Temmuz 2012 için arşiv

"GÜL"DEN GELEN SAĞLIK

“Gül, Gülsuyu, Tarihte, Tedavide ve Gelenekteki Yeri” kitabını yazan Prof. Dr. Ayten Altıntaş, “Gülü fark etmek yetmez, gülü fethetmek lazım” diyor
Yıllardır tıpta tedavi edici etkisi sebebiyle kullanılan kokulu gülleri bugünkü tıbba tanıtmak ve tıp tarihindeki bu serüveni günümüze taşıyan Prof. Dr. Ayten Altıntaş, Maestro Yayıncılıktan  “Gül, Gülsuyu, Tarihte, Tedavide ve Gelenekteki Yeri” isimli kitabını çıkarttı. Gül geleneğinin tarihimizdeki vazgeçilemez önemine de değinilen kitap hakkında Altıntaş şunları söyledi: “Isparta’daki gülcülüğümüzün bugünkünden daha iyi düzeye ulaşabilmesi için bir şeyler yapabilmekti. Bugün dünyadaki en önemli gül üreticisi olan Türkiye, yarınlara daha büyük girmeliydi. Onu bekleyen tehlikeleri tarihimizin binlerce yıllık tecrübelerinden faydalanarak aşabilirdik. Kendi birikimimiz, kültürümüz ve geleneklerimizle bunu başarabileceğimize inanarak, çorbada tuzum olsun istedim.

Isparta’da gülle hazırlanan kozmetik malzemelerini gördüğümde çok heyecanlandım. Gülün tarihinde, güzellik için kullanılışının önemli bir yeri var. Gül, her coğrafyada güzelliğine önem veren kadınların baş tacı olmuş. Romalı soylu hanımlar, her gece kullandıkları güzellik malzemeleri için Mısır’dan gemiler dolusu gül getirtmişler. Isparta’nın yetiştirdiği güllerden kendi güzellik malzemelerini imal etmesiyle gül kozmetiğe geri dönmüş. Isparta’da, çeşitli güzellik malzemeleriyle dolu dükkânlar ve doğal gül yağı ile hazırlanan kozmetik ürünlerinin her gün artması, gelecek için ümit veriyor. Gülü fark etmek yetmez, gülü fethetmek lazım.

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş, “Gül, Gülsuyu, Tarihte, Tedavide ve Gelenekteki Yeri”  ile ilgili Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.
Kitabınızı yazmaktaki etken nedir?
Osmanlı tıbbındaki tıbbi bitkileri çalışırken kokulu gülün önemli bir ilaç olduğunu fark ettim ve bu konuda çalışmalarımı yoğunlaştırdım. Bu çalışmalarım sırasında bizim geleneğimizde gülün çok önemli bir yeri olduğunu ve gül çiçeğinin insan belleğinde çok önemli bir yeri olduğunu da anladım. Bütün bu bilgilerin bugüne taşınması amacıyla belgelere dayanan bu kitabı hazırladım.
Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
“Gül, Gülsuyu, Tarihte, Tedavide ve Gelenekteki Yeri” isimli bu kitap Türkiye’de bu konuda yazılan ilk kitaptır. Bu sebeple her bilginin kaynağı hemen altta verildi. Kitap istek üzerine İngilizceye de çevrildi. Kendimize özgün bilgileri kapsadığı için Yurtdışında da önemli bulundu.  Bu kitap kokulu gülün bir ilaç olarak önemine değinirken, gülsuyunun tıpta ve geleneğimizdeki önemli yerini vurgulamaktadır. Gülün parfüm olarak kullanılması da çok önemlidir. Bu koku serüveni de kitapta anlatılmıştır. Özellikle güzelleşmek amacıyla gül ürünlerinin kullanılması da belgelere dayanılarak kitapta yerini almıştır. Kitabın yazılmasındaki en önemli etken de Türkiye ve özellikle Isparta ve civarının kokulu gül üretmede dünyanın çok önemli bir yerini işgal etmesidir. Senede 10 bin ton kokulu gül üretilen Türkiye bu ürününün önemini kavramasını istedim. Bugün sadece parfüm dünyası için hazırlanan gülyağı için üretilen bu güllerin gelecekte tedavide, kozmetikte de kullanılması amacımdır.
Bu kitapta  senelerin süzgecinden geçmiş bilgileri aktardım. Gülün uzun soluklu serüveninde Gül her zaman “Sevgi ve Güzellik” sembolü olmuştur. Gül İslam Dünyası için de çok önemli. Hz. Muhammed’in sembolü, kokusu onun kokusudur. Güller artık kokmuyor, O şık çiçekçilerin vitrinlerini süsleyen güllerin kokusu yok, gül kokusundan hoşlanmayan hatta o kokuyu tanımayan bir nesil var şimdi. İnsanlık belleğindeki gülü yitirmiş. Elinizdeki kitap bu belleğe ufak bir uyarı yapmayı amaçladı.



Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Okurlara kokulu gülü tanımalarını ve ne kadar önemli bir çiçek olduğunu fark etmelerini istiyorum. Gülün tarihinin insanlık tarihinden önce başladığını ve tarihin her döneminde çok önemli bir yerde olduğunu anlattım. İslamiyet’te de çok önemli bir yeri olduğu, Hz. Muhammed’in sembolü olduğu, bu sebeple kültürümüzdeki önemli yeri belirtilmiştir. Kokunun insanın serüvenindeki önemli yerini ve burada gül kokusunun önemi anlatılmaktadır. Kokulu gülün Osmanlı Tıbbındaki yeri ve nerelerde kullanıldığını kaynaklarıyla burada göreceksiniz. Kokulu gülün Isparta’ya gelişi, bu ziraatı başlatan İsmail Efendi ve sonraki gelişmeleri kaynaklara dayanarak bu kitapta bulacaksınız. Bu kitap her yönüyle kokulu gülün önemini belgelere dayanarak anlatmaktadır.
Gülle ilgili her şey bizden bir parça. Özellikle kokulu gül; “hem güzellik, hem sağlık hem de geleneklerimizi hatırlatmalı” diye düşünüyorum. En küçük taşra evlerinden, şehirlerarası otobüslere kadar elinize kolonya döküldüğünde, bunu gül suyu ikramının alkollenmiş şekli olarak düşünürseniz, bu kitap amacına ulaşmış demektir.

ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR! 

Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler: 

– Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

– Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

– Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.

2 Ağustos  Perşembe günü saat 23:00’a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 3  Ağustos Cuma sabahı buradan duyurulacaktır.

Çekilişi Rukiye D. kazandı. Adresini ilettiğinde kitabı göndereceğim. 

Reklamlar

8 Yorum

SAĞLIKÇILARIN EK ÖDEMELERİ MAAŞA EKLENDİ

Kamu görevlileri toplu görüşmeleri neticesinde alınan kararlar hakkında bilgi veren Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, “Tabip dışı personelin ek ödemesi her hangi bir katkıya bağlı olmaksızın aylıklara ilişkin hükümler uygulanmak suretiyle her ay aylıklarıyla birlikte ödenir” dedi.

2012-2013 dönemini kapsayan kamu görevlileri toplu görüşmeleri neticesinde alınan kararların sağlık personeline de önemli yansımaları söz konusu oldu. Konu ile ilgili Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, Sağlık Dergisi’ne açıklamalarda bulundu. Buna göre düzenlemeler hakkında Atasever şunları söyledi:

Yemek Yardımı
1 Temmuz 2012 tarihinden geçerli olmak üzere sözleşmeli personelde diğer memurlar gibi Devlet Memurları Yiyecek Yardımı Yönetmeliğinden yaralanacak. Buna bağlı olarak sözleşmeli personelde yataklı tedavi kurumlarında ücretsiz yemek yiyebilecekler.  Bu düzenleme sözleşmeli personele aylık yaklaşık 80 TL katkı sağlıyor.

112 Acilde Şoförlük de Yapan Acil Teknisyenlerine İlave Performans Puanı
1 Temmuz 2012 tarihinden geçerli olmak üzere, Sağlık Bakanlığı 112 acil sağlık hizmetleri kapsamında sağlık teknikeri (acil tıp teknikeri) ve sağlık memuru (acil tıp teknisyeni, toplum sağlığı teknisyeni) olarak görev yapan ve asli görevlerinin yanında süreklilik arz edecek şekilde ambulans şoförlüğü görevini de yürüten personelin performans puanlarına 10 puan daha ilave edilecek. Bu düzenlemenin personele aylık getirisi yaklaşık 50 TL.

