Nisan 2011 için arşiv

HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞUNUN TEŞHİSİNDE DİKKATLİ OLUN!

Hiperaktivite bozukluğu dünya genelinde yaklaşık 10 erkek çocuğun birinde, genel toplumda da ergen ve çocuklarda yüzde 5-10 arasında görülüyor. İlaç tedavisiyle yüzde 70-90 oranında başarı sağlandığını söyleyen Gazi Üniversitesi (GÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatri Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yasemen Işık Taner, hastalığın teşhisinin önemli olduğunu aksi taktirde tedavi almadığı için erişkinlikte de sıkıntı yaşayan vakalara rastladıklarını belirtti.

Uzmanlar çocuklarda beyinde dikkatten sorumlu merkezlerin yeterince çalışmadığı ve kontrol mekanizmasının yeterli olmadığı durumlarda dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğunun meydana geldiği dile getiriliyor. İlaç tedavisi edildiğinde ise beynin sağlıklı çalışmasının sağlanırken, tedavi edilmeyen vakalarda ilerleyen dönemde sigara, alkol ve diğer maddelere bağımlı olma riskinin, diğer çocuklara oranla yüksek olduğu konusunda uyarıyorlar.
Gazi Üniversitesi (GÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatri Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yasemen Işık Taner, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun sık görülen yıkıcı bir davranış bozukluğu olduğunu ve daha çok erkek çocuklarında karşılaştıklarını belirtti. Doç. Dr. Taner, “Hastalık, dünya genelinde yaklaşık 10 erkek çocuğun birinde, genel toplumda da ergen ve çocuklarda yüzde 5-10 arasında görülüyor. Hastalığın, 7 yaşından önce başladığı ve bu kişilerin yarısında bozukluğun erişkinlik döneminde de devam ediyor. Her 100 erişkinden 4’ünde dikkat eksikliği ve hiperaktivite ile karşılaşılıyor” dedi.

“Hiperaktivite’de Kullanılan İlaçlar Dikkat Artırmanın ve Uyandırmanın Yanı Sıra Beyin İşlevlerini de Artırıyor”
Yapılan çalışmalarda, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda tedavi edilmediğinde alkol, sigara ya da diğer madde kullanımına eğilimin diğerlerine oranla yüksek olduğuna dikkati çeken Doç. Dr. Taner, şunları kaydetti: “Tedavi almamış hiperaktivite bozukluğu olan çocukların, madde bağımlığına eğilimleri çok yüksek. Tedavi edilmeyen hiperaktivite bozukluğu hastalığının komplikasyonları, ders başarısızlığı, iş başarısızlığı, sosyal ilişkilerde problemler, öfke kontrolünde sorun, yalan söyleme, evden kaçma, hırsızlık yapma şeklinde kendini gösterebiliyor. Özellikle erişkinlik döneminde kaza ve travmalara karşı yatkınlık, özel ilişkilerinde mutsuzluk, sık iş değiştirme, sık kavgalara karışma, olumsuz arkadaş gruplarının ya da çetelerin içinde yer alma ve ciddi oranda madde bağımlılığı görülüyor. Hiperaktivite olan ve tedavi edilmemiş çocukların erişkin olduklarında yüzde 50-60’ında sigara alkol ve diğer maddelerle ilgili sorunlara rastlanıyor. Yurt dışında yapılan çalışmalara göre, en sık sigara ve alkol alışkanlığı dikkat çekiyor. Bu kişilerde, sigaranın dikkat arttırıcı bir etkisi olduğu belirtiliyor. Bizim yürüttüğümüz bir çalışmada da alkolikler arasında hiperaktivite bozukluğu olan çok sayıda kişi saptandı.”
Bu nedenle, hiperaktivite bozukluğu tanısı konulan kişilere verilen ilaçların “uyuşturmak” amaçlı olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Taner, “Tam tersi dikkati artıran ilaçlar. Bu ilaçlar, dikkat artırmanın ve uyandırmanın yanı sıra beyin işlevlerini de artırıyor” diye konuştu.

“Hiperaktivite Bozukluğu Madde Bağımlılığını Arttırıyor”
Hiperaktivite bozukluğu tanısı konulan çocukların, kendilerini kontrol etmekte zorlandıklarını da belirten Doç. Dr.Taner, “Aşırı hareketlilik, aklına geleni yapmaya çalışma, yerinde duramama, söz kesme, sorular tamamlanmadan cevap verme, öfkeye hakim olamama, merak duygusu öne çıkan belirtiler. Bu nedenle, bu çocuklarda özellikle “merak duygusunun” tehlikelidir. Merak duygusu, madde kullanımında ‘deneyeyim bir kere ne olacak?’ sorusundan yola çıkarak madde ile tanışmasını sağlıyor. Kendi kontrol mekanizması da kuvvetli olmadığı için bağımlı hale geliyor” uyarısında bulundu.

“Hiperaktivite Tanısı, Çocuk Psikiyatrisinde Yeni Bir Bilim Dalı”
Tedavi yöntemleri arasında “hipnoz”, “biofeedback”, “NLP” gibi metotların önerildiğini söyleyen Doç. Dr. Taner, bu tip metotların “gerçek bir tedavi olmadığını”, dikkat eksikliği ve hiperaktivite tanısının, çocuk psikiyatrisinde yeni bir bilim dalı olduğunu ifade etti. Hastaneye ulaşılabilirliğin artması, ailelerin eğitim seviyelerinin yükselmesi ve bu konuda farkındalık kazanılmasına paralel olarak tanı sayısının çoğaldığını vurgulayan Doç. Dr. Taner, “Eskiden ‘bu çocuk çok zeki, ondan ders çalışmıyor’ ya da ‘bu çocuk çok zeki, bu nedenle aklını derse veremiyor’ gibi çıkarımlar yapılırdı. Oysa bu çocukların çoğunda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu mevcut” diye konuştu.

“İlaçların Kırmızı Reçete ile Verilmesi En Doğrusu”
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocukların beyinlerinde dikkati toplamaktan ve davranış kontrolünden sorumlu merkezlerin yeterince çalışmadığını, bunun da psikolojik değil biyolojik bir sorun olduğunu ifade eden Doç. Dr. Taner, “Bu çocukların beyinleri normalden daha fazla değil, daha az çalışıyor. Yani bu çocukların diğer arkadaşlardan daha zeki oldukları gibi bir varsayım doğru değil. İlaç tedavisi de biyolojik olan bu sorunu gidermek için kullandığımız bir yöntem” dedi.

