Ekim 2010 için arşiv

ULUSLARARASI ORTOPEDİ VE TRAVMATOLOJİ SEMPOZYUMU

”Uluslararası Ortopedi ve Travmatolojideki Tartışmalı Güncel Konular Sempozyumu” 23-26 Eylül tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirildi. Sağlık Bakanlığı Eğitim ve Araştırma Hastaneleri ile Hospital for Special Surgery ortak düzenlediği toplantıya, yurt dışından da ilgi büyük oldu.

Bakanlık Eğitim ve Araştırma Hastaneleri ile New York “Hospital for Special Surgery”nin birlikte düzenlediği “Uluslararası Ortopedi ve Travmatolojideki Tartışmalı Güncel Konular Sempozyumu” 23-26 Eylül tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirildi. Sempozyumun özel oturumunda, kıkırdak naklindeki uygulamalar ele alındı.
Türkiye’nin dört bir yanında görev yapan ortopedi ve travmatoloji branşındaki hekimler ile birlikte anesteziyoloji ve reanimasyon, romatoloji, genel dâhiliye ve beyin cerrahisi branşlarındaki hekimler de toplantıya katıldı. Bilkent Otel’de yapılan sempozyumda, dünyada yeni uygulanan ”Kondrosit hücre kültürleri”, ”Kalça atroskopisi”, ”Yeni omuz atroskopi uygulamaları”, ”Dizde ileri atroskopi uygulamaları”, özellikle tartışmalı travma vakaları gibi ileri cerrahi ve laboratuvar teknikleri tartışıldı, bu konularla ilgili ameliyathaneden toplantı salonuna canlı yayınla cerrahi teknik uygulamaları aktarıldı.
Sempozyuma, 400 civarında katılımın olduğu ayrıca, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı ve Sağlık Bakanlığı tarafından davet edilen Afganistan, Etiyopya, Bosna-Hersek, Gürcistan, Suriye, Irak, Filistin, Türkmenistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Karadağ, Arnavutluk, Moldova ve Almanya’dan hekimler katıldı.
Sempozyumun, Onursal Başkanlığını Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Nihat Tosun, Başkanlığını Bakanlığın Sağlık Eğitimi Genel Müdürü Prof. Dr. Safa Kapıcıoğlu ve Genel Sekreterliğini ise Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Metin Doğan yapıyor.

Farklı Disiplinler Katıldı
Prof. Dr. Kapıcıoğlu, ortopedi travmatoloji ağırlıklı hekimlerden oluşan ekip tarafından hazırlanan sempozyumda, dahiliye, anestezi, reanimasyon, romatoloji ve diğer disiplinleri de ilgilendiren oturumların düzenleneceğini söyledi. Prof. Dr. Kapıcıoğlu, tüm bu disiplinlerin bir arada ele alınmasının sempozyumu, diğer ortopedi kongrelerinden ayıran bir özellik olduğunu vurguladı.

Dünyada Yeni Uygulanan Yöntemler Anlatıldı
Prof. Dr. Kapıcıoğlu ayrıca şu bilgileri verdi: “Sempozyumda, dünyada yeni uygulanan ‘Kondrosit Hücre Kültürleri, Kalça Artroskopisi, Yeni Omuz Artroskopisi Uygulamaları ve Dizde İleri Artroskopi Uygulamaları’, tartışmalı travma olguları gibi ileri cerrahi ve laboratuvar teknikleri tartışıldı, bu konularla ilgili ameliyathaneden toplantı salonuna canlı yayınla cerrahi teknik uygulamaları aktarıldı. Amerika’da son on yılın en iyi ortopedi hastanesi seçilen ‘Hospital for Special Surgery’in dünyaca ünlü doktorlarından David L. Helfet (Travma Cerrahisi), Frank P. Camissa (Omurga Cerrahisi), Thomas L. Wickiewitz (Spor Cerrahisi), Robert Bully (Eklem Cerrahisi), Brian T. Kelly (Kalça Artroskopisi), C. Ronald MacKenzie (Romatoloji) ile bu hastanede başarıyla görev yapan Türk hekimlerden Doruk Erkan (Romatoloji) ve Semih Güngör (Anesteziyoloji ve Ağrı Tedavisi) konuşmacı ve eğitmen olarak katıldı.”