Mesleki Üst Öğrenimi Tamamlayan Sözleşmeli Personelin Ücretleri Artırılması
1 Temmuz 2012 tarihinden geçerli olmak üzere, sözleşmeli personel pozisyonlarında görev yapan sağlık personel sağlık hizmetleri sınıfına atanılabilecek mesleki bir üst öğrenimi bitirirse sözleşme ücretleri, hizmet yılları dikkate alınarak aynı pozisyon unvanındaki üst öğrenimliler için öngörülen sözleşme ücreti esas alınarak ödenir. Bu düzenleme ile örneğin lise mezunu iken 4 yıllık yükseköğrenim tamamlayan sözleşmeli personelin ücretinde net 180 TL civarında artış sağlanacak.

Tabip Dışı Personelin Ek Ödemelerinin Aylıklarla Birlikte Ödenmesi
1 Haziran 2012 tarihinden geçerli olmak üzere, tabip dışı personelin ek ödemesi her hangi bir katkıya bağlı olmaksızın aylıklara ilişkin hükümler uygulanmak suretiyle her ay aylıklarıyla birlikte ödenir.  Uygulama ile her ay maaş ödemesi ile birlikte denge tazminatı tutarı peşin olarak ve herhangi bir şarta bağlı olmaksızın yapılacak. Yıllık izin, rapor gibi nedenlerle döner sermaye gelirine herhangi bir katkıda bulunmasa bile, anılan personele bu tutar peşin olarak verilmeye devam edilecek. Böylece anılan personelin eline her ayın 15’inde maaş ile denge tazminatı tutar garanti olarak geçecek. Ödenen bu tutar takip eden ayda ödenecek performans ek ödemesi tutarından düşülecek ve kalan kısım personele performans ek ödemesi olarak ödenecek. Mayıs ayı ek ödemesi ile birlikte hekim dışı personel Haziran ayında en az 2,5 aylık sabit ek ödeme alacak.  Örneğin 10.dereceli hemşire, ebe veya sağlık memurunun Haziran ayı içerisinde çalışmış olduğu dönem olan 1-31 Mayıs için en az 584 TL, 1 Haziran-14 Haziran dönemi için 272 TL, 15-Haziran-14 Temmuz dönemi için ise 584 TL olmak üzere asgari bin 440 TL ek ödeme yapılacaktır. Bunun dışında Mayıs ayına ait varsa performans ödemesi ayrıca ödenecektir. Bu uygulama üniversiteler ve adli tıp kurumu için de geçerlidir. 

112 Acil Sağlık Hizmeti Personelinin Ek Ödeme Tavanının Artırılması
1 Temmuz 2012 tarihinden geçerli olmak üzere 209 sayılı kanuna göre daha önce ek ödeme tavanı yüzde 150 olan 112 acil sağlık hizmeti personeli için bu oran yüzde 200’e çıkarılmıştır.  Bu tavan artışı ile bir hemşirenin veya sağlık memurunun ortalama net ek ödemesi 250 TL civarında artacaktır. 

Dini Bayramlarda Nöbet Ücretinin Artırılması
Nöbet ücretleri dini bayram günleri için yüzde 20 artırımlı ödenir. Örneğin normal günlerde lise ve dengi Mesleki öğrenim görmüş hemşirenin saatlik nöbet ücreti 3,31 TL iken  yüzde 20 (0,68 TL) oranında arttırılarak dini bayram günlerinde 3,97 TL ye yükseltilmiştir. Normal günlerde saat başına 6,20 TL nöbet ücreti alan bir pratisyen hekim dini bayramlarda 7,44 TL nöbet ücreti alacaktır.

Pratisyen Hekim ve Diş Hekimlerinin Garanti Ek Ödeme Miktarının Yükseltilmesi
1 Temmuz 2012 tarihinden geçerli olmak üzere, pratisyen hekim ve diş hekimlerinin ek ödemesi 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 9. maddesi uyarınca kadro ve görev unvanı veya pozisyon unvanı itibarıyla belirlenmiş olan ek ödeme net tutarından az olamaz. Buna göre örneğin 4. derece pratisyen tabiplerin garanti ek ödemesi 400 TL civarında diş hekimlerinin garanti ek ödemesi 370 TL civarında artacaktır.

Vekalet Eden Personelin Ek Ödeme Matrahının Artırılması
15 Temmuz 2012 tarihinden geçerli olmak üzer uygulama ile artık sağlık müdür yardımcısı, şube müdürü, hastane müdürü veya hastane müdür yardımcılığına vekalet edenlere yapılacak ek ödemeler vekalet edilen kadronun matrahı üzerinden hesaplanacaktır. Uygulama ile örneğin bir sağlık memurunun şube müdürlüğüne vekâlet etmesi durumunda ortalama net 350 TL civarında İl sağlık müdür yardımcılığına vekalet etmesi halinde 400 TL civarında ek ödemesi artacaktır.

Vergi Yükünden Dolayı Yıllık Geliri Emsali Personelden Düşük Gerçekleşen Personele Fark Ödemesi Yapılması
Uygulama ile sağlık personeline bir mali yıl süresince mali hakların tutarı olarak ödenen toplam meblağın; 375 sayılı KHK’dan yararlanan emsali personele bir mali yıl süresince mali hakların tutarı olarak ödenen toplam meblağdan az olması durumunda aradaki fark mali yılın sonunda döner sermaye bütçesinden ödenir. Bu durumda olan personelin yıllık 200-250 TL civarındaki mali kayıpları telafi edilmiş olacak. 

Taşınır Kayıt Kontrol Yetkilisine Mali Sorumluluk Tazminatı
Mali sorumluluk zammı almayan aynı zamanda taşınır kayıt kontrol yetkilisi olarak görevlendirilenlere kadro veya görevleri itibarıyla öngörülen mali sorumluluk zammı ödenecektir. Uygulama ile memur, hemşire, ebe, sağlık memuru vb. kadrolarda bulunan personelden taşınır kayıt kontrol yetkilisi olarak görev yapanlar mali sorumluluk zammı almazken bu uygulama aylık net 12 TL civarında tazminat alacaklardır

Sosyologların Zam ve Tazminatlarının Yükseltilmesi
Uygulama ile Sağlık Bakanlığında sosyolog olarak görev yapanların maaşları 300 TL civarında artırılmaktadır.  

Burs Alan veya Devletçe Okutulan Çocuklar İçin Aile Yardımı Ödeneği Verilmesi
15 Temmuz 2012 tarihinden geçerli olmak üzere devletçe okutulan veya burs verilen çocuklar için aile yardımı ödeneği verilecektir.

Maaş Farkı (5,5 Aylık ) ve Geç Ödeme Farkının Ödenmesi
Uygulama ile yeni belirlenen katsayı, artış oranı ve ücret tavanları uyarınca kamu görevlileri ve emeklilerine 1 Ocak 2012-14 Haziran 2012 dönemi için yapılması gereken fark ödemeleri, hesaplanmalarına müteakiben ödenir. Söz konusu artışların geç ödenmiş olması nedeniyle fark ödemesi yapılacak kamu görevlileri ve emeklilerine, söz konusu döneme ilişkin toplam fark ödemesinin yüzde 2,25’i oranında geç ödeme farkı ayrıca ödenir. Buna göre örneğin 4.derecedeki bir uzman hekim gecikme zammı dahil 420 TL civarında, 4. derece bir pratisyen hekim 370 TL civarında ve 8. derece bir hemşire, ebe veya sağlık memuru 240 TL civarında fark alacaktır. Aile hekimleri ve aile sağlığı elemanlarına da fark ödemesi yapılacaktır.  Ayrıca varsa nöbet ücret farkları da ödenecektir.

Emekli Olanlara Ödenen Tazminatın Artırılması
1 Temmuz 2012 tarihinden geçerli olmak üzere emeklilik tazminatı 100 TL artırılacaktır. 

Yorum bırakın

ADLİ TIP ÖNCÜLERİNDEN MERAK EDİLENLERE YANITLAR

Adli tıp alanında ülkemizde yapılan çalışmalar, bilirkişi raporları ve daha birçok konu hakkında Adli tıp alanında önemli uzmanlardan bilgi aldık.
Adli Tıbbı nasıl tanımlarsınız? Adli Tıpta yenilikler ve gelişmeler nelerdir?  Adli tıpta çalışanlar bu kadar ağır şartlara nasıl dayanıyorlar? Adli tıp raporları güvenilir mi?  Yurt dışı ile karşılaştırıldığında durumumuz nedir? Adli Tıp raporlarının özgürce hazırlandığını düşünüyor musunuz? Adli Tıp Kurumu ve Üniversitelerin Adli Tıp Anabilim Dallarını karşılaştırdığınızda raporlar açısından neler dikkatinizi çekmektedir? gibi merak edilen konuları Adli tıp uzmanlarına sorduk.

 Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Nezih Kök : Adli Tıp öncelikle tıbbın bir dalıdır. Ancak hukuku da çok yakından etkilemektedir. Yargılama faaliyetini gerçekleştiren hakimin (Cumhuriyet Savcısı) her konuda bilgi sahibi olması beklenmemektedir. Özellikle üst derecede teorik bilgi ve pratik beceri gerektiren tıp alanını ilgilendiren bir hukuki uyuşmazlığın çözümünde hakim, hekimin dolayısı ile hukuk, tıbbın bilgisine ihtiyaç duyacaktır. İşte adli tıp, tıp ile hukukun bir kesişim kümesidir. Bu arada yaşam hakkının, vücut bütünlüğünün örselenmesi ile ilgili konularda görüş bildiren adli tıp, hiç kuşkusuz ki insan hakları ile ilgili bir çalışma alanıdır. Özellikle adil yargılanma hakkının gerçekleşmesinde de adli tıp, bilimsel, tarafsız olmasının yanı sıra makul sürede bilirkişi raporlarının hazırlanması ile de insan haklarının amaca uygun gerçekleşmesinde önemli rol oynamaktadır. Diğer yandan adli tıp suçun ve suçlunun ortaya çıkarılmasına katkıda bulunduğundan kriminalistik bir alandır.

“Adli Tıp Kurumu’nun Varlığı Bazı Durumlarda Üniversiteler Açısından Olumsuzluk Oluşturdu”
Hiç kuşkusuz dünyada ve ülkemizde pozitif anlamda en önemli değişim ivmesi adli tıptadır. Bunda en önemli faktör 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, yükselen bir değer olarak insan hakları kavramının kabul edilirliği ve çağdaş hukuk devletine yüklenen etkin soruşturma yükümlülüğüdür. Ülkemizde de adli tıp alanında çok önemli gelişmeler olmuştur. Bunların başında adli tıp uzmanı sayısında artıştır. Diğer yandan hem Adli Tıp Kurumu hem de üniversite adli bilim dalları teknolojik yatırımlar yapmışlardır. Ulusal ve uluslararası toplantılara katılım artmış, ülkemizde önemli toplantılara ev sahipliği yapılmıştır. Ancak vardığımız noktanın yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir.  Her şeyden önce adli tıp uygulamalarında Adli Tıp Kurumu’nun varlığı bazı durumlarda üniversiteler açısından olumsuzluk oluşturmaktadır. Üniversite adli tıp anabilim dallarının uygulamaya yönelik özellikle otopsi ile ilgili olarak sıkıntıları vardır.

“Hiçbir Bilirkişi Raporu Hakimi Bağlamaz”
Adli Tıp bir bilim dalıdır. Diğer yandan verilen raporlar etkisini hukuk alanında göstermektedir. Bazı konularda farklı raporların olması doğaldır. Bu raporlar daha çok yorumlamaya yönelik raporlardır. Burada çok önemli bir emniyet sibobu vardır. Bu da hiçbir bilirkişi raporunun hakimi bağlamayacağı ilkesidir. Bu nedenle resmi bilirkişilik kavramı çok da doğru değildir. Zaten Ceza Muhakemesi Kanununda da yer alan uzman görüşü (alternatif rapor) ile bu zorluğun kırılması amaçlanmıştır. Adli tıp raporlarının yasal kontrolü için en önemli hukuki argüman çapraz sorgudur. Burada bilirkişinin bilgisi ve raporu sorgulanarak adli raporların doğruluğu ve güvenilirliği maksimize edilebilir.

“İnsan Kaynaklı Hataları Önlemek En Başta Siyasilerin Görevidir”
Ülkemiz adli tıbbı yurt dışı ile karşılaştırıldığında farklı şeyler söylenebilir. Tabii ki en önemlisi kiminle ya da nereyle karşılaştırdığınızdır. Ancak şunu kesinlikle söyleyebilirim ki durumumuz sanılandan çok iyidir. Bu sonuca doğru gelmemizde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da önemli rol oynamıştır. Ancak; şu da bir gerçek ki insan faktörünün olduğu yerde insana ait olumsuz etkenler rapor kalitemizi ve dolayısı ile ülkemiz adli tıbbını olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle insan kaynaklı hataları önlemek en başta siyasilerin görevidir. Çünkü; toplumda adalet dağıtımında şüphe olursa bu imajı doğru da yapsanız silemezsiniz.

“21 Yıllık Adli Tıp Uzmanıyım, Hiçbir Kişi Ya Da Kurum Bana “Bunu Şöyle Yap” Demedi”
21 yıllık adli tıp uzmanıyım ve öğretim üyesiyim, binlerce rapor verdim binlerce otopsi yaptım. Bu güne kadar hiçbir kişi ya da kurum bana “bunu şöyle yap” demedi. Yasalar bize neyi, nasıl yapacağımızı söyler. Ben aynı zamanda Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdim. İmzanın sorumluluğunu bilirim. Ülkemiz bir hukuk devletidir. Eğer özgürce hazırlanmayan bir adli tıp raporu varsa orada bahsi olan konunun mutlaka açığa çıkarılması ve araştırılması lazım. Adalet dağıtımında şüphe olursa bu en çok devletimize ve milletimize zarar verir.

“ATK’nın İş Yükünü Azaltarak Türk Yargısına Önemli Hizmet Yapacaklardır”
Adli Tıp Kurumu (ATK), 2659 sayılı yasa ile kurulmuş bu yasa hükümlerine göre görev yapan bir kurumdur. Doğal olarak idari teşkilatlanması vardır. Kurum başkanının çok önemli yetkileri vardır. Sıklıkla da siyasi iktidar tarafından atanır. Ayrıca teşkilatlanma içerisinde ihtisas dairelerinin ve ihtisas kurullarının oluşturulmasında maalesef siyasi iktidar önemli rol oynar. İşte sıkıntı da buradadır. Bu atamalar her dönemde sıkıntı yaratır. Basına da yansıyan huzursuzluklar gözlenir.  Ancak; şu da bir gerçek ki yansıyan sıkıntıların gerçekliği umulan kadar değildir. İş yükünün fazla olması ATK için bir handikaptır. Bir uyuşmazlığın mahallinde çözülmesi önemlidir. Bu yargılamanın makul bir sürede bitirilmesine de olanak verir. Maalesef, Yüce Yargıtay’ın kararlarının da etkisi ile her vakanın ATK’ya gitmesi ATK’nın iş yükünü artırmış, bu da hem bazı aksaklıklara hem de gecikmelere neden olmuştur. Bu da adil yargılanma hakkını örseler. Oysaki ülkemizde üniversite sayısı nerede ise 200’e ulaşmıştır. Hemen hemen her ilimizde adli tıp anabilim dalı vardır. Buralardan etkin bir şekilde yararlanılmalıdır. Kaldı ki üniversiteler, bilimsel gelişmeleri en önden takip eden kurumlardır.  ATK’nın iş yükünü azaltarak Türk Yargısına önemli hizmet yapacaklardır.”
Ülkemizde ise Adli Tıbbı Tanımlamak “Devekuşunu” Tanımlamaya Benzer
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp AD.  Yrd. Doç. Dr. Ahmet Turla: Bilimsel anlamda kısaca; tıp biliminin hukuk için kullanılan yanıdır diyebiliriz. Ülkemizde ise adli tıbbı tanımlamak “devekuşunu” tanımlamaya benzer; yerine göre kuş olur, yerine göre deve.
Son yıllarda dünyadaki bilimsel gelişmelerin çoğu tıp alanında yaşanmaktadır. Doğal olarak bu gelişmeler adli tıp hizmetlerinin çeşitlenmesi ve gelişmesine de katkı sunmaktadır. Özellikle hemogenetik alandaki çalışmalar adli tıp ya da kriminalistik bilim alanlarının önünde geniş ufuklar açmıştır. Bunun dışında dünyadaki iletişim olanaklarının artması, ülkelerin birbirleri ile bilgi birikimlerini paylaşmada çığır açmıştır. Fazla değil 10-15 sene önce başka bir ülkede yapılan bir çalışmaya ve yayına ulaşmak ya da başka ülkelerin istatistiki verilerine ulaşmak bazen aylar alıyor, bazen de imkansız oluyordu. Şimdi ise bu kaynaklar bir bilgisayar ekranı uzaklıkta. Bunun sadece adli bilimler için değil tüm bilim alanları için bulunmaz bir nimet olduğunu unutmamalıyız. Her mesleğin kendine özgü zorlukları var. Ben her zaman bu meslekte bedeni yorgunluklardan çok zihni yorgunluğumuzun daha fazla olduğunu düşünüyorum. Ne kadar profesyonelce davransanız da olaylardan etkileniyorsunuz. 
Diğer alanlara göre ülkemizde adli tıp uzmanlarının emeklilik sonrası çalışma alanı ve geliri fazla olmadığından yaşı dolan kolay kolay emekli olamıyor. Tüm dünyada adli tıp uzmanları arasında alkol – madde kötüye kullanımının yaygın olduğu biliniyor.