“Hiperaktivite Bozukluğunda İlaç Tedavisi Yüzde 70-90 Oranında Başarılı”
Tedavide kullanılan ilaçlarının bir kısmının kırmızı reçeteli olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Taner, “İlaçların kırmızı reçete ile satılmasının nedeni kontrollü ilaç kullanımı sağlayabilmek. Tedavide kullanılan ilaçların “bağımlılık yaptığı” eleştirileri doğru değil ve bu ilaçların birçok çocukta bağımlılık gelişme ihtimalini ortadan kalkıyor” şeklinde konuştu.
Doç. Dr. Taner, hiperaktivite bozukluğunda ilaç tedavi ile yüzde 70-90 oranında başarı elde etiklerini belirtti.

Tedavi alan çocukların genellikle üçte birinin ergenlik döneminde tamamen düzeldiğini söyleyen Doç. Dr. Taner, diğer üçte birinin ergenlik döneminde daha hafif belirtiler gösterdiğini, diğer üçte birlik kısmın fark edilmediği ve tedavi almadığı için erişkinlikte de sıkıntı yaşadığını kaydetti.
Reklamlar

Yorum bırakın

Prof. Dr. Yaralı: “FOLİKÜL SAYILARI ‘NE KADAR FAZLA O KADAR İYİ’ UYGULAMASI SINIFTA KALDI”

Tüp bebek tedavisi sırasında hasta konforunu gözetmek gerektiğine dikkat çeken Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hakan Yaralı, Tüp bebek tedavisinde gün geçtikçe kaydedilen iyileşmeler ile hasta konforu yükseltilirken, olası risklerin minimize edilmesinin hedeflendiğini kaydetti.

Tüp bebek alanında Avrupa ve Amerika kaynaklı istatistiklere bakıldığında, son 10 yılda dramatik bir iyileşme olmadığını belirten Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hakan Yaralı, “Elbette bir yandan gebelik oranlarını en yükseğe çekmek ile ilgili gayretlerimiz sürerken bir yandan da hasta konforunu en yüksek düzeyde tutmayı hedefliyoruz. Maddi ve manevi zor bir süreç olan tüp bebek tedavisine hastanın uyumunu sağlamak ve hissedebileceği psikolojik baskıları en aza indirerek hastanın tedaviye uyumunu artırmak bu süreçte önem arz etmektedir’ dedi.

Çoğul Gebelikler ve Aşırı Uyarım Sendromunun Riskleri Var
6 Mart 2010 tarihli tüp bebek mevzuatı uyarınca, transfer edilen embriyo sayısının kısıtlanmasının belli hasta gruplarında, çoğul gebelik oranlarının azaltılması açısından yararlı olduğunu belirten Prof. Dr. Yaralı şunları kaydetti: “Elbette genç yaş gibi belli hasta gruplarında sınırlama olması faydalı bir gelişme oldu. Ancak, mevzuatın ileri bayan yaşı olan olgular ve diğer bazı hasta grupları açısından iyileştirilmeye ihtiyacı vardır. Tüp bebek uygulamalarında hiç arzu etmediğimiz bir diğer komplikasyon da aşırı uyarım sendromudur (OHSS). Tüp bebek hastalarında 10-12 günlük ilaç tedavisi aşamasında kontrollü bir şekilde yumurtalıkları uyarmak istiyoruz. Aşırı uyarım gelişmesi durumunda ki bu durumda kanda estradiol hormon düzeyleri çok yükselmekte, çok sayıda follikül ve dolayısı ile yumurta gelişimi olmaktadır. Damar duvarlarının geçirgenliğinin artması nedeniyle damar içinden dışarıya sıvı sızması oluşmakta ve bu sıvı sızması vücuttaki boşluklarda (karın içi, akciğer vb) toplanabilmektedir. Ağır aşırı uyarım sendromu gelişmesi ölümcül dahi olabilmektedir. Bu nedenle orta ve ağır aşırı uyarım sendromundan kaçınmak en önemli hedeflerden biridir ve tedavi sırasında kontrollü bir uyarım ile 6-10 civarında yumurta elde etmeyi hedeflemekteyiz” şeklinde konuştu.

“Tedavi Seçeneklerinde Hasta Konforunu Gözetmek Gerekir”
Tedavi sırasında hasta konforunu da düşünmek gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Yaralı şunları kaydetti: “Bu kapsamda uygulanacak uyarım protokolünde kullanılacak enjeksiyon sayısının en aza indirgenmesi, hastanın ilaç enjeksiyonlarını cilt altı kendisinin uygulamasının sağlanması ve tedavi sırasında merkeze gelişinin mümkün olduğunca minimize edilmesi hasta konforunu arttıracaktır.”
“Tüp bebek uygulamalarında doğal gelişimden farklı ve kontrollü olarak yumurtalıkları uyarmayı hedefliyoruz” diyen Prof. Dr. Yaralı sözlerini şöyle sürdürdü: “Dışarıdan tedaviyle yumurtalıkları uyarmak istiyoruz. Tüp bebeğin basamaklarında kayıplar olabildiği için örneğin; her 100 folikülün 85’inden yumurta elde edebiliyoruz. Yumurtaların yüzde 75’i olgun oluyor. Olgun yumurtaların yüzde 75-80’i dölleniyor. Bu nedenle kontrollü bir şekilde, hasta emniyetini de gözeterek yaklaşık olarak 6-10 adet yumurta elde etmeyi hedefliyoruz. Bu kapsamda önceden inanılanın aksine ne kadar fazla yumurta o kadar iyi dogmatik görüşü günümüzde terk edildi. Eskiden yapılanın aksine günümüzde daha düşük doz ilaç tedavisi ile yumurtalıklara hafif uyarım yaparak gebelik oranlarından feragat etmeden, hem komplikasyonlardan uzak durmakta hem de daha sağlıklı embriyolar elde edilebilmekteyiz. Örneğin, Hollanda da yapılan bir çalışmada, embriyolara genetik tanı amacıyla bir hücre alınarak biopsi yapılmış ve yüksek doz ilaç kullanılan ve daha çok sayıda yumurta elde edilen tedavi şekillerine göre daha hafif uyarım yapılan sikluslarda embriyoların normal yapıda olma oranı daha yüksek bulunmuştur. Bu çalışma da gösteriyor ki daha az uyarı ile doğala daha yakın sonuçlar elde edebilmekteyiz.”