“Bu Toplantı Çevre Ülkelerden de Yaklaşık 50 Hekime Ev Sahipliği Yaptı”
Kongre Sekreterliğini ise Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Metin Doğan sempozyum ile ilgili şu bilgileri verdi: “Sağlık Bakanlığı tarafından uygulanan “Sağlıkta Dönüşüm” ilkeleri uyarınca ülkemizde sağlık sisteminde köklü değişiklikler oldu. Artık, hastalar, kendi sorunu ile ilgili hekime hiçbir zorluk çekmeksizin ve ek herhangi bir gayret sarf etmeksizin ulaşabiliyor. Sadece hizmetin çabuk ve etkin olması değil, aynı zamanda kaliteli olması da bu süreçte en önemli hedef oldu. Bu çabaların en son ürünü olarak da, Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi merkezli olarak Sağlık Bakanlığı Eğitim ve Araştırma Hastaneleri ile Amerika’nın “Ortopedi ve Travmatoloji”de bir numaralı hastanesi olan “Hospital for Special Surgery” (HSS) ortak toplantı düzenlendi. Bu toplantı çevre ülkelerden de yaklaşık 50 hekime ev sahipliği yaptı. Toplantıyı ortak gerçekleştirdiğimiz hastane olan HSS, ortopedi alanında birçok yeni ameliyat tekniği ve cerrahi aletin ilk olarak geliştirilip dünyaya ulaştırıldığı bir hastane. Bu hastaneden dünyaca tanınan 8 doktor tarafından 2 günlük yoğun bir eğitim programı yaklaşık 500 katılımcıya sunuldu. Ortopedinin tartışılan güncel konuları Amerikalı ve Türk hekimler tarafından tartışılarak, tecrübeler karşılıklı olarak paylaşıldı. Ayrıca 3 canlı cerrahi uygulaması ile cerrahi eğitim için de önemli bir uygulama gerçekleştirildi. Amerikalı hekimler, bizimle olan sohbetlerinde Türkiye ve Türk sağlık sitemine olan hayranlıklarını sıklıkla dile getirdi. Yapılan bu toplantı, ileride yapılacak daha verimli toplantı ve eğitim aktivitelerinin de habercisi olup, sadece ülkemiz hekimleri değil, bizi önemseyen ve değer veren yakın ve hatta uzak coğrafyamız için de önemli bir dönüm noktası oldu.”

Reklamlar

Yorum bırakın

HANGİ BRANŞ HEKİMLERİNDE İNTİHARA DAHA ÇOK RASTLANIYOR?

Hekimler arasında en sık anestezistlerde görülen intihar vakalarının, anestezistin sürekli kapalı ortamda uzun süre çalışmasının ve hastanın hayati fonksiyonlarının sorumluluğunun alınmasının depresyona neden olabildiği belirtiliyor. Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği Başkanı Prof. Dr. Şükran Şahin, konu ile ilgili Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Uzmanlar, özellikle fiziksel yorgunluk ve ruhsal baskı içinde olunmasının, anestezistlerin anestezide kullanılan ilaçlara çok rahat erişebilmelerinin ve bu ilaçları hangi dozlarda uygulayacaklarını çok iyi bilmelerinin intihara yönelimi ve ilaç bağımlılığı riskini artırdığı uyarısında bulunuyor. Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği (TARD) Başkanı Prof. Dr. Şükran Şahin, hekimler arasında intihar eğiliminin diğer meslek gruplarından daha yüksek olduğunu belirterek, yapılan araştırmalarda batılı hekimler arasında normal nüfusa ve diğer akademik personele göre intihar oranının yüzde 1-3 oranında daha fazla olduğunun belirlendiğini söyledi. Prof. Dr. Şahin, “Toplumdaki diğer bireylere göre erkek hekimlerdeki intihar riski 1.1-3.4, kadın doktorlardaki risk ise 2.5-5.7 olarak tahmin edilmektedir” dedi.

“En Sık ‘Anestezi’ Uzmanları İntihara Yöneliyor”
Hekimler içerisinde en sık ”anestezi” uzmanlarının intihara yöneldiğine dikkati çeken Şahin, konuya ilişkin yapılan çok sayıda araştırmanın bunu doğruladığını ifade etti. Prof. Dr. Şahin, şunları kaydetti: “Dünyada hekimler arasındaki intihar vakalarında anestezi uzmanlarının isminin diğer hekimlere göre daha sık geçmesi de sadece gözlemlenen bir durum değildir. Dünya genelinde yapılan araştırmalar, anestezi uzmanlarında intihar riskinin diğer hekimlere oranla yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin, İngiltere’de yapılan bir taramada, pratisyen hekimlere göre anestezi uzmanlarının çok daha yüksek oranda intihar girişiminde bulundukları saptanmıştır. ABD’de de intihar girişiminin ölümle sonuçlanma oranı ve ilaçla ilişkili ölüm oranının, dahiliye doktorlarına göre anestezi uzmanlarında daha yüksek olduğu bildirilmiştir. Türkiye’de doğrudan bu konu ile ilgili bir çalışma bulunmamaktadır.”

Anestezinin, cerrahi girişimlere kişinin tahammülünü sağlamak olarak ifade edilebileceğini belirten Prof. Dr. Şahin, anestezinin doğrudan tedavi edici olmadığını, cerrahi başta olmak üzere tedavi sürecinde kişinin yaşamsal fonksiyonlarının kontrol altında tutulması açısından, büyük önem taşıyan bir girişim olduğunu kaydetti. Prof. Dr. Şahin, anestezi gibi koruyucu ve kollayıcı olduğu savunulan bir girişimin kazaya neden olmasının da çok çarpıcı olduğunu ve bu nedenle anesteziye bağlı herhangi bir komplikasyonun, özellikle ölümlerin çok reaksiyon uyandırabileceğini belirtti.