İnsan Ne Kadar Güvenilir İse, Hazırladığı Rapor da O Derecede Güven Vericidir
Adli tıp raporlarını insan üretir. Bu üretim aşamasında; bilgi, tecrübe, analiz sonuçları raporu hazırlayan tarafından harmanlanır, yorumlanır ve sonunda bir rapor meydana gelir. Buradan ulaşılabilecek sonuç şu; İnsan ne kadar güvenilir ise, hazırladığı rapor da o derecede güven vericidir.

Her Raporda En Az Bir Kişi Sizi Sevmez
Adli tıp alanında “güvenilir insan ya da güvenilir bilirkişi”; bilimsel düşünen, araştıran, dünyadaki gelişmeleri izleyen, baskılara boyun eğmeyen, bilimsel tartışmalara açık, içtihadın yasa olmadığının ayrımında, yazdığının ya da söylediğinin arkasında duran kişi adli tıp alanında güvenilir bilirkişidir ve yazdığı raporlara da güvenilebilir. Adli Tıp raporları dünyanın her yerinde tartışılır. Çünkü verdiğiniz rapor bir tarafın işine gelir, diğer tarafın işine gelmez. Eğer karar vermezseniz her iki tarafın da işine gelmez. Yani anlayacağınız her raporda en az bir kişi sizi sevmez.

Yurt Dışında Sorunları Nasıl Aşıyorlar?
Olaya böyle bakınca her yerde sorun yaşanması kaçınılmaz oluyor. Ama gelişmiş ülkelerde bu durumu nasıl aşıyorlar diye bakacak olursak; öncelikle siyaseten bağımsız köklü yapılar oluşturmuşlar. Çalışanların yeterliliklerinden ve kurumların akreditasyonundan kesinlikle ödün vermiyorlar. Raporlar daha detaylı ve içeriğinde tartışılabilecek pozitif ve negatif bulgular tüm açıklığıyla bulunuyor. Mahkeme süreçlerinde bilirkişilerin yeterlilikleri rahatça sorgulanabiliyor. Tüm bunlar sonucunda da raporlar konusunda insanların aklında daha az soru işareti kalıyor. Ben Adli Tıp Anabilim Dalında çalışan öğretim üyesi bir adli tıp uzmanı olarak hazırladığımız adli raporları özgürce hazırladığımıza inanmaktayım. Zaten en ufak bir baskı hisseder isem, bu işi yapmamam gerektiğini düşünür ve bırakırım.

“Adli Tıp Özerk Bir Hale Getirilmeli”
Adli Tıp Kurumu, bu ülkede adli tıp hizmetlerinin kurumsallaşması adına çok büyük hizmetler vermiştir. Ancak geldiğimiz noktada misyonunu tamamlamış olduğunu ve yeni bir adli tıp yapılanmasına gerek olduğunu düşünmekteyim. Öncelikle adli tıp özerk bir hale getirilmeli, herhangi bir bakanlığın ve dolayısıyla siyaset alanının dışına çıkartılmalıdır. Yoksa ürettiği raporlar her zaman tartışmaya açık olacaktır. Üniversitelerde ise, anabilim dalı sayıları son 10 yılda çok büyük artış gösterdi. Ancak her anabilim dalının da yeterli fiziksel imkan ve personel sayısına ulaştığını söylemek zor. Ama az veya çok bir çaba içinde oldukları görülmektedir. Bilimsel çalışmalar ve toplantı sayıları her yıl artmakta ve çeşitlenmektedir. Bu çabalar sonucunda da üniversitelerden doyurucu, bilimsel nitelikte adli raporların çıkması da beklenen bir sonuçtur.”


“Adli Bilimler İse Bir Olguda Hak Aşımının, Haksızlığın Nesnel Verilerini Araştırır”
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi Erhan Büken: “Adli tıp, adli bilim alanlarının bir alt grubu ve tıp teknik disiplininin bir alt grubudur. Adli nitelikli, tıbbi içerikli olgu ve olayların çözümlenmesi için gerekli bilgileri araştıran bilim alanıdır. Var olan bilimsel ve teknik bilgileri olayların çözümü için kullanan bir teknik disiplindir. Hak hukuk tarafından kişiye tanınan yetki olarak tanımlanırsa, haksızlık hukukun tanıdığı yetkinin aşılması olarak kabul edilebilir. Hakkın sınırlarını hukuk belirler. Adli bilimler ise bir olguda hak aşımının, haksızlığın nesnel verilerini araştırır. Bununla da kalmaz, haksızlığa neden olan etkenleri, haksızlığın düzeyini ve sonuçlarını araştırır, haksızlığın tekrar etmemesi için alınması gereken önlemleri tartışır ve topluma önerirler. Adli bilimlerin ve adli tıbbın araştırma yöntem ve yolları çok çeşitlidir. Kullanılacak yöntem ve teknikler olgu özelliklerine göre belirlenir. Kimi olgularda sadece hastanın muayenesi ile çözüme ulaşmak mümkünken, kimi olgular ileri tekniklerle incelemeleri ve hatta günümüzde bilim ve tekniğin ulaştığı gelişmişlik düzeyinde mümkün olan tüm bilgileri kullanmayı gerektirebilir. Adli tıp, olgunun çözümü için, olgu özelliklerine göre, hem adli bilimlerin diğer alanları hem de diğer tüm bilim alanlarıyla ortak bir disiplin oluşturması ve tüm bu alanların bilgi ve tekniklerinden yararlanması gereken multidisipliner bir alandır. Hukuk, kriminoloji, kriminalistik, kimya, biyoloji, psikoloji, psikiyatri, toksikoloji, farmakoloji, entomoloji… bu alanlara örnek gösterilebilir.

“Adli Tıptaki Gelişmeler ve Yenilikler Tüm Diğer Alanlardaki Gelişmelerden Etkilenir”
Adli tıp, adli bilimlerin ve diğer tüm bilim ve teknik alanların ilgili, gerekli verilerini kullanarak çözümü gereken sorunun çözümüne yönelik bilgi üretir. Bu nedenle multidisipliner bir çalışma alanıdır. Çeşitli kaynaklardan olgunun çözümüne yönelik olarak topladığı bilgileri, hukuki kavramlarla ilişkilendirerek mahkemeye bilgi sağlar. Adli tıptaki gelişmeler ve yenilikler tüm diğer alanlardaki gelişmelerden etkilenir. Eğer adli tıp uzmanının olgunun çözümüne yönelik bilgileri etraflıca araştırma gayreti ve niyeti varsa, her yeni bilimsel gelişme adli tıpta da bir gelişme olarak kabul edilebilir. Öte yandan görüntüleme teknikleri, bilişim alanındaki gelişmeler, kimyasal ve toksikolojik incelemelerdeki gelişmeler doğrudan adli bilimler ve dolayısıyla adli tıp uygulamasına yansımaktadır. Ülkemizde de henüz oturmuş olmasa da yeni tekniklerin yavaş yavaş adli tıp uygulamasında yerini bulmakta olduğu söylenebilir. Ancak şuna da dikkat çekmekte yarar var. Yeni teknolojilerin kullanılması pahalıdır. Adli tıp alanında yapılan yatırımların bireysel ve kurumsal olarak, maddi anlamda geri dönüşü uzun zaman alır. Ancak adaletin fiyatı var mıdır? Bir olguda haksızlığın giderilmesi ve ortaya çıkarılmasının bedeli nedir? Toplumsal huzurun ve güvenliğin bedeli yatırımların kısa zamanda geri dönmesi ya da dönmemesi ile ölçülebilir mi? Bir bilim alanının veya bilim adamlarının başarısı günümüzde hem bireysel çaba, çalışma ve yeteneğe hem de çalışılan konuda alt yapının sağlamlığına, yapılan yatırımın düzeyine bağlıdır. Daha çok yatırım, daha çok başarı neredeyse koşul hale gelmiştir. Devlet ve üniversiteler bu alana yeterince yatırım yaparlarsa hem bu alanın gelişimine hem de adaletin yerini bulmasına katkı sağlamaları olasıdır.

