Temmuz 2011 için arşiv

KANTİN KİRALAMALARINI SAĞLIK BAKANLIĞI YAPACAK

Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kurumlarındaki büfe, kantin, lokanta gibi ticari alanlar, Sağlık Bakanlığı tarafından kiraya verilecek.


Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, Sağlık Bakanlığına bağlı Kurum ve Kuruluşlar bünyelerinde bulunan ticari alanların kendilerinin kiraya vereceklerini açıkladı.
Yenilikle ilgili düzenleme Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen ve 26 Nisan 2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6225 sayılı Kanunla yasalaştığını hatırlatan Atasever, “Yapılan bu düzenleme ile Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kurumlarındaki ticari alanların (büfe, kantin, lokanta, vb.), Sağlık Bakanlığı tarafından kiralanmasının yolu açıldı. Düzenleme sonrası Maliye Bakanlığına başvuran Sağlık Bakanlığı Hastanelerdeki Ticari alanların kiralama yetkisini Maliye Bakanlığından aldı” dedi.

Hem Sağlık Bakanlığı Hem de Maliye Bakanlığı Kazanacak
Söz konusu yerlerin kiralanmasına ilişkin usul ve esasları düzenleyen protokolün Maliye ve Sağlık Bakanları tarafından imzalanarak yürürlüğe girdiğini belirten Atasever, iki Bakanlık arasında imzalanan protokol hakkında şu bilgileri verdi: “Sağlık Bakanlığı, Maliye bakanlığının elde etmiş olduğu kira gelirini ödeyecek, ayrıca mevcut ve yeni oluşturduğu yeni ticari alanlardan bunun üstünde elde etmiş olduğu kira gelirlerinin yüzde 30’unu Maliye Bakanlığına verecek. “Kazan kazan” şeklinde çalışacak sistemde hem Sağlık Bakanlığı hem de Maliye Bakanlığı kazanacak.”

Aile Hekimlerine Kiralama İşlemi de Sağlık Bakanlığınca Yapılacak
Aile hekimlerine kiralama işleminin de Sağlık Bakanlığınca yapılacağını dile getiren Atasever, buralardan elde edilen kira gelirlerinin, Sağlık müdürlüklerinin döner sermaye gelirlerine kaydedileceğini söyledi. Atasever şunları söyledi: “Gelirler, aile hekimlerinin kullandığı yerlerin kiralama öncesi her türlü bakım ve onarımlarını yapan Sağlık Müdürlüklerine önemli bir destek olacak. Uygulama ile kiralamalara ilişkin tüm işlemler bundan böyle Sağlık Bakanlığınca yerine getirileceğinden, bu alanda çıkan sıkıntılarda önemli ölçüde ortadan kaldırılmış olacak. Maliye ve Sağlık Bakanlığı arasında imzalanan protokol doğrultusunda uygulamanın yönlendirilmesine yönelik Genelge Sağlık Bakanlığınca yayımlandı. Düzenleme ile Maliye Bakanlığının 25 milyon TL, Sağlık Bakanlığının ise 50 milyon TL yıllık asgari kazancının olacağı tahmin ediliyor “

Reklamlar

Yorum bırakın

“HEPATİT B” TÜRKİYE YOL HARİTASI

Türk Karaciğer Araştırmaları Derneği (TKAD); toplumda Hepatit B ile ilgili farkındalık yaratılması, Hepatit B’nin önlenmesi ve tedavisi konularında hazırlamış olduğu “Türkiye Yol Haritası”nı 8. Ulusal Hepatoloji Kongresi’nin basın toplantısında açıklandı.

Türk Karaciğer Araştırmaları Derneği tarafından yapılan 8. Ulusal Hepatoloji Kongresi’nde düzenlenen basın toplantısında konuşan karaciğer kanserinin önlenebilen bir hastalık olduğu ve karaciğer kanserinin, karaciğer hastalarının kaderi olmadığı ve organ bağışına dikkat çekildi. Toplantıya kongrenin başkanı olan Prof. Dr. Ramazan İdilman, Türk Karaciğer Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Nurdan Tözün, Prof. Dr. Ulus Salih Akarca, Prof. Dr. Sabahattin Kaymakoğlu , Prof. Dr. Yılmaz Çakaloğlu, Prof. Dr. Osman Cavit Özdoğan ve Prof. Dr. Cihan Yurdaydın katıldı.

Hepatit B ile Mücadele
Hepatit alanında 11 Aralık 2010 tarihinde İstanbul’da yapılan çalıştay sonucunda hazırlanan “Hepatit B Türkiye Yol Haritası” sağlık alanındaki karar mercilerine hastalığın Türkiye’deki durumu hakkında bilgi vermek üzere hazırlandı. Bu rapor ayrıca, Türkiye’de hepatit B kaynaklı sosyoekonomik yükün önümüzdeki yıllarda azaltılmasını sağlamak amacıyla dikkate alınması gereken bir dizi öneriyi içeriyor.
Türkiye’de yaklaşık 3 milyon kişinin Hepatit B virüsü ile enfekte olduğunu belirten. Türk Karaciğer Araştırmaları Derneği Başkanı Prof. Dr. Nurdan Tözün konuyla ilgili çalışmaları hakkında şunları söyledi:“Ülkemizde hepatit B ile ilişkili mevcut durumu eksiksiz ve doğru veriler ile değerlendirmek ve bu enfeksiyonla mücadelenin hedeflerini saptamak amacıyla bir yol haritası oluşturmayı planladık. Bu çalışmayı yaparken stratejik planımız, mevcut durumu ve uygulamaları gözden geçirdikten sonra alınması gereken önlemleri ve uygulamaları konu ile ilgili uzmanların görüşleri doğrultusunda standart bir zemine oturtmak ve hepatit B yol haritasının ana hatlarını çizmeye çalışmaktır. İnanıyoruz ki bu konuda tüm kurum, kuruluşlar ve kamuoyunun bilgilendirilmesi ve işbirliği esastır.”
“Tütünden Sonra En Yaygın Rastlanan Kanser Nedenlerinden Biri Hepatit B”
“Tütünden sonra en yaygın rastlanan kanser nedenlerinden biri olan Hepatit B, AIDS etkeni HIV’den yaklaşık 100 kat daha bulaşıcı özelliğe sahip” diyen Prof. Dr. Tözün, “Hastalık tedavi edilmediğinde yüzde 15 – 40 oranında siroz, karaciğer yetmezliği ya da karaciğer kanserine neden oluyor. Hepatit B aşısı aşılama programlarına dahil edilmiş olmasına rağmen ülkemizde milyonlarca kişi aşısız ve hastalığa karşı savunmasızken, bu sorun AB ülkelerinde de üzerine gidilmesi ve önlemler alınması gerekli bir halk sağlığı sorunu olarak ele alınıyor” dedi.