“1980 Yılında Bu Oran 6.7 İken 20 Yıl Sonra Aynı Klinikte3.6”
20 yıl ara ile yapılan iki çalışmanın sonuçlarının karşılaştırılması ile ilgili Prof. Dr. Yaralı şu bilgileri verdi: “1970-80’li yıllarda yumurta daha mı iyi kullanılıyordu? Bu durumu şu şekilde değerlendirebiliriz. Başarıyı değerlendirirken toplanan her 100 yumurta başına canlı doğum oranlarının karşılaştırılması daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu oran ne kadar yüksek olursa yumurtaların o kadar verimli olduğu kabul edilmektedir. Tüp bebek uygulamasının dünyada ilk olarak yapıldığı Bourn Hall kliniğinde bu oran 1980 yılında yüzde6.7 iken 2000 yılında yüzde 3.6 olarak hesaplanmıştır. Bu çalışma 2005 yılında da çok saygın dergilerden biri olan Human Reproduction’da yayınlanmıştır. Sonuç olarak görülmektedir ki fazla sayıda yumurta elde etmekten ziyade daha yumuşak uyarım ile doğala yakın tedavi yaparak daha az ancak daha kaliteli yumurta elde edilmesi, gebelik oranları üzerine de olumlu katkıda bulunabilecektir.”

“Antagonist protokolünü artık daha sık uygulamaktayız.”
Hasta dostu tedavilerin kliniklerde uygulanmasının gerekliliğine dikkat çeken Prof. Dr. Yaralı, “Tüp bebek uygulamalarında kısa ve uzun protokoller vardır. Hasta dostu kısa-antagonist protokol ile hem hasta konforu gözetilmekte hem de ağır aşırı uyarım sendromu riski en aza indirilebilmektedir. 2006 yılında Hollanda da yapılan bir çalışmada da görüldüğü gibi kısa protokol ile gebelik oranlarından da feragat edilmemektedir. 2007 yılında yine Hollanda da yapılan bir çalışmada ise adetin 2-3. gününde başlanan antagonist protokolü ile adetin 5. günü tedaviye başlanan dolayısı ile daha az enjeksiyon ve daha az ilaç kullanımı olan mild stimülasyon karşılaştırılmıştır. Bu çalışmada antagonist protokol uygulanan hastalara devlet yardımı olarak 1 yıl için 3 hak, mild stimülasyon uygulanan hastalar için 4 hak verilmiştir. Sonuçlar karşılaştırıldığında eve canlı bebekle gitme oranlarının benzer olduğu görülmüştür. Dolayısı ile devlet desteği olsa bile hastanın tedaviye uyumunu arttırmak ve tedaviye küsmesini önlemek için hasta dostu tedaviler öncelikle tercih edilmelidir” diye konuştu.
“SHAPE toplantısı Türkiye’de ilk ve tek olarak yapıldı.“
“SHAPE” isimli toplantı yakın zamanda Türkiye’de ilk olarak yapıldığını kaydede Prof. Dr. Yaralı, “2010 yılında toplam 6 merkeze ek olarak 4 merkez daha bu toplantı kapsamına alındı. Bu toplantı alanında deneyimli ve başarılı olan belli sayıda merkezde yapılan bir toplantıdır. Biz de merkezimizde bu toplantıyı düzenleyerek, yurtdışından gelen meslektaşlarımız ile antagonist protokoller ile ilgili kendi deneyimlerimizi paylaşma ve kendi vakalarımızı tartışma imkanı bulduk. Yumurtalık rezervine göre hastalar düşük, orta ve yüksek rezervli hastalar olarak gruplanmaktadır. Normal ve aşırı over rezervi olan hastalar da kısa/antagonist protokol ile daha az enjeksiyon, merkeze takip için daha az gelme gerekliliği, daha az aşırı uyarım semdromu gelişme riski olmakta ve uzun protokole göre benzer gebelik oranları elde edilmektedir. Düşük over rezervi olan hastalarda ise en iyi protokolün hangisi olduğuna dair literatürde kesin bir fikir birliği bulunmamaktadır” diye konuştu.
“Klinefelter Sendromunda Literatürde Dünyadaki 3. En Büyük Seri Bize Ait”
Klinefelter Sendromu, yani erkekte 47 XXY koromozom yapısının bulunduğu hastalar ile ilgili geniş bir seriye sahip olduklarını kaydeden Prof. Dr. Yaralı, “Bu tip hastalarda menide sperm olmuyor. Bu hastaların yaklaşık olarak yüzde 50-55’inde testisinden sperm elde ederek tüp bebek yapabiliyoruz. Bu hastalıkta dünyada 3. büyük seri bize ait ve deneyimimizi yurtdışı saygın bir dergide de yayınladık. Bu nedenle yurt dışından hekimler gelerek çalışmalarımızı incelemeyi istiyorlar” dedi.

Yorum bırakın

FLEKSBİL İLE BÖBREK TAŞINA KESİSİZ MÜDAHALE

İdrar yolundan girilerek böbrek taşının sıkıştığı yerde lazerle kırılmasını sağlayan yöntemin, çocuklarda ilk uygulayıcısı olduklarını belirten Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Klinik Şefi Doç. Dr. Ali Ünsal, en son 10 aylık bir bebeğe operasyon gerçekleştirildiğini söyledi.

Böbrek taşı ameliyatlarında son teknoloji kesisiz cerrahi yöntemi ile sorun ortadan kaldırılabiliyor. Özellikle çocukluk döneminde böbrek taşı rahatsızlığı olan hastalarda, yaşam boyunca birden fazla ameliyat söz konusu olabildiğinden, böbreklerde harabiyet oluşmaması ve böbrek gelişiminin olumsuz etkilenmemesi ve böbrekte kanama riskinin söz konusu olmaması gibi önemli avantajlar taşıyan yöntem, Türkiye’de uygulanmaya başladı.

İdrar yolundan girilerek böbreğe ulaşılan ve taşın sıkıştığı yerde lazerle kırılmasına olanak sağlayan yöntemin uygulanabilmesi için, taşın ameliyatsız taş kırma yöntemlerinin uygulanamayacağı kadar sert ve 2 santimetrenin üstünde olması şartı aranıyor. Bunun yanı sıra teknik, taşın bir santimetrenin üstünde, ancak böbreğin alt kısmında ve taş kırmaya uygun olmaması halinde de yapılabiliyor. Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Klinik Şefi Doç. Dr. Ali Ünsal, böbrek taşı hastalığının Türkiye’de çocuk ve yetişkinler arasında yaygın olarak görüldüğünü kaydetti. Yetişkinlerde hastalığın görülme sıklığının yüzde 15 oranındayken, çocuklarda daha nadir görüldüğünü, ancak ciddi bir sağlık sorunu olduğunu belirten Doç. Dr. Ünsal, çocuklardaki taş hastalığının altta yatan başka bir hastalıktan kaynaklandığını ifade etti. Yetişkinlerde genellikle böyle bir durum yokken, çocuklarda ilk sırada genetik geçişli ”sistinüri” adı verilen hastalığın geldiğini belirten Doç. Dr. Ünsal, idrardaki bir maddenin fazla olmasının taş oluşumuna yol açtığını ve bu çocuklarda, taş hastalığının üç yaşından önce ortaya çıktığını dile getirdi. Doç. Dr. Ünsal, böbrek kanalında doğuştan bir takım darlıkların ve enfeksiyonların da taş oluşumuna neden olduğunu hatırlattı.

“Çocukların Yüzde 10-12’sinde Taş Oluşumunun Nedeni Bilinmiyor”
Çocuklarda görülen taş hastalıklarının sadece yüzde 10-12’sinde altta yatan bir sebep bulunamadığını vurgulayan Doç. Dr. Ünsal, bu nedenle çocukluk dönemi taş hastalığında, taşla ilgili sorunun ortadan kaldırılmasının ardından altta yatan hastalığın da mutlaka belirlenmesi ve tedavi edilmesi gerektiğini aksi takdirde ilerleyen dönemde bu çocuklarda taş oluşma riskinin çok yüksek olduğunu ve hastalığın tekrarlayabildiğini söyledi.

“Taş Hiç Ağrı Yapmazken, Böbrekte Çürüme Görülebilir”
Böbrekteki taşların alınmaması durumunda, bunun enfeksiyona yol açabildiğini belirten Doç. Dr. Ünsal, çocukların ağrı şikayetini dile getiremeyecek kadar küçük olması halinde sorunun huzursuzluk ile kendini gösterdiğini söyledi. Doç. Dr. Ünsal, “Çocuklarda bulantı, kusma, yüksek ateş olabilir. Zamanla, böbreklerde harabiyete neden olabilir. Bu durum böbrek kaybına kadar gidebilir. Bazen, taş hiç ağrı yapmazken, böbrekte çürüme görülebilir. Üç yaşın altındaki çocuklarda böbrek taşının başta huzursuzluk, beslenme bozukluğu, yüksek ateş, anne sütünü emmeme şeklinde belirti verebilir. Bu yaşın üstündeki çocuklarda karın ağrısı, yüksek ateş, sık
idrara gitme, gelişme geriliği şikayetleri ile karşılaşılabilinir. Sorun basit bir idrar tahlili, ultrason ya da röntgen ile tanısı konulabilir” dedi.

Taşın Böbreğin Havuzcuğunda ve 2 Santimetreden Küçük ise: ESWL
Böbrek taşının yok edilmesinde kullanılan yöntemler hakkında bilgi veren Doç. Dr. Ünsal, “Hasta profili uygun olması halinde ilk olarak ”ESWL” yani şok dalgalarıyla taşın kırılması esasına dayanan tekniği tercih ettiklerini anlattı. Bu uygulama için taşın böbreğin havuzcuğunda ve 2 santimetreden küçük olması, yumuşak yapı taşıması özelliklerinin arandığını ifade eden Doç. Dr. Ünsal, bunun için taşın böbreğin alt kısmında bulunmaması gerektiğine de dikkat çekti.

Perkütan Nefrolitotomi Tercih Ediliyor
Çocuklarda hastalığın nüks ihtimali fazla olduğundan yaşamları boyunca birkaç kez ameliyat olmak zorunda kalabileceklerini belirten Doç. Dr. Ünsal, bu nedenle böbreğe en az zarar verebilecek kapalı ameliyatları tercih ettiklerini anlattı. ”Perkütan nefrolitotomi” diye adlandırılan kapalı böbrek taşı ameliyatının bu tekniklerden biri olduğunu dile getiren Doç. Dr. Ünsal şunları kaydetti: “Söz konusu yöntemde anestezi uygulanarak ameliyata alınan çocuğun sırtından bir iğne ile böbreğinin içine giriliyor ve bir kalem kadar genişletiliyor. Buradan özel aletlerle böbreğin içine girerek, taşlar kırılıyor ve tüpün içerisinden dışarı çıkarılıyor. Yani, açılan tek bir delikten böbrekteki tüm taşlar temizlenebiliyor. Teknik, 9 aylık çocuklara bile uygulanabiliyor.

“Fleksbil ile Kesi Olmadan Yapılan Son Yöntem”
Çocuklarda böbrek taşı ameliyatlarında en son teknik, ”Fleksbil” olarak adlandırılan ve 2007 yılında dünya literatürüne girerek birçok yabancı ülkede uygulanan bir yöntem olarak gösteriliyor. Bu yöntemde, çocuğun veya yetişkinin böbreğine, vücudunun hiçbir yeri kesilmeden ya da delinmeden idrar yolundan bükülebilir yapıdaki özel aletlerle giriliyor ve böbrek içerisindeki taşa ulaşılıyor. Taş, sıkıştığı yerde lazerle kırılıyor.

“Bükülebilir Renoskopi Aletiyle Böbreğe Kadar Girebiliyor”
Eskiden idrar kanalından yapılan ameliyatlarda böbreğe ulaşılamazken, bükülebilir renoskopi aletiyle böbreğe kadar girebiliyor. Hasta için birçok avantaj sağlayan yöntem, yurt dışından sonra artık Türkiye’de de başarıyla uygulanıyor. Sağlık Bakanlığı Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yaklaşık bir yıldır Üroloji Klinik Şefi Doç. Dr. Ünsal başkanlığındaki ekip tarafından başarı ile gerçekleştiriliyor. Türkiye’de yöntemin ”çocuklarda ilk uygulayıcısı” olan hastanede, en son 10 aylık bir bebeğe operasyon gerçekleştirildi.

“Bu Yöntemde Böbrek Dahil Hiçbir Yerde Delik Açılmıyor”
Yöntem, diğer tekniklere göre önemli avantajlar taşıyor. Bu yöntemde vücutta kesi olmuyor, böbrek dahil hiçbir yerde delik açılmıyor. Bu koşullarda yara iyileşmesi, enfeksiyon riski gibi bir durum ortadan kalkıyor. Hasta ameliyatının ardından bir günlük bir yatış sonrası taburcu ediliyor. Böbreğin delinerek yapıldığı ameliyatlarda böbrek içinde ciddi kanama riski bulunurken, bu teknikte böyle bir risk söz konusu olmuyor. Çünkü, kanama böbreğin alınmasına dahi yol açabiliyor.
Özellikle çocuklarda böbrek dokusu geliştiğinden, dışarıdan şok dalgalarıyla taş kırma ya da delik açılarak yapılan ameliyatlar, böbrek gelişimini olumsuz etkileyebiliyor. Bu teknikte, çocukların böbrek gelişimleri hiçbir şekilde etkilenmiyor. Yöntem, okul öncesi 7 yaşın altındaki çocuklarda çok az uygulanıyor. Bu yaş grubundaki ameliyatların, mutlaka bu konuda uzman hekimler tarafından yapılması gerekiyor. Bu yöntemden, böbrekteki taşın ameliyatsız taş kırma yöntemlerinin uygulanamayacağı kadar sert ve 2 santimetrenin üstünde olması şartı aranıyor. Bunun yanı sıra teknik, taşın bir santimetrenin üstünde, ancak böbreğin alt kısmında ve taş kırmaya uygun olmaması halinde yapılabiliyor. Taş bir veya daha fazla sayıda olabiliyor.

Yorum bırakın

TÜRKİYE’NİN İLK “ERİŞKİN AŞI MERKEZİ” GAZİ TIP’TA

Türkiye’nin ilk ”Erişkin Aşı Merkezi” Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde hizmet veriyor. Batı ülkelerinde, vize, okul ve iş başvurularında tüm aşı kayıtlarını veya bağışıklık durumlarını gösteren aşı kartı istendiğini vurgulayan Gazi Üniversitesi (GÜ) Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Esin Şenol, “Aşı Kartı “ile takip sistemi yapılmasını planladıklarını kaydetti.

Hastane personeli gibi mesleki riskleri olan ve kan ve vücut sıvılarına maruz kalanlar, enfeksiyon hastalıkları açısından taranacak ve gerektiğinde temas öncesi ya da sonrası bağışıklama çalışmaları yapılacak. Yaşlılar, gebeler, organ nakil alıcıları, kanser, diyabet, diyaliz, kronik karaciğer hastaları gibi hastalara uygun aşı programları oluşturulacak ve izlenecek. Yüksek riskli temas (kan, cinsel, vücut sıvıları ile temas gibi…) sonrası bağışıklama programlanması yapılacak. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Esin Şenol, birçok hastalıktan korunmada aşının çok önemli olduğunu, çocukluktan itibaren aşı takvimine uygun olarak aşılama yapıldığında sağlığın kontrol altına alınabileceğini söyledi.

“Aşı Kartı ile Takip Sistemi Yapılmalı”
Aşının kesinlikle ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Şenol, herkesin bir aşı kartının bulunmasının da önemli olduğunu belirtti. Prof. Dr. Şenol, çocukluk döneminde aşıların tamamlanmasının erişkinlikte ortaya çıkabilecek hastalıklardan korunmada önemli olduğunu ancak aşılamanın doğumdan ölüme bir süreç olup erişkinlikte de düzgün aşılamanın sürdürülmesinin önemli olduğunu hatırlattı.

“Erişkin Aşı Merkezi”
”Erişkinlik döneminde de aşı yaptırılması, kimi hastalıklardan korunmada önem taşımaktadır” diyen Prof. Dr. Şenol, Bunun için Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı’nda “Erişkin Aşı Merkezi”nin hizmete girdiğini belirtti. Prof. Dr. Şenol, “Hem ülkemiz hem dünya genelinde erişkin aşılamalarının istenilen düzeyde yapılamaması günümüzde en çok erişkinlerin aşı ile önlenebilir hastalıklar nedeniyle istenmeyen sonuçlarla karşılaşmalarına neden olmaktadır. Merkezimizde 18 yaş üstündekilere hizmet veriyoruz. 18 yaş altındakiler ise çocuk hekimlerince izleniyor” dedi.

Türkiye’nin İlk Merkezi
Erişkinlerde de aşının “hayat kurtardığı” yönünde farkındalığın artırılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Şenol şunları kaydetti: “Erişkinlikte önlenebilir hastalıklar nedeniyle ortaya çıkan, hatta ölümcül olabilen sonuçlarla karşılaşılmaması için standardize formlar, hatırlatıcı broşürler, başvuran hasta özelinde aşı programlanması yaklaşımları geliştirilmelidir. Daha da önemlisi hastalar bekletilmemeli, güvenilir hizmet sunan ‘Aşı Merkezleri’ oluşturulmalıdır. Bu nedenle, ‘Erişkin Aşı Merkezi’, Anabilim Dalımız ayaktan hasta izlemi hizmetlerine eklenmiştir. Merkezimiz, Türkiye’deki önemli bir ihtiyacı karşılamak üzere planlanmış ve oluşturulmuş ilk merkezdir. Merkezimiz, dünyada konu ile ilgili söz sahibi komitelerin önerileri ve bilimsel verileri dikkate alınarak, standardize edildi. Kılavuzlar ve formlar eşliğinde işlevini yerine getiriyor. Merkezimizden hizmet alabilmek için, ilk olarak özel bir aşının uygulanması için ya da gebelik, mesleki durum gibi özel riskli bir durum nedeniyle başvuran kişinin aşı hemşiresi tarafından kaydının oluşturuluyor. Tanımlanmış bir bilgisayar programında tutulan kaydın ardından, erişkinin yaş ve özel durumu ile ilgili aşı ile önlenebilir hastalıklar bakımından taramasının yapılıyor. Başvuran kişinin aşılarına ilişkin kayıtlarının olması halinde gözden geçirilerek, bazen kan testleri isteniyor. Başvuran kişinin duyarlı olduğu durumlar için öneriler sunularak aşı uygulaması veya uygulamaları yapılıyor.”

Merkezde Neler Yapılıyor?
Merkezin amacının, başvuranlara bekletilmeden güvenilir hizmet sunmak olduğunu belirten Prof. Dr. Şenol, hizmetlerin sorumlu öğretim üyeleri gözetiminde sürekli merkezde bulunan bir aşı hemşiresi tarafından verileceğini söyledi. Prof. Dr. Şenol merkez hakkında şu bilgileri verdi: “Hastane personeli gibi mesleki riskleri olan ve kan ve vücut sıvılarına maruz kalanlar, enfeksiyon hastalıkları açısından taranarak ve gerektiğinde temas öncesi ya da sonrası bağışıklama çalışmaları yapılıyor. Hayvan ısırmaları ve trafik kazası gibi kirli yaralanmalarda kuduz ve tetanoz açısından erişkin kişi takip ediliyor ve aşı programına alınıyor. Tüberküloz için cilt testi yapılıyor. Kronik hepatit B ve C hasta yakınları değerlendiriliyor ve bağışıklama programlaması uygulanıyor. Özel hasta gruplarına (yaşlılar, gebeler, organ nakil alıcıları, kanser, diyabet, diyaliz, kronik karaciğer hastaları gibi…) uygun aşı programları oluşturuluyor ve izlemi yapılıyor. Vize başvuruları ve yurt dışına gideceklerden istenen aşılar programlanıyor, bağışıklama geçmişlerini gösterir belgeleri hazırlanıyor. Seyahat öncesi aşılama, sıtma profilaksisi ve medikal öneriler veriliyor. Yüksek riskli temas (kan, cinsel, vücut sıvıları ile temas gibi…) sonrası bağışıklama programlanması yapılıyor. Çocukluktaki aşılanma durumunu bilmeyen ve bağışıklık durumunun gözden geçirilmesini isteyen tüm erişkinler taranıyor ve aşı programları oluşturuluyor. Gebe kalmayı düşünen veya gebe olan kişiler değerlendirilecek ve önerilerde bulunuluyor.”

Erişkinler Hangi Aşıları Yaptırmalı
18 yaş üstündeki bir erişkinde aşı ile önlenebilen 12 hastalık bulunduğunu belirten Prof. Dr. Şenol, “Çocuklukta yapılan tetanoz, boğmaca ve difteri aşılarının, her 10 yılda bir tekrarlanması gerekiyor. Son yıllarda çocuklarda boğmaca olgularında artış görülüyor. Bunun nedeni olarak, aşı tekrarlarını yaptırmayan erişkinlerin çocuklarda hastalığın gelişmesine kaynak oluşturması gösteriliyor. Çünkü çocukluk çağında yaptırılan aşıların tekrarı düzenli olmadığında, erişkinlikte mikroplara karşı tekrar duyarlı hale geliyor. Birçok Batı ülkesi, vize, okul ve iş başvurularında tüm aşı kayıtlarını veya bağışıklık durumlarını gösteren aşı kartı istiyor. Aşı tekrarlarının, özellikle şeker, böbrek, kalp ve kanser hastaları ile yaşlılarda yapılmasına özen gösterilmesi gerekiyor. Erişkin aşısı denildiğinde öne çıkan grip ve zatürre aşıları, bu iki hastalıktan kış aylarında ortaya çıkan ölümleri önleyebilen tek yöntem olarak biliniyor. Çocuklukta kızamık, kızamıkçık ve kabakulak aşılarını yaptırmamış ya da tek doz yaptırmış olanların da aşılanması gerekiyor. Bu hastalıklar, erişkinlikte ağır ve ölümcül olabiliyor. Sarılık aşılarını (hepatit A ve B) da hastalığı geçirmemiş ve çocuklukta aşılanmamış her erişkinin olması gerekiyor. Bunun dışında suçiçeğinin çocuklukta yaptırılmaması veya geçirilmemesi durumunda yaptırılması isteniyor. Zatürre ve grip, seyahat ve bağışıklık sistemi baskılananlar için menengokok ve 65 yaş üzerindekiler için zona aşısının yaptırılması gerekiyor. Bunların yanı sıra kuduz ve rahim kanseri aşılarının da yaptırılması öneriliyor” şeklinde konuştu.

Yorum bırakın

CİLT TEDAVİSİNDE YENİ YÖNTEM “DERMATERAPİ”

İnce çizgi ve kırışıklıkların, yanık ve akne skarlarının azaldığı, erkek ve bayanlarda yoğun saç kaybı olmak üzere pek çok cilt problemlerine çözüm sunan yeni yöntem Dermaterapi hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Koru Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Muhterem Polat, “Kontrollü çalışmalarda 6-8 hafta sonra kollajende yüzde 200 artış görülür” dedi.

İlerlemesi ve gelişimi hiç bitmeyen bir alan olan estetik alanında yeni bir uygulama giderek yaygınlaşıyor. Bu tedavi modeli, iki farklı uygulamanın bir araya gelmesi ile yapılıyor. Dermaterapi’de kullanılan ilk adımı olan Dermaroller, dünyada “mesoroller” ve “microneedling” isimleri ile de biliniyor. Silindirik bir tamburun üzerine dizilmiş, özel olarak hazırlanmış 192 adet çelik iğneden oluşuyor. Dermaterapi, cilt üzerinde değişik endikasyonlara yönelik büyüme faktörü, biomimetik peptid ve kök hücre ekstresi içeren topikal ürünlerin dermaroller ile kombine kullanılarak deriye geçişinin arttırdığını belirten Koru Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Muhterem Polat, “Hücrelerimizin yapı taşı olan “kök hücre”lerden elde edilen kök hücre ekstresi ise, diğer ürünlerdeki koruma ve destekleme özelliklerini içermesinin yanı sıra cilt altında yeni hücrelerin ve yapı taşlarının “yeniden oluşmasını” sağlayarak adeta cildi yeniler. Üstelik kök hücre ekstresinin etkileri cildi gençleştirmekle sınırlı değildir. Bu yöntemle akne izlerinin tedavisinde, bugüne kadar çözümü neredeyse imkânsız görünen göz altı morluklarının giderilmesi ve saç dökülmesi gibi birçok problemde oldukça iyi sonuçlar elde ediliyor” dedi.

“Kontrollü Çalışmalarda 6-8 Hafta Sonra Kollajende Yüzde 200 Artış Görülür”
Normal cilt bakım ürünlerinin, cilt altındaki bazı yapı taşlarının azalmasını önlemeye ya da onları yenilemeye çalıştığını kaydeden Doç. Dr. Polat, “Bu ürünlerin çoğu, cilt altına bile ulaşamadan etkisini yitirir. Dermaroller, kök hücre ekstrelerinin cilt altına kolayca ulaşmasını sağlayan, estetik sektöründe yeni bir teknoloji. Deri üzerinde mikro kanallar açarak kök hücre ekstresinin cilt altına 200 kattan daha fazla geçmesini sağlar. Cilde uygulandığında silindirik tamburun üzerinde bulunan iğneler cilt üzerinde mikrokanallar açar. Bu kanallar deri altına açılan bir tür geçitler gibi düşünülebilir. Dermaterapi’nin bir başka faydası da Dermaroller’ın kendi etkisinden kaynaklanıyor. Dermaroller’ın açmış olduğu mikrokanallar deri tarafından sanki yara gibi algılanır. Ancak ortamda aslında yara olarak görülebilecek bir durum olmasa dahi deri kendi içinde bir tamir mekanizmasını başlatır. Bu mekanizmanın en önemli fonksiyonlarından biri deri içinde büyüme faktörlerinin salgılanması nedeni ile kollajen, hyalüronik asid, elastin fibriller gibi yapılar sentezlenir. Ortamda gerçek anlamda bir yara olmaması nedeni ile üretilen tüm bu maddeler anti-aging etki sağlar. İnce çizgi ve kırışıklıkların azaldığı, yanık ve akne skarlarının hafiflediğini görmek mümkün olur. Sonuç üç ay ile dokuz ay arasında tam olarak alınır. Kontrollü çalışmalarda 6-8 hafta sonra kollajende yüzde 200 artış görülür. Kollajen uyarma tedavisi, üst deriyi soymadan yakmadan yapılır. İşlem genellikle lokal anestezik krem uygulanması ile yapılabilir. Dermaroller, melasma ve hiperpigmentasyonda kullanılabilir. Akne skarları üzerinde oldukça başarılı sonuçları var. Bu yöntem geniş porlu cilt yapısının azaltılmasında yardımcı olur ayrıca, cilt çatlaklarının görünümünü azaltır. Vücudun her bölgesinde; yüz boyun sırt hatta kafada bile uygulanabilir, medikal kullanım için yüksek kaliteli çelik iğneler alerji yapmaz. Birçok tedaviye göre oldukça ucuz” diye konuştu.

Yorum bırakın

Prof. Dr. Seçkin:“PROSTATTA PARMAKLA MUAYENE TÜM GELİŞMİŞ TANI METOTLARINDAN ÜSTÜN”

Prostat büyümelerinin ayrımının makattan parmakla muayene ile ayrılmasının diğer yöntemlerden daha üstün olduğunu belirten Selçuk Üniversitesi Selçuklu Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedreddin Seçkin, “50 yaş üzerindeki erkeklerin yüzde 50’sinde, 60-70 yaş arasındakilerin yüzde 65’inde ve 80 yaş üzerindekilerin yüzde 90’ında prostat irileşmesi ile karşılaşılıyor” dedi.

Erkeklerde özellikle 45 yaş sonrasında görülmeye başlayan prostat büyümesi, sadece irileşme olarak kalabilirken, bir kısmı ise kansere dönüşebiliyor. İdrar akımının yavaşlaması ile kendini gösteren prostatlardaki büyüme, ayakta veya oturarak idrar yaparken hastanın ileriye doğru idrarını yapamama, idrarın kesik kesik gelmesi, damlalar halinde akması, idrarı tam boşaltamama hissi ile kendini gösteriyor. Uzmanlar, idrarın hemen gelmemesi ve bir süre beklenilmesi, sık idrara çıkma, gece uykudan uyanıp idrarını yapma, idrarda kanama olması, idrarın tam yapılmaması sonucu ağrı ve idrar kaçırılması şikayetleriyle hastaların başvurduğu bilgisini veriyor. Selçuk Üniversitesi Selçuklu Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedreddin Seçkin, erişkinlerde bir kestane büyüklüğünde ve yaklaşık 18-20 gram ağırlığında olan prostatın, ergenlik yaşına kadar fonksiyonel olmadığını ve testosteronun etkisi ile faaliyet göstermeye başladığını anlattı.

“Prostat Dokusunda Çinko Bulunması Enfeksiyonu Önler”
Prostatın erkek üreme sisteminin parçası olan bir salgı bezi olduğunu ve üremeye yardım ettiğini ifade eden Prof. Dr. Seçkin, “Asıl işlevi meniyi veya er suyunu oluşturan sıvının bir bölümünü salgılamaktır. Prostat salgısının içinde bulunan maddeler, spermin dölleme kapasitesini artırır. Ayrıca, idrar yolu enfeksiyonlarına karşı da direnci artırır. Prostat dokusunda yüksek konsantrasyonda çinko vardır. Bu erkeklerin idrar yolu enfeksiyonuna karşı kadınlardan daha dirençli olmasını sağlayan faktörlerden biridir” dedi.
Prostatın vücutta en sık hastalanan organlardan biri olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Seçkin, en sık prostat iltihabı (Prostatit), prostat irileşmesi (iyi huylu prostat büyümesi) ve prostat kanseri görüldüğünü söyledi.

“50 Yaş Üzerindeki Erkeklerin Yüzde 50’sinde Prostat İrileşmesi ile Karşılaşılıyor”
Genç yaştaki erkeklerde bir kestane büyüklüğünde olan prostatın, 45 yaşlarında büyümeye başladığını hatırlatan Prof. Dr. Seçkin, şunları kaydetti: “İyi huylu prostat büyümesi genellikle prostattaki hücrelerin büyümesi nedeniyle olmayıp, hücre sayısının anormal artışından kaynaklanıyor. Bu büyüme, yaşamın sonuna kadar değişen hızlarda devam ediyor. 50 yaş üzerindeki erkeklerin yüzde 50’sinde, 60-70 yaş arasındakilerin yüzde 65’inde ve 80 yaş üzerindekilerin yüzde 90’ında prostat irileşmesi ile karşılaşılıyor. Prostat büyümeleri, kötü huylu (habis) büyüme ve İyi huylu prostat büyüme şeklinde oluyor.
Prostatın, iyi huylu prostat büyümesinin yaşlanmayla birlikte, östrojen ve erkeklik hormonu düzeylerinde görülen değişiklikler, ailesel yatkınlık ve çeşitli büyüme faktörleri nedeniyle geliştiği düşünülüyor, ancak kesin nedeni bilinmiyor. Prostat bezi, idrar yolu, idrar kesesi ve makata doğru büyüyor. Özellikle mesane boynunda yarattığı tıkanmayla idrar yolunda, idrar kesesinde, böbreklerden mesaneye idrarı taşıyan kanallarda ve böbreklerde patolojik değişikliklere neden oluyor.

“Makattan Parmakla Muayene Tüm Gelişmiş Tanı Metotlarından Üstün”
Prostat büyümesi, idrar akımının yavaşlaması ile kendini gösteriyor. Prostat büyümesi tanısı konulabilmesi için ilk olarak hastanın şikayetleri sorgulanıyor. Ardından makattan parmakla muayene yapılıyor. Fizik muayene ile çok fazla bilgi ediniliyor. Prostatın büyüklüğü, şekli, kıvamı, simetrisi ve kitle varlığı değerlendiriliyor. Prostat büyümesi tanısı için öncelikle makattan parmakla muayene yapıyor. Tüm gelişmiş tanı metotlarından üstün olan bu muayenenin mutlaka yapılması gerekiyor. Özellikle iyi huylu prostat büyümesinin kanserle ayırıcı tanısında fayda sağlıyor. Ultrasonografi ve PSA tetkikleri parmakla muayene ile koordine edildiğinde daha anlamlı sonuç veriyor.

Uluslararası Prostat Şikayeti Değerlendirme Anket Soruları
Uluslararası prostat şikayeti değerlendirmesi yapılıyor. Bu değerlendirme, hastaya sorulan ve hasta şikayetlerinin şiddetine göre derecelendirilen sorulardan oluşuyor. Bu skorlama tüm dünya çapında hastaların, tedavi öncesi ve sonrası değerlendirilmesinde yaygın olarak kullanılıyor. Değerlendirmede, hastalara şu sorular yöneltiliyor: ”İdrar yapmak için bekleme,zorlanma var mı? İdrar tazyiki, akış gücü eskiye oranla azaldı mı? İdrarı yaparken, bitinceye kadar, kesik kesik işeme oluyor mu? İdrarını yaptıktan sonra hala daha idrar kesesinde idrar kalmış, tam boşalmamış hissi oluyor mu? Gece idrar yapmaya kaç kere kalkıyorsunuz? Gün boyunca iki saatte ya da daha sık idrara çıkmak gereksinimi duyuyor musunuz? İdrar yapma isteği geldiğinde, tutamama hissi, tuvalete zor yetişme, sıkıştırma sorunu yaşıyor musunuz?” İşeme testinde şüpheli bir tıkanıklık halinde cerrahi müdahale düşünülen hastalara sistometri ve basınç-akım ölçümleri yapılıyor. Prostat büyümesinde, ilaç vermeden takip etme veya gözleyerek bekleme, ilaçla tedavi, girişimsel tedavi ile açık ve kapalı yöntemle yapılan cerrahi operasyonlarla idrar yolunun açılması sağlanıyor.

Yorum bırakın

TÜP BEBEKTE YENİ YÖNTEM : "YUMURTA AKTİVASYONU"

Döllenme yeteneği olmayan sperm ya da yumurta kaynaklı hastalarda uygulanan bu yeni yöntemle bir kaç yıl önce ‘çocuğunuz olamaz’ denilen, hiç gebe kalamayacağı düşünülen hastalarda bu yöntemle yüzde 15 oranında döllenme sağlanabiliyor .

7 çiftten birinde kısırlık sorunları görüldüğünü söyleyen AKAY Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Tolga Ecemiş, tüp bebek uygulamalarında yeni bulunan “yumurta aktivasyonu” yöntemiyle hiç çocuğu olmayacağı düşünülen belli bir grup hastada yüzde 15 oranında döllenme sağlandığını açıkladı.

Op. Dr. Ecemiş yumurta aktivasyonu yöntemini şöyle anlattı: “Sperm yumurtayı aktive edecek enzime sahip olmayabilir ya da yumurtada genetik bir problem olup spermi kabul etmeyebilir. Yani döllenme yeteneği olmayan sperm ya da yumurta kaynaklı hastalarda bu yöntem uygulanıyor. Bundan bir kaç yıl önce ‘çocuğunuz olamaz’ dediğimiz, hiç gebe kalacağını düşünmediğimiz hastalarda artık ‘yumurta aktivasyonu’ yöntemiyle gebelik sağlayabiliyoruz. Kalsiyum iyonofor ve stronsiyum denilen iki madde var. Biz spermi içeri gönderirken maddeleri enjekte edip gönderiyoruz. Bu maddeler normalde spermin yapması gereken işlemin yapılmasını sağlıyor. Bu yöntemle yumurtanın döllenmesini sağlıyoruz. Döllenmek için tetik yapıldıktan sonra da gerisi geliyor. Bu yöntemle çok ağır vakalar da bile başarı elde edilebiliyor. Yan etkisi de yok.”

Tedavide Stres ve Yanlış Beslenme Etkili
Tüp Bebek Merkezlerinde sadece tüp bebek yapılmadığının altını çizen Dr. Ecemiş, öncelikle çiftleri bilinçlendirdiklerini ve tüp bebekten önce başka tedavi yöntemlerinin denendiğini belirtti. Bebek olmamasının nedenlerinin başında gelen yanlış yaşam biçimi, stres, yanlış beslenme ve özellikle de yeni evlenen çiftlerin bilinçsizce korunmasının ailelerin çağımızdaki en önemli sorunlarından biri olduğunu aktaran Dr. Ecemiş, “Bunun için üreme sağlığında ciddi bir sorun olması da şart değil. Yanlış bir yaşam tarzı, yanlış beslenme ve stresli bir hayat da hormonları altüst ettiğinden anne ve baba olma şansı zorlaşabiliyor. Ancak bütün bunları basit yaşam tarzı değişiklikleriyle çözmek mümkün olabilir” dedi.

“Haftada 1-5 Kez Alkol Kullanan Kadınların Kullanmayanlara Göre Gebe Kalma Oranı Daha Düşük”
Yapılan araştırmalara göre sigaradaki nikotin, yumurtalıklardaki genetik anormalliğin artmasına sebep olabildiğini kaydeden Dr. Ecemiş, “Yapılan araştırmalara göre sigaradaki nikotin, yumurtalıklardaki genetik anormalliğin artmasına sebep olmakta. Hatta bu duruma paralel olarak erken menopoz da görülebilmektedir.Sigara içen kadınların gebe kalma oranı içmeyenlere göre daha düşük. Bunlarla beraber, düşük yapma riski ise daha yüksek. Günümüzde yeni evli çiftlerin yüzde 10 ile 15’inin kısırlık sorunuyla karşı karşıya kalıyor. Çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin, özellikle sigara ,alkol, çay,suni tatlandırıcılar ve kahve gibi gıdalardan uzak durmaları gerekiyor. Alkol ise hem erkeklerde hem de kadınlarda ciddi bir tehdit unsuru. Alkol, erkeklerde sperm hareketliliğini ve sayısını azaltmakla beraber, haftada 1-5 kez alkol kullanan kadınların kullanmayanlara göre gebe kalma oranı daha düşük olduğu çok açık bir gerçek” diye konuştu.

Yorum bırakın