“Anestezi Hatalarının Yüzde 70’i İnsan Kaynaklı”
Prof. Dr. Şahin, anestezi komplikasyonlarının cerrahiye göre çok az, fakat son derece ızdıraplı ve tıp hukuku açısından ciddi sonuçlar doğurduğunu ifade ederek şunları söyledi: “Cerrahi girişimlerde insan hayatının emniyeti ancak kaliteli bir anestezi ile sağlanabilir. Anestezist ve ameliyat odası bir insan-makine kompleksi ve bu sistem performansı cihaz, insan ve çevre faktöründen etkileniyor. Örneğin, cihaza ait faktörler dediğimiz zaman iyi çalışmayan bir cihazla anestezi uygulamak son derece tedirgin edicidir. Anestezi hatalarının da yüzde 70’i insan hatalarından kaynaklanmaktadır. Ancak önemli olan, bu oranın azaltılabilir olmasıdır. Bunu azaltabilmek için de çalışma koşullarının iyileştirilmesi çok önemlidir. Anestezi uzmanı en önemli eforu uyanıklık için kullanmaktadır. Uyanıklığı etkileyen faktörlerin başında anestezistin performansı gelmektedir. Performansta, kişinin eğitim ve yeterlilik düzeyi, yorgunluk, uykusuzluk durumu, çalışma saatlerinin düzensizliği ve görevin kompleks yapısı etkilidir. Türkiye’de yapılan bir çalışmada, 32 saat (nöbet tutan ve nöbet sonrası mesai saatlerinde çalışmaya devam eden) ve 8 saat (sadece mesai saatlerinde) çalışan anestezi asistanlarının psikolojik ve bilişsel fonksiyonları karşılaştırılmış; 32 saatlik çalışma sonrası depresif duygu durumu, anksiyete ve stresin, 8 saat çalışmaya göre daha sık olduğu saptanmıştır. Yine bir başka çalışmada, 12 saat gece ya da gündüz çalışanlar karşılaştırılmış ve çalışma süreleri aynı olmasına karşın, gece çalışanların gündüz çalışanlara göre bilişsel fonksiyonlarının bozulabildiği gösterilmiştir.”

Doktorun hastasının acısını dindirme, hastalığını iyileştirme gibi asıl amaçlarının yanında bu işlemleri yaparken ona zarar vermemesinin de en önemli konu olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Şahin, özellikle anestezi altında, kendini hiçbir şekilde savunamayacak bir hastada bu durumun anestezi uzmanına daha büyük bir sorumluluk yüklediğini ve uzmanı strese soktuğunu söyledi.

“Ameliyathanelerde Anestezik Gazlar ile Beraber Karbondioksit Birikir”
Ameliyathanede çalışan anestezi uzmanlarının risk içeren bir ortamda hizmet verdiğine dikkat çeken Prof. Dr. Şahin, şunları söyledi: “Örneğin, ameliyathanede enfeksiyon riski yüksektir, sürekli çalışan cihazların oluşturduğu bir gürültü kirliliği yanı sıra hastaların uyutulması için kullanılan anestezik gazların ortama olan kaçaklarına bağlı bir atık gaz kirliliği söz konusudur. Ameliyathaneler güneş ışığından yoksun ve sürekli yapay ışıkla aydınlatılan kapalı bir ortam olduğu için eğer iyi ve etkin çalışan bir havalandırma sistemi de yoksa atık, anestezik gazlar ile beraber karbondioksit birikir. İyi klimatize edilmemiş bir ameliyathane kışın çok soğuk, yazın çok sıcak olur. Tüm bunlar baş ağrısı, dikkat azalması, baş dönmesi, baygınlık duygusu ve yorgunluk oluşturur.”

Finlandiya’da yapılan çalışmada, intihara iten iş ile ilgili faktörlerin başında iş arkadaşları ya da yöneticiler ile fikir ayrılığı, işyerinde adaletin olmaması ve nöbetçi olma gibi durumların geldiğinin saptandığını belirten Prof. Dr. Şahin, “Anestezistin sağlık sorunlarının olması, sosyal ilişkilerinin zayıf olması, ailevi problemlerinin olması, arkadaşsızlık, sigara ve alkol tüketicisi olması da intihara iten kişisel faktörler olarak bildirilmiştir” diye konuştu.

“Yüksek Sorumluluk, Depresyona Neden Oluyor”
Prof. Dr. Şahin, sürekli olarak kapalı bir ortamda geçen uzun çalışma saatleri, çok yoğun geçen ve sık tutulan nöbetler, uykusuzluk, fiziksel yorgunluk ve yüksek düzeyde sorumluluğun kişide belirgin bir huzursuzluk ve depresyona neden olabildiğini ifade ederek, “Sonuç olarak yaptığı işten ürkme, korkma duyusunun gelişmesine neden olabilir, başarısızlık ve istenmeyen sonuçlar oluşabilir. Anestezistlerin bu sanatı uygulayabilmeleri, toplum tarafından tanındıkça, diğer hekimler ve hasta yakınlarının yaptıkları işin öneminin farkına vardıklarını gördükçe, tadacakları ruhsal doyum ile olasıdır” değerlendirmesinde bulundu.

Prof. Dr. Şahin, “Yapılan birçok çalışma, anestezide kullanılan ilaçlara çok rahat erişebilmeleri ve bu ilaçları hangi dozlarda uygulayacaklarını çok iyi bilmelerinin, anestezi uzmanları arasında intihar olasılığı ve ilaç bağımlılığı riskini arttırdığını göstermiştir” dedi.

Yorum bırakın

“‎PEMBE GÜÇ” İLE TÜRK- JAPON UZMANLAR EL ELE

Meme Kanseri konusunda halkı bilgilendirme toplantıları düzenlediklerini belirten Pembe Güç Dernek Başkanı Özlem Aysoy, 4. Asya Meme Kanseri Sempozyumu’nun Türk ve Japon uzmanların katılımıyla gerçekleştiğini dile getirdi.

4. Asya Meme Kanseri Sempozyumu Türk ve Japon katılımı ile İstanbul’da gerçekleştirildi. Toplantıda ‘Türkiye’de Meme Kanserine Bakış, Psikolojik Yaklaşımlar ve Beslenme’ konularında gönüllü uzmanlar eşliğinde anlatıldı. Japon’dan katılan uzmanlarda kendi ülkelerindeki çalışmalarla ilgili bilgi verdi.

Pembe Güç Dernek Başkanı Özlem Aysoy toplantı hakkında şunları kaydetti: “Amatör bir çalışma programı içerisinde gerçekleştirilen organizasyonda dernek üyeleri ve derneğe gönüllü sıfatıyla destek veren uzmanlar başarılı bir performans sergilediler. Japonya’dan gelen uzmanlara Türkiye’deki meme kanserini, psikolojik bakışı ve beslenme yönüyle ilgili bilgi paylaşımında bulundu. Japonya’dan gelen heyet onkoloji alanında Japonya’da meme kanseri ile ilgili kullanılan cerrahi yöntemleri ve meme kanseri konusunda nelerin yapıldığını paylaştı.”

Sağlık Dergisi köşe yazarı Psikolog Dr. Nalan Linda Fraim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yapmış olduğu genç meme kanseri konulu doktora tez araştırmasını paylaştı. Son olarak Diyet ve Beslenme Uzmanı Aysen Arıcan da kanserde beslenmenin önemi ile halk arasında bilinen yanlışları aydınlatarak sempozyuma önemli katkıda bulundu.

“ ‘Ayıptır Konuşulamaz’ Tabusu Sempozyuma Damgasını”
Aysoy konu ile ilgili şu bilgileri verdi: “Ancak ne var ki meme kanserine karşı takınılan “benden uzak olsun” tavrı, “bana olmaz” düşüncesi, “ayıptır konuşulamaz” tabusu sempozyuma damgasını vurdu. Basından ve sosyal paylaşım sitelerinden duyurulmasına rağmen katılımcı sayısının heyet, uzman konuklar ve dernek üyesi arkadaşlarla sınırlı kalması oldukça düşündürücü bir durumdu. Meme kanseri bulaşıcı bir hastalık değildir. Kimse bana olmaz demesin. Kadın olmak bile meme kanseri olmak için bir risk faktörü iken, bu duyarsızlığı anlamak ne yazık ki mümkün değil.

“Kendi Kendine Muayeneyi Ne Kadar Biliyoruz?”
Erken teşhisin hayat kurtaracağını hepimiz biliyoruz. Ancak erken teşhis için gerekli olan alt yapıyı, yani ‘kendi kendine muayeneyi ne kadar biliyoruz’ ne yazık ki bundan çok emin değiliz. Ayda bir kere ayna karşısına geçerek 3 dakikada yapılacak olan bir takım hareketlerle göğüs dokusunu tanımak ve olası değişiklikleri anında fark etmek bizim elimizde.

Pembe Güç Derneği’ne Katılmak İster misiniz?
Pembe Güç Derneği olarak amacımız “Meme Kanseri” konusunda toplumu ve özellikle kadınları bilgilendirmek, eğitmek, “meme kanserli hastalar” la sağlık ve sosyal alanlarda dayanışma içinde olmak, hasta yakınlarını eğitmek ve “Meme Kanseri”nin önlenmesi, azaltılması, erken teşhisin sağlanması amacıyla yerel ve yerinden yönetimler de dahil olmak üzere her türlü kurum ve kuruluşla işbirliği yapmak suretiyle toplumsal bilinç oluşturmak. Bize katılmak isterseniz 0531 585 2 111 telefondan arayabilir , pembeguc@yahoo.com.tr adresine mail atabilir veya http://www.pembeguc.biz adresinden ulaşılabilir.”

Yorum bırakın

TÜRKİYE’NİN BESLENME HARİTASI ÇIKARILIYOR

Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması, kapsamında Çorum’da 10 kişiden oluşan ekip ile 156 haneyi ziyaret edilerek farklı parametreler ölçüldü.

Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması (TBSA), Sağlık Bakanlığı olanakları ile Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü ve Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi işbirliğinde yürütüldü.
Ülkemizde beslenme, sağlık durumunun ve sorunlarının ortaya konulması için Dünya’da olduğu gibi her 5 yılda bir “Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması” yapılması gerekliliğinden yola çıkılarak yapılan bu çalışma ile ülkemizde toplumun beslenme, bilgi, tutum ve alışkanlıkları ile fiziksel aktivite düzeylerinin saptanması için gerekli araştırmalar yapıldı. Çorum İl Sağlık Müdürü Mehmet İlker Çitil konu hakkında Sağlık Dergisi’ne verdiği bilgiye göre: “Ulusal beslenme sorunlarına yönelik etkin, yararlı, sürdürülebilir besin, beslenme plan ve politikalarının hazırlanabilmesi ve uygulanabilmesi için güvenilir nitelikte araştırma verileri son derecede önemli yer tutuyor. Türkiye’de 1974 yılından sonra ülke çapında ve Türkiye’yi temsil edecek nitelikte örneklem üzerinde yapılmış beslenme ve besin tüketimi araştırma verileri bulunmuyor.