İzlenecek Yol
Ciddi sağlık sorunlarına, iş gücü kayıplarına ve ekonomik yüke neden olan bu hastalıkla mücadelede erken tanı ve tedavinin yanı sıra korunmaya yönelik tedbirlerin yaygınlaştırılmasının şart olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tözün, korunma için aşılama oranlarının yükseltilmesi, erken tanı için tarama çalışmalarının artırılması, hastalara gereken tedavinini ulaştırılması ve tedavi kalitesinin artırılması, bildirimlerin, kayıt sistemlerinin iyileştirilmesi ve Hepatit B hakkında hem sağlık çalışanlarının hem de halkın bilgi düzeyinin artırılması gerektiğini kaydetti.

“Türkiye’de Görülme Sıklığı Açısından Da Bölgesel Farklılıklar Var”
Hastalığın belirtisiz de seyredebildiğine dikkati çeken Prof. Dr. Tözün, bunun hastalığın uzun süre fark edilmemesine yol açabildiğini söyledi. Prof. Dr. Nurdan Tözün, şöyle devam etti: “Hepatit B, daha çok bizim ülkemizde 40-69 yaşları arasında gösteriyor. 18 yaş grubunda yüzde 2,8 iken daha ileri yaşlarda bu oran artıyor. Türkiye’de yapılan çalışmalarda, görülme sıklığı açısından da bölgesel farklılıklar dikkat çekiyor. Batı bölgelerinde yüzde 2,5 civarındayken, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yüzde 7’ye kadar çıkabiliyor. Hepatit B oranının batıdan doğuya doğru gidildikçe arttığı, Eskişehir, Antalya, Adana, Elazığ, Sivas ve Erzurum’da yüksek oranlarda bulunduğu, Diyarbakır’da HBsAg pozitiflik oranının yüzde 10’lara ulaştığı bildiriliyor. Etkili aşılama çalışmalarına rağmen gelecek yıllarda Hepatit B’nin önemini koruyacağı düşünülüyor.”

“Türkiye Aşılama Konusunda Balkanlardan Önde”
Türkiye’nin aşılama konusunda Balkanlardan önde olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tözün, “Her yeni doğanın aşılanması programda yer alıyor. Sağlık Bakanlığının öngördüğü 2010 yılında bunun yüzde 90’a ulaşmasıydı. Yeni doğanda aşı yapılmamış olanlar için ilkokulda aşılama programa var” diye konuştu.

Bilimsel Programda Kendi Alanında Uzman 115 Türk ve 20 Yabancı Bilim İnsanı Katıldı
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı öğretim üyesi ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Ramazan İdilman, kongrenin başlaması dolayısıyla düzenlediği basın toplantısında, kongrenin iki yılda bir düzenlendiğini söyledi. Bilimsel programda kendi alanında uzman 115 Türk ve 20 yabancı bilim insanın bulunduğunu anlatan Prof. Dr. İdilman, toplam 800 katılımcının yer aldığı kongrede, Karaciğer Hastalıklarında Genetik, Viral Hepatitler, Alkole Bağlı Karaciğer Hastalığında Tedavi, Çocuklarda Yaşlı Karaciğer Hastalığı, Metabolik Karaciğer Hastalıkları, Karaciğer Transplantasyonu, Karaciğer Hastalıklarında Kök Hücre Tedavisi ve Görüntüleme ve Laboratuvarda Yenilikler başlıklı panel ve konferanslar düzenleneceğini söyledi.

“Türkiye, Doçent Olmak İçin Yayın Yapanlarla Doluyor”
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroentroloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ulus Salih Akarca da tıpta akademik kariyer yapılırken karşılaşılan zorluklar hakkında bilgi verdi.
Bu süreçte hekimlerin dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmesinin önemine değinen Prof. Dr. Akarca, ”Türkiye, doçent olmak için yayın yapanlarla doluyor. Maalesef, bizim uzmanlık alanımızda bilimsel üretimde İran ve Polonya’nın gerisine gidiyoruz. Çünkü, uygulamalarla üniversiteler ve akademisyenler cezalandırılıyor. Çok sayıda üniversite olsun, ama seçkin üniversiteler de olsun” eleştirisinde bulundu.