“Tüm Adli Tıp Raporlarını Bir Kefeye Koyarak Böyle Bir Değerlendirme Yapılamaz”
Hayatın olağan akışında genellemeleri tehlikeli bulurum. “Adli tıp raporları güvenilir mi ?” sorusu bir genelleme içermektedir. Tüm adli tıp raporlarını bir kefeye koyarak böyle bir değerlendirme yapılamaz. Bir raporun güvenilir olup olmadığını belirleyen çok çeşitli unsurlar söz konusudur. Bunlar, raporun hangi konuda düzenlendiği, raporu düzenleyenlerin ne kadar yetkin olduğu, konu hakkında yeterli delilin toplanıp toplanmadığı, bilimsel verilerle desteklenip desteklenmediği yani rapor düzenlerken yeterli özenin gösterilip gösterilmediği olarak sıralanabilir. Öte yandan raporun tam ve doğru olarak düzenlenmesi sadece bilirkişinin çabasıyla sınırlı değildir. “Mahkeme tarafından olgunun çözümüne yönelik deliller ne kadar etkili ve yeterli toplandı, yan faktörler ne kadar göz önünde bulunduruldu, hatta mahkeme doğru soruları sordu mu? Gerçekten bilirkişiden talep edilen veriler bu olgunun çözümü için gerekli veriler midir yoksa sıklıkla karşılaştığımız şekilde adet yerini bulsun diye sorulmuş sorular mıdır?” soruları cevaplanmadan raporun güvenilir olup olmadığını söylemek zordur.  Bir başka unsur da o konuda yeterli bilimsel veri bulunup bulunmadığıdır. Adli tıp uzmanı bir pazılın parçalarını bir araya getirerek olayı bilimsel veriler ışığında mahkeme ve ilgili taraflar için anlaşılır kılmaya çalışmaktadır. Pazılın eksik parçaları bilimsel verilerle tamamlanır. Ancak eğer bu konuda yeterli bilimsel bilgi birikimi yoksa eksik parça çoksa olgunun çözümlenmesi ve açıklanması olası değildir. Tüm bu etkenler o raporun güvenilirliğini etkileyen unsurlardır.


“Asistanlarımızı Sadece Hizmet Görmek Üzere Değil, Dünyadaki Gelişmeleri Takip Edecek ve Uygulamalarında Gelişmeleri Gözetebilecek Perspektiften Yetiştirmeliyiz”
Türkiye adli tıp alanında da bazı konularda dünyanın diğer ülkelerinden hiç de geri değildir hatta boy ölçüştüğümüz veya onlardan üstün olduğumuz konular da vardır. Bizim en önemli eksiğimiz diğer pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da maddi imkânların, araştırmalara ayrılan bütçenin yetersizliğidir. Yetişmiş insan gücümüz hızla artmaktadır. Ancak daha kaliteli insan gücü yetiştirilmesi için bazı bakış açılarının değiştirilmesi gerekebilir. Örneğin asistanlarımızı sadece hizmet görmek üzere değil, dünyadaki gelişmeleri takip edecek ve uygulamalarında gelişmeleri gözetebilecek perspektiften yetiştirmeliyiz. Ancak bu konuda da sorun sadece adli tıp alanında değildir. Eski ile yeninin çatışması, yerleşmiş düzenin korunması ile yeniliklerin sürece adapte edilmesi konusunda çatışma hemen tüm alanlarda gözlenen bir sorundur. Türkiye’de de adli bilimler ve adli tıp alanında bu yönden çatışma devam etmektedir. Bir grup sadece alışkın oldukları şablonlarla hareket etmek ve hatta bu şablonlarla rapor hazırlamayı sürdürmek gayretindedir. Yeniliklerin sürece adapte edilmesine karşıdır. Genellikle üniversitelerden genç arkadaşlarımız yenilikleri adapte etmek gayretindedirler.

“En Önemli Unsur Mahkemelerin ve Özellikle Yüksek Mahkemelerin Bu Konudaki Yaklaşımlarının Değiştirilmesidir”
Burada Yargıtay’ın ve bazı mahkemelerin hatalı tutumlarına da değinmek gerekir. Onlar da sıklıkla alıştıkları şablonları aramakta hatta üniversitelerdeki yenilikçi hocalarımız ve arkadaşlarımıza eski şablonları kullanarak rapor düzenlenmesini dayatabilmektedirler. Bu hatalı bir yaklaşımdır. Aslında belki de en önemli unsur mahkemelerin ve özellikle yüksek mahkemelerin bu konudaki yaklaşımlarının değiştirilmesidir. Çünkü adli hizmetlerin temel alıcısı yargı mekanizmasıdır. Alıcı daha iyiyi ayırt edebiliyor ve talep ediyorsa hizmet sağlayıcı da kendisini geliştirmek zorunda kalır. Aksine hizmet talep eden kaliteyi değil, niceliği ön planda tutuyorsa hizmet sunucusu da bu zorunluluğu hissetmeyecektir. Türkiye’de bence en önemli sorun, adalet mekanizmasının adli tıp yapılanmasına yetersiz yaklaşımıdır. Kararlarda delilin önemini farkında olan ve kararlarını delile dayalı olarak vermek zorunda olduğunu, doğru delile ancak adli bilimler kanalıyla ulaşılabileceğini içselleştirmiş bir yargı profiline gereksinim vardır. 

“Adli Tıp Kurumu da Dev Bir Organizasyon Olarak Zor Dönüşmektedir”
Kurumsal yapıların dönüştürülmesi, geliştirilmesi bireysel dönüşüm ve gelişimin sağlanmasından daha zordur. Adli Tıp Kurumu da dev bir organizasyon olarak zor dönüşmektedir. Bireysel olarak çok gayretli, iyi niyetli çabalar ve kişiler şüphesiz vardır. Buna karşın Kurumda, Üniversitelere nazaran biraz daha konservatif bir yapının varlığı da inkâr edilemez. Ama zaten üniversitelerin görevi de bu dönüşümü, gelişimi sağlayacak çalışmaları yapmak, araştırmalardan elde edilen verileri uygulamaya yönlendirmek değil midir?
Bir başka açıdan da sadece hizmet odaklı bir yaklaşımla çalışan her arkadaşımız, meslektaşımızın da gelişmeleri takip etmeleri ve uygulamaya dönüştürmeleri beklenmemelidir. Öte yandan adli tıp konusu ve çalışma alanı açısından o kadar geniş bir kapsamı vardır ki, herkesin, her konuda tüm gelişmeleri takip etmesi olanaklı görünmemektedir. Bir de günlük iş yükünü göz önünde bulundurduğunuz da neredeyse Kurumdaki meslektaşlarımızın bırakın literatür takibini kıpırdamaya bile olanakları yoktur.”


“Adaletin Gerçekleşmesine En Çok Yardımcı Olan Bilim Dalıdır”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi Hamit Hancı: “Adli tıbbın temel görevi,  otopsileri yapmak, ölüm  sebeplerini ve zamanını saptamak adli bir olaya yönelik insan vücudu üzerindeki darp izlerini belirlemek ve cinsel saldırılarda delil saptamaktır. Otopsi, yaralanma, cinsel saldırı, ceza sorumluluğu, çocuk istismarı, maluliyet gibi pek çok konuda Adli Tıp görüş bildiren bir bilirkişilik dalıdır. Adaletin gerçekleşmesine en çok yardımcı olan bilim dalıdır. Tıbbın diğer dallarından farklı olarak bir ülkenin güvenlik, asayiş kimi zamanda politik yapısını ilgilendiren olaylarla iç içe bir bilim dalıdır.