“Kan ve İdrar Örneklerinde 49 Parametrenin Analizi Gerçekleştirildi”
Bu verileri elde etmek amacıyla 2010 yılında Türkiye’de 81 ilde aynı anda başlatılan çalışma ile örnekleme yöntemi ile seçilen adreslerdeki kişilerin ziyaret edilmesinde standart anket sorularının doldurulması ve kan ve idrar tetkiklerinin yapılması ile beslenmeye dayalı birçok hastalığa ilişkin tüm ülkeyi temsil edecek bilimsel nitelikli ve güncel veriler sağlandı. Araştırmada, Türkiye çapında standart formlar uygulanmış, ölçümler yapılmış, kan ve idrar örneklerinde 49 parametrenin analizi gerçekleştirildi. Tahmini örneklem sayısı 19 bin 56 oldu. Araştırmada aileye beslenme ve sağlıkla ilgili hane bilgileri, aileden bir kişi seçilerek bu kişinin genel beslenme ve sağlık bilgileri ve besin tüketim sıklığı sorularak, 24 saatlik besin tüketimi öğrenildi. Yine aynı kişinin antropometrik ölçümleri (boy uzunluğu, vücut ağırlığı, bel çevresi, kalça çevresi vb.) ve hekim tarafından fiziki muayenesi yapılarak, ayrıca kan ve idrar numunesi alınarak belirlenen koşullarda Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesine iletilerek analizleri yapılacak.
Çalışma sonucunda elde edilen her türlü verinin bilgisayar ortamında değerlendirilmesi, ön rapor ve ileri raporları Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü koordinasyonunda gerçekleştirildi. Bu veriler ışığında var olan sağlık politikaların güncelleştirilmesi sağlanması amaçlanırken, bundan sonra geliştirilecek genel toplum sağlığını ilgilendiren konularda, her bir risk etmeninin önlenmesine yönelik plan ve politikalara yön verilmesine katkı sağlanacak.

“10 Kişilik Ekip ile 156 Hane Ziyaret Edildi”
Çorum’da 10 kişiden oluşan ekibimiz 7-28 Haziran tarihleri arasında hedeflenen 156 haneyi ziyaret etmiş ve uygulamayı kabul eden 101 haneden 89 sayıda numune almıştır. 216 sayıda kişi ile de yüz yüze görüşülerek standart formlarda belirlenmiş sorular sorulmuş ve gerekli bilgiler toplandı.
Yapılan bu araştırma ile Türkiye’nin beslenme haritasının ortaya çıkacağı ve bu sayede gelecek dönemlerde belirlenecek sağlık politikalarının daha da çözüm odaklı olacak.”

Yorum bırakın

DÜNYA GIDA GÜNÜNDE GDO’YA DİKKAT

16 Ekim tarihini Dünya Gıda Günü kapsamında açıklama yapan Biyologlar Birliği Derneği Genel sekreter Gökhan Kavuncuoğlu, Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) hakkında bilgi verdi.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) 1979 yılında aldığı bir kararla, kuruluş yıldönümü olan 16 Ekim tarihini Dünya Gıda Günü olarak belirlemiştir. Dünya Gıda Gününün amacı; dünyada yaşanan ve küresel boyut kazanan açlığı karşı insanlığın ilgisini uyandırmak, duyarlı olmasını sağlamak, bitkisel ve hayvansal kaynaklı gıdaların üretiminin ve verimliliğinin artırılmasına dikkat çekmektir.
Dünyada üretilen gıda maddeleri artan nüfusa tam olarak yeterli olmamaktadır. Dünyada yaklaşık 300 milyonu çocuk olmak üzere, 860 milyondan fazla insan açlık sınırında yaşamaktadır. Ayrıca dünyada 1,5 milyar insan da gizli açlık sorunu ile karşı karşıyadır.

Tarım sektörü ve gıda sanayi, tüm ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de stratejik öneme sahip bir sektördür. Biyologlar Birliği Derneği Genel sekreter Gökhan Kavuncuoğlu konu ile ilgili şu bilgileri verdi: “Ulusal bağımsızlığımız ancak; Tarım sektörümüzün bütün unsurlarıyla sürdürülebilirliğinin sağlanması, biyoçeşitliliğimiz dâhil doğal ve insan gücü kaynaklarımızın ülkemiz menfaati doğrultusunda kullanılarak gıda güvencemizin teminat altına alınması ile mümkündür.

“Besin Maddelerinin Onda Biri Çöplüklerde”
Büyük kentlerimizde yapılan bir araştırma sonucuna göre besin maddelerinin onda biri çöplüklere atılmaktadır. Atılan besin maddelerinin başında genelde tahıl ürünleri gelmektedir. Bu savurganlığın önlenmesi için üstümüze düşen görevleri yapmalı, savurganlığın bu türüne de karşı çıkmalıyız. İnsanlar, tarıma başladığından beri yetiştirdikleri bitki ve hayvanlara istedikleri özellikleri kazandırmaya çalışıyor. ’Yetiştirmek’, yapay bitkilerin özelliklerine müdahale ederek onları daha verimli hale sokmak olarak tanımlanıyor.
Bir canlıdaki genetik özelliklerin kopyalanarak, bu özellikleri taşımayan başka bir canlıya aktarılması sonucunda üretilen yeni canlıya Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) deniyor.

“GDO’yu Savunanlar, Bunun Dünyada Artan Gıda İhtiyacın Karşılayacağını Savunuyor”
İlk transgenik (genetiği değiştirilmiş) ürün olan, uzun raf ömrüne sahip Flavr Savr domatesi 1996 yılında raflardaki yerini aldı. Bunu, gen aktarılmış mısır, pamuk, kolza ve patates izledi. Bu yöntemle elde edilen bitkiler, ilaçlara ya da zararlılara karşı daha dirençli oluyor. Bu da kimyasal böcek ilaçlarının kullanılmasını azaltıyor. Ayrıca genetik müdahale ile daha bol ürün elde edilmesi de teorik olarak mümkün. Bu özelliklerinden dolayı, GDO’yu savunanlar, bunun dünyada artan gıda ihtiyacın karşılanması konusunda cevap olabileceğini savunuyor.

“GDO Tüketenlerde Risk Altında”
ABD Tarım Bakanlığı’nın yaptırdığı bir araştırma ise GDO’lu ürünlerin daha yüksek verim sağladığının genel bir doğru olarak kabul edilemeyeceğini ortaya koydu. Bu rapora göre verimin daha yüksek olduğu bölgeler olduğu gibi daha düşük olduğu bölgeler de bulunmakta. GDO içeren yiyeceklerin insan sağlığına zararlı olma ihtimali çok yüksektir. Gen bitkinin içine yerleştirildiği için, onu tüketenler de risk altında bulunmakta. GDO’ların hedef olan ürün hariç diğerlerinde ve ekosisteme nasıl bir etki yaptığı bilinmemekte. Bu gıdaların kansere dahi yol açma ihtimali bulunmakta. Özellikle, herbisitlere dayanıklı GDO’lu pamuk, soya, mısır ve kolza çeşitlerinde kullanılan bazı kimyasal maddelerin doğrudan kanser yapıcı oldukları bilinmektedir. Öte yandan, sindirim sisteminde tam olarak sindirilmeden dolaşım sistemine geçerek kan hücreleri aracılığı ile normal genoma katılabilen yabancı DNA parçalarının da hastalıklarda etkili olma ihtimali söz konusu olmakta.

“GDO İçeren Ürünlerinin Tohumları Çevreye Karışarak Doğal Ürünleri Etkileyip Yapısını Bozabilir”
GDO’lu bitkilerin doğal çevreye olan etkileri çok önemli. GDO içeren ürünlerinin tohumları çevreye karışarak doğal ürünleri etkileyip yapısını bozabilir. GDO’lu ürünlerin doğal ortama yayılıp yaygınlaşması sonucunda böcek nüfusunun olumsuz etkilenmesi ve tüm ekosistemin olumsuz etkilenmesi söz konusudur. GDO’lu ürünlerin biyoçeşitliliği tehlikeye sokacağı ve biyolojik kirliliğe ve ekosistemin doğal dengesinin ciddi oranda bozulmasına neden olması söz konusudur. Bugün GDO’lu gıda üretimi bir kaç şirketin tekeli altında. Geleneksel tarımda kullanılan bitkilerin tohumlarıyla bir sonraki yıl yenide ürün alınabiliyor. GDO’lu tarında ise bu mümkün değil; üreticiler, firmalardan her sene tohum alınmak zorunda.
GDO’lu bitkilerin patentinin neredeyse tamamı şirketlerin elinde bulunuyor. Tüm insanlığa ait olan bir materyal olan DNA’nın özelleştirilmesi endişe ve tartışma kaynağı.

“GDO’lu Bitkilerden ve Hayvanlardan Elde Edilen Ürünlerin Risklerinin Başında Alerji Geliyor”
GDO’lu bitkilerden ve hayvanlardan elde edilen ürünlerin meydana getirebileceği risklerin başında alerji gelmektedir. Genetik yapı değişiminde, verici kaynağın alerjen özelliklerinin transfer edilen bitkiye ya da hayvana geçmesi engellenemeyebilir. Nitekim 1996 yılında, Brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle, marketlerden toplatılmıştır. Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar, aktarılan yeni gen ürünlerini ve onlardan kaynaklanan sekonder metabolitleri içerdiğinden, potansiyel bir toksisiteye sahiptir. GDO’lu bitkilerde bulunan özellikle zararlı ot ve böcek öldürücü genler ile terminatör teknolojisi gereği aktarılmış olan genler de toksin üreterek çalıştıklarından, dokularda birikme durumunda, önemli riskler oluşturmaktadır. Bu toksinlerin uzun dönemde insan sağlığına olan etkilerine ilişkin yeterli bilgi bulunmamaktadır. GDO´lu tarım ürünleri Biyogüvenlik yasası ile denetlenmek. Bu konuda temel unsur olan biyologlara kanun söz hakkı vermemektedir. Bu sebeple Biyologlar Birliği Derneği olarak yasanın eksik olduğunu düşünmekteyiz.”

Yorum bırakın

TÜRKİYE’NİN İLK KEMİK İLİĞİ VE KORDON KANI BANKASI

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, üniversite bünyesinde Türkiye’nin ilk kemik iliği ve kordon kanı bankası ile kök hücre enstitüsü kurulduğunu açıkladı.

Kıbrıs’ta yapılan 5. Ulusal Hemaferez Kongresi’nde konuşan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, üniversite bünyesinde Türkiye’nin ilk kemik iliği ve kordon kanı bankası ile kök hücre enstitüsü kurulduğunu açıkladı. Prof. Dr. Ökten, Devlet Planlama Teşkilatı’ndan (DPT) 6.5 milyon TL destek alındığını ve Ankara Üniversitesi bünyesinde kurulan Türkiye’nin ilk doku ve kordon kanı bankası projesinin 20 milyon TL’ye tamamlanacağını belirtti. Prof. Dr. Ökten, böylece sadece kan hastalıklarında değil, aynı zamanda diğer rahatsızlıklarda da kök hücre nakli üzerinde çalışma yürütüleceğini bildirdi.

Merkezde akraba dışı verici bulamayan ve nakil bekleyen hastalar için gönüllü vericilerin verilerinin toplanacağını anlatan Prof. Dr. Ökten, “Bu merkezimiz bir kaç ay içinde verileri toplamaya başlayacak. Kök hücre enstitüsü Türkiye’de bir ilk oldu. Enstitüde, sadece kan hastalıkları değil, aynı zamanda nöroloji, kardiyoloji ve göz hastalıkları gibi alanlarda kök hücre nakli için çalışmalar yapılacak” dedi.

“Omurilik Yaralanması Geçiren 10 Hastaya Kök Hücre Tedavisinin Uygulandı”
Prof. Dr. Ökten, bir ay sonra faaliyete geçecek banka için azot depolama işleminin başlatıldığını anlattı. Ankara Tıp bünyesinde 6 ay kadar önce tedavisi mümkün olmayan omurilik yaralanması geçiren 10 hastaya kök hücre tedavisinin uygulandığını belirten Prof. Dr. Ökten, hastaların el ve ayakların da hareketlenmelerin görüldüğünü ve bir umut doğduğunun müjdesini verdi. Prof. Dr. Ökten, kesin sonuçların 2 yıl içinde belli olacağını söyledi.

Enstitüde Farklı Branşlar İçinde Çalışmalar Yapılacak
Fakültede omurilik felçlileri için kök hücre nakli çalışmalarının devam ettiğini kaydeden Prof. Dr. Ökten, şimdiye kadar 6 aydan daha kısa süre önce felç geçiren 10 hastaya kök hücre nakli uygulandığını, ilk sonuçların son derece olumlu olduğunu açıkladı. Prof. Dr. Ökten, “Enstitüde, sadece kan hastalıkları değil, aynı zamanda nöroloji, kardiyoloji ve göz hastalıkları gibi alanlarda kök hücre nakli için çalışmalar yapılacak” diye konuştu.

“Nakillerin Parasını Devlet Karşılamıyor”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kemik İliği Transplantasyon Ünitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Önder Arslan ise, hastaya kardeşten uygun doku bulunamadığı durumlarda, yurtdışındaki doku bankalarına başvurulduğunu belirterek şunları söyledi: “Nakillerin parasını devlet karşılamıyor. Bazı nakil ücretleri ise bir milyon doları buluyor. Bu büyük israftır. Oysa Türkiye’de yapılan nakiller 15 bin ila 25 bin Euro arasında değişiyor. Yani banka ile hem vatandaşlar sağlıklarına daha hızlı kavuşacak, hem de yurtdışına çıkan para Türkiye’nin cebinde kalacak.”

Yorum bırakın

TÜRKİYE’NİN İLK AŞI AR-GE MERKEZİ HİZMETE GİRDİ

Aşı Ar-Ge’si alanında Türkiye’de bilgi birikiminin artmasına ve alt yapının üçlenmesine ciddi katkılarda bulunacak olan merkez, Hacettepe Üniversitesi Teknokent’te açıldı. Merkez, uluslararası klinik araştırma çalışmalarına Türkiye’den katılım olmasını sağlayacak. Açılış konuşmasında Sağlık Bakanı Akdağ, “Türkiye’de aşı üretmeye başladık. 5’li aşıyı dolum şeklinde bir firma ile birlikte anlaşma yaparak üretmeye başladık” dedi.

Dünyanın önde gelen araştırmacı ilaç ve aşı firmalarından GlaxoSmithKlnine (GSK) ve Hacettepe Üniversitesi Teknokent A.Ş. işbirliğiyle kurulan ”GSK Aşı Klinik Araştırma Merkezi” törenle hizmete girdi. Yenilikçi aşı Ar-Ge’si alanında Türkiye’de bilgi birikiminin artmasına ve alt yapının güçlenmesine ciddi katkılarda bulunacak olan merkez, uluslararası klinik araştırma çalışmalarına Türkiye’den katılım olmasını sağlayacak ve Türkiye’deki ulusal araştırmaların da hayata geçmesine yardımcı olacak. Hacettepe Üniversitesi Teknokent Konferans Salonu’nda düzenlenen törene, Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Uğur Erdener, GSK Türkiye Genel Müdürü Yiğit Gürçay ve GSK Medikal Direktörü Dr. İpek Yürekoğlu başta olmak üzere çok sayıda bilim insanı, Bakanlık yetkilileri ile şirket yöneticileri katıldı.

Ülkemizde Aşı Üretimi ve Ar-Ge
GSK Türkiye Genel Müdürü Yiğit Gürçay, yaptığı açılış konuşmasında, aşıların insan yaşamında hayati önem taşıdığına dikkat çekerek, aşı geliştirilmesi için yapılan yatırımların önemine değindi. Türkiye’nin gerek ilaç, gerekse de aşı alanında araştırma-geliştirme potansiyeline sahip olduğunu belirten Gürçay, şunları söyledi: “Bu potansiyelin hayata geçmesine destek vermek, GSK olarak her zaman bizim önceliklerimiz arasında yer aldı. Biz, ilaçta olduğu gibi aşı alanında da uluslararası bilgi birikimimizi, uzmanlığımızı Türkiye’nin hizmetine sunuyoruz. Ülkemizde aşı üretimi ve Ar-Ge’sinin gelişmesi için üstümüze düşen görev ve sorumlulukları yerine getirmek için çalışıyoruz. GSK Aşı Klinik Araştırma Merkezi bu alandaki kararlılık ve istekliliğimizin bir göstergesidir.”

Üniversite ve Endüstri Güç Birliği
Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erdener ise, üniversite olarak Türkiye’de araştırma ve geliştirme çalışmalarının ilerlemesi için büyük çaba harcadıklarını kaydetti. Üniversite ve endüstrinin güç birliğinin, Ar-Ge’de Türkiye’nin önünü açacak ivmeyi sağlayacağını belirten Erdener, önümüzde dönemde GSK-Türkiye işbirliğinin genişletilerek sürdürülmesini hedeflediklerini söyledi.

Türk ve Yabancı Bilim İnsanları Arasında İşbirliği
Merkezin Türkiye’de sağlık sektörüne çok yönlü katkıları olacağını belirten GSK Medikal Direktörü Dr. Yürekoğlu, “Öncelikle, yeni geliştirilen aşıların etkinlik ve güvenilirlik verilerinin oluşturulması için uluslararası klinik araştırmalara Türkiye’den katılım olması sağlanacak. Türk ve yabancı bilim insanları arasında işbirliği ve ortak çalışma platformları güçlenecek. Ayrıca, Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinin önderliği ve işbirliği ile bilim insanlarının klinik araştırma projelerinin hayata geçirilmesine destek verilecek” dedi.

“Hükümetin Ar-Ge Harcamaları 3 Kat Arttı”
Sağlık Bakanı Recep Akdağ da GSK’nın bir Türk firması olan KOÇAK ile birlikte HÜ’nün Teknokent’inde buluştuğunu belirterek, elde edilen bu alt yapının çok önemli olduğunu söyledi. Teknokent alt yapılarının, devletin üniversitelere ve araştırmacılara sunduğu büyük bir imkan olduğunu ifade eden Akdağ, bu merkezlerin vergi istisnaları, sigorta indirimlerinden faydalandığını anlattı. Akdağ, araştırmaya ve geliştirmeye bir teşvik verilmiş olunduğunu söyledi.

“Ar-Ge Harcamalarının ve Personel Sayısı 3 Kat Arttı”
Bilim insanının araştırmalara yönlendirilmesi için teşviklerin şart olduğunu vurgulayan Akdağ, hükümetin araştırma geliştirmeye çok fazla önem verdiğini belirtti. Akdağ, TÜBİTAK ile birlikte yapılan çalışmalarda ortaya çok ciddi hedeflerin konulduğunu dile getirdi. Hükümetin Ar-Ge harcamalarının ve personel sayısının 3 kat arttığını belirten Akdağ, bilimsel yayın sayısının 10 binden 22 bine çıktığını, yerli ve uluslararası patent başvurularının 5 kat artığını bildirdi.

“Türkiye’de Aşı Üretmeye Başladık”
Aşı konusunun önemini vurgulayan Akdağ, şunları kaydetti: “Hizmete başladığımız 2002’da yıllık aşı harcamamız 14 milyon lira civarındaydı. 2009’da 300 milyon liraya çıktı. 2010 yılında da 370 milyon lira civarında bir harcama ile gerçekleşeceğini düşünüyoruz. Çocuklarımıza ücretsiz uygulanan 7 antijeni 11’e çıkardık. Aşı takvimine yeni aşılar eklendi ve aşılar da daha modern hale getirildi. 5’li aşıyı yapmaya başladık, enjektörlü aşılar kullanmaya başladık. Ülkemizde aşılama oranı yüzde 96’ya çıktı. Şu anda Avrupa’nın aşılama oranı en yüksek olan birkaç ülkeden birisiyiz. Öte yandan son üç senedir Türkiye’de yerli kızamık vakası görmüyoruz. Türkiye’de aşı üretmeye başladık. 5’li aşıyı dolum şeklinde bir firma ile birlikte anlaşma yaparak üretmeye başladık. Şimdi önümüzde zatürre aşısı, grip aşısı için dünyada bu işi iyi yapan firmalarla görüşerek, ihaleler yaparak Türkiye’de üretilmesi projeleri var. Aşıya bugünün parasıyla 14 milyon lira harcadığımız bir ülkede, ne aşı üretebilirdiniz, ne de herhangi bir firma araştırma için ülkeye gelirdi. Bugün bunları yapabilmemizin en önemli sebebi, aşı ile ilgilenen firmaların ülkemizi önemli bir merkez olarak görmesinden kaynaklanmaktadır.”

“Merkezler, Temel Araştırma Merkezleri İle Tamamlanmalı”
Açılan merkezde klinik araştırmaların yapılacağını anımsatan Akdağ, “Bu klinik araştırma merkezlerinin mutlaka temel araştırma merkezleri ile tamamlanması lazım. Biz, Türkiye’de araştırma yapan bütün firmalardan klinik araştırmaların yanı sıra temel araştırmalarla ilgili çalışmalara da başlamalarını istiyoruz ve onları buna teşvik ediyoruz” diye konuştu.

Yorum bırakın