“Gelişmiş Ülkelerle Gelişmemiş Ülkeler Arasındaki Fark Üniversitelerdir”
“Gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki fark üniversitelerdir” diyen Prof. Dr. Akarca, “Üniversitelerin korunması, başarılı cerrahların desteklenmesi gerekiyor. Korumazsak,

Yorum bırakın

ELEKTRONİK ORTAMDA HER ŞEY KONTROL ALTINDA

Ülkemizde yılda yaklaşık 17 milyar lira ilaç harcaması yapıldığını belirten İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek, yeni düzenlemelerle hem akılcı ilaç kullanımının hem de elektronik arşivleme yöntemi ile işlemlerin hızlanacağını söyledi.
Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğünde arşivleme sistemi değiştiriliyor. Kağıt evrakın kullanıldığı eski arşivler, elektronik ortama aktarılıyor. “Taranabilir Pdf” formatında elektronik ortama aktarılan evrak üzerinde yapılacak işlemler sayesinde kağıt kullanımının büyük oranda ortadan kalkacağını belirten Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek, “Arşivden bulunması gereken evrak için bazen uzun bir süre uğraşmak gerekebiliyordu. Bu sistem sayesinde arşive bağlı problemlerden dolayı meydana gelebilen gecikmeler ortadan kalkacak. 25 milyon sayfa olarak tahmin ettiğimiz evrakın yaklaşık 10 milyon sayfası taranarak PDF şekline dönüştürüldü elektronik sisteme aktarıldı. İlgili personelimize hizmet içi eğitimler verildi. Şu an pilot çalışmalarımız başarıyla yürüyor. 2012 yılında hemen hemen tüm işlemlerin elektronik ortamdan yapılmasını hedefliyoruz. Bu amaçla elektronik imza ve mobil imzaya geçilmesi çalışmalarımız da sürmekte. Tamamıyla elektronik sisteme geçtiğimizde personelimizin bir kısmı işlerini evlerinden de yapabilecek. Bu durumun personelimizin zaman, ulaşım gibi konularda daha verimli çalışmasının önünü açacağını düşünüyoruz” dedi.

“Her 100 Kutu İlaçtan 45’inin Kutusu Dahi Açılmamış”
Akılcı ilaç kullanımının doktor, hemşire, eczacı, hasta ve ödemeler yönünden Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nı ilgilendirdiğini kaydeden Dr. Özbek, “Akılcı ilaç kullanımının yaygınlaştırılması ile yanlış ve gereksiz ilaç kullanımının önüne geçilecek. 2010 yılında yapılan “Atık İlaç Hareketi” çalışmasında İzmir ve çevre illerdeki pek çok eve gidildi, atık ilaçlar toplandı. Evde kullanılmayan ilaçlar ayrı ayrı sınıflandırıldı. Ortaya çıkan sonuçlardan biri her 100 kutu ilaçtan 45’inin kutusunun dahi açılmamış olduğuydu. Biz ilaca yılda yaklaşık olarak 17 milyar TL para ödüyoruz. Bu durumda, bu paranın önemli bir kısmının boşa gittiğini söyleyebiliriz” diye konuştu.

“Reçetesiz İlaç Alımının Önüne Geçilecek”
Dr. Özbek şunları kaydetti: “Akılcı ilaç kullanımı ile örneğin komşu tavsiyesiyle değil doktorun yazdığı reçete ile ilaçların alınması ve kullanılması sağlanmaya çalışılacak. Vatandaşların akılcı ilaç konusunda bilgilendirilmesi sonucu, örneğin antibiyotiklerle yapılacak tedavinin yarım bırakılmasının zararları anlatılacak. Akılcı ilaç konusunda yalnızca hastalar değil, hekim ve eczacılar da bu çalışmanın içerisine dahil edilecek. Böylece doğru ilacın doğru hastaya verilmesi ve hastaların da bu ilaçları yararlarını ve zararlarını bilerek, daha bilinçli bir şekilde kullanmaları sağlanmaya çalışılacak. Bu amaçla Genel Müdürlüğümüz bünyesinde Akılcı ilaç Şubesi kurulmuş olup çalışmalarını artan bir ivmeyle sürdürmektedir.”

Yorum bırakın

RSHMB 83. Yıl Konseri


Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı’nın 83. Yıl Kuruluş Yıldönümü Etkinlikleri kapsamında 06 Haziran 2011 tarihinde, Resim Heykel Müzesinde gerçekleştirilen konserimiz büyük ilgi gördü.


Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkez Başkanı Prof. Dr. Mustafa ERTEK, Başkan Yardımcıları, büyük musiki üstadı Ahmet HATİPOĞLU, Hıfzısıhha çalışanları ve yakınlarının katıldığı Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziğinden oluşan büyük konser izleyiciler tarafından beğeni ve coşku ile karşılandı.


Sunuculuğunu Esra ÖZ’ün yaptığı konser programının sonunda teşekkür konuşması yapan Başkan konserle ilgili beğenisini dile getirerek, komitenin yıl boyunca yapmış olduğu etkinliklerle ilgili “Bundan sonra Hıfzısıhha’nın çalışma sahasına sanat etkinliklerini eklememiz gerekecek.” diyerek memnuniyetini ifade etti.


http://www.rshm.gov.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=2375&Itemid=1

Yorum bırakın

TÜRKİYE’DE İLAÇ KEŞFİNİN ÖNÜ AÇILIYOR

Çıkarılacak yeni Klinik Araştırmalar Yönetmeliği ile ülkemizdeki ilaç ve ilaç dışı araştırmaların düzenleneceğini ve bu araştırmaların önünün açılacağını belirten Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek, çalışmaların tamamlanma noktasında olduğunu dile getirdi.

Türkiye’de “neden ilaç keşfedilmiyor” sorusu yakın zamanda yanıt bulacak. 1993 yılından bu yana yapılan az sayıdaki klinik araştırmaların önünü açacak yönetmelik hazırlanıyor.
Klinik araştırmalarla ilgili kanunun 25 Nisan tarihinde yayımlanan Torba Yasa içerisinde yer aldığını hatırlatan Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek, kanun gereğince klinik araştırmalarla ilgili Yönetmeliğin yayımlanacağını ve klinik araştırmalar etik kurullarının teşkil edileceğini kaydetti. Dr. Özbek, böylece klinik araştırmaların ülkemizde belirli bir aşama kaydedebileceğini belirterek, “Yönetmelik taslağının hazırlanıp ilgili tüm kurumlara gönderildiğini, gelen görüşlere göre Yönetmeliğe son şeklinin verilip en kısa zamanda yayımlanacağını” söyledi.