Geniş Yelpaze İçinde Adli Tıp
Adli tıp uzun yıllar otopsi, cinsel saldırı ve darp muayenesi olayı olarak anlaşılmıştır.  Oysaki son yıllarda çok büyük gelişmeler ve ilerlemeler kaydetmiş, birçok bilim dalıyla ortaklaşa çalışır hale gelmiştir.  Adli Tıp çok daha büyük bir aile olan Adli Bilimlerin bir parçası haline gelmiştir. Adli Bilimler ise; tıp, fen ve sosyal bilimler alanlarındaki bilgilerin adaletin hizmetine sunulmasıyla ilgilenen bir daldır.  Bu geniş yelpaze içinde Adli Tıp:

Adli Psikiyatri alanında; bir suç işleyen akıl hastasının, o sırada bilincinin yerinde olup olmadığı ve ceza alıp almayacağı (ceza sorumluluğu) , suç işleyen çocukların bu suçun farkında olup olmadıkları, kendisine cinsel saldırıda bulunulan kişinin zeka durumu,  haksız bir tahrik sonucunda kişinin verdiği reaksiyonun cezasına etkisi ile ilgilenirken, Satış, vasiyet, miras gibi hukuki işlemleri gerçekleştiren kişinin akıl sağlığı yerinde olarak bu işlemleri gerçekleştirip gerçekleştirmediğini de araştırır.

Adli Entolomoloji, alanında cesedin vücudundaki böcek ve larvaları incelenerek cesedin ölüm zamanı öldüğü bölge tespiti ile ilgilenir. Ateşli silah ve patlayıcıların kullanıldığı olaylarda ölüm nedenini ve orijinini belirleme,  çıkan yangınlarda yangın sebeplerinin ve delillerin tespiti. Çürümüş insan cesedinin bulunabilen kalıntılarından kimlik, yaş ve cinsiyetinin tayini yöntemleri. Zehirlenmelerde ve narkotik materyalde inceleme ve tespit yöntemleri Yazı Belge İnceleme, Diş ve dişetlerinden yanmış cesetlerin kimliğini ya da hangi zehirle zehirlendiği, Yumuşak dokularından arınmış bir şekilde bulunan bir kafatasının nasıl bir yüze sahip olduğunun adli büstçülükle araştırılması. Hekimin yasal sorumluluk ve yetkilerinin irdelenmesi, suça yönelten faktörlerin tespiti,  suç işleyen kişilerin ruhsal çözümlemeleri, çocuk suçluluğuna yol açan etkenler ve önleme çalışmaları. çocuk istismarı ve ihmali. Trafik kazalarında kazanın nedenini öğrenmek, kazadaki kusur ve suç unsurlarını bulmak, kusur derecelerini saptamak. Trafik kazası sonucu yaralanan veya ölenlerde adli muayene ve otopsi, kimliklendirme, travmatik değişikliklerin lokalizasyonu ile niteliğinin belirlenmesi, giysiler ve lezyon niteliğinin incelenmesi ile kazadan sorumlu taşıtın tanımlanması, suç olaylarının bilgisayar yardımıyla canlandırılarak açıklanması (adli animasyon), cinsel saldırılarda, olayda fiziksel şiddet kullanıp kullanılmadığı, cinsel ilişkinin gerçekleşip gerçekleşmediği, derecesi ve sonuçları ve saldırganın kimliği DNA incelemeleri Bilgisayar suçları gibi pek çok alan artık Adli Tıbbın çalışma alanına girmiştir.

“Üzerinde Hep Baskılar Olan, Bu Uzmanlık Dalını Kimse Kolay Kolay Seçmiyor”
Stresli, üzerinde hep baskılar olan, bu uzmanlık dalını kimse kolay kolay seçmemektedir. Mesleki Tükenmişlik oranı ile hepatit, tüberküloz gibi bulaşıcı hastalık oranları diğer alanlara göre yüksektir. Yine de adalete yardımcı olabilmenin huzuru ve mutluluğu bu yorgunluğu unutturmaktadır.

TATA (Türkiye Adli Tıp Akademisi) İsimli Bir Çalışmamız
Son yıllarda bilirkişilik kurumlarının bağımsız olmadığı iddiaları çok sık gündeme gelmektedir. Mali açıdan ve atanma açısından bağımsızlığın gerekliliği yurt dışından ülkemize bilimsel amaçlı ziyarete gelen hukukçular ve adli bilimciler tarafından çok sık olarak vurgulanmaktadır. Bir tür “tekel” haline gelmiş olan Adli Tıp Kurumu (ATK), Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuarları Dairesi (KPL) ve Jandarma Kriminal Daire Laboratuarları (JKDB), Devletin idari yapılanması içerisinde yer alan ve devlet” aygıtının veya emrinde işlev gören müesseselere dönüşmüşlerdir. Bu nedenle üzerinde çalışma yaptığımız ve yayınladığımız özerk bilirkişi kurumlarının oluşturulması gerekmektedir. Bu alanda TATA (Türkiye Adli Tıp Akademisi) isimli bir çalışmamız ve makalemiz vardır.
Teknik olarak bakıldığında yurt dışındaki pek çok imkan ülkemizde mevcuttur. Adli Tıp Kurumu gibi Bilirkişilik kurumlarının mali açıdan ve atanma açısından bağımsız olmaması bile özgürlük açısından düşündürücüdür. Üniversitelerin tıp fakülteleri adli tıp anabilim dallarında hazırlanan raporların daha özgürce hazırlandığı söylenebilir. Ancak mahkemeler ve savcılıklar bir alışkanlık olarak hep Adli Tıp Kurumuna dosyaları göndermeyi tercih etmekte.

“Büyük Bir Potansiyel Heba Olmakta”
Adli Tıp Kurumu ve Üniversitelerin Adli Tıp Anabilim Dallarını karşılaştırdığınızda her iki kurumda da Adli Tıp uzmanları benzer raporları vermekte. Adli Tıp Kurumunun olanca iş yüküne karşın, Hukuk, Üniversite Adli Tıp Anabilim Dallarındaki öğretim üyesi ve Adli Tıp uzmanlarından yeterince yaralanmamakta. Büyük bir potansiyel heba olmakta ve dosyalar gecikmekte.”


“Adli Tıp Bilimsel Bilgi Ve Delilleri Değerlendirdiği İçin Raporları da Objektif ve Güvenlidir”
İstanbul Üniversitesi  İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı  öğretim üyesi Prof. Dr.  Nevzat Alkan :  “Adli tıp, tıp bilgilerini hukuki makamların  anlayacağı içerik ve stilde ortaya koyan bilim alanıdır.  Dünya’da yaşanan tüm gelişmeler günü gününe Türkiye’ye de yansımaktadır. Tıp Bilimindeki her gelişme adli tıbbın çalışma alanına katkı sağlar. Adli tıbbın her uygulama alanında dünyada sayısız gelişme yaşanmaktadır.  Adli tıp zor bir çalışma alanıdır. Ama zaten bu alana yönelen kişiler bu zorluğu öngörerek bu alana yönelirler. O nedenle çalışma koşulları onlara ağır gelmez. Adli tıp bilimsel bilgi ve delilleri değerlendirdiği için raporları da objektif ve güvenlidir.

Şehir merkezlerinde gelişmiş batı ülkeleri ile es bir uygulama söz konusudur. Ancak bu bilimsel içerik tüm Anadolu’ya henüz yayılmamıştır.Bu kişisel bir durumdur. Talimatla rapor hazırlamayı kabul eden kişiler varsa zaten onlar da sonrasında talimatla rapor yazdık demezler. İnsan kalitesi iyi ise kişi raporunu özgürce yazar ve bu raporu hazırlarken de bilimsel bilgi ve delilleri kullanır. Adli Tıp anabilim dalları uygulamada daha az görev aldığı için iş yükü daha hafiftir. Bu sebeple raporları daha özenli ve daha ayrıntılıdır.”


“Bir Sigara İzmaritinden Bir Cinayet Çözülebilmektedir”
İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi. Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Osman Celbis : “Hukuk ve tıbbın kesişme noktası olup, adli soruşturma ve yargı sürecinde bir olayın aydınlatılması, mahkemelerin teknik konularda bilgi edinerek olayı çözebilmesi için tıbbı ilgilendiren konularda bilimsel görüş bildiren bir alandır. Tıbbi alanlardaki tüm gelişmeler adli tıbba yansımaktadır. Bilimsel gelişmeler olayların çözümünde adli tıbbın kullanımına girebilmektedir. Bir ölümün çözülmesinde cihazların gelişmesiyle yeni analizler yapılabilmektedir. Adli tıbbın alanlarından olan Adli grafoloji, toksikoloji, adli antropoloji gibi birçok alanda gelişmeler çok hızlıdır. Bir sigara izmaritinden bir cinayet çözülebilmektedir.
Adli tıpta çalışanlar Alışarak. İnsan bir döngünün içinde olunca bazen fark edemiyor. Bir çok fedakarlık yapıyor insan. Yapmazsam “bir katil, bir tecavüzcü dışarıda elini kolunu sallayarak dolaşır mı” acaba sorusunu insan kendine sorunca, biraz daha diyor, biraz daha gayret, şunu da yapayım, diyor.

