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Haldun Güner, kadınlarda belli yaştan sonra çok ciddi bir problem olan ve yüzde 40’lara kadar çıkan idrar kaçakları ile 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne konuştu. İdrar kaçaklarında cerrahi tedavi uyguladıklarını kaydeden Prof. Dr. Güner, ancak bu yöntemlerle yüzde 100 başarı sağlanamadığını, en iyi tedavilerin yüzde 90-95 civarında olduğunu ve bir kısmında kaçakların devam ettiğini dile getirdi. Prof. Dr. Güner, “İdrar kaçaklarında ‘Stres inkontinans’ adı verilen ameliyatın ‘Trans optüratör tape’ denilen operasyonları yapılıyor. İdrar yolunun altında bant yerleştirerek idrar kaçağını önlüyor. Bu bant bazen düzgün yerleştirilmeyebiliyor. Düzgün yerleştirilse de yerinden kayma ve vücudun kabul etmeme durumlarında idrar kaçağı devam ediyor. Böyle durumlarda yeniden bant yerleştirilmesi öneriliyor. Nüks olduğunda Kadın Doğum uzmanı, Üroloji uzmanına yönlendiriyor. Ürologlar ‘Periürotral injeksiyon’ denilen işlemler yapar ki, bunun başarı oranı düşüktür. Önerilen yöntem daha önceki ameliyatta yerleştirilen materyal aynen kalarak bir tane daha yerleştirilmesidir” dedi.

Anatomi ve Fonksiyon Bozukluklarının Tedavisi
Vücutta fonksiyonların rutin şekilde sürdürülmesi gerektiğini hatırlatan Prof. Dr. Güner, “Fonksiyonlarda sorun olduğu zaman tedavi girişiminde, çok dikkatli davranmak gerekiyor. Anatomi düzeltilse de fonksiyon bozukluğu devam ediyor. Hatta bazı durumlarda operasyon sonrası, fonksiyon bozukluğu daha da şiddetli ortaya çıkabiliyor. Ameliyat öncesinde hastanın tanısının net konulması ve cerrahi uygulanması ile ilgili net bir şekilde tanının konması gerekir. Uygun vakaya uygun ameliyatın yapılması son derece önemlidir. İdrar kaçaklarının bir kısmı mesaneye bağlı olabiliyor. Hastalarda İstemsiz mesane adalesinin kasılmasına bağlı, yeterli şekilde dolmadan idrar kaçırabiliyor. Bunların tedavisinde cerrahi değil medikal tedavi uygulanmalıdır. Bazı gruplarda da kaçaklar hem anatomik hem de aşırı aktif mesane sorunu olduğunda cerrahi ve tıbbi tedavi bırakılmamalıdır” şeklinde konuştu.

“İdrar Kaçırma Oranları Yüzde 40’lara Çıkabiliyor”
Yaş ilerledikçe hastalığın artma oranının yükseldiğini ve yüzde 40 oranlarına kadar çıktığını belirten Prof. Dr. Güner, kadınlarda görülen bu hastalık daha çok menapoz sonrasında görülürken, aşırı doğumlardan sonrada da arttığını dile getirdi. Pelvik taban yetersizliği denilen durum ile idrar kaçağı olduğunda rahim sarkması denilen olaylarla birlikte düşünülmesi gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Güner, bu durumda kombine tedavi edilmesi gerektiğini belirtti.

Yorum bırakın

PROF. DR. DEMİRCİ: “GENİTAL PROLAPSUS TEDAVİSİNDE MEŞ CERRAHİSİ KAÇINILMAZDIR”

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Fuat Demirci, prolapsus tedavisinde meş cerrahisinin yaygınlaştığını ve bu tedaviye ilişkin tartışmaların azaldığını kaydetti

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Fuat Demirci, 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne konuşan prolapsus tedavisinde meş cerrahisinin yaygınlaştığını ve bu tedaviye ilişkin tartışmaların azaldığını kaydetti. Kadın üreme organlarının, normal bulunmaları gereken yerden aşağı doğru sarkması sonucu oluşan prolapsus hakkında Prof. Dr. Demirci şunları söyledi: “Prolapsus oranı doğurganlığın yüksek olduğu ülkelerde üçte iki oranında değişik derecelerde görülebilmektedir. Tedavisindeki başarısızlıklar yeni yöntemlerin geliştirilmesine neden olmuştur. İdrar kaçırmada meşlerin kullanımıyla birlikte, prolapsus cerrahisinde de meş kullanımı gündemdedir ve başarıyla uygulanmaktadır. Kısa ameliyat süreleri, başarı oranının yüzde 90’ların üzerinde ve minimal invaziv olması meş tedavisini öne çıkarmıştır. Kaçınılmaz bir trenddir ve meş cerrahisi daha da yaygın olarak kullanılmak durumundadır.”

Randomize Kontrollü Çalışma Sonuçları
Meş cerrahisi ile ilgili tartışmaların giderek azaldığını belirten Prof. Dr. Demirci, “Bunun Randomize kontrollü çalışmaların sonuçlarının gelmesi, 24 aya kadar olan başarı oranlarının yüksek olması, komplikasyonların abartıldığı kadar olmaması, doku erezyonun ise yüzde 5 dolayında kalması meş cerrahisinin önemini artırmaktadır. Ürojinekoloji ile ilgilenen hekimler kayıtsız kalamaz. Bunu öğrenmek zorundadırlar. Videodan görüldüğü şekilde değil de eğitim alarak uygulanmak gerekir. Literatürdeki komplikasyonların bir kısmı da gerekli eğitimin alınmamasından kaynaklanan komplikasyonlardır” şeklinde bilgi verdi.

Yorum bırakın

“HEKİM HATA YAPMAMAK İÇİN SEZARYENİ TERCİH EDİYOR”

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği tarafından Antalya’da düzenlenen 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde konuşan Dernek Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil, kadın doğum, Türkiye ve Dünyada hekim hataları yönünden en fazla gündeme gelen branş olduğunu belirtti. Prof. Dr. İtil, “Hekim hata yapmamak için sezaryeni tercih ediyor” dedi.

Türkiye’nin en önemli tıp kongrelerinden biri olan ve kriz ortamına rağmen ana branşlarda en yoğun katılımı sağlayan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) 8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi, TJOD Yönetim Kurulu Üyeleri tarafından bir basın toplantısıyla değerlendirildi. Toplantıya; Prof. Dr. İsmail Mete İtil, Prof. Dr. Bülent Tıraş, Prof. Dr. Cansun Demir, Doç. Dr. Ali Baloğlu, Prof. Dr. Süleyman Akhan ve konuk olarak ABD Yale Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Emre Seli katıldı.

‘Akdeniz Ülkeleri Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanları Federasyonu’
Toplantının açılış konuşmasını yapan TJOD Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil, kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarının insanları hayatla buluşturan kişiler olarak, tıptaki diğer uzmanlıklar arasında farklı bir yeri bulunduğunu vurguladı. Kongre’de 2 binden fazla katılımcıyla, 68 oturumda, 23’ü yabancı 330’u yerli oturum başkanı ve konuşmacının yer aldığını kaydeden Prof. Dr. İtil, ilk kez ‘Akdeniz Ülkeleri Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanları Federasyonu’ oturumu ile geçen yıl hayata veda eden meslektaşları için özel “Vefa Oturumu” düzenlendiğini söyledi. Prof. Dr. İtil, daha sonra toplantıya katılanlara söz verdi.

“Çoğul Gebeliklerin Önlenmesi Amacını Anlıyoruz Ancak, Bu Konuda Hastaların Özel Durumlarını Da Gözeten Esnek Bir Yapı Sağlanmalı”
TJOD İkinci Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, Kongrede yoğun olarak tartışılan konulardan birinin Sağlık Bakanlığı’nın tüp bebek uygulama ve merkezlerine ilişkin yönetmelik değişikliği olduğunun altını çizerek, bu konuda getirilen kısıtlayıcı düzenlemelerin gebelik oranlarını düşüreceğini anlattı. Prof. Dr. Tıraş, 35 yaş altı kadınlara tek embriyo transferi, iki başarısız uygulamanın ardından iki embriyo transferi, 35 yaşın üstündeki kadınlara da en fazla 2 embriyo transferi uygulamasına karşı olduklarını belirterek, çoğul gebeliklerin önlenmesi amacını anladıklarını ancak bu konuda hastaların özel durumlarını da gözeten esnek bir yapı ile 35 yaş üstü kadınlara, yaş gruplarına göre daha fazla embriyo transferine olanak sağlanması gerektiğinin altını çizdi. Prof. Dr. Tıraş, sağlık harcamalarındaki artışa ve hastaneye erişimin kolaylaştırılmasına rağmen kamu hastanelerindeki hasta yükünün devam ettiğini vurguladı.

“ABD’de Embriyo Transferi Sınırlaması Konusunda Devletin Herhangi Bir Düzenlemesinin Yok”
Yale Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emre Seli de, ABD’de embriyo transferi sınırlaması konusunda devletin herhangi bir düzenlemesinin olmadığını, karar vericinin tedaviyi yürüten doktorlar olduğunu belirterek, sadece bilimsel tavsiyede bulunulduğunu kaydetti

“Embriyo Transferine Yönelik Kısıtlayıcı Düzenlemeye Karşı Danıştay’da Dava Açtık”
Prof. Dr. İtil, TJOD’un yürüttüğü hukuk çalışmaları hakkında bilgi vererek, embriyo transferine yönelik kısıtlayıcı düzenlemeye karşı Danıştay’da dava açtıklarını, diğer yandan, jinekoloji uzman eğitiminde sürenin 5 yıldan 4 yıla düşürülmesiyle, branş kapatmayı öngören düzenlemenin de açılan dava sonucu yürütmesinin durdurulduğunu açıkladı. Prof. Dr. İtil, özellikle TJOD’un, Avrupa üst kuruluşu olan EBCOG’da başta asistan eğitimi olmak üzere üyelikleri bulunduğunu ve Türk hastanelerinin eğitimlerinin akreditasyonunda sağlanan başarının önemine işaret etti.

“Anneler Ölmesin Sloganımız, Aynı Doğrultuda Çalışmalarla Devam Ediyor”
TJOD Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir ise konuşmasında, TJOD olarak “İğneyi kendilerine batırmaktan” kaçınmadıklarını ifade ederek, telif hakları alınan “Doğum Sonrası Kanama” kitabının çevirisinin katılımcılara ücretsiz olarak dağıtıldığını kaydetti. Prof. Dr. Demir, “Anneler Ölmesin sloganımız, aynı doğrultuda çalışmalarla devam ediyor” dedi. Prof. Dr. Demir, en önemli anne ölümleri arasında bulunan doğum sonrası kanamalara ilişkin bilgileri kitap sayesinde tazeleme imkanı bulacaklarını anlattı.

“Türkiye’de Kız Çocuklarına Ve Ergen Kızlara Yönelik Jinekolojik Çalışmalar Emekleme Döneminde”
TJOD Saymanı Prof. Dr. Süleyman Akhan ise Adolesan dönemi jinekolojisi alanında kongre kapsamında verilen bilgilerin önemine değinerek, Türkiye’de kız çocuklarına ve ergen kızlara yönelik jinekolojik çalışmaların emekleme döneminde olduğunu, kongrenin bu kapsamda önemli bir eğitim platformuna dönüştüğünü bildirdi.

TJOD’un Avrupa Üst Kuruluşu Olan EBCOG Bünyesindeki Çalışmaları
TJOD Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ali Baloğlu ise TJOD’un Avrupa üst kuruluşu olan EBCOG bünyesindeki çalışmaları aktardı. Doç. Dr. Baloğlu, mezuniyet sonrası eğitim komisyonundaki üyeliğin önemine işaret ederek, bu komisyonun asistan eğitimi konusunda akreditasyon vermesinin ve Türkiye’deki eğitim kurumlarının bu akreditasyonu almaktaki başarı oranının memnuniyet verici olduğunu söyledi. Baloğlu, “Türkiye’deki eğitim kurumları Avrupa seviyesinde eğitim kuruluşlarıdır. Şimdi, yan dallarda da akreditasyon çalışmaları başladı. Biz kadın doğum alanında Avrupa Birliği’ne girdik, girmekle yetinmedik Avrupa Birliği’ne girecekleri denetliyoruz” dedi.

“Kadın Doğum, Türkiye ve Dünyada Hekim Hataları Yönünden En Fazla Gündeme Gelen Branş”
Basın toplantısında, gazetecilere jinekoloji alanındaki son yenilikler hakkında da bilgi verildi. Prof. Dr. İtil, yaygın olarak görülen rahim sarkmasına (genital prolapsus) karşı geliştirilen yama (meş) uygulamalarının yüksek başarı sağladığına işaret etti. Prof. Dr. İtil tedaviyle, tekrarlama oranlarının da çok düşük seviyelere çekildiğinin altını çizdi. Diğer yandan, Prof. Dr. İtil, kadın doğum branşının Türkiye ve Dünyada hekim hataları yönünden en fazla gündeme gelen branş olduğunu, bunun da nedeninin anne-bebek iki kişinin sağlığının birden yürütülmesinden kaynaklandığını hatırlattı. Buna karşılık Türkiye’de kusur ile tıbbi kötü sonuç tanımları bulunan bir yasa olmadığını, hekim-hasta ilişkisinin “borçlar hukukuna” göre değerlendirildiğini söyleyen Prof. Dr. İtil, bu konuda acil bir düzenlemeye ihtiyaç bulunduğunun altını çizdi.

“Hekim hata yapmamak için sezaryeni tercih ediyor”
Prof. Dr. İtil, Türkiye’de sezaryenle doğum oranının yüksekliğine de dikkat çekti. Dünya ortalaması yüzde 15 olan sezaryenle doğum oranının Türkiye’de yüzde 48’e ulaştığını belirten Prof. Dr. İtil, Sağlık Bakanlığının bu oranı düşürmek için komisyon oluşturduğunu kaydetti. Türkiye’de anne isteğine bağlı sezaryen oranının yüzde 4 olduğunu söyleyen Prof. Dr. İtil, “Sezaryen ile doğumun azalması için ağrısız doğumun yaygınlaşması gerekiyor. Kamu hastanelerinde günde 20-25 doğum oluyor. Hekim hata yapmamak için sezaryeni tercih ediyor. Hastanın da hekimin de normal doğumdan yana tavır alması gerekir” diye konuştu.
Prof. Dr. Cansun Demir de sağlıkta dönüşüm programının sezaryen artışındaki önemli etkenlerden biri olduğunu savundu.

Yorum bırakın

FIGO Kapasite Geliştirme Dairesi Başkanı Prof. Dr. Louis Cabero-Roura:“OBEZİTE DÜNYA İÇİN ÇOK CİDDİ BİR SORUN”

“Obezite insanları çok farklı yönlerden etkiliyor. Sağlık sorunları yanında diğer ölüm nedenlerini artırıcı etkiye sahip” diyen Prof. Dr. Louis Cabero-Roura, hamilelik ve çocuğa ilişkin olarak ise şunları kaydetti: “Obez hamilelerin bebekleri fazla gelişmemişse, bebeklerin ölüm oranı obez olmayan hamilelere göre daha yüksek. Obez anneden doğan çocukların, obez, şeker ve hipertansiyon hastası olma riski daha fazla” dedi.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne konuşan FIGO Kapasite Geliştirme Dairesi Başkanı Prof. Dr. Louis Cabero-Roura, obezitenin Dünya Sağlık Örgütü tarafından yakından takip edildiğini söyledi. Prof. Dr. Cabero-Roura, obezitenin bir pandemi olarak tanımlanmasına yönelik girişimler bulunduğunu hatırlatarak, doğumda anne-çocuk ölümleri, iş kazaları gibi ölüm nedenlerinin obez insanlarda yüzde 60 oranında daha fazla görüldüğünü kaydetti.

“Obezite Hamileliği Çok Farklı Şekillerde Etkilemekte”
Kongrenin büyük bir başarıyla ve yüksek katılımla gerçekleşmesinden dolayı herkesi tebrik ettiğini kaydeden Prof. Dr. Cabero-Roura, sunumuyla ilgili olarak “Öncelikle doktorlara tavsiyem mesajı mutlaka evlere taşımaları, bilgilendirmeleri. Obezite ile hamilelik arasında bağ bulunduğu, obezitenin hamileliği gerçekten kötü olarak etkilemektedir. Bu tanımın altında yatan gerçek şudur; obezite hamileliği çok farklı şekillerde etkilemekte. Bunlardan en önemlisi hamilelikte farklı sorunlara yol açıyor, hipertansiyon gibi. Farklı farklı etkilere yol açarak hamileleri kötü olarak etkilemektedir” dedi.

“Obez Gebelerde Doğum Sırasında Çok Daha Büyük Sorunlar Çıkabiliyor”
Dünyadaki ölüm oranlarına genel olarak bakıldığında artıran birçok farklı faktör olduğunu kaydeden Prof. Dr. Cabero-Roura, buna neden olan, iş kazaları, doğum sırasında ölümlerdan kaynaklandığını ifade etti. Obezitenin, bu ölümleri iki üç kat artırabildiliğini dile getiren Prof. Dr. Cabero-Roura, “Şu ana kadar bahsettiklerim anne tarafından bakarak anlatıldı. Bir de fetus açısından yönü var. Obezite sırasında karın bölgesinin büyük ve yağlı olması ultrason sırasında sorun yaşıyoruz. Çocukta her hangi bir anormallikler ve aksaklıklar görülemiyor. Basit bir örnek tabii ama obezite aksaklıkları görmemize engel oluyor. Obezite olan kadınların çocuklarının da büyük olacağı için, doğum sırasında çok daha büyük sorunlar çıkabiliyor. Çoğu zaman bu tür durumda sezaryen tercih ediliyor. Ancak sezaryen bu konuda güvenilir yöntemdir denemez. Birçok sorun çıkabilir” dedi.

“Obezite Çocukları Sadece Hamilelikte Değil, Doğumdan Sonra da Etkiliyor”
Obez annenin çocuğu normalden büyük olmasının dışında, gelişiminde gerileme de olabildiğini belirten Prof. Dr. Cabero-Roura, “Obez bir annede çocuk tam olarak gerçekleşmemişse 60 kat daha fazla ölüm oluyor. Obez anneden doğan çocuğun beyninde programlama konusunda da bir hata olacağıdır. Programlamadan kastım, çocuğun bazı yönlerden gelişip, bazı yönlerden gelişememesidir. En önemli olarak kendisini şeker, hipertansiyon ve obezlik konusunda gösteriyor. Çocuğun beyni obez olma, vücudu şeker hastası olma, hipertansiyon olma konusunda programlanıyor ki, obezite çocukları sadece hamilelikte değil, doğumdan sonra da etkiliyor” diye konuştu.

“Obezite Sadece Zengin Ülkelerde Değil, Fakir Ülkelerde de Görülüyor”
Ulusal kurumların, Dünya Sağlık Örgütü’nün obeziteyi pandemi olarak tanımlamasını vurgulamak gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Cabero-Roura, ABD ve Meksika’da hamile kadınların yüzde 35’inin obez olduğunun belirtildiğini, bunun çok yüksek bir oran olduğunu iletti. ABD’de hamile ve obez olan kadınlara 55 milyar dolar harcandığını belirten Prof. Dr. Cabero-Roura şunları söyledi: “İngiltere’de bütçenin büyük bir kısmı obezite yüzünden işinden ayrılan, izin alan insanlara ayrılıyor. Dünyada 6 ülkenin obeziteyle başa çıkabilmesi için programı bulunuyor. Obezite sadece zengin ülkelerde değil, fakir ülkelerde de görülüyor. WHO ve FİGO obezite ile başa çıkılabilmesi için bazı yöntemler uyguluyoruz”

“Obezite Ne Kadar Ciddi Sorunsa, Yetersiz Beslenme de O Kadar Ciddi”
Kilo almamak için yetersiz beslenen hamilerle ilgili olarak Prof. Dr. Cabero-Roura şu bilgileri verdi: “Tabii ki aşırı zayıflıkta gerçekten ciddi bir sorun. Obezite ne kadar ciddi sorunsa, yetersiz beslenme de ciddi. Beslenme azlığından kaynaklanan sorunları beraberinde getirebilir. Çocuk açısından ileride gelişmede gecikme olabilir. Bunun yanında beyinsel, sinirsel hücrelerinde eksiklik olabilir. Omega 3 asitlerini az aldığı için sorun çıkabilir, D ve A vitamini azlığından dolayı kemik gelişimi sorunu görülebilir. Hipertansiyon ve farklı hastalıklar görülmesi ve çocuklara sirayet etmesi görülebilir.”

“FIGO’da Üye Olan Türk Bilim İnsanları Oldukça Etkin”
Türk doktorlarının uluslararası organizasyona katılımları yüksek ve yönetimlerde rol almalarının önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Cabero-Roura, “FIGO’da üye olan Türk bilim insanları oldukça etkin ve bu oldukça memnun edici bir durum. İyi organize edilmiş ve etkileyici bir kongre. Katılım yüksek seviyedeydi bu önemli” şeklinde konuştu.

Yorum bırakın

OVER REZERVİ AZALMASIYLA İLGİLİ YENİLİKLER

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Sedat Kadanalı, Over Rezervi ile ilgili Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Sedat Kadanalı, Over Rezervi ile ilgili bilgi verdi. Rasyonel bir tedavide olması gerekenin sebebe yönelik yaklaşım olduğunu ve bunun önem taşıdığını vurgulayan Prof. Dr. Kadanalı, over rezervinin azalması nedenlerinin iki ana gruba ayrılabileceğini kaydetti. Prof. Dr. Kadanalı, over rezervi azalmış hastalara yönelik tedaviye ilişkin şu bilgileri verdi: “Over rezervi azalmasını nedenlerini kabaca iki grupta toplayabiliriz. Birincisi, doğal olarak yaşlanma ile ikinici neden ise, Premature over yetmezliğidir. Bu konuda son yıllarda ortaya çıkan 2 gelişmeden bahsedersek, biri daha önceleri germ hücresi sayısının azalma hızının 35 yaş üzerinde arttığına inanılırken, aslında sabit hızda olduğunun ortaya konulması. Diğeri ise “prime reproductive dönem teorisi.” Bu teoriye göre üreme çağının yüksek olduğu 2. ve 3. dekadda germ hücrelerinin kök hücrelerden sürekli yenilendiği teorisidir. Bu dönem dışında germ hücrelerin yenilenmesi olmadığı için over rezervinin azaldığı iddia edilmektedir.”

FMR Gen Mutasyonu
Over rezervi ile ilgili son bir yenilik ise FMR (fragile X) geni mutasyonları ile over rezervi arasında ilişki kurulması olduğunu belirten Prof. Dr. Kadanalı, “Tiple CGG premutasyon ve mutasyon tekrar sayısı arttıkça over yetmezliğine gidişin de arttığı iddia edilmektedir. Normal populasyonda 29-30 civarında olan CGG tekrarı 45’lere ulaştığında over yetmezliği başlamaktadır. Homozigot tiplerde bu tekrar sayısı daha fazla olmakta ve erken menopoz görülmektedir. İşin ilginci FMR geninde CGG triple tekrar sayısındaki artışlar bu günlerde revaçta olan ve gerçek over rezervini gösterdiği kabul edilen AMH seviyeleri ile korelasyon göstermektedir. Yani çok yakında FMR gen mutasyon tekrar sayısına bakarak bir kadına ne zaman over yetmezliğine gireceğini, fertilite tedavilerinde acele edip etmemesi gerektiği konusunda bir şeyler söyleyebileceğiz. Premature over yetmezliği ise genelde kadınların yüzde 1’inde olup etyolojisinde gonadal disgenezis, tek gen mutasyonları (BMP-15, FMR-1 ve 2), FSH, LH reseptör mutasyonları, galaktozemi, BEPS, APECED gibi sendromlar ve son olarak radyasyon, kemoterapi gibi durumlar bulunmaktadır” dedi.

Son 10 Yılın Yaklaşımı
Tanı konulan hastalara hangi protokolün uygulanması gerektiği ile ilgili olarak Prof. Dr. Kadanalı şunları söyledi: “Son 10 yılın yaklaşımını toparlarsak;
1. Gonadotropin dozunu artırmak fayda etmemektedir
2. Antagonist-agonist rejimleri manuplasyonları- Cochrane Kütüphanesi’nde Ocak 2010’da güncellenen metanalizde 295 çalışma incelenerek RCT şartlarını oluşturan ancak 10 değerli (2 çalışma ülkemizden Küçük T. ve Tazegül K.) çalışma metanaliz için değerlendirilmek için yeterli bulunmuştur. Klinik gebelik açısından GnRh-a flare up, mikrodoz, long, modifiye long ve GnRh-antagonist rejimleri arasında maalasef bir fark bulunamamıştır.
3. Androjen eklenmesi- Gerek testesteron, gerek DHEA ve gerekse Letrozole kullanımları istatistiki olarak klinik gebelik oranlarını etkilememekle beraber kullanılan gonadotropin dozunu azaltmış, alınan oosit sayısını artırmış ve iyi kaliteli embriyo oluşunu artırmıştır. Bu konuda belirtmek isterim ki DHEA kullanımını populerize etmeye çalışan grup Gleicher ve Barad Amerika’da over yetmezliğinde kullanılmak üzere DHEA içeren bir preparat için patent almışlardır. Acaba bu zorlamada bu patentin etkisi var mıdır, ne dersiniz? Zira DHEAyı ilk olarak 2000 yılında Casson kullandı ancak bu günlerde yeniden gündeme gelmesi ilginçtir.
4. LH ve hCG eklenmesinin klinik gebelik oranları üzerine olumlu bir etkileri görülememiştir.
5. Growth hormon eklenmesi ile ilgili Cochrane Kütüphanesi’nde bulunan metaanalizde poor responderlarda fayda görülmüştür. Ancak poor responderlık tanısının daha önce başarısız denemeler ile konulduğu subgrupta bu etki kaybolmuştur.”

“Azalmış Over Rezervinde Başarı Oranı Artmamaktadır”
Amerika’da IVF başarı oranlarına bakıldığında azalmış over rezervinde klinik gebelik oranı yüzde 15 ile tüm endikasyonlar arasında en düşük oran olduğunu kaydeden Prof. Dr. Kadanalı, “Bu oran 2005 SART verisinde yüzde 14, en son yayınlanan 2007 verisinde ise pek değişmeden yine yüzde 15’tir. Yani birçok deneme ve atraksiyona rağmen, azalmış over rezervinde başarı oranı artmamaktadır. Yani over rezervinin azalmasına yol açan doğal yaşlanma ve genetik faktörler dikkate alındığında bunların önerilen tedavi yöntemleri ile değiştirilemeyeceği anlaşılabilmektedir. Ama biz hekimliğimizin vazgeçilmez güdüsü, bizden çare ve umut bekleyen hastalarımıza duyduğumuz empati ile sürekli over rezervini tedavi etmenin peşinde olacağız” diye konuştu.

Yorum bırakın

“ DOĞUM SONU KANAMA, EN ÖNEMLİ ANNE ÖLÜM NEDENİ”

“Doğum Sonu Kanama” isimli kitabın çeviri editörlüğünü yapan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir, “Doğum sonu kanamaları en önemli anne ölüm nedeni arasında yer alıyor” dedi.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde katılımcılara dağıtılan “Doğum Sonu Kanama” isimli kitabın çeviri editörlüğünü yapan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir, Sağlık Dergisi’ne kitap hakkında bilgi verdi.

Esra Öz: Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği’nin başta burs olmak üzere sağladığı sosyal yardımlar nelerdir?
Prof. Dr. Cansun Demir: Türk Jinekoloji Derneği, Ankara, İstanbul, Çukurova, İzmir, Eskişehir Jinekoloji Dernekleri’nin bir araya gelmesi ile kuruldu ve Ankara Jinekoloji Derneği’nin kamu yararına dernek olması üzerine Türk Jinekoloji Derneği adı altında bir araya geldi. Bu nedenle Ankara Jinekoloji Derneği’nin kuruluş tarihi olan 1959’u da kuruluş tarihi olarak kabul etti.
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği’nin 39 şubesi vardır. TJOD olarak yıllık kongre yapıyoruz, bölge toplantıları yapıyoruz. Bu yıl Gaziantep, Manisa gibi illerimizde toplantı yaptık. Her yıl 5 genç Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanına yurtdışı eğitim bursu veriyoruz. 6 ay süreli ve gidiş-geliş masraflarını kapsayacak şekilde. 6 yıl içinde 29 meslektaşımıza burs verdik.
Üç ayda bir yayınlanan ve yakında SCI’ya girecek olan TJOD dergimiz var. Geçen yıl kongrede “Obstetrik ve Jinekolojide Etik Konular” ile ilgili bir kitabı katılımcılara ücretsiz dağıttık, bu yıl “Doğum Sonu Kanama” adlı bir kitabı bastırdık ve kongreye katılanlara ücretsiz dağıttık.


Çeviri editörlüğünü yaptığınız “Doğum Sonu Kanama” kitabından bahseder misiniz?
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği’nin hizmetlerinden biri de meslektaşlarını bilimsel olarak desteklemek. Bu nedenle çeviri editörlüğünü benim üstlendiğim, çok değerli bilim adamlarınca çevirisi yapılan “Doğum Sonu Kanama, Değerlendirme, Yönetim ve Cerrahi Girişimler için Kaynak Kitabı”, bu kongreye katılan hekimlere ücretsiz dağıtıldı. Kitap 10 kısım ve 53 bölümden oluşmakta, 62 hekim çevirisini yaptı.

Doğum sonrası kanamalarının önemi nedir, ne gibi sonuçlara yol açar?
Doğum sonu kanamaları en önemli anne ölümleri arasında yer alıyor. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde birinci, gelişmiş ülkelerde ise ikinci sıradaki anne ölüm nedenidir. Hayatı tehdit ettiği gibi, acil sorunlar nedeniyle histerektomi (rahmin alınması) gibi sorunlara yol açabilmektedir.

Doğum sonrası kanamaların sebebinin ortadan kaldırılması için ne gibi özel tedbirler alınmaktadır?
Hekimlerin bu konuda yeterince eğitilmiş olması, eğitimli yardımcı sağlık personelinin olması ve altyapının düzenli olması (ameliyathane şartları, kan bankası gibi) gerekmektedir.

Yorum bırakın

BİYOMEDİKAL CİHAZ TEKNOLOJİLERİ ALANI SEKTÖRLE İŞBİRLİĞİ ÇALIŞTAYI

“Biyomedikal Cihaz Teknolojileri Alanı Sektörle İşbirliği Çalıştayı” kapsamında gerçekleştirilen çalışmada tüm taraflar bir araya gelerek mutabakat sağlandı.

24-26 Mayıs 2010 tarihleri arasında Rixos Grand Ankara Otelde Yapılan Sektörle İşbirliği Çalıştayı Programının açılış konuşmasını, Müşteşar Yardımcısı Mehmet Temel ve Erkek Teknik Öğretim Genel Müdürü Hüseyin Acır yaptı. Konuşmada, Milli Eğitim Bakanlığının sektörle işbirliği çalışmalarına verdiği değerden, bu uygulamaların sektörle işbirliği açısından gerekliliğinden mesleki eğitimde gelinen noktadan ve yapılan çalışmanın öneminden bahsedildi.

Biyomedikal Mühendislik Merkezi ve Biyomedikal Cihaz Teknolojileri
Biyomedikal cihaz teknolojileri alanında kurumsal uygulamalara ait sunular Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Komutanlığı Biyomedikal Mühendislik Merkezi Başkanlığı adına konuşma yapan Merkez Başkanı Prof. Dr. Osman Eroğul, Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Komutanlığı Biyomedikal Mühendislik Merkezi ve Biyomedikal Cihaz Teknolojileri alanındaki uygulamaları hakkında bilgi verdi. Prof. Dr. Eroğul, klinik mühendislik birim, görevleri askeri alanda biyomedikal uygulamalar konularına değindi. Süreç içerisinde M.E.B ile birlikte yapılan hizmet içi çalışmalarından ve bu çalışmaların iki kurumada kattığı değerlerden söz eden Prof. Dr. Eroğul, biyomedikal cihaz teknolojileri alanı teknisyenlik eğitiminde kurumsal beklenti ve önerilerinden bahsetti. Prof. Dr. Eroğul, MEB ile ortaklaşa yapılan çalışmaları ve alanın önemini vurguladı.

Kalibrasyon Elemanları İhtiyacı
Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü’nden Doç. Dr. Özcan Gülçür ise konuşmasında, Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü Kurumu ve uygulamaları hakkında bilgi vererek, Türkiye de Biyomedikal konularına değindi. Biyomedikal teknisyen ihtiyacına dikkat çeken Doç. Dr. Gülçür, bu alandaki bakım onarım ve kalibrasyon elemanları ihtiyacı ve öneminden bahsederek, öğretmen eğitiminin önemini vurguladı.
Ankara Üniversitesi Nükleer Tıp Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Metin Kır; bu alana daha çok tıp adamı gözüyle baktığını bu alanın bu çevrede de öneminin son yıllarda daha fazla anlaşıldığını söylerek, ulusal kongre ve toplantılarda sık sık bahsedildiğini dile getirdi. Prof. Dr. Kır, özellikle kalibrasyon elemanlarının önemini vurguladı.

Teknisyenlik Uygulamalarının Kurumları
İstanbul Üniversitesi. Tıp Fakültesi Biyomedikal ve Klinik Mühendislik Birimi adına konuşan Prof. Dr. Aydın Akay, hastane içerisindeki birimlerin sağladığı ekonomik yararlar ve Tıbbi görüntüleme sistemleri, çalışan bilinci ve güvenliğine dikkat çekti.
Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi Tıbbi Aygıtlar Bakım Onarım Merkezi ve Kalibrasyon Ünitesi adına konuşan Mühendis Recep Uslu; teknisyenlik uygulamalarının kurumlarına kazandırdığı avantajlardan bahsederek, bu birimlerin önemini işaret etti.


Eleman İhtiyacının Önemi
Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü Biyomedikal Mühendislik Hizmetleri Daire Başkanlığı adına konuşan Hüseyin Tokgöz, bu alanda Sağlık Bakanlığı’nın gösterdiği hassasiyeti ve eleman sağlama konularından söz ederek, eleman ihtiyacının önemine dikkat çekti.
Erciyes Üniversitesi. Mühendislik Fakültesi Biyomedikal Mühendislik Bölümü öğretim görevlisi Yrd. Doç Dr. Ayşegül Güven, Biyomedikal ön lisans, lisans, yüksek lisans programları ve alanlarındaki diğer çalışmalar, uygulamalar hakkında bilgi verdi.

Leonardo Yenilik Transferi Projesi
Gazi Üniversitesi Teknoloji Fakültesi Elektronik –Bilgisayar Eğitimi Bölümü öğretim görevlisi Prof Dr. İnan Güler; bölümün biyomedikal çalışma ve projelerinden bahsederek, yürütücülüğünü yaptığı, Leonardo Yenilik Transferi projesi “WEBD –Biyomedikal Uzmanlarının Uzaktan Eğitimi” projesi kapsamında MEB Biyomedikal Cihaz Teknolojileri alanında görevli teknik öğretmenlerin eğitildiğini ve çalışmaların çok olumlu tepkiler aldığını belirtti.

Çok Taraflı Katılım
Tüm Medikal Dernekler Federasyonu (TÜMDEF) Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda Tıbbi Malzeme ve Cihaz Üreticileri Derneği (TÜDER) Genel Sekreteri Necati Kaya, sektörel kamu ve özel kurum ve kuruluşların temsilcilerinin, üniversitelerin, firmaların ve MEB temsilcilerinin katılımıyla gerçekleştirildiğini dile getirdi. Kaya, çalıştay ile çok taraflı bir katılımın sağlandığı ve bundan da tüm tarafların memnun olduğu da iletti.
Türkiye Sağlık Gereçleri Üreticileri ve Temsilcileri Derneği (SADER) Genel Sekreter Ali Şengel konuşmasında; Kısa kurum/birim tanıtımı yaparak, Biyomedikal Cihaz Teknolojileri alanındaki çalışmalar, görev ve sorumluluklardan özellikle tüzüklerinden de bahsederek, SADER adına bundan sonraki çalışmalar destek vermeye çalışacaklarını, mesleki eğitime önem verdiklerini belirtti.
Türkiye Sağlık Endüstrisi İşverenleri Sendikası (Seis) adına konuşan Genel Sekreter Refika Eser; staj, burs, eğitim materyali hazırlanması, hibe cihaz gibi donanım konularında destekler olunabileceğini; öğretmen ve eğiticilerin eğitimi konusunda yurtiçi eğitimlerden faydalandırılabileceğini kaydetti. Özellikle öğrencilerin yeterlik temelli bir eğitimden geçirilmesi ve meslek standartlarıyla uyumlu programların oluşturulması gerektiğinin altını çizen Eser, yabancı dil yeterliklerinin yüksek olması gerektiğini vurguladı.

“Biyomedikal Cihaz Teknolojileri Alanı Sektörle İşbirliği Çalıştayı” kapsamında gerçekleştirilen çalışmada aşağıda yer alan konularda mutabakat sağlanmıştır:


1. Eğiticilerin Eğitimi:
• Biyomedikal cihaz teknolojileri alanındaki işletmelerin üye olduğu sivil toplum kuruluşları, ilgili askeri ve diğer kamu kurum/kuruluşları (MEB, Sağlık Bakanlığı, üniversite, enstitü v.b) koordinesinde; Milli Eğitim Bakanlığınca belirlenecek öğretmenlerin Biyomedikal Cihaz Teknolojileri Alanında yurt içinde ihtiyaç duyulan seviye ve nitelikte alan veya dal (ihtisas) eğitimlerine alınması, ayrıca yabancı dili yeterli olan öğretmenler için ise yurt dışı; sektörel eğitimlere, fuar, kongre ve seminerlere katılmalarına imkân sağlanması,

• Biyomedikal cihaz teknolojileri alanında görev yapan atölye ve meslek dersi öğretmenlerinin Milli Eğitim Bakanlığınca yabancı dil eğitimine alınması hususunda gerekli çalışmaların yapılması,

2. Öğretim Programlarının Revizesi ve Geliştirilmesi:
• Biyomedikal cihaz teknolojileri alanında mevcut;
o Anadolu Teknik Lisesi,
o Meslek Yüksek Okulu
programlarının; Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK, Sağlık Bakanlığı, TSK Sağlık Komutanlığı, sektör sivil toplum kuruluşları işbirliği ile tekrar değerlendirilerek bütünleştirilmesi,
• Biyomedikal cihaz teknolojileri alanında imalat yapan sektörle yapılacak değerlendirmeler sonucu, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı mesleki teknik orta öğretim okulu ve kurumlarında uygulanmakta olan; makine teknolojisi, metal teknolojisi, elektrik elektronik teknolojisi, bilişim teknolojileri, endüstriyel otomasyon teknolojileri, plastik teknolojisi v.b. öğretim programlarında eğitim gören öğrencilerden, işletmede meslek eğitimi uygulamasına yönlendirme yapılarak ilk aşamada teknisyen ihtiyacının giderilmesi,
• Biyomedikal cihaz üretimine yönelik teknisyen yetiştirmek için sektör analizi yapılarak, mevcut öğretim programlarına ihtiyaç duyulan yeterliliklerin aktarılması,

3. Öğrenci Staj Eğitimi:

• Biyomedikal cihaz teknolojileri alanındaki işletmelerin üye olduğu sivil toplum kuruluşları, Sağlık Bakanlığı, TSK Sağlık Komutanlığı, ilgili diğer kamu ve özel kurum/kuruluşlar ile Milli Eğitim Bakanlığı koordinesinde öğrencilerin;

o Yarıyıl ve Yaz stajları
o Yerinde uygulamalı eğitim desteği
o Teknik gezi destekleri
o Ürün tanıtımı seminerleri

çalışmaları ile yetiştirilmesi için işbirliği yapılması,

• Öğrencilerin mesleki eğitimlerine ilişkin yönelimin takibini amaçlayan bir portal altyapısının kurulması ve burada öğrenci eğitimlerinin sektör ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte planlanmasının sağlanması,

4. Makine-Teçhizat Desteği
• Biyomedikal cihaz teknolojileri alanındaki işletmelerin üye olduğu sivil toplum kuruluşları, üretici firmalar, Sağlık Bakanlığı ve üniversitelere bağlı hastaneler, TSK Sağlık Komutanlığı tarafından; (Demo cihazlar, üretilen yeni cihazlar, demode cihazlar v.b. kapsamında) ilgili okulların atölye ve laboratuarların desteklenmesi,

5. Basılı ve Görsel Eğitim Materyalleri Desteği

• İlgili sivil toplum kuruluşları, askeri ve diğer kamu/özel sektör kurum/kuruluşları, üniversite ve Milli Eğitim Bakanlığı uzmanlarının katılımıyla oluşturulan komisyonca geliştirilen öğretim programları içerikleri doğrultusunda gerekli basılı ve görsel eğitim materyalleri tespit edilerek ilgili kurum ve kuruluşlarla karşılıklı yazışmalarla temini ve/veya geliştirilmesi,
• Sektörel basın ve yayınların okullara ulaştırılmasının sağlanması,

6. Öğrencilere Sağlanacak Burslar

Biyomedikal cihaz teknolojileri alanındaki işletmeler ve üye oldukları sivil toplum kuruluşlarının, öğrencilere kendi imkanları dâhilinde burs sağlaması konusunda yapacakları değerlendirme sonuçlarının Milli Eğitim Bakanlığı Erkek Teknik Öğretim Genel Müdürlüğüne bildirilmesi,

7. İşbirliği Protokolleri

• Bakanlığımız ile Biyomedikal sektöründe faaliyet gösteren resmi/özel kurum/kuruluşlar ile öğretmen eğitimleri, staj vb. konularda yapılacak protokollerin içerikleri karşılıklı yazışmalarla tespit edilmesi,
• Sağlık Bakanlığında biyomedikal cihaz teknolojileri alanındaki teknisyenlik, kadrolarının belirlenen KPSS (kamu personeli seçme sınavı) nitelik kodları dikkate alınarak gözden geçirilmesi konusunda görüşmelerde bulunulması,
8. Projeler, Seminerler v.b.
• Biyomedikal cihaz teknolojileri alanındaki işletmelerin üye olduğu sivil toplum kuruluşları, ilgili askeri ve diğer kamu kurum/kuruluşları, üniversiteler, MEB İlgili birimleri ve okulları ile öğretim programlarının geliştirilmesi ve güncellenmesi, öğretmen eğitimleri, öğrenci eğitimleri, makine teçhizat desteği, eğitim materyallerinin geliştirilmesi, güncellenmesi v.b. diğer konularda, mesleki eğitimin desteklenmesi amacıyla her tür yerel, ulusal ve uluslararası projeler, seminer v.b düzenlenmesi ve gerçekleştirilmesi,
• Biyomedikal cihaz teknolojileri alanında eğitim ve öğretim çalışmaları yapan meslek yüksekokulları ile Milli Eğitim Bakanlığına bağlı mesleki ve teknik ortaöğretim okulları arasında alan/dallarına yönelik proje tabanlı beceri yarışması düzenlenmesi
Yukarıda yer alan kurum ve kuruluşların temsilcilerinden oluşan koordinasyon ve yürütme kurulu teşekkül ettirilerek, yine raporda yer alan konulara ilişkin çalışmalar planlanacak, uygulanacak ve sonuçları değerlendirilecektir. Yılda en az bir defa Milli Eğitim Bakanlığı’nın belirleyeceği tarih ve yerde kurul üyelerinin teklifleri ve görüşleri ile oluşturulacak gündemle toplanacaktır.

Yorum bırakın

ENDOMETRİUM KANSERLERİNDE, OBEZİTE VE HORMON İLİŞKİSİ

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Op. Dr. Sadiye Eren: “Obezite, endometrium kanserlerinde önemli bir risk faktörü” dedi.

8. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde Sağlık Dergisi’ne konuşan Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Yönetim Kurulu Üyesi Op. Dr. Sadiye Eren, obezitenin, endometrium kanserlerinde en önemli risk faktörlerinden biri olduğunu, hormon yoluyla olan kanserlerde vücut kütle indeksi endeksindeki 28 kg/metrekare üzerinde farklılıklarının görüldüğünü kaydetti.

“Hormonların Etkisiyle Olan Tümörlerde Temel Etken Östrojen”
Rahim içi kanserlerin oluş mekanizmalarını değerlendiren Op. Dr. Sadiye Eren, gen mutasyonları ile ilgili son dönemde çalışmalar yapıldığını, sanıldığının aksine bütün endometrium kanserlerinin hormonlarla doğrudan bağlantılı olmadığının görüldüğünü anlattı. Menopoza girmiş, rahmi küçülmüş hastalar içinde kanserlerin görülmesinin farklı bir yolla da hastalığın oluştuğunu kavramaya yardım ettiğini kaydeden Op. Dr. Eren şunları vurguladı: “Hormonların etkisiyle olan tümörlerde temel etken östrojen. Östrojen fazla olduğunda ve etkilerini karşılayacak progesteron olmadığında veya yeterli olmadığında östrojenin yaptığı hücre mitozu, yani hücreyi uyarıcı etkisi progesteron tarafından durdurulamıyor. Bazen bu etki kontrolsüz büyümeye doğru gidiyor. Kontrolsüz büyüme de kansere doğru gidiştir. Bu hormon yoluyla olan kanserlerin pek çok etkeni var.”

“Östrojen Maruziyeti, Endometrium Kanserlerin Dörtte Üçünü Oluşturuyor”
Östrojenin başta şişman kadınlarda fazla olduğuna dikkat çeken Op. Dr. Eren, “Yağ dokusunda androjenden östrojene dönüş fazladır. Bazı yumurtlama bozuklukları olan polikistik overli hastalarda östrojen hakimdir. Şişmanlık önemli bir risk faktörüdür. Vücut kütle indeksi katsayısının 28’in üstünde olmasıyla bunun altında olması arasında bile risk farklılıkları var. Çünkü yağ dokusundaki androjenlerin östrojene dönüşmesi, sürekli östrojene maruziyeti getiriyor. Sürekli östrojen maruziyeti de endometrium kanserinde önemli etken. Bu grup hastalar, endometrium kanserlerin dörtte üçünü oluşturuyor” dedi.

“Tek Gen Mutasyonları Özellikle Hücre Siklusunu Etkileyen Sistem İçinde Bozulmaya Yol Açar”
Östrojen bağımlı olmayan grubun ise biraz daha farklı olduğunu kaydeden Op. Dr. Eren, “Hormon bağımlı olmayan tek gen mutasyonları özellikle hücre siklusunu etkileyen sistem içinde bozulmalar ortaya çıkar. Bu bozulmalar normalde vücut içindeki düzeltici sistemler tarafından düzeltilir. Bazen bu düzeltici sistemler çalışamaz gen mutasyonları da burada etkendir. Kontrolsüz büyüme öyle veya böyle bir şekilde yol alır ve kontrolsüz büyüme de kanserde temeldir. Gen mutasyonu olan bu tümörler daha agresif seyreden tümörlerdir” şeklinde konuştu.

“P53 ve P16 Mutant Gen Olarak Bulunması, Agresyonla Birlikte Giden Bir Gösterge”
Her iki grupta da tedavinin pek değişmediğini dile getiren Op. Dr. Eren, “Ancak hormona bağlı hastalıklarda, çok ileri safhalarda hormon tedavisi yapılıyor. Biz daha çok hastalıksız yaşam süresini, hastalıklı da olsa, sağ kalım süresini uzatmada önemli ipuçları veriyor. P53 ve P16 mutant gen olarak bulunması, agresyonla birlikte giden bir gösterge. Henüz kanser olmamış, gen mutasyonları görülen bazı öncül lezyonların varlığı, kansere dönüşüm olup olmayacağı konusunda fikir verebiliyor, bu konuda çalışmalar halen devam ediyor” diye konuştu.

Yorum bırakın