“Yönetmelik Taslağı, ABD ve AB Standartlarında Hazırlandı”
Klinik araştırmaların, insanlar üzerinde yapılan her türlü çalışmayı kapsadığını kaydeden Dr. Özbek, “İnsana müdahale söz konusu olduğunda bunun, tüm dünyanın kabul ettiği belirli standartlar içerisinde yapılması ve denetlenmesi gerekiyor. Klinik araştırmalarla ilgili standartlar ABD ve Avrupa Birliği’nde hangi düzeyde ise, bizde hazırladığımız mevzuat ile bu standartları ülkemize kazandırmaya çalışıyoruz. Bu amaçla Biyotıp Sözleşmesi kabul edildi, klinik araştırmalarla ilgili kanun maddesi torba yasa içerisinde yayımlandı. Yönetmelik taslağımız ise ABD ve AB standartlarında hazırlandı” diye konuştu.

Yorum bırakın

TIBBIN DUAYENLERİ: AYHAN OKÇUOĞLU ÇAVDAR

Türkiye’nin ilk Pediatrik Onkoloğu ve Hematoloğu olan, alanında çok sayıda araştırma yayınları ve 326’sı ingilizce olmak üzere toplam 439 yayını bulunan, Türk Hematoloji Cemiyeti kurucusu, Internasyonal Pediatrik Onkoloji Derneği (SIOP) ve “Amerikan Pediatrik Hematoloji-Onkoloji Derneği”ne (ASPHO) Türkiye’den seçilen ilk üye, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Kurucu üyesi ve seçimle gelen İlk başkanı olmasının yanında daha birçok çalışmaya imza atan Prof. Dr. Ayhan Okçuoğlu Çavdar, Türkiye’de ilk olan buluşları, çalışma ekibinde “ben” yerine her zaman ekip ruhunu taşıyan “biz” düşüncesini, araştırmalarını ve hayatını Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı.

Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Kurucu üyelerinden biri ve İlk başkanı aynı zamanda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Onkoloji-Hematoloji Yan Dal kurucusu ve ilk başkanı Prof. Dr. Ayhan Okçuoğlu Çavdar, ülkesinin adını duyurma çabası ve araştırmaya verdiği önemi kurduğu kurumlarla gösteriyor. Sorgulamayı seven mizacı, özgürce düşünmek ve gerektiğinde tartışarak insanlara yararlı olmayı istemesinden geldiğini Sağlık Dergisi’ne anlatan Prof. Dr. Çavdar, akademik çalışmalarda “ekip” olmanın gerekliliği inancını sık sık vurguluyor. Ülkemizde çocuk onkolojisinin kurucusu olan Prof. Dr. Çavdar, çalışmalarına kaliteli zaman ayırdığını ve hastaların kendisi için çok önemli olduğunu söylüyor. Sorulara karşı kendi ağzından çok yönlü başarılarını, hayatını ve yaşadıklarını dile getiren Prof. Dr. Çavdar şunları anlattı:
“1930 yılında Adana’da başsavcılık yapan ve sonradan Yargıtay üyeliğine kadar yükselen bir baba ile fedakar ev kadını bir annenin çocuğuyum. 5 kardeşimin 4.’süyüm. Adana’da yaşarken İki buçuk yaşında babamın görevi nedeniyle Gaziantep’e taşındık. Babamın orada işlenen bazı suçlara idam cezası vermekten sakınması nedeniyle şikayet edenler olmuş, kendisi de adliye müfettişliği görevini tercih etmiştir. Böylece Ankara’ya tayin oldu.
Ankara’da önce anaokuluna girmemi önerdiler, yeterince öğrenci olmayınca ilkokula 6 yaşında Ankara’da başladım. 3. Sınıfa geçtiğim sene babamın İstanbul’a tayini Milli Korunma Mahkemesi Başkanı olarak olunca, oturduğumuz Erenköy’de ilkokula başladım. Hatta okul müdürü önce sorun çıkarttı ve yaşımın küçük olduğu ve sınıf tekrarlamamı söylediğinde, ben de “Bakınız 3. sınıfa geçtiğim ve bitirdiğim belgesini getirdik. Merkezi hükümet olan Ankara şehrinin ilkokulu bana bu hakkı tanıdı. İmtihanları geçtim, tekrar okuyarak bana sene kaybettirmeyin lütfen, bunu hazmedemeyeceğim” dedim, onun üzerine kaydım yapıldı. Normalde az ağlarım ama bu olayda ağladım. Böylece ilkokulu orada bitirdim. Liseye Erenköy Kız Lisesi’nde geçtim.

Derslerde ve Bilimsel Toplantılarda not tutmayı severdim. Matematiği Bile Not Tutarak Dinlerdim
Erenköy Kız Lisesi’nde eğitimim sırasında Fransızcayı hocamızın etkisiyle çok severek öğrendim. Lisede fazlaca not tutardım. Hatta matematik dersinde hocamız bu derste not tutulmaz derdi. Yine de ben not tutarak çalışırdım. Çalışmalarıma yarayacak derecede Fransızca ve sonra İngilizce öğrendim.
Sorgulamayı severdim. Ailem de beni bloke etmezdi. Mesela eskiden evlerde hizmet için kadınlar çalışırdı. Bizim evde de iki çalışan kadın vardı. İkinci çalışan kişiyi birincisi dururken neden aldınız diye anneme sorular sorardım.

Tıbbiye Tercihim
Genelde insanlara yardım ve hizmet etmeyi severdim. Bunun Tıp Doktoru olunca en iyi yapılacağını düşündüm. Ayrıca büyük abimi ilkokuldayken tüberkülozdan kaybettik, benim doktorluğa kaymamda bu olay da kısmen rol oynamış olabilir. Ablam da Gazi Üniversitesinde resim sanatında Profesör olmuş ve Almanya’da batik sanatını yakından inceleyerek bunu Türkiye’ye getiren kişi olmuştur. En küçük kardeşim Merih Okçuoğlu Erhan Amerika’da Harward Üniversitesi’nde Hukuk Doktorası yapmış ve oturdukları Philadelphia’da Baro ’ya ilk seçilen Türk olmuştur ve Baro dergisinin başyazarı olarak görevlendirilmiştir.
Babamın Yargıtay üyesi seçilmesi nedeniyle Ankara’ya taşındığımız için Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini tercih ettim. Tıp tahsilimi ciddiye alırdım ve çok muntazam devam ettim. Üniversite yıllarında en büyük hobim çok kitap ve dergi okumaktı. Mezun olduktan sonra pediatri şefi hocamız beni asistanlığa çağırdı ve yaklaşık 6 ay kadar maaş almadan çalıştım. Benim için her zaman esas işim ve hastalar önemli olmuştur.

Prof. Dr. Hartman’ın Başkanlığı’nda Amerika’da Yan Dal İhtisası Yaptım
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri asistanlığına girme nedenim, hem Ped. Şefi hocamızın daveti hem de yetişkinlerle ilgilenen çok sayıda hekim olmasına rağmen çocuklarla ilgilenen daha azdı. Çocuk ihtisasım sırasında” kan hastalarında trombosit sayısı” diye bir konu üzerine çalıştım. Kan yaymasını yapardım ancak değerlendirebilen bir hoca yoktu. Prof. Dr. Bahtiyar Demirağ hocamıza, “Yan dal ihtisası için Amerika’ya gitmeyi düşünüyorum” dedim. ST. Louis’de Washington Üniversitesi Çocuk Kliniği başında Prof. Dr. Hartman vardı. Çocuk ihtisası yapanların adını işittiği ünlü hocaya, mektup yazdım Pediatrik Hematoloji-Onkoloji’de çalışmak istediğimi belirttim ve olumlu cevap geldi.

Amerika’da Hastanede Kaldım
Amerika Washington Üniversitesi ST. Louis’deki Çocuk Hastanesi “Hematoloji ve Onkoloji”de yan dal ihtisasına başlarken bana ayrıca bir oda verebileceklerini söyleyince hastanede kalmayı tercih ettim. Geceleri de hastaları izlerdim. Prof. Dr. Hartman, “Ayhan sen gece uyumuyorsun galiba” derdi. “Hastalara ilgi duyuyorum, merak ediyorum. Ancak tedavilerine (Nöbetçi Dr. Olmadığım için) karışmıyorum. Sadece görmek ve öğrenmek için dolaşıyorum” derdim. Amerikalılar çok titizdir, bilhassa yabancıları takip ederler. Prof. Dr. Hartman, her sabah bizlerle toplantı yapardı, hastalarımızı sorardı. Yıllar sonra Türkiye’de kürsü başkanı seçildiğimde onun metodunu kullandım. 3 yıl kalarak çalışmalarım bittiğinde Prof. Dr. Hartman’a teşekkür etmeye gittiğimde, “Ben seni pediatrik hematolojik-onkolojinin başına atamak istiyorum” dedi. Çok onurlandırıcı bir teklif olduğunu ve burada kalmamın “deryada bir damla olduğunu”, ancak Türkiye’de bu dalı kurarak gelişmesine katkıda bulunabileceğimi söyledim. “Zaten o sebeple geldim, müsaade ederseniz memleketime döneceğim” dedim. Öyle bir yerde başkanlık yapmak çok onur verici bir öneriydi. Prof. Dr. Hartman, benim için özel bir akşam yemeği daveti yaptı. Hemen tüm öğretim üyelerini de çağırdı. Hepsine teşekkür ve veda ettim.

Eritroproteini Çocuklarda İlk Araştıran Kişiyim
“Amerikan Pediatrik Akademisi” Board sınavını ilk kazanan Türk doktorlarındandım. ABD’de 3 sene kaldım, bu sürede araştırma yapmaya da başlamıştım. 1 hocanın nezaretinde araştırma projem devam ediyordu, Türkiye’ye dönüp doçentlik sınavına girdikten ve doçent olduktan sonra Fullbright bursu ile tekrar gidip bir sene kalarak araştırmamı tamamladım. Kan hücrelerinin yapılmasını sağlayan hormon olan “Eritroprotein” yetişkinlerde ölçülürken, çocuklarda hemen hiç araştırılmamıştı. Bu hormonun eksikliği kansızlık yapıyor, çocuklarda da araştırma sonunda eksiklikte çok sayıda kansızlık görürdük.

Tüberküloz Tanısı Koydukları Hastada Lösemi Çıktı
Amerika’dan döndüğümde çocuk kliniğinde çalışan Dr’lerin çoğu bana çocukta Kanser olur mu? sorusunu soruyorlardı. Nitekim izledikleri bir hasta karnı şiş, rengi solgun ve kansızlık olan bir çocuktu. Çocuğun teşhisini sorduğumda tüberküloz olduğunu söylediler. Türkiye’de tüberkülozun çok yaygın olduğunu anlattılar. Tüberküloz denilen hastanın kemik iliği aspirasyonunu bizzat yaptığımda, çocukta akut lösemi olduğunu saptadım. Preparatı hocaya gösterdim ve durumu anlattım. Sonrasında da lösemili çocuklar için kabilse ayrı bir oda ve birkaç yatak istedim.

Prof. Dr. Virginia Minnich’le Yapılan Çalışmalarımız
Washington Üniversitesi’nde çalışırken Barness Hastanesi yetişkin hematoloji-onkolojisinde çalışan Prof. Dr. Virginia Minnich hocayla da bir süre laboratuvarda çalıştım. Hocanın hematolojik morfoloji konusunda çok başarılı çalışmaları vardı. Kanda yayma yaparak, akciğer kanseri hücrelerini dahi görürdü. Hoca gibi periferik yaymadan kan kanseri dışında kanserin tanısını koyabilen, Amerika’da bile azdı. Fullbright bursu ile Türkiye’ye de gelmesini sağladım. Çocuk kliniğinin laboratuvarında beraber çalıştık, arkadaşlara kan hücrelerinin morfolojisini iyice öğretti. Ayrıca Pica sendromunu inceledik. Türk ve Amerikan killerini inceledik ve karşılaştırdık. Çünkü bizdeki Pika’lı hastalar kil ve toprak yeme alışkanlığı taşıyorlardı. Türk kilinin çinko emilimini daha çok engellediğini bulduk ve çinko araştırmalarını böylece Türkiye’de başlattık.

Yapılmamış ve Üzerinde Çalışılmamış Konuları Bulup Onlar Üzerinde Çalışmayı Severim
Bildiğim ders konularını anlatmadan önce yine de mutlaka okurdum. Mesleği hep ciddiye almış, eğitime ve araştırmaya daha çok önem vermişimdir. Öğrenmek istediğim alandaki çalışma yapanlarla işbirliği yapar ve sonrasında gerekli aleti kliniğe alırdım. Tıp kitapları ve dergilerini okurdum. Literatür takip ederdim. Gruba ve iş birliğine çok önem vermişimdir, benden çok biz düşüncesinde olmuşumdur. Yapılmamış ve üzerinde çalışılmamış konuları bulup onlar üzerinde çalışmayı severdim. Yurt dışında yazılan makaleleri ve çalışmaları takip ederdim. Ülkemizde yapılmamış konuları bularak Türkiye’yi mahrumiyetten kurtarmak isterdim. Milli duygularım bilhassa Atatürk’e bağlılığım çok kuvvetlidir. İyi bir iş sahibi olmak ve saygın olmak önemlidir. İşinizde titiz olmak ve bilimsel araştırmaya önem vermişimdir. Başarı için zaman ayırmak gerekir, zamanınızı önemli işlere vereceksiniz.

TÜBİTAK Bilim Ödülü
Araştırma destekleri için TÜBİTAK’a birçok proje teklif ettim.
TÜBİTAK’ın desteklediği “Pediatrik Onkoloji-Hematoloji Araştırma Ünitesi” kurucusu ve başkanı olarak araştırmaya çok önem verdim ve ilgili meslektaşlarımla beraber çalışmaları yürüttüm. TÜBİTAK bilim ödülünü 1976 da aldım. Ayrıca Prof. Nusret Fişek Halk Sağlığı Bilim Ödülü (TTB tarafından), Aydınlanmanın Kadınları Ödülü İstanbul’da, Bilimde Yılın Atatürkçüsü Ödülünü ADD tarafından seçilerek almıştım.
NATO bursu ile gittiğim Kanada MC GILL Üniversitesi Hematoloji-Onkoloji Departmanında (Montreal’da) konferans verdim.

Gözünde Tümör Olan Lösemik Çocukları Tamamen Tedavi Ettik
Çocuklarda en sık görülen malign hastalık “akut lösemilerdir”. Gözünde tümör çıkan bir hasta için bir hekim arkadaş beni aradı ve kan sayımı yapmamı istedi ve sonuca göre hastaya enükleasyon yapacağını yani gözünü çıkartacağını söyledi. Çocukta lösemiden şüphelendim, kemik iliğini inceledim. “Akut Myeloid Lösemi” çıktı. Doktora, “hastanın gözünü çıkartmayın. Hastada lösemi var” dedim. Çocukluk akut lösemilerinde hayat kurtarıcı olmadıkça cerrahi girişimden uzak durulur. Akut myeloid lösemilerin gözde tümör formlarını yapmasına dikkat çektik. Gözünde tümörle gelen ondan sonraki tüm çocuklarda dikkatli kan ve kemik iliği muayenesi yaptık. Bu tip hastaları 40 yıl takip ettim. Fırlamış gözleri, kemoterapi ile remisyondan önce tamamen düzeliyordu. Löseminin neden “granülosit sarkoma” denen bu tümörle gözü tutmasının tam izahı yoktu. Hastalarda birçok araştırma yaptık kemoterapiye rağmen rölapslar (nüks) sıktı, prognozun kötü olduğunu bulduk. Gelişmiş ülkelerde de nadir görülüyordu. Birçok (İngilizce) yayın yaptık.

Hodgkinde Çinko Eksikliğini İlk Bulan
Türk çocuklarında Akut lösemilerden sonra en sık görüldüğünü saptadığımız maliyn lenfomalardan Hodgkin hastalığı ile çok ilgilendim. 0-6 yaş arasında bile Hodgkin hastalığı yakaladık. Paris’teki internasyonel bir kongrede de sundum. Hodgkinli çocukların ailelerinin sosyo-ekonomik yapısının alt düzeyde olduğunu saptadık. Böyle ailelerin çocuklarında enfeksiyona yatkınlık fazla, beslenme bozukluğu sık görülen belirtiler arasında yer alırdı. Hodgkinli hastaların çinko düzeyi genelde çok düşük çıktı. Çinko bugün selenyum ile birlikte kansere karşı koruyucu olarak biliniyor. Hodgkin hastalığında çinko eksikliğini bulduk. Prof. Dr. Prasad (ABD’den) insanlarda çinko eksikliğini ilk bulan bilim adamıdır. Bu araştırmalar üzerine mektuplaşdık. Çeşitli hastalık ve durumlarda bulduğumuz çinko eksikliğine ilgi göstererek Türkiye’de uluslararası Çinko Kongresi yapmamızı bana teklif etti ve 1982’de Ankara’da kongreyi yaptık ve kitabı ABD’de yayınlandı. (benim adımı da içeriyordu) Kongreye Avrupa ve ABD’den birçok bilim adamları da katıldı.

Türk Hematoloji Derneği’nin Kuruluşunda Prof. Dr. Orhan Ulutin’i Destekledim
ABD’de iken Hematoloji Dergilerine baktığımda Prof. Dr. Orhan Ulutin ve Prof. Dr. Muzaffer Aksoy isimlerini görünce iftihar ediyordum. Türk Hematoloji Cemiyeti kurulunca Prof. Dr. Orhan Ulutin ilk başkan ve ben de ikinci başkan oldum.

TÜBA Kurucu Başkanı
Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) kurucu üyeleri arasındaydım ve seçimle ilk başkanı oldum. 1993 yılında ilk, 1997 yılında ikinci kez başkan seçildim. 6 yıldan fazla TÜBA başkanı olarak çalıştım. Yeni üyeler seçilmesine ağırlık verdim. Ayrıca birçok bilimsel toplantı yaptırdım 2000 yılında sürem bitti Kurucu Başkan sıfatı verildi ve Şeref Üyesi oldum. TÜBA içerisinde Kanser Çalışma Grubu Başkanlığına yürüttüm.

Avrupa Bilimler Akademisi (ALLEA) Toplantısında Tek Kadın Başkan
Akademi kurulduktan sonra Avrupa Bilimler Akademisi Cemiyeti (ALLEA) bizi başkan olarak davet ettiler. Çeşitli Avrupa Ülkeleri’nde toplantılar yapılıyor, bir tek kadın başkan yoktu. Eğitim tartışmaları yapılıyor ve kadınlar bilimsel çalışmalara az ilgi duyuyorlar diye görüş öne sürüldü. Böyle bir hüküm vermenin kadınlara haksızlık olduğunu söylediğimde, “Bizde hemen evlenip bilimden uzaklaşıyorlar, sizde nasıl böyle bilim kadınları oluyor” dendi. “Türkiye hakkında bilginiz her halde zayıf. Büyük Atatürk’ün kurduğu modern Türkiye Cumhuriyet’inden geliyorum. Üniversitelerimizde de kadın öğretim üyeleri bir hayli mevcut” dedim. Amerika’ya ilk gittiğimde de benzer durumlarla karşılaşmıştım.
“İnternational Hematology Society” üyeliği, “Amerikan Pediatrik Hematoloji-Onkoloji Derneği”ne (ASPHO) ve SIOP’a (International Pediatrik Oncology Society) Türkiye’den seçilen ilk üyeydim. Ortadoğu Kan Kulübü (MBC) Kurucu üyesiydim ve Başkanlığını da bir süre yaptım. TÜBİTAK Çinko Eksikliği Araştırma Ünitesi kurucusu ve ilk başkanıydım.

TÜBİTAK Bilim Ödülünü 1976’da aldım, Ayrıca Türk Tabipler Birliği tarafından Prof. Nusret Fişek “Halk Sağlığı Bilim Ödülü” “Aydınlanmanın Kadınları Ödülü (İstanbul Üniversitesi’nden) “Bilimde Yılın Atatürkçüsü (ADD) ödüllerini almıştım. Prof. Dr. İhsan Doğramacı Bilim Ödülü, KKTC Başkanı’ndan Kıbrıs’ta kan hastalıkları özellikle “talassemiye” katkılarımdan dolayı teşekkür belgesi, 2005 yılında Sağlık Bakanından “Takdir” Belgesi ve Türk Hematoloji Derneği’nden asli üye belgesi aldım.

Eşim Hukukçu, Kızım ODTÜ Mezunu
Cumhuriyet Halk Partisi’nden tanıdığımız bir aile dostumuz vasıtasıyla eşim beni profesör iken gelip buldu. (Kendisi İsmet Paşa zamanında CHP’de biraz çalışmıştı) Tam gün çalışmanın öğretim üyeleri için gerekli olduğuna inanıyordum. Asistanlığımdan beri muayenehaneye öncelik vermiyordum, o dönemde tam gün çalışmakla ilgili farklı yazılar yayınlanıyordu. Çocuk kliniğinde tam gün çalışmaya başladım. Babam kliniğin adresini eşim Arif Bey’e vermiş, görüşmek için birkaç kez geldi. Tanıştık ve sonra da evlendik. Eşim Kanada’da Uluslararası MC GILL Üniversitesinde Hukuk alanında derece almıştı.
Kızım Ortadoğu Teknik Üniversitesinde Endüstri Mühendisliği eğitimi gördü. Sonra ABD’de çift master yaptı ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesinde “eğitimi etkileyen faktörler” üzerine doktora yaptı. Tezini kitap haline dönüştürmek istiyor. Aile kültürü çocuklar için çok önemli, kızım resim sevgisi ve bilgisini Resimde Profesör olan ablamdan almıştı, hala yaşatıyor.

Kan Hücrelerinin Renkli Dünyası İlgimi Çekti
Çocuk kliniğinde Trombositleri incelerken diğer kan hücrelerinden çok etkilendim. Kan Hücrelerinin renkli dünyası ilgimi çekiyordu. Morfolojilerini incelemek, sayıları ve şekillerine göre değerlendirme yapmak hem hoşuma gidiyor ve hem de teşhise katkıları bulundukları için önem veriyordum.

Kitaplarım
“Kanser ve Etik”, “Kanser Eğitimi”, İngilizce olarak da Prof. Prasad’la beraber “Zinc Deficiency in Human Subjects”, Prof. Dr. Filiz Hıncal’la beraber “Selenium in Health and Disease” Trace Element in Humans kitaplarını yazdım. Ayrıca araştırmalarımızla ilgili 6’dan fazla monografi de yayınladık.