“Adli Rapor Bilimsel Olmak Zorunda”
Adli tıp raporlarının güvenilirliği ile ilgili bir genelleme yapmak doğru olmaz. En önemlisi ne kadar yeterli esas sorun bu. Bilimsellikten biraz uzak olabiliyor. Adli rapor bilimsel olmak zorunda. Sonuçlar geleneksel, alışılmış olanlara göre değil, bilimsel gerekçelere dayanmalı. Ben yeterince bilimsel olmadığı kanaatindeyim. Yurt dışı ile karşılaştırıldığında durumumuz biraz farklı. Avrupa Birliği ve ABD’de esas olan hangi kurumdan, üniversiteden çıktığı değil, bilimsel olup olmadığı ve herhangi bir etki altında kalınmadan düzenlenip düzenlenmediğidir. Adli Tıp raporlarının özgürce hazırlandığını konusunda doğrusu bunu bilmek mümkün değil. Ama herkesin paylaştığı endişeleri ben de taşıyorum.

Adli Tıp Kurumu Rutinle Boğuşmaktan mıdır?
Adli Tıp Kurumu ve Üniversitelerin Adli Tıp Anabilim Dallarını karşılaştırdığınızda raporlar açısından “Adli tıp kurumu rutinle boğuşmaktan mıdır”, bilemiyorum bilimsel yenilikleri yakalayamıyor. Raporlarının gerekçelerinde bilimsel verilere yeterince atıflar bulunmuyor. Adli Tıp Kurumu’nun raporları dünyadaki benzerleri ile karşılaştırılınca eksiklikler daha iyi anlaşılabiliyor.”

“Ülkemizde Adli Tıp Hizmetleri Üç Ayrı Kuruluşta Yürütülmektedir”
Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi  Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Doç.Dr. Fatma Yücel Beyaztaş:  “Adli tıp; hukukla tıp arasında bir köprü olup, tıp bilimleri içerisinde yer alan bir bilim dalıdır. Hukukun tıpla ilgili konularını araştırır. Adli tıp hizmetlerini de içine alan adli olayların aydınlatılmasında görev alan multidisipliner birimlere de “Adli Bilimler” denir. Adli Bilimler; tıp bilimleri, fen bilimleri ve sosyal bilimlerin değişik alanlarındaki profesyonellerin yer aldığı bir üst çalışma alanıdır. Adli tıp uzmanlığı da adli bilimlerin bünyesinde tıp bilimleri içerisinde bir çalışma alanıdır.
Bilirkişilik görevini üstlenen Adli Tıp uzmanı dünyadaki bilimsel ilerlemeleri yakından takip eden, objektif, dürüst, alanındaki tüm ulusal yapılanmalar ile işbirliğine ve eşgüdüme açık bir kişi olmalıdır. Adli Bilimler uzmanlığı eğitimi enstitülerde, Adli Tıp uzmanlığı eğitimi ise Adli Tıp Kurumu ve üniversitelerin Adli Tıp anabilim dallarında verilmektedir. Ülkemizde adli tıp hizmetleri üç ayrı kuruluşta yürütülmektedir; Adalet Bakanlığı’na bağlı Adli Tıp Kurumu, Üniversitelerin Tıp Fakültelerine bağlı Adli Tıp Anabilim Dalları ve Üniversitelere bağlı Adli Tıp Enstitüleri.

“Adli Tıp Kurumu, Çelişkilerin Giderildiği Üst Yapılanmadır”
Adli Tıp Kurumu; merkez ve taşra örgütlenmesi olarak iki yapıdan oluşmuştur. İstanbul’daki merkez yapılanmasında Adli Tıp İhtisas Daireleri, Adli Tıp İhtisas Kurulları (altı adet) ve Adli Tıp Genel Kurulu yer alır. Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu ise tüm ihtisas kurulu üyelerinin ve Adli Tıp Kurumu Başkanının yer aldığı, çelişkilerin giderildiği üst yapılanma olup gerekli olduğu hallerde ve yaklaşık ayda bir toplanır. Taşra yapılanması da adli tıp grup başkanlıkları ve adli tıp şube müdürlüklerinden oluşmaktadır.

“Bilirkişilik Hizmetlerinin Adli Tıp Kurumu’ndan Alınması İçin Bazı Düzenlemeler Yapıldı”
Adli Tıp Kurumu’nun ülke içindeki dağılımı ve teşkilatı başlangıçta ihtiyaca göre düzenlenmiş örnek bir yapılanmadır. Günümüzde ise adli tıp hizmetlerini yürüten eğitimli adli tıp ve adli bilimler uzmanı sayısının yetersizliği ve dağılımındaki eksikliği, davaların geç bitmesine ve adaletin geç tecellisine sebep olmaktadır. Bunu engellemek için ülkenin diğer bölgelerinde de (en az üç ayrı yerde) Adli Tıp Kurumu’nun merkez yapılanması gibi teşkilatı sağlanarak kurum merkeziyetçi konumdan kurtarılması gerekir. Ayrıca Adli Tıp Kurumu, Adalet Bakanlığı’na bağlı resmi bilirkişilik kurumudur. Yargıtay aracılığıyla da bilirkişilik hizmetlerinin Adli Tıp Kurumu’ndan alınması için bazı düzenlemeler yapılmıştır. Dünyanın hiçbir demokratik hukuk devletinde yargılanmanın yapıldığı organla tarafsız bilirkişi aynı kuruma bağlı olarak çalışmamaktadır. Bu durum bilirkişilik kavramı ve uygulaması açısından önemli sakıncalar içeren bir durumu göstermektedir. Bir insan için yaşamsal öneme sahip ve son karar niteliğinde olan bilirkişi raporlarının düzenlendiği bir kurumun şaibeli ifadelere fırsat vermeden, bağımsızlığını ve bilimselliğini gözler önüne serecek bir yapıda olmasına izin verilmelidir.



“Bilirkişilik Kurumları Tarafsız ve Özerk Bir Yapıya Kavuşturulmalıdır”
Bilirkişilik kurumları tarafsız ve özerk bir yapıya kavuşturulmalıdır. Uluslararası standartlara uygun eğitim veren bilimsel ve akademik bir yapılanmaya sahip olmalıdır. Çünkü tıbbın en yetkin ve karmaşık sorunlarına çözüm beklendiği bir kurumda bilimsel kriterler olmadan yapılan atamalar siyasi kuşku uyandırır ve adalete gölge düşmesine yol açar.

“Ülkemizde Adli Tıp Dünyadaki Eşleriyle Rekabet Edebilmesi Ve Eş Seviyede Bilimsel Düzeyde Olabilmesi İçin Uygun Adımlarla Atılmalıdır”
Üniversiteler yeni bilgi ve teknoloji üreten araştırma ve eğitim kurumlarıdır. Genç hukukçu ve hekimlerin yetiştirilmesinde de önemli sorumluluklar taşımaktadırlar. Ülke kaynaklarının verimli ve dengeli kullanılabilmesi için üniversitelerden ve yetişmiş insan gücünden yararlanılmalıdır. Adli tıp ve bilirkişilik hizmetlerinde de üniversitelerden yararlanılması, bilimsel gelişmelerin izlenmesi ve uygulanması açısından oldukça önemlidir. Dolayısıyla ulusal ve uluslararası düzeyde üniversiteler ve diğer adli bilim yapılanmaları kolayca işbirliğine girip eğitim ve araştırma amaçlı çalışmalar için gerekli motivasyon ve destek sağlanacaktır. Böylece ülkemiz daha çağdaş, akılcı ve işlevsel bir hale gelerek tüm benzer yapılanmalarla eşgüdümü ve etkinliği sayesinde yürütülen adli tıp hizmetleri daha dürüst, daha hızlı ve bilimsel olarak hukukun yararına sunulabilecektir. Ülkemizde adli tıp alanında çalışan profesyoneller dünyadaki eşleriyle rekabet edebilmesi ve eş seviyede bilimsel düzeyde olabilmesi için uygun adımlarla atılmalıdır. Adli Bilimler içerisinde kullanılan laboratuarlar özellikle Adli Tıp Kurumu, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı’na ait laboratuarlar; gelişen teknolojiye paralel olarak oldukça pahalı ve donanımlı ekipmana sahip olup, batı ülkelerindeki benzerlerine yakın kapasitede hizmet vermekte, çalıştırılacak eleman temininde ve eğitiminde objektif esaslara yakın uygulamalarda bulunmaktadır. Bu alanda teknolojinin gelişimiyle paralel çalışan adli bilimler laboratuarları ülkemiz adaleti için sevindiricidir.

Meslek Hastalığına Yakalanan Adli Tıp Uzmanı Sayısı Az Değildir
Bilirkişilik görevi sırasında, özellikle adli otopsilerin yapıldığı salonlar, çalışanların sağlığına uygun olarak temiz tutulmalıdır. Ülkemizde otopsi sırasında korunma önlemleri alınmadan kolaylıkla bulaşan enfeksiyon hastalıkları Tüberküloz, Kırım-Kongo, Hepatit vb. gibi meslek hastalığına yakalanan adli tıp uzmanı sayısı az değildir. Zor şartlarda çalışan, her otopsi için ante-mortem (ölüm öncesi) bilgiye sahip olmayan ve dolayısıyla bir enfeksiyon riskine sahip adli tıp uzmanı ve diğer çalışanların korunması için gerekli ekipman, salonun havalandırılması için uygun klima, aydınlatma cihazı vs. sağlanmalıdır. Ayrıca bilirkişilik hizmetlerinin yürütülmesinde iş barışı ve motivasyon amaçlı özlük hakları desteklenmeli, verilen emeğin karşılığı ile ekonomik doyum sağlanmalıdır. Adli tıp hizmetleri genellikle saldırı, darp, yaralama, ölüm gibi trajik olaylardan ibarettir. Bu işle uğraşanlarda ‘‘empati’’ beklenen bir durum olup, gelişme ihtimali yüksek duygusal çöküntünün adli tıp çalışanlarına manevi zarar vermesine, derin yaralar açmasına izin vermeden belli periyotlarla çalışanlara psikolojik destek verilmelidir.”


“Adli Tıp bilim ve Tıbbın Yerleşik Kuralları, İmkan ve Deneyimlerinden Yararlanarak Doğruyu ve Gerçeği Arama Sanatıdır”
Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kemalettin Acar : “Adli Tıp hukuk ve adalet sisteminin tıbbi bilgi ve birikime ihtiyaç duyduğu her durumda devreye girerek, bu ihtiyacı bilimsel, sistematik ve doğru şekilde gideren tıp disiplinidir. Ancak bu bilgilenme ihtiyacı her zaman doğrudan tıp alanının içinde olmayabilmektedir. Bu nedenle artık temel çerçeveyi ve çıkış noktasını Adli Tıp teşkil etmekle birlikte, günümüzde diğer pek çok bilim dalının da içinde olduğu Adli Bilimler kavramı yerleşmiştir. Benim kişisel olarak Adli Tıp için yaptığım tanım ise; Adli Tıp bilim ve tıbbın yerleşik kuralları, imkan ve deneyimlerinden yararlanarak doğruyu ve gerçeği arama sanatıdır. Sanattır; çünkü dikkat, beceri, merak, iletişim gibi uygulayıcısının birçok bireysel özelliklerine göre başarı ve sonuç değişebilmektedir. Doğruyu ve gerçeği arar; çünkü olgularımızın hemen hemen hepsinde ortada cevabı bilinmeyen bir soru vardır ve bizden o soruya cevap aramamız beklenmektedir. Bu doğruya her zaman mutlak olarak ulaşmak mümkün olmayabilir, ancak iyi bir adli tıp uzmanı gereken çabayı her zaman göstermeli, mutlak doğruya ulaşamasa bile bu yolda sistematik ve bilimsel bir yol izleyerek bulgularını adli makamlar ile paylaşmalıdır.
“Kan Lekesi Model Analizi”
Adli tıp ve Adli Bilimler son yıllarda hızla gelişmekte ve ilerlemektedir. Çünkü bilim ve teknolojideki tüm yenilikler adli bilimlere yansımakta, bu sayede geçmişte ortaya çıkarılamayan bir çok bulgu yeni teknik ve imkanlarla kolaylıkla saptanabilmektedir. İmmünoloji, toksikoloji, biyokimya, histopatoloji, radyoloji, nükleer tıp, nöropsikiyatri, biyofizik, mikrobiyoloji gibi pek çok tıp disiplinindeki güncel gelişmeler Adli Tıp uygulamalarına da doğrudan yansımakta ve bu alanda dev adımlarla ilerleme sağlanmaktadır. Artık ölüm zamanı tayininde farklı türde mikroorganizmalardan, bazı elektro-fiziksel ölçüm yöntemlerine ya da stereolojik hücre sayım metotlarına kadar yüzlerce değişik teknik kullanılabilmektedir. Bunun yanında olay yeri incelemelerinde gözle görülemeyen yüzlerce delil görülebilir hale getirilmekte, maktul ya da failin silah tutan eline sıkılan bir spreyle silah kabzasının izi bile aynı şekliyle görünür hale getirilebilmektedir. Bunların dışında “Kan Lekesi Model Analizi” adı verilen yöntemle olay yerinde bulunan kan lekeleri şekil, yerleşim, dağılım ve büyüklük gibi özelliklerinin incelenmesiyle, lekeyi oluşturan kandamlalarının fiziksel özellikleri, darbe sayısı ve yerleri, açıları gibi önemli hususlarda bilgi sahibi olunabilmektedir. Histopatolojide sağlanan ilerlemeler, immün boyaların kullanıma girmesi adli tıbbı doğrudan etkilemiş, önceki yıllarda görülemeyen pek çok hücresel değişimler artık rahatça ortaya konur olmuştur. Biyokimyadaki gelişmeler ise işimizi son derece kolaylaştırmakta, vücut sıvılarındaki bazı markırların varlığını ya da düzeyini saptayarak daha önce muamma olan bazı durumların postmortem belirlenmesini sağlamaktadır. Özetle gerek tıpta ve gerekse tüm bilim alanlarında kaydedilen her türlü gelişme adli bilimler alanına, dolayısıyla adaletin tesisine önemli katkı sağlamaktadır.

“Bu Alanı Sevmenin Yolu Bilimsel Merak Duygusunu Ve İlk Günkü Heyecanı Hiç Kaybetmemektir”
Adli Tıpta çalışmanın zor ve meşakkatli bir iş olduğu ortadadır. Çalışanların iş doyumları çok yetersiz olduğu gibi meslekte tükenmişlik oranları da son derece yüksektir. Bu nedenle Adli Tıp çalışanlarının bu alandaki güçlüklere kolayca dayandıkları söylenemez. Bununla birlikte bu alanda çalışırken oluşan zararları minimize etmek için gerekli koşullar kanaatimce; birincisi mesleği kesinlikle çok sevmektir. Bu alanda istemeyerek çalışan kişilerin çok daha fazla yıpranacağı kesinlikle aşikardır. Bu alanı sevmenin yolu ve tılsımı ise bilimsel merak duygusunu ve ilk günkü heyecanı hiç kaybetmemektir. İkincisi de olgulara müdahale ederken empati ile transpozisyonu birbirine karıştırmamaktır. Yani karşımızdaki kişinin neler hissettiğini anlamaya çalışmalı, ancak onun hissettiği acı ve üzüntüyü kendimize yansıtmamalıyız. Bunun kolay yolu ise her olguyu bilimsel bir bulmaca olarak görmek olabilir. Adli Tıp çalışanlarının iş koşullarının ve statülerinin özenle ele alınıp iyileştirilmesi özellikle pek çok genç arkadaşımızın görev almak istediği bu alanın geleceği açısından hayati önem taşımaktadır.
“Batı Avrupa Ülkeleri, Kuzey Amerika Ülkeleri, Avustralya, Japonya, Güney Kore, Çin Gibi Ülkelerde Adli Bilimler Üst Düzeyde Gelişmiş Durumda”
Adli Tıp raporları güvenilirliği bilirkişiliğin doğasında aramak gerekir. Neticede herkes tarafından kabul edilen, bilimsel olarak doğruluğu kanıtlanmış, ispatlanabilir, tekrarlanabilir ve doğrulanabilir konularda herkesten aykırı düşünen bir bilirkişi yanlış yapıyor demektir. Ancak kişisel kanaatin söz konusu olduğu durumlarla ilgili raporlarda, bilirkişilerin kişisel yorum farklılıklarının olabileceğinin baştan kabulü ve bilinmesi gerekir. Nasıl ki ağır ceza mahkemelerinde, Yargıtay ve Danