Eylül 2010 için arşiv

DÖLLENMEME PROBLEMİNDE ELEKTRO ŞOK UYGULAMA VE EMBRYO GENETİĞİ

Kalbi duran hastaya elektro şok yapma işlemi gibi embriyoya elektro şok şlemi uygulayarak ülkemizde ilk olma özelliği taşıdıklarını belirten Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Volkan Baltacı, farklı vaka örnekleri ile yaptıkları tedavi yöntemlerini anlattı.

34 yaşında bankacılık yapan Gözen Altınsoy, 11 yıllık evliliği sırasında 8 kez tüp bebek denemesinde 3 kez gebelik yaşıyor. Birinci gebelik üçüz ve riskli olduğu için fetal redüksiyondan dolayı kaybediyor. İkinci gebelikte Trizomi kromozom anormalliği olduğundan zorunlu gebelik sonlandırma oluyor. Üçüncü uygulama ise dış gebelik ile sonuçlanıyor. Şu anda dördüncü gebeliği yaşayan Gözen Hanım, 4,5 aylık sağlıklı bir hamilelik yaşıyor. Daha önceki yaşadığı olumsuz durumların kendisine travma yaşattığını ve az sayıda embriyo sağlandığından dolayı genetik tarama yapılamadığını söyledi.

“Pioze Elektrik Uygulama ile Dünyada En Geniş Seriyi Yaptık”
Gözen Hanımın durumu ile ilgili bilgi veren Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Volkan Baltacı şunları kaydetti: “Bu vakamızda birçok sağlıklı insanda olabilecek bir durum gözlendi. Eşinin spremlerine karşı dirençli olan yumurtalara elektro şok yöntemi uyguladık. Total fertilizasyon kaybı denilen hastanın yumurtaları toplanarak erkeğin spermi alınır dölleme işlemi yapılır. Ancak döllenme işleminde yumurta direnir, döllenme olmaz. Buna Total Fertilization Failure /Döllenme kaybı (TFF ) denilen durumun üstesinden gelinmesine ise pioze denilen bir uygulama kullanılır. Klonlanan Doli’de meme hücresi kullanıldı . Bu alanda hayvanlar için çok sayıda örnek var. Meme hücresi döllenmesinde pioze elektrik yöntemi kullanıldı. Pioze elektrik hücrede şu etkiyi yapıyor. İki tip akım var, bunlar alternatif ve doğru akım olmak üzere, bu akımlar hücreyi polarize ediyor yani elektrik ile yüklüyor. Hücrenin DNA’sını da birleştiriyor. Dolayısıyla polarize etme ve iki DNA’nında birleşmesine yardımcı oluyor. Mekanik aksam bölünmesi bir takım sistemlerle iğ iplikçikleri ile gerçekleştiriliyor. Dolayısıyla çalışmalar pioze ile mekanik işlemide stimule ettiğini gösterdi. Yumurta hücresi, sperm ile döllendikten sonra aynı kalbi duran hastaya elektro şok verildiği gibi spermin yumurtayı döllemesine yardımcı olmak üzere piezo elektrik dediğimiz milrovolt düzeyindeki elektrik akımı (elektroşok) veriyoruz. Bu akım yumurta döllenmesi ve bölünmesi mekanizmaları çalışmayan vakalarda yüz güldürücü sonuç veriyor. 400 vakada yüzde 30 oranında başarı oranları yakalandı ve sonuçlarımız infertilite konusunda dünyanın en saygın dergilerinden biri olan “fertility & Sterility dergisinde yayınlandı. Kalbi duran hastaya elektro şok yapma işlemi gibi embriyoya elektro şok yaptıklarını dile getiren Prof. Dr. Baltacı, pioze elektrik yöntemini insan embryosuna ilk uygulayanlardan olduğunu ve dünyada en geniş seriyi yaptıklarını belirtti.

Türkiye’deki Genetik Hastalarda Resesif Genler Etkili
Genetik hatadan kaynaklanan 20 bin kadar hastalık bulunduğunu belirten Prof. Dr. Baltacı, “Hastaların bir kısmı ailesel öykü ile seyrederken bir kısım genetik hastalık aniden çıkabilir, bunlara taze mutasyon denir. Hiçbir sıkıntısı olmayan karı koca özürlü bir bebek ile karşılaşabilir ve bebeklerindeki bu durumun maalesef tedavisi yoktur. Genetik hastalıkların Türkiye için bir önemli tarafıda, bu hastaların bir kısmı resesif genler dediğimiz çekinik genlerle kalıtılan hastalıklar olmasıdır ve bunlar eşlerin akraba olmasından kaynaklanır. Yani hepimiz mutasyonlu (hastalık taşıyan) çekinik gen taşırız. Akraba evliliklerinde çekinik genler baskın hale gelerek, bebek hasta doğar” dedi.

Akraba Evliliklerinde Türkiye Saatli Bomba gibi

Tüp bebek tedavisi infertil hastalarda uygulandığını ve bu oranın doğum polikliniklerine başvuruların yüzde 10’unu oluşturduğunu belirten Prof. Dr. Baltacı şunları söyledi: “Ancak Türkiye’deki akrabalık oranları Diyarbakır’da yüzde 42, istanbul’da yüzde 25 ve birçok ilimizde yüzde 20-30’lu oranlarda seyrediyor. İzmir’de en düşük olan oran yüzde 8 ile karşılaşırken, batı illerinde bu oran düşüyor. Bu konuda Türkiye saatli bomba gibi. Ülkemizde ayrıca Orak hücre anemisi ve Akdeniz anemisi gibi genetik hastalıkların güney illerimizde kendiliğinden yüksek taşıyıcılık sıklığı bulunmaktadır, bu hastalıklar akrabalık kökenleri olmamasına rağmen kendiliğinden gelişiyor. Bütün bunları bir araya eklediğimizde genetik hastalıklar Türkiye için önemli bir problem, tedavisi yok, bakım masrafları çok yüksek. Aileye travması, topluma travması çok yüksek koruyucu hekimliği önem kazanıyor. Bu hastalıklar için preimplantasyon genetik tanının, çok radikal bir hizmet ve pozitif bir servis olduğu unutulmamalı. Bu yöntemle tedavisi bulunmayan ve genellikle zeka geriliği ile seyreden bu hastalıkların daha hamilelikten önce ayıklanabilmesi mümkün olabilmektedir.


“Genetik Ayrım Yapılarak Hamile Kaldım”
Tedavi ile hamile kalan altı yıllık evli 30 yaşındaki Öznur Karabulak da sağlıklı bir çocuk dünyaya getirdiği için çok mutlu olduğunu ifade etti. Daha önce iki kez düşük yaptığını anlatan Karabulak, düşüklerin nedenlerinin kromozom translokasyonu taşıyıcılığı denilen genetik bir hastalıktan kaynaklandığının tespit edildiğini dile getirdi. Kromozomlarda parçalanma tespit edildiğini ifade eden anne Karabulak, ”Bu da bebeğin yüzde 60 oranında düşük olmasına yada sakat doğmasına yol açıyormuş. Genetik ayrım yapılarak tüp bebek yöntemi ile hamile kaldım. İlk iki denemenin başarısız oldu, ancak şimdi 9 aylık hamileyim. Şu an için her şey iyi gidiyor ve yakında anne olacağım. Anne olmak istemek ve sağlıklı bir bebeğe sahip olmak, tarif edilemez bir duygu” dedi.

“Genetik Tarama Sonucunda Sağlıklı Embriyo Veriliyor”
Genetik tarama yöntemi ile bozuk genler bir araya gelme olasılığını ortadan kalktığını kaydeden Prof. Dr. Baltacı, böyle çekinik gen taşıyan akraba bir çift için bebeğin hastalıklı olma riskinin yüzde 25 olduğunu vurguladı. Embriyoları dış ortamda elde ettiklerini içinden örnek alarak hangisinin genetik hastalığı taşıdığının belirlenebildiğini söyleyen Prof. Dr. Baltacı, “Anneden alınan yumurta ile babadan alınan sprem dış ortamda dölleniyor. Ancak şansımızı yükseltebilmek için anneden bir yumurta yerine 10-15 yumurta alıyoruz. Bu yumurtaların hepsini spermelerle dış ortamda dölledikten sonra embriyolar bir gün sonra bölünmeye başlıyor. Embriyo bölünmesinin üçüncü gününde 8 hücre haline geldiğinde bir tane blastomer hücresini pipet ile alarak test yapılıyor. 20 bin genetik hastalıktan ailedeki risk faktörlerine göre tetkik yapılabiliyor. Birden fazla hastalık taranabilir. Ayrıca hastalıkların yanı sıra günümüzde Single Nükliotit Polimorfizmi denilen varyasyonlar da taranarak bazı hastalıklara yatkınlıkları da taramak mümkün olabiliyor. Sağlıklı olan tespit edilerek anne rahmine yerleştiriliyor. Önceden yüzde 25-50 tekrar riski bulunan ve akrabalıktan kaynaklanan hastalıklar için amniyosentez yöntemi ile teşhis önerirken artık preimplantasyon genetik tanı yöntemi önerilmekte. Zira amniyosentez uygulaması sonrasında eğer bebek hasta ise bu gebelik boşaltılırdı, kadına büyük bir travma yüklenirdi. Şimdi bunu dışarıda yapıyoruz ve sağlıklı embriyoyu yerleştiriyoruz” şeklinde konuştu.

Günde 500 doğum yapılan doğum evinde genetik bozukluğu oranı yüzde 9
Günde 500 doğum yapılan doğum evinde genetik bozukluğu olan doğum oranının yüzde 9 olduğunu belirten Prof. Dr. Baltacı, kromozom bozuklukları oranının yüzde 2 olduğuna dikkat çekti. Bazı genetik rahatsızlıkların daha masum kabul edilebildiğini ifade eden Prof. Dr. Baltacı, sağlıklı bir anne ve babanın bu tür bir genetik anomali ile çocuk doğurma riskinin bilinmediğini her gebelikte bu riskin olduğunu vurguladı.


”SMA” Hastalığında Gen Temizleme
Rukiye ve Arif Emrah Çatal çifti ise Spinal Müsküler Atrofi (SMA) hastalığından dolayı çocuklarının 2.5 yaşında iken yaşamını yitirdiğini anlattı. Anne Çatal, taşıyıcı olduğunu bilmeyerek hamile kaldığını belirterek, bebeklerinin doğumdan bir ay sonra hareketsizlik, emme güçlüğü çektiği için hastaneye başvurduklarını söyledi. Çatal, tanının konulmasından sonra 2.5 yaşındayken çocuklarını kaybettiklerini dile getirerek, o günden sonra bir daha çocuk yapmayı düşünmediğini belirtti.
Ardından bir kez daha gebe kaldığını, ancak bu bebeklerinin de 4 aylıkken yaşamını yitirdiğini anlatan Çatal, gazetede konu ile ilgili bir haber görmeleri üzerine Ankara’ya geldiklerini ve tedaviye başlandığını anlatan anne Çatal, ”Tedavimiz bir ay kadar sürdü. Şu anda 20 aylık Buğra adında bir çocuğumuz var. Sağlık durumu gayet iyi. Sağlıklı bir çocuğum olduğu için o kadar mutluyum ki. Sağlıklı bir çocuk, Allah’ın verdiği en güzel lütuf. Yine tedavi ile sağlıklı bir kardeşi olsun istiyorum” diye konuştu.

“SMA” Genetik Geçişli
Hastalığın genetik geçişli olduğunu öğrendikten sonra yakın akrabalarında böyle bir şey olup olmadığını sorduğunu anlatan Çatal, annesinin dört çocuğunun öldüğünü söyledi.
Baba Arif Emrah Çatal da eşiyle akraba olduklarını belirterek, ”Bebeğimizi kaybettikten sonra uzun süre bir daha anne-baba olmayı düşünmedik. Çünkü hiçbir garantisi yoktu. Genetik olduğu için akraba evliliğinden kaçınılmalı. Allah, o günleri kimseye göstermesin” dedi.

Preimplantasyon Genetik Tanı Yöntemi
Akraba evliliği sonucunda spinal müsküler atrofi denilen çocukların 2-3 yaşında ölmelerine neden olan bir kas hastalığına neden olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Baltacı, bu bebeklerin solunumlarının çalışmaz hale geldiğini ve akciğer enfeksiyonundan kaybedildiğini söyledi. Bu bebeklerin hayatını devam ettirmesinin mümkün olmadığını kaydeden Prof. Dr. Baltacı, “Bu ailelere preimplantasyon genetik tanı yöntemi uygulanarak embriyolar ayıklanıyor ve sağlıklı bebek yapılıyor. Bu yöntem embriyo aşamasında hastalığı ayıklamamızı sağlıyor, dolayısıyla anneye sağlıklı embriyoyu veriyoruz. Gebelik sağlıklı olarak başlamış oluyor. Dolayısıyla iki kere bu nedenden bebek kaybetmiş bir aile için bu çok büyük bir umut, ilk sağlıklı çocukları büyüyor. FMF dahil her genetik hastalığa yapılacak olan uygulama mutasyonu bilinmek kaydıyla uygulanabilen bir yöntem” diye konuştu.

Reklamlar

Yorum bırakın

SAĞLIKTA PERFORMANS VE KALİTE

Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamında Performans Yönetimi ve Kalite Geliştirme alanında büyük adımlar atıldı. Konu hakkında Daire Başkanı Dr. Abdullah Öztürk, Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Kısa süre önce faaliyete geçmesine rağmen birçok birimden daha aktif çalışma yapan Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü Performans Yönetimi ve Kalite Geliştirme Daire Başkanlığı, yeniliklere imza atmaya devam ediyor. Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü Performans Yönetimi ve Kalite Geliştirme Daire Başkanı Dr. Abdullah Öztürk, çalışmaları hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Performans Yönetimi ve Kalite Geliştirme Daire Başkanlığı Nasıl Kuruldu?
Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP) kapsamında sağlık politikalarında köklü değişimler meydana geldi. Sağlıkta reform olarak kabul edilen bu program kapsamında sağlık sisteminde karar vericiler, çalışanlar ve hizmeti alanlar bir bütün olarak değerlendiriliyor. SDP’nin sağlık sisteminin kalitesi üzerine kurgulanan hedefini gerçekleştirmek amacıyla Performans Yönetimi ve Kalite Geliştirme Daire Başkanlığı ilk olarak Strateji Geliştirme Başkanlığı bünyesinde kuruldu. Uzunca bir süre müstakil bir Daire Başkanlığı olarak hizmet veren Başkanlık şu an Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesinde hizmetlerine devam ediyor.

Performans Yönetimi ve Kalite Geliştirme Daire Başkanlığı’nın görevleri nelerdir?
Sağlık hizmeti sunumunda kalitenin arttırılması, hasta ve çalışan güvenliği kültürünün oluşturulması, kurum ve kuruluşların verimliliğinin sağlanması ve bu iyileştirmelerin kurum ve kuruluşlarda devamlılığının oluşturulmasını hedefliyoruz. Daire Başkanlığı hedeflerini gerçekleştirebilmek amacıyla kurumsal yapısı içinde Kalite Standartları Geliştirme Şube Müdürlüğü, Performans Yönetimi Şube Müdürlüğü, Analiz ve Verimlilik Şube Müdürlüğü, Performans ve Kalite Eğitimleri Şube Müdürlüğü, Uluslar Arası Sağlıkta Performans Esaslı Uygulamalar Merkezi, Tanı İlişkili Gruplar Şube Müdürlüğü yer alıyor.

Sağlık hizmetlerinde kalite, verimlilik, etkililik, hasta ve çalışan güvenliği, çalışanların finansal açıdan teşviki ve sistemin performansının izlenip değerlendirilmesini de içeren entegre bir model ile çalışmakta olan Daire Başkanlığı, mevzuatın hazırlanmasında ya doğrudan görev alıyor ya da dolaylı olarak katkı sağlıyor.

Hizmet Kalite Standartları (HKS) hakkında bilgi verir misiniz?
Sağlık kurum ve kuruluşlarında etkin bir rekabet ortamında hasta ve çalışanların güvenliği ile hasta ve çalışan memnuniyetinin sağlanmasını hedef alan Hizmet Kalite Standartları (HKS) oluşturuldu. Daire Başkanlığının çalışmalarına temel oluşturan HKS, sağlık kurum ve kuruluşlarında hizmet sunumunda hasta ve hasta yakınlarının güvenli hizmet almalarını, çalışanların ise güvenli bir çalışma ortamında çalışmalarını sağlamaya yönelik standartlardır.

Ulusal sorunlarımızı ve önceliklerimizi de hedef alan standartlar aynı zamanda uluslararası uygulamaların ülkemize uyarlanmış şeklini de içeriyor. Yakın bir zamanda yayınlanacak olan Kamu, özel ve üniversite hastanelerine yönelik ortak bir set niteliğine sahip olan HKS ile sağlık sektöründe etkin bir rekabet ortamının gelişmesi ve tüm kurumlarımızda aynı güvenlik kültürünün oluşması sağlanacak. Hastaneler dışında diğer sağlık hizmet sunumu yapan kurum ve kuruluşlara yönelik HKS da Daire Başkanlığımız tarafından yayınlanmış bulunmaktadır.

Hizmet Kalite Standartları (HKS) Değerlendirici Havuzundan bahsediliyor. Bu havuz kimlerden oluşuyor?
Sağlık kurum ve kuruluşlarında hizmet sunumunun, hizmet kalitesi açısından değerlendirilmesi Daire Başkanlığı için ayrı bir önem taşıyor. Bu amaçla HKS Değerlendirici Havuzu oluşturuldu. Bu değerlendiriciler Türkiye genelindeki çeşitli sağlık kurum ve kuruluşlarında kendi kadro ve unvanlarının gerektirdiği işleri yürütmenin yanında, Sağlık kurum ve kuruluşlarının hizmet kalitesi açısından değerlendirilmesi görevini de yürütüyor. Bu yöntem sayesinde büyük bir kapasite oluşumu sağlanıyor.

Hizmet Kalite Standartları (HKS) Değerlendiricilerinin görevleri nelerdir?
HKS Değerlendiricileri; Performans Yönetimi ve Kalite Geliştirme Daire Başkanlığı bünyesinde yaklaşık 4 yıldan beri 800’ü aşkın kamu hastanesinde yılda 3 kez, 2009 yılından itibaren yılda 2 kez değerlendirmelerde bulunmak üzere görevlendiriliyor. ADSM’lerden 112 Acil Hizmetlerine, branş hastanelerinden ilçe devlet hastanelerine, düşük yatak kapasitesine sahip devlet hastanelerinden büyük eğitim ve araştırma hastanelerine kadar pek çok sağlık kurum ve kuruluşunda değerlendirme yapılıyor. Bu konuda ciddi bir birikime ve deneyime sahipler.

“Özel Hastaneler ile Vakıf Üniversite Hastanelerinin Puanlandırılması Hakkında Yönerge” kapsamında bugüne kadar neler yapıldığını anlatır mısınız?
2010 yılında ise Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yayınlanan “Özel Hastaneler ile Vakıf Üniversite Hastanelerinin Puanlandırılması Hakkında Yönerge” kapsamında 01 Haziran-09 Temmuz 2010 tarihleri arasında 386 özel hastanede değerlendirme yapıldı. Değerlendiricilerimiz çalışmaları esnasında pek çok olumlu ya da olumsuz uygulamayı yerinde tespit etmekte, edindikleri deneyimi kendi sorumlulukları dâhilindeki kurumlar ve Başkanlığımız ile paylaşmaktalar. Bir anlamda kurumlar arası bilgi ve tecrübe paylaşımında aracı rolü üstlendiler. Aralarında akademik anlamda konu ile ilgili çalışmalar yürüten değerlendiricilerin de bulunduğu gruptan pek çoğu kendi sağlık kurumlarında üst düzey yöneticilik görevlerini halen yürütüyor.
Değerlendirici havuzunda; uzman hastane yöneticileri, doktorlar, hemşireler, diğer sağlık personelleri, il sağlık müdürlüklerinde kalite koordinatörlüklerinde görevli çalışanlar, Bakanlık uzmanları gibi geniş bir yelpazede görevlendirme yapıldı.

Hasta ve Çalışan Güvenliği Sempozyumları hakkında bilgi verir misiniz?
Türkiye’de 81 ilde sağlık çalışanlarına ulaşmak amacıyla Hasta ve Çalışan Güvenliği Sempozyumları gerçekleştiriliyor. Sempozyumlar, Daire Başkanlığının eğitimcilerinin katılımı ile ücretsiz olarak yapılıyor. Bu sempozyumlarda sağlık çalışanlarına hasta ve çalışan güvenliğinin temel konuları aktarılarak, uygulamaların nasıl yapılması gerektiği konusunda rehberlik ediliyor.

Sağlıkta Performans ve Kalite Kongresi hakkında bilgi verir misiniz?
2011 yılı Mart ayında 3’üncüsünün yapılması planlanan kongreye daha önceki yıllarda çok sayıda sağlık çalışanın katılması Daire Başkanlığının başarılarının da bir göstergesi oldu. Sağlık çalışanlarının önceliklerini içeren konular kongre kapsamında yer aldı. Bunun dışında kongre kapsamında kurslar düzenlenerek güvenlik konularında çalışanlara bilgilendirme yapıldı. Kongre kapsamında “Araştırma ve Bilimsel Yayın Ödülü” ve “En İyi Uygulama Ödülü” ile sağlık çalışanlarının yaptığı çalışmalar için kaliteli ve bilimsel bir yarışma ortamı oluşturuldu. Ayrıca sağlık çalışanlarının HKS temeline dayanan HKS Bilgi Yarışmaları da düzenlendi.

Sağlıkta Performans ve Kalite Dergisi’nin içeriği ve amacından bahsedebilir misiniz?
Yılda iki defa olmak üzere hakemli bilimsel bir dergi olaral yayımlanan Sağlıkta Performans ve Kalite Dergisi, Daire Başkanlığı bünyesinde hazırlanıyor. Kapsamında; sağlık sistemi, performansa dayalı ödeme uygulamaları, sağlık hizmeti uygulamalarında kalite geliştirme, hasta ve çalışan güvenliği, sağlık politikaları, sağlık ekonomisi, sağlık sosyolojisi gibi konuların akademik olarak ele alındığı dergi, sağlık çalışanları tarafından büyük bir ilgi ile takip ediliyor.

Bildiğimiz kadarı ile yapılan bu çalışmalar ve uygulanan performans ve kalite sistemi yurt dışında da ilgi görüyor. Uluslar arası alanda bu çalışmalar paylaşılıyor mu?
Sağlık kurum ve kuruluşlarında nitelikli ve etkili sağlık hizmetleri için kaliteyi geliştirme ve performans değerlendirme anlayışıyla uygulamakta olduğumuz Performans ve Kalite Sistemi modeli birçok bileşeni bünyesinde barındırıyor. Bugün için sistemimiz OECD tarafından örnek uygulama olarak gösteriliyor. Bu şekilde uluslararası anlamda tanınan ve kabul gören bir model haline geldi. Bu kapsamda Başkanlık bünyesinde performans ve kalite alanında uluslararası araştırma ve incelemeler yaparak, uluslararası talepler için teknik destek sağlamak amacıyla kurulan Uluslararası Sağlıkta Performans Esaslı Uygulamalar Merkezi çalışma ve faaliyetlerini sürdürüyor. Bu faaliyetler çerçevesinde önümüzdeki süreçte Makedonya Sağlık Bakanlığı’na sağlanacak Kurumsal Kalite Geliştirme, DRG sistemi ve PDEÖ sistemi alanında teknik danışmanlık ve bir dizi eğitim faaliyeti gerçekleştirilecek. Ayrıca Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Suriye Sağlık Bakanlığı ile koordinasyon faaliyetleri yürütülüyor.

PATH projesi de uluslar arası açılımlardan biri. Projeden kısaca bahsedebilir misiniz?
DSÖ tarafından kalite geliştirme stratejileri konusunda hastaneleri desteklemek, kıyaslamak için tasarlanmış bir performans değerlendirme sistemi olan PATH projesi çalışmaları da ulusal koordinatör yönetiminde Başkanlık bünyesinde oluşturulan bir ekip tarafından yürütülüyor. Bu proje hastanelerimize iyi uygulama örneklerini paylaşma fırsatı sağlıyor. Projede 13 ülkeden 150’den fazla hastane yer alıyor. Sağlık Bakanlığı olarak, 2009 yılından itibaren 7 ilde toplam 14 hastane ile projeye katılım gerçekleştirildi. 6 indikatör seçilerek, hastanelerden veri toplama sürecine girildi.

Teşhis İlişkili Gruplar (TİG-DRG) sistemi nedir?
Ülkemizde çalışmaları ilk olarak 2005 yılında başlayan, yatan hastalara yönelik bir ödeme yöntemi olan Teşhis İlişkili Gruplar (TİG-DRG) sistemi de 2009 yılından itibaren Daire Başkanlığı bünyesinde oluşturulmuş bir şube tarafından çalışılmıyor. Hastaların klinik, demografik, fiziki verilerinin, yatış sürelerinin ve yoğun bakım sürelerinin bir algoritma dâhilinde değerlendirilerek, belirlenmiş gruplara atanması yöntemi olan TİG’in oluşturulmasındaki temel amaç, benzer çıktılar veya hizmetler alması beklenen vaka tiplerinin bir tanımının yapılmasıdır. Böylece kıyaslanabilir bilgi üretilmesini sağlanması hedefleniyor. Yaklaşım basitçe ifade edilmeye çalışılırsa; eğer hastaları benzer sağlık gereksinimlerine sahip hasta gruplarına kategorize edebilirsek, herhangi bir hastaya sağlanan bakımı, gruptaki diğer bütün hastalara sağlanan bakımla yani ortalamayla karşılaştırabiliriz. Sistem uygulama aşamasına geldi. Bu kapsamda gerekli alt yapı oluşturuluyor ve eğitimler veriliyor.

Performans Yönetimi ve Kalite Geliştirme Daire Başkanlığı tarafından kaç kitap yayınlandı?
Performans Yönetimi ve Kalite Geliştirme Daire Başkanlığı aynı zamanda tüm bu yaptığı çalışmaları kitaplaştırarak kalıcı bir kütüphane de oluşturmaktadır. Bunlar arasında yer alan kitaplar;
• Sağlıkta Performans Yönetimi Kitabı (Türkçe – İngilizce)
• Sağlık Sistemi Yaklaşımı ile Kalite ve Güvenlik Stratejileri Geliştirme Kılavuzu
• Avrupa’da Hastane Akreditasyonunun Geliştirilmesi
• Sağlık Hizmetlerinde El Hijyeni
• (DSÖ Rehberi – İngilizce)
• Dünya Sağlık Örgütü Cerrahi Güvenlik Kontrol Listesi
• Hastanelerde Sağlığın Teşviki
• Sağlıkta Kurumsal Performans ve Kalite Uygulamaları

Son olarak, önümüzdeki süreçte hastanelerin kalite açısından belgelendirilmesi söz konusu olacak mı? Bu yönde çalışmalarınız var mı?
Yakın bir dönemde, Performans Yönetimi ve Kalite Geliştirme Daire Başkanlığı tarafından sağlık kurum ve kuruluşlarında Hizmet Kalite Standartları yönünden belgelendirme çalışmaları başlatılacak. Belgelendirme sürecinde kamu, özel ve üniversite hastaneleri bu kapsam içinde yer alabilecek ve belgelendirme gönüllülük esasına dayanacak. http://www.performans.saglik.gov.tr/

Yorum bırakın

SAĞLIK BAKANLIĞI’NDAN ÜNİVERSİTELERE ARAŞTIRMA DESTEĞİ

Bakanlar Kurulu tarafından 31.07.2010 tarihinde yürürlüğe giren 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 3’üncü maddesinin (f) bendi kapsamında yapılacak ihalelere ilişkin esasları hakkında Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, Sağlık Dergisi’ne açıklamalarda bulundu.

Sağlık Bakanlığı tarafından 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 3’üncü maddesinin (f) bendi kapsamında yapılacak ihalelere ilişkin esaslar Bakanlar Kurulu’nun 2010/646 sayılı kararıyla 31.07.2010 tarihinde yürürlüğe girdi.
Yapılan düzenleme “Finansmanının tamamı idare tarafından karşılanarak elde edilen sonuçların bu İdare tarafından sadece kendi faaliyetlerinin yürütülmesinde faydalanıldığı haller hariç her türlü araştırma ve geliştirme hizmet alımlarını” kapsıyor.

“Her Bir Hizmeti İçin Bir Milyon TL’ye Kadar Finansman Sağlanacak”
Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, çıkan karar ile ilgili Sağlık Dergisi’ne değerlendirmede bulundu: “Sağlık alanında yaptırılacak araştırma ve geliştirme hizmetleri Sağlık Bakanlığı’nca bu esaslara göre piyasadan pazarlık usulü veya doğrudan temin usulü ile alınabileceği gibi kamu kuruluşlarından ve üniversitelerden protokol ile doğrudan da alınabilecek. Bakanlıkça ihtiyaç duyulan araştırma ve geliştirme faaliyetlerini yürütecek üniversitelere ve diğer kamu kuruluşlarına bu hizmetleri karşılığında, her bir hizmeti için 1milyon TL’ye kadar finansman sağlanarak, ülkemizde eksikliği çok açık olarak hissedilen Ar-Ge faaliyetlerinin geliştirilmesine büyük katkı sağlanacak.”

Alımlar için Sağlık Eğitimi Genel Müdürlüğü’nden Izin Alınacak
Atasever, Sağlık Bakanlığı birimleri üniversitelerin yanı sıra ulusal alanda ve özellikle araştırma ve geliştirme faaliyetlerini yürütmek amacı ile kanunlarla kurulan kurumlardan da bu alanda yapacakları alımları protokolle alabileceklerini belirtti.

Atasever ayrıca, bu esaslar kapsamında yapılacak alımlar için Sağlık Bakanlığı Sağlık Eğitimi Genel Müdürlüğü’nden izin alınacağını söyledi.
Üniversitelerden de Hizmet Satın Alınabilecek ve Alımlar Daha Kısa Sürede Yapılacak
TÜBİTAK, TÜİK ve Üniversiteler gibi önemli ve özellikli araştırma geliştirme faaliyetlerinin yapıldığı ülkemizin önde gelen kamu kurum ve kuruluşlarının hukuksal sorunlardan dolayı açılan ihalelere giremediğini söyleyen Atasever, yapılan bu düzenleme ile bu sorunların artık ortadan kaldırıldığını dile getirdi. Atasever, Sağlık Bakanlığı ve bağlı birimlerinin bu kapsamda yapacağı alımların doğrudan üniversitelerden ve ulusal alanda AR- GE faaliyetlerini yürüten kamu kurumlarından da yapılmasına imkân tanındığını ve ihtiyaç duyulan sonuçların böylelikle daha kısa zaman aralığında temin edilinebileceğini belirtti.

Yorum bırakın

ULUSLARARASI GÖZ BIRLIĞI’NDE İLK KEZ BİR TÜRK ÜYE SEÇİLDİ

Uluslararası Göz Birliği Yönetim Kurulu’nun (ICO) en genç ve ilk Türk üyesi olarak seçilme başarısını gösteren Prof. Dr. Pınar Aydın O’Dwyer, kurulun çalışmaları hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

1857 yılında 24 ülkeden 150 oftalmolog bir araya gelerek Brüksel’de İlk Oftalmoloji Kongresi gerçekleştirildi. 1928 yılında kurulmuş olan Türk Oftalmoloji Derneği de 1954’ten bu yana bu birliğin üyesi. Prof. Dr. Pınar Aydın O’Dwyer, Uluslararası Göz Birliği Yönetim Kurulu’nun (ICO) en genç ve ilk Türk üyesi olarak seçilme başarısını gösterdi.
Ülkemizde 20 Bin Kişiye Bir Göz Doktoru Düşüyor
ICO’nun kayıtlarına göre Afrika’da bin 881, Asya’da 38 bin 914, Avustralya’da bin 3, Avrupa’da 44 bin 930, Kuzey Amerika’da 29 bin 186, Güney Amerika’da 8 bin 434 Oftalmolog (Göz Hastalıkları Uzmanı doktor) bulunuyor.Avrupa`da 24 bin kişiye 1 göz doktoru düşüyor, ülkemizde ise 20 bin kişiye bir göz doktoru düşüyor. ICO tarafından hazırlanan çalışmalar içerisinde; oftalmik eğitim ve öğretim, oftalmik bilgi değerlendirme, oftalmoloji kurum eğitimi, oftalmolojik eğitim ve göz tedavi merkezleri, göz ve görme tedavi rehberi, görmenin korunması ve oftalmoloji ve görme üzerine araştırmalar bulunuyor.


Bazı Ülkelerde Oftalmolog Yok!
Uluslararası Oftalmoloji Konseyi Vakfı, 2002 yılında Oftalmolojik eğitimin desteklenmesi, Göz Bakım Kalitesinin arttırılması ve ileri bilimsel oftalmolojinin desteklenmesi için kurulduğunu kaydeden Prof. Dr. Aydın, kişilerin üye olmadığı sadece ülkelerin ulusal dernekleri var ise üye olabildiğini dile getirdi. Sadece ulusal göz dernekleri ve birkaç ulusu barındıran uluslararası derneklerin üye olabileceğini bildiren Prof. Dr. Aydın, “Konseyin amaçları arasında dünyada oftalmoloji eğitimini geliştirmek. Bazı ülkelerde oftalmoloji derneği yok. Çünkü oftalmolog yok. Afrika ve Orta Asya’daki bazı ülkelerde göz doktoru yok. Dolayısıyla böyle bölgeleri geliştirmek, çalışmalarına öncülük ederek eğitimi verilmesi hedefleniyor” dedi.


Aday gösterilerek üye ülkelerinin temsilcilerinin oylarının sonucunda üye seçildiğini belirten Prof. Dr. Aydın, üye seçildikten sonra birçok ülkenin yetkilileri tarafından tebrik edilerek, doğru bir seçim yapıldığının kendisine iletildiğini söyledi.

“Sağlık Hizmeti Ülke Koşullarına Göre Değişiklik Gösterir”
Doğrudan olarak hasta hizmetinin bu derneğin görevi olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Aydın, ülke koşullarında sağlık hizmetinin değişiklik gösterdiğini kaydederek şunu söyledi: “Bizim ülkemizde katarakt ameliyatı sadece göz hastalıkları uzmanı tarafından yapabilir. Bazı ülkelerde uzman olmadığı için hemşireler yapabiliyor”

“Uluslarası Göz Eğitimi Müfredati Hazır”
Konseyin görevleri arasında eğitimde ne öğretilmelinin üzerinde durularak bir standart oluşturularak müfredat hazırlandığını belirten Prof. Dr. Aydın, “Uluslararası standartta asistan eğitimi için gerekli olan müfredat hazırlandı. Üniversitede göz eğitimi nasıl olmalı, bir ülkede tıp fakültesi göz eğitimini uluslararası standartta verebilmek için gerekli veriler bulundu. Mezuniyet sonrası eğitim yanı sıra, teknisyen ve hemşirelerle çalışma nasıl olmalıdır sorunun yanıtı da yer alıyor” şeklinde konuştu.

2 Yılda Bir Yapılan Kongre 5 Kıta Arasında Olur
Göz hastalıkları uzmanı ve asistanlarına yapılan doğrudan eğitimin farklı ülkelerde farklılık gösterdiğini hatırlatan Prof. Dr. Aydın, bu eğitimin bazı ülkelerde düzenlenen toplantı veya uluslararası kongrelerde yapıldığını kaydetti. Her 2 senede bir 5 kıtadan birinde Dünya Göz Kongresinin gerçekleştiğini söyleyen Prof. Dr. Aydın, 10 senede bir Avrupa’da yapılmasına karşın henüz ülkemizde olmadığını dile getirdi.


Asistan Eğitiminde Günlük Tutmak
ICO tarafından eğitimcilerin eğitiminin Türk Oftalmoloji Derneği işbirliği ile bu yıl ülkemizde yapıldığını ve bu toplantıya 50 kişinin katıldığı kaydeden Prof. Dr. Aydın, “Kursta özellikle eğitim nasıl yapılır, asistan nasıl eğitilir, model olmak, asistan nasıl değerlendirilir, asistan hocayı nasıl değerlendirir, konuları üzerinde duruldu. Dünya göz konseyi başkanının katıldığı toplantı üst düzey eğitmenlere eğitim verildi. Konsey üyeleri, Türkiye’yi görmeleri ve kişilerle tek tek tanışarak grup aktivitelerinde izlediler. Senaryolar oluşturularak neler yapılabileceği üzerinde duruldu. Sorunlu asistanlar öğrenmek istemez, çalışma yapmak istemez. Bu asistanlar ile nasıl başa çıkılacağı öğrenildi. İlk kez asistan sorunları üzerinde duruldu. Asistan eğitiminde olmazsa olmaz ‘Logbook’ denilen günlük tutmak. Her gün asistanın yaptığı cerrahi işlem kaydedilecek, karşılıklı imza atılacak. Asistanın işlemleri yaptığını hocası yaptırdığını kaydetmesi gerekiyor. Bu uygulama çok yaygın değil. Halbuki bunun yapılması kliniğin denetlenmesini sağlanırken, eğitimin yetersiz olması veya hedeflenen eğitimin verildiğini gösteriyor” diye konuştu.

Ülkemizdeki Asistanların Başarısı Yüzde 70 ICO tarafında uluslararası sınav yapıldığını ve dünyanın her hangi bir yerinden bir oftalmologun sınava girebildiğini dile getiren Prof. Dr. Aydın şunları kaydetti: “Oftalmolog başarılı olduğu takdirde uluslararası bilgiye sahip olduğunu kanıtlar. Aynı anda aynı sorularla yapılan iki bölümlü sınav, çok zor olmasına karşın ülkemizdeki asistanlar yüzde 70 oranında başarı gösteriyor. Böylece hangi konularda daha iyi eğitim almışlar, hangi konularda eksik olunduğunu anlayabiliyoruz. Ülkemizdeki sınava katılanların hangi yüzde de olduğunu anlayabiliyoruz. 10 bin oftalmologun girdiği sınavın belgesi, bilginin uluslararası yeterliliği gösteriyor. Bu zamana kadar sınava yaklasik 16 bin kişi girdi. 65 ülkede 95 merkezde yapılan Uluslararası Göz Konseyinin düzenlediği sınava katılanların dünya standartlarındaki başarı oranı yüzde 51.”

“Fellowship ile Oftalmologlar İstediği Merkezde Eğitim Alabiliyor”
ICO’nun, Fellowship program sayesinde özellikle belli bir konuda bilgi edinmek isteyen kişinin ücretini, konaklama ve yol masraflarını karşılayarak, istediği bir ülkede istediği kliniğe gitmesini sağladığını belirten Prof. Dr. Aydın, “Afganistan’dan bir göz hekimi retina ile ilgili eğitim almak istiyor, Almanya’ya gitmek istediğinde bu karşılanıyor. Ayrıca bu kişi sınavdan yeterli not almış ise, öncelikle o kişinin isteği karşılanıyor. Hekim bu sınava girmemişse asla gönderilmiyor diye bir kural yok. Çünkü; bazı ülkelerin bu sınava girme imkanı yok. Eğitim alan hekimde ülkesine döndüğünde o da öğrendiklerini oftalmologlara öğretiyor” şeklinde konuştu.


Mükemmelik Merkezleri İmkansızlıklara Imkan Sunuyor
Bir hastalığın teşhisi için standart prosedürler olduğunu ancak yerel koşullardan etkilenildiğini hatırlatan Prof. Dr. Aydın şu bilgileri verdi: “Farklı ülkelerde bulunan cihazların tercih edilmesi buna göre olur. Bütün ülkelerin birbiriyle bağlantısını sağlamak ve ihtiyaçlarını anlatmalarına yardımcı olarak stratejik plan yapılıyor. Örneğin; Afrika’da bizim muhatap alacağımız merkez yoktu. Bazı kıtalarda Mükemmelik Merkezleri geliştirerek eğitim veriliyor.Bu program Afrika ve Doğu Avrupa ülkelerinden Slovenya’da başladı.”

“Ülkemizde Görme Alanı İhmal Ediliyor”
ICO toplantılarında görme eşiği standartlarının neler olduğu üzerinde de durulduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Aydın, “Araba kullanma standartları neler olmalı gibi uluslararası çalışmaların birleştirilmesi sonucunda bir fikir ediniliyor. Bir kuruluş uluslararası araba kullanma standartlarına ihtiyaç duyarsa bunlar yazılı var. Ülkemizde renk körlüğü üzerinde durulurken, görme alanı ihmal ediliyor. Ehliyet verildikten sonra göz kontrolü yapılmıyor” dedi.


Etik Komisyon
ICO’nun Etik Komisyonun kurucusu olduğunu belirten Prof. Dr. Aydın, “Doğru ülkeden ülkeye değişebilir. Bu açıdan etik kuralların tespitinde önem arzediyor. Doğrunun tanımından yana olduğunu anlatmaya çalışırız. Bütün bu eğitim programları talebe eğitimi etik kodlar önceliklidir. Doğrunun yapılması için çok önemli bir konu. Bir önceki Dünya Göz Kongresi’nde ‘Reklamda Etik’ konusunu işlendi. Farklı kıtalardan katılan konuşmacılardan çok farklı fikirler ortaya çıktı. Sorun aynı, çok fazla reklam yapıldığı, kontrol olsa da aynı sorunlar yaşanıyor. Gelişmiş ülkelerde reklam çok fazla iken kontrollerde o derece ağır. Daha az gelişmiş ülkelerde reklamlar daha az. Rekabet Üst Kurumu aktif çalışmaya başlayalı şikayetler ve sorunlar azaldı. Daha önce reklamlarda tek ve en iyisi diye tanıtılan ürünler şimdi artık sadece ürünlerin özellikleri anlatılıyor” diye konuştu.

Yorum bırakın

PROF. DR. OKTAY’DAN DÜNYADA BİR İLK

Dünyada ilk kez kemoterapi tedavisi alacak olan 2 yaşındaki kız çocuğuna, ileride anne olmasını sağlayacak yumurta dondurma işlemini gerçekleştiren Amerikan New York Tıp Fakültesi (New York Medical College) Kısırlık Tedavisi ve Üreme Merkezi Başkanı Prof. Dr. Kutluk Oktay, over nakli ve diğer infertilite ile ilgili ameliyatları Da Vinci robotu ile yaparak bir ilke daha imza attı.

Severe Combined Immunodeficiency (SCID) diye adlandırılan bağışıklık yetmezliği sendromu olan ve daima cam küvezde yaşaması gereken, bu koşullar sağlanmadığında ve kemik iliği nakli yapılamadığında enfeksiyon hastalığına bağlı yaşamını yitirecek olan Violet Lee isimli küçük kızın, yumurtalığı alınarak, yumurtaları donduruldu. Amerikan New York Tıp Fakültesi (New York Medical College) Kısırlık Tedavisi ve Üreme Merkezi Başkanı Prof. Dr. Kutluk Oktay, dünyada ilk kez bu kadar küçük yaştaki çocuğa uyguladığı yöntemle, dünyada bir ilke imza attı. Prof. Dr. Oktay, over nakli ve diğer infertilite ile ilgili ameliyatları Da Vinci robotu ile yaparak bir ilke daha imza attı.

Prof. Dr. Oktay’ın Başarısı, Tıp Camiasında ve Dünya Basınında Geniş Yankı Buldu
ABD’nin önde gelen gazetelerinden New York Post başta olmak üzere birçok basın yayın kuruluşunda yer alan Prof. Dr. Oktay’ın başarısı, tıp camiasında yankı buldu ve birçok kemoterapi alacak olan küçük yaştaki çocuklar için ileride anne olabilecekleri umudunu yarattı. Prof Oktay’ın başarısı başta Fox News network olmak üzere Amerika’nın birçok televizyon kanallarından duyuruldu. Prof. Dr. Oktay, Lee’ye kemik iliği nakli öncesinde çok ağır kemoterapi verileceği için yumurtalıklarının hasar göreceğini ve ergenliğe girmeden menopoza girmiş bir yapıya sahip olacağı için anne olma şansının bulunmayacağını anlattı.
Kemoterapi ve radyoterapi öncesinde Brooklyn’li 2 yaşındaki küçük Lee’nin cerrahi operasyon ile yumurtalıklarından birinin alındığının bilgisini veren Prof. Dr. Oktay, çocuğun yumurtalarının ilerleyen yaşlarında anne olmak isteğinde çözdürülerek, tüp bebek tedavisi uygulanacağını ve gebe kalmasının sağlanabileceğini belirtti.

“Lee, Yardımcı Üreme Tekniği Olan Yumurta Dondurma İşlemi Uygulanan En Küçük Hasta”
Yumurtalığın dondurulmasıyla yumurtaların korunabileceğini söyleyen Prof. Dr. Oktay, bunun olmaması halinde küçük kızın hiçbir zaman kendi çocuğunu dünyaya getiremeyeceğine dikkati çekti. Prof. Dr. Oktay, “Lee, büyüyüp çocuk sahibi olmak istediğinde, yeniden kendisine nakledilmek üzere alınan yumurtalık, şu an için 20 yıl ya da daha fazla bir süre için donduruldu. Lee, dünyada doğurganlığın sağlanabilmesi için yardımcı üreme tekniği olan yumurta dondurma işlemi uygulanan en küçük hasta” dedi.


“Bu Yöntem Beyin Tümörü, Lösemi, Lenfoma Gibi Hastalıkları Olan Çocuklar İçin De Kullanılabilir”
Daha önce de deneysel olan doğurganlığın korunması (fertilitenin korunması) yöntemini uyguladığını kaydeden Prof. Dr. Oktay, şunları söyledi: “Aynı uygulamayı 18 yaşın altındaki 40 kız üzerinde gerçekleştirdim. Bunlardan en küçüğü 3 yaşındaydı. Yumurtalık nakli daha önce yetişkinlerde başarıyla uygulanmıştı. 1999 yılında öncülük ettiğim bu işlemin gerçekleştirildiği bir kaç düzine kadının yaklaşık üçte biri bugün çocuk sahibi. Yetişkin hastaların yumurtalıkları sadece bir kaç sene için donduruluyor, bu süre küçük hastalar için en az yirmi yıl olacak. Bu deneysel bir tedavi, ileride hastaların bunun yararını görüp göremeyeceklerini söylemek imkansız. Bu yöntem, beyin tümörü, lösemi, lenfoma gibi hastalıkları olan çocuklar için de kullanılabilir. Talasemi ve orak hücreli anemisi olan çocuklarda da yine kemik iliği nakli öncesinde bunu yapıyoruz. Bu arada, 7 aylık talasemili bir kız çocuğunda da aynı yöntemi uygulamaya hazırlanıyoruz. Bu da dünyadaki en genç vaka olacak.”
Prof. Dr. Oktay, bunların dışında geçtiğimiz yıl içinde de kemoterapi ya da radyoterapi alacak olan 6 erkek çocuğunun testislerinin küçük bir parçasını korumak üzere operasyon yaptığını hatırlatarak, “Alınan dokunun gelecekte sperm üretmek amacıyla kullanılabileceğini ümit ediyorum. Çalışmalar devam ediyor” diye konuştu.


Uygulama Nasıl Yapıldı?
Prof. Dr. Oktay uygulanan yöntem hakkında şu bilgileri verdi: “Laparoskopi ile 3-mm’lik 3 delikten karın açılmadan bir yumurtalık alınıyor. Daha sonra yumurtaların bulunduğu kesim küçük (3-5 mm parçalar halinde computerize edilmiş bir program ile krioprotektan denilen soğuğa dayanıklılığı artıran maddelerle karıştırılarak donduruluyor. Dondurma işlemi tamamlandıktan sonra sıvı nitrogen tankları içinde bir doku bankasında onlarca yıl saklanabiliyor. Hasta gebe kalmak istediğinde, ilk olarak dokunun karın içine ya da deri altına nakledilerek, hastanın menopozdan çıkması ve yeniden yumurta üretimine geçmesi tercih ediliyor. Karın için de olduğu takdirde doğal hamilelik süreci mümkün olabiliyor.
Deri altında her zaman yumurta özel bir iğneyle toplanıp tüp bebek aşamasından geçirilip, oluşan embriyolar rahime naklediliyor. Dokunun naklinin emniyetli olmaması halinde ise (örneğin, yumurtalık dokusuna kanser sıçraması gibi) yumurtalar dokudan ayıklanıyor. Ancak bu durumda da olgunlaşma çok sağlanabiliyor. Bunun için şu an transplant yapılması uygun görülüyor.”

Dayanması Çok Güç Bir Durum
Küçük kızın annesi Tikesha Lee (32) de ileride küçük kızın anne olabilmesi için bunun yapılması gerektiğini belirterek, Violet’ın bağışıklık sistemindeki problemler nedeniyle kemik iliği nakli yapılması gerektiğini, bunun için de kemoterapiye başlanacağını söyledi.
Kemoterapi ve radyasyon tedavisi sonucu hastaların çocuk sahibi olma şansı bulunmadığını dile getiren anne Lee, “Bebeğimin kemoterapi görecek olması yeterince zor, ama tedavi sonunda çocuk sahibi olamayacak olması dayanması çok güç bir durumdu” dedi.

Yorum bırakın

Prof. Dr. Gissmann: “HPV AŞISI YENİ BİR AÇILIM GETİRMİŞTİR”

Almanya’nın Heidelberg şehrinde bulunan, Alman Kanser Araştırma Merkezi Enfeksiyon ve Kanser Programı, Genom Modifikasyonları ve Karsinogenez Bölüm Başkanı Nobel Tıp Ödülü sahibi Prof. Dr. Lutz Gissmann, düzenlenen bilimsel bir toplantıya katılmak üzere Türkiye’ye geldi.

Prof. Dr. Lutz Gissmann HPV aşısı ile ilgili yapılan son klinik araştırmalar ve bulgular konusunda bilgiler verdi. Uzun süredir başarılı bir şekilde uygulanmakta olan sitoloji taraması çalışmaları ile çok sayıda ülkede serviks kanseri morbidite ve mortalitesinde dikkat çeken azalmalar sağlandığını söyleyen Gissman. HPV aşısı seviks kanserinden korunma konusunda yeni bir açılım getirmiştir. Aşılar son derece güvenlidir çünkü sentetiktirler” dedi.

Serviks kanserinin epidemiyolojisi hakkında bilgi verir misiniz? Aşıların epidemiyoloji üzerinde nasıl bir etkisi vardır?
Serviks kanseri kadınlarda meme kanserinden sonra ikinci sıklıkta görülen kanser türüdür.
Her yıl yaklaşık 500 bin yeni vakaya rastlanmaktadır. Ancak serviks kanseri insidansı düzensizdir. Finlandiya’da bu insidans düşükken, Avrupa’da doğu Avrupa ülkeleri ile Balkan ülkelerinde serviks kanseri insidansı yüksektir. Bu ülkelerde yıllık insidans yüz binde 24-40 arasındadır. Dünyada ise Afrika ülkeleri ve Hindistan ile orta ve güney Amerika ülkeleri hastalığın sık görüldüğü bölgeler olarak bilinmektedir.
Uzun zamandan beri başarılı bir şekilde uygulanmakta olan sitoloji taraması çalışmaları ile çok sayıda ülkede serviks kanseri morbidite ve mortalitesinde dikkat çeken azalmalar sağlanmıştır. Mesela Avrupa, Amerika ve Japonya’da bu tarama çalışmaları düzenli bir şekilde uygulanmaktadır. Ancak gelişmekte olan ülkelerde tarama çalışmaları sistematik ve yaygın şekilde yapılamamakta, bunun sonucu olarak da bu ülkelerde serviks kanseri hala çok sayıda ölümlere yol açmaktadır.

20 yıl önce serviks kanserine bir enfeksiyonun neden olduğu söylenmiş ve bu nedenle aşı geliştirmek çok önemli olmuştu. HPV aşısı seviks kanserinden korunma konusunda yeni bir açılım getirmiştir. Aşı, rekombinan teknoloji kullanılmak suretiyle virüse benzer parçacıklardan üretilmektedir. Şu anda piyasada bulunan iki aşı vardır. Bu aşılar rahim ağzı kanserinden sorumlu olan HPV tip 16 ve 18’i içerirler. Aşılar son derece güvenlidir çünkü sentetiktiler.
Aşılar hem enfeksiyona hem de serviks kanserinin öncülerine karşı yüzde 100’e yakın bir koruma sağlamaktadır. Dünya çapında aşılama çalışmaları yaygın olarak gerçekleşebileceği takdirde, bu hastalığın görülme sıklığının azalacağı kesin. Zaten gelişmekte olan ülkelerde de serviks kanserinin önüne geçmenin tek yolu aşılama.

Aşıya karşı ilerleyen dönemlerde direnç gelişmesi söz konusu mu?
Direnç gelişmesi neredeyse imkansız. Çünkü human papiloma virüsü yüzyıllardır bizimle ve şimdiye kadar hiç karakter değiştirmedi. Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Kızılderililerden alınan HPV tip 16, şimdikinden farklı değil.

Aşının koruyuculuğu ömür boyu mu? Arada rapel doza gerek var mı?
Şu anda bu konuda net bir şey söyleyemiyoruz. Zamanla bu konu netleşecektir, fakat şu andaki verilere göre en az 8 yıl koruyuculuğun devam ettiği bilinmektedir. Bu nedenle bir rapel doza gerek olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca antikor tirelerinin 20 yıl boyunca sürdüğüne dair modeller var elimizde.

Aşı hangi yaş aralığında uygulanmalı?
Aşının yapılması için en uygun dönem 10 ile 25 yaş aralığıdır. Ancak ilerleyen dönemlerde de aşı uygulanabilmektedir. Bazı ülkelerde 40 yaşına, bazı ülkelerde 55 yaşına kadar aşının yapılması tavsiye edilmektedir. Ancak aşının cinsel olarak aktif olmadan önce uygulanması en üst düzeyde koruyuculuk sağlayacaktır. Dolayısıyla genç bir kadın cinsel olarak aktif olmadan önce aşı ile koruma altına alınırsa riskin en fazla olduğu adölesan dönemde korunma sağlanacaktır.

Aşı kaç doz uygulanıyor?
3 doz olarak uygulanıyor. İlk dozdan 1 ay sonra ikinci doz, ikinci dozdan 4 ay sonra da üçüncü doz uygulanmaktadır.

Daha önceden HPV ile enfekte olmuş bir kişiye aşı uygulanabilir mi?
Evet yapılır. Çünkü bu kişinin aşının koruma sağladığı tüm virüs tipleri ile enfekte olma olasılığı sıfıra yakındır. Dolayısıyla aşı yapılarak diğer virüslerden korunma sağlanacaktır.

Aşı bağışıklığı baskılanmış kişilerde de uygulanabilir mi?
Bağışıklığı baskılanmış kişiler HPV enfeksiyonuna karşı çok daha büyük risk altındalar. Bu nedenle bu kişilere de aşı uygulanabilir.

Aşının yan etkisi var mı?
En sık sorulan sorulardan biri bu. HPV aşısı son derece güvenli. Aşının hafif yan etkileri var. En sık görülen yan etkisi aşının yapıldığı bölgede ağrıdır. Daha seyrek olmakla beraber, nezle benzeri hafif semptomlar veya baş dönmesi gibi komplikasyonlara rastlanabiliyor.
Diğer yandan HPV aşısı guillain barre sendromu ve felç gibi komplikasyonlar yönünden de oldukça dikkatli incelenmiştir. Ancak bu tür komplikasyonlara yol açtığını gösteren bir bulguya rastlanmamıştır.

Aşı ile ilgili yapılan son klinik çalışmalar hakkında bilgi verir misiniz?
PATRICIA HPV – 008’in yeni sonuçları açıklandı. Buna göre, 18– 25 yaş grubundaki kadınlarda, hastalığa yol açan en yaygın HPV tipleri olan 16 ve 18’e karşı yüzde 97 oranında korunma sağlıyor.

Prekanseröz lezyonların sıklığı nedir ve aşı bunlarda da etkili midir?
Sitolojik tarama yöntemlerinin artması ve risk faktörlerinin belirlenmesi nedeniyle serviks kanserinin görülme sıklığı azalmakta ama prekanseröz lezyonların görülme sıklığı artmaktadır. Ancak aşılar bunlar üzerinde de etkilidir.

HPV aşısının ücreti aşının uygulanmasına etkili mi?
HPV aşısı, bugüne kadar üretilmiş aşılar arasında en pahalı aşılardan biridir. Gelişmekte olan bazı ülkelerde tarama programları tam olarak uygulanamamaktadır. Bu ülkelerde serviks kanserini önlemenin yolu HPV aşısıdır. Oysa fiyatın yüksekliği aşının bu ülkelerdeki ulaşılabilirliğini ne yazık ki kısıtlamaktadır. Ümit edilen çok yakın bir gelecekte ücretinin ulaşılabilir sınırlara inmesidir. Ancak iki aşının da geliştirilmesinin yaklaşık olarak 1 milyar dolarlık bir maliyeti olduğu gerçeği de göz ardı edilmemeli.

Siz 2008 yılında Nobel Tıp ödülünü alan ekibin içinde yer alıyorsunuz. HPV ile kaç yıldır uğraşıyorsunuz?
1974 yılında HPV ile çalışmaya başladım. Uzun yıllardır Harald zur Hausen ile tip 11-16 ve 18 üzerine çalışıyoruz. HPV’nin bu tipleri ile serviks kanseri arasındaki ilişki üzerine çalışmalar yaptık. Ancak hala keşfedilecek çok şey var. Şu anda da HPV ile deri kanseri arasındaki ilişki üzerine çalışıyorum. Biliyorsunuz bu konu da çok tartışılıyor.

Yorum bırakın

ÖSTROJEN- MEME KANSERİ İLİŞKİSİ GERÇEKTEN VAR MIDIR?

7 yıllık bir araştırma olan “Yüksek Östrojen Meme Kanseri Yapar mı” sorusunun yanıtını arayan Amerikan New York Tıp Fakültesi Kısırlık Tedavisi ve Üreme Merkezi Başkanı Prof. Dr. Kutluk Oktay ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Murat Sönmezer, çalışma sonucunda östrojen ile ilgili çarpıcı sonuçlar elde etti.

Amerikan New York Tıp Fakültesi (New York Medical College) Kısırlık Tedavisi ve Üreme Merkezi Başkanı Prof. Dr. Kutluk Oktay ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Murat Sönmezer ortak bir araştırma yaptı. Çalışmaya göre ‘Yüksek östrojen meme kanseri yapar mı’ hipotezi üzerinde yürütüldü.

Tüp bebek tedavisinde hastaya verilen yüksek doz östrojenin meme kanserine yol açtığı şeklinde bir belirsizlik olduğunu kaydeden Doç. Dr. Sönmezer, bu konu üzerine çok sayıda literatür tarayarak yapılan çalışmaları incelediklerini dile getirdi. Kontrol grubu ile birlikte 36-45 yaş arası tüp bebek tedavisi görmüş hastaları incelediklerini belirten Doç. Dr. Sönmezer şunları kaydetti: “Dünyada ilk kez böyle bir çalışma yapıldı. 7 yıl süren araştırma sonucunda yardımcı üreme teknikleri sırasında oluşan yüksek östrojenin meme kanserine neden olmadığı, ancak ailesel meme kanseri riski yüksek olan hastalarda eğer gelişmiş bir meme tümörü varsa bu tümörün klinik olarak belirgin hale gelmesine neden olabilir.”

“Tüp Bebek Tedavisinde Ovülasyon İndüksiyonu Tedavisi Alan Hastalarla, Almayanları İnceledik”
Çalışmayı yürütebilmek için uzun zaman uğraştıklarını vurgulayan Doç. Dr. Sönmezer, tüp bebek tedavisi sonrasındaki ilk 2 yıl içinde meme kanseri olan 18 hastanın aile öyküsü incelendiğinde yarısının ailesinde meme kanseri olduğunu tespit ettiklerini belirtti. Doç. Dr. Sönmezer, “Araştırma sonucunda tüp bebek tedavisi olan bireylerin, aile öyküsünde meme kanseri var ise kontrollerini ihmal etmemeleri sonucu bulundu. Dünyada çok tartışılan bir konu olması nedeniyle çok sayıda yayın inceledik. Bu alanda yapılmış olan tüm popülasyon ve epidemiyolojik çalışmaları ayrıntılı bir şekilde inceledik. Bu çalışmalarda ovülasyon indüksiyonu tedavisi alan hastalarla, almayan hastalar meme kanseri riski açısından karşılaştırıldı. Bazı çalışmalarda çok hafif olarak artmış risk çıkarken bazı çalışmalarda riskin yükselmediği ortaya çıktı” dedi.

Progesteron Gebelik Dönemi Hormonu Olduğu İçin Dışarıdan Veriyoruz
Tüp bebekte normal östrojen düzeyinin yaklaşık 10 kata kadar arttırdıklarını dile getiren Doç. Dr. Sönmezer, “Tüp bebek tedavisi sırasında yumurtalıklar uyarılıyor ve östrojen salgılanıyor. Normal bir menstrüel siklusta 400pg/ml olan östrojen düzeyi, tüp bebek tedavisinde 4 bine kadar çıkabiliyor. Tüp bebek tedavilerinde östrojeni arttırıyoruz. Hastaya transfer yaptıktan sonra 12 hafta boyunca progesteron veriyoruz. Tüp bebek tedavilerinde dışarıdan müdahale ettiğimizde normalde oluşması gereken korpus luteum baskılandığı için progesteron salgılayamıyor. Bu nedenle dışarıdan bu hormonu veriyoruz. Yani östrojeni yükseltip, ek olarak progesteron veriyoruz. Meme kanseri de östrojen bağımlı bir kanser olduğu için bunun artıp artmamasına bakılıyor. Altı denemeden daha fazla tüp bebek tedavisi yapıldığında risk artışı gözlendiği gibi veriler var. Ancak çoğunlukla son zamanlardaki çalışmalarda riskin artmadığı ile ilgili veriler ile karşı karşıyayız. Biz de bu konu ile ilgili 7 yıllık çalışmada ilk 2 yıl içerisinde tüp bebek tedavisi almış hastalarda saptanmış 18 meme kanseri vakasını araştırdık. Tüp bebekten sonra 2 yıl içerisinde meme kanseri olan vakalarda hayatın her hangi bir döneminde tüp bebek tedavisi almamış 102 meme kanseri vakasıyla karşılaştırıldı. Acaba ikisinin arasındaki tümörlerde bir fark var mı diye bakıldı. Ancak bir fark bulunmadı. Bu bulgu şu açıdan çok önemli; WHI çalışmasında östrojen alan hastalarda oluşan tümörlerin daha kötü prognozlu olduğu saptanmıştı. Biz ise çalışmamızda böyle bir fark saptamadık” diye konuştu.

“Sadece Östrojen Verildiğinde Risk Oranı Düşük Çıktı”
Meme kanseri üreme çağında en sık karşılaşılan kanser olmakla birlikte kadın kanserlerinin 3’te birini oluşturduğunu hatırlatan Doç. Dr. Sönmezer şunları kaydetti: “Meme kanseri 25-26’lı yaşlarda görülmeye başlandı. Verilen tedavilere paralel olarak yaşam süresi de artıyor. Bu konunun bir önemi de östrojen artması durumunun yanı sıra post menapozal dönemde kullanılan hormon tedavisi de var. Bu tedavi de östrojen kanseri arttırır mı üzerinde durduk. 2002 yılında yayınlanan WHI çalışmasında, çok küçük oranda östrojenin meme kanseri riskini arttırdığı söylendi. Daha sonra daha detaylı çalışma yapıldığında görüldü ki, sadece östrojen alan hastalarda tam zıt şekilde risk düşüşü söz konusu. Buna örnek vermek gerekirse, rahmi alınmış ve sadece östrojen verilen hastalarda risk oranı daha düşük çıktı. Meme kanseri östrojen bağımlı kanser deniliyordu, ancak bakıldı ki sadece östrojen verilen hastalarda risk oranı düşük.”

BRCA1 -2 Gen Mutasyonları Taşıyan Ailelerde Meme Kanseri
BRCA1 -2 gen mutasyonları taşıyan ailelerde meme kanseri riskinin arttığı kaydeden Doç. Dr. Sönmezer, “Bu gen mutasyonu olan ve meme kanseri doğuştan çok yüksek olan hastalarda hormon replasman tedavisi için sadece östrojen kullanıldığında meme kanseri riski yine düşüyor. Peki kullanılan progesteron mu sorumlu? Sadece östrojen içeren preparatlar kullanıldığında riskin artmadığını görüyoruz. WHI çalışmasında 1.26 kat artan risk faktörü, aslında üniversite mezunlarında 2 kat artıyor. Yani geç çocuk doğurmak ay da obez olmak riski arttırıyor. İstatistik karşımıza risk oranını koyduğunda hastanın karşısına risk artmış gibi bir sonuç çıkıyor. Burada kar zarar oranını düşünmek lazım” şeklinde konuştu.

Östrojen Var Olan Tümörü Büyütebilir Ancak Oluşturmaz
Yüzde 47 oranında bu hastalığın aile hikayesinin pozitif olduğunu gördüklerini belirten Doç. Dr. Sönmezer şu bilgileri verdi: “Tüp bebek tedavisi uygulanan ve sonrasında meme kanseri olan hastaların yarısında aile öyküsü pozitif. Ailesel meme kanseri riski bilinen 17 hastanın 8’inde pozitif bulundu. Eğer kişinin ailesinde kanser riski varsa, tüp bebek tedavisinde verilen östrojen bunu açığa çıkarabilir. Bu yüzden ailesinde kanser riski olan hastaların daha yakından tüp bebek tedavi sonrasında takip edilmelerini öneriyoruz”. Ancak şu bilgiyi de unutmamak lazım ki, kısırlık problemi olan hastalarda zaten meme kanseri açısından artmış bir risk söz konusudur.

Yorum bırakın