1 Yorum

“HER AĞRIDA MR’A BAŞVURULMASI GEREKSİZ”

Hastaların bel ağrısı şikayetiyle geldiğinde hemen MR’a yönlendirmenin yanlış olduğu uyarısında bulunan Hacettepe Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İhsan Ertenli, iltihaplı bel romatizmasının mekanik bel ağrılarından ayrılmasında hastanın şikayetlerini iyi dinlenmesi ve ağrının 3 aydan fazla sürmesine dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.

Uzmanlar, bel ağrısı şikayetiyle gelen hastaların beyin cerrahi uzmanlarına yönlendirilmesinin hatalı olduğunu vurgulanarak bu durumun Ankilozan spondilitin habercisi olabileceğine dikkat çekiliyor. Muayeneler sırasında gözden kaçan tanı yöntemleri Ankilozan spondilit teşhisi konularak, erken tedavinin önemine dikkat çekiliyor.

Mekanik Bel Problemleri ile Romatizma Karıştırılmamalı
İnsanların yüzde 80’inin yaşamlarının bir döneminde bel ağrısıyla karşılaştığını, ancak bunların yüzde 90’nın omurganın yanlış kullanılmasından kaynaklandığını dile getiren Hacettepe Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İhsan Ertenli, “Sinsi başlangıçlı olan, şiddeti azalıp artabilen, bazen bir kalçaya bazen diğerine vurabilen, istirahat ile artıp hareketle azalan ve sabah tutukluğunun eşlik ettiği bir ağrı iltihaplı omurga romatizmasını düşündürmelidir. Ters bir hareket sonucu ortaya çıkmayan ve 3 aydan fazla süren bel ağrısı, Ankilozan spondilit olabiliyor. Ters bir harekete bağlı ortaya çıkabilen “mekanik” bel ağrısı, hareket ettikçe artıyor, yatarak dinlenildiğinde ise geçiyor. Mekanik bel problemleri genellikle bir hafta 10 gün içerisinde kendiliğinden geçiyor. Bunlara, ağır yük kaldırma, uzanma, diz çökmeden bel bölgesinden eğilerek yerden bir şey almaya çalışma, ağır bir yükü itme-çekme, yanlış yatış pozisyonu gibi omurga için ters hareketler yol açabiliyor” diye konuştu.

“Her Ağrıda, MR’a Başvurulması Gereksiz”
İklim özelliklerinin hastalığın ortaya çıkışında etkili olmadığını belirten Prof. Dr. Ertenli şunları söyledi: “Ancak ağrının hissedilmesinde bir etken olabilir. Bazı hastalarda nemli havalar, ağrıların daha çok hissedilmesine neden olabiliyor. Her ağrıda, MR (Magnetik Rezonans)’a başvurulması gereksiz.
Hastanın Tanısı Konmadan Şikayetlerini Dikkatli Dinlemek Gerekiyor
Ankilozan spondilitte, ağrının dinlenme sonrasında arttığına dikkat çeken Prof. Dr. Prof. Dr. Ertenli, “Sabah uyanıldığında hissedilen şiddetli ağrının yürüdükçe azalmasının ve özellikle gece uykudan uyandıran ağrıların ihmal edilmemesi gerekiyor. Hastalık omurgayı eğiyor ve hareket etmesini engelliyor. Bu hastalar, omurgalarını oynatamadıkları için sağlıklı bireyler gibi serbest hareket edemezler. Omurga eğildiği için aşırı kambur dururlar, sırtlarını doğrultamazlar. Bu nedenle hastaların şikayetlerini iyi dinlemek ve tanısını koyarken dikkatli olmak gerekiyor” dedi.
“Her 200 Kişiden Birinde Ankilozan spondilit Görülüyor”
Hastalığın “genç hastalığı” olduğunu ve genellikle 20-40 yaşları arasında sık karşılaşıldığını belirten Prof. Dr. Ertenli, her 200 kişiden birinde iltihaplı bel romatizması görüldüğünü, biyolojik yapısından ötürü erkeklerin bu hastalığa yatkınlığının kadınlardan 4 kat daha fazla olduğunu söyledi.

Erken Teşhis ile Omurgada Oluşabilecek Kalıcı Hasar Önlenebilir
Prof. Dr. Ertenli, hastalıktan korunmak için çok fazla bir şey yapılamayacağını ancak erken teşhis sayesinde etkili tedavi olanaklarıyla omurgada oluşabilecek kalıcı hasarın önlenebildiğini kaydetti. Erken teşhis ve tedavi yapılmadığında, omurganın tamamen hareketsiz hale geldiğini vurgulayan Prof. Dr. Ertenli, hastalığın temel tedavisinin ilaçla yapıldığını, bunun egzersiz ile desteklendiğini söyledi. Prof. Dr. Ertenli, ilaç tedavisinin ömür boyu sürdüğünü, dönem içinde dozunun azalıp artabildiğini ifade etti.

“Yaşlılarda Bel Ağrısı Kanser Habercisi Olabilir”
Yaşlılarda görülebilen bel ağrısının da kesinlikle ihmal edilmemesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Ertenli, kemiklerde hissedilen ağrıların bazı kanser hastalıklarının habercisi olabileceğine dikkat çekti. Prof. Dr. Ertenli, 65-70 yaş üstündekilerde osteoporoz ve kemik erimesine bağlı kırıklar olabileceğini belirterek, “Kan hücrelerinden kaynaklanan bir tür kanserin ya da diğer kanser türlerinin omurgaya yayılmış hali olabilir. Ateş, halsizlik, kilo kaybı, geçmeyen ağrı ve kan değerlerinin yüksek çıkması incelenmeli. Kanser hastalarının bu tür belirtilere karşı çok daha hassas olması gerekiyor” dedi.

Yorum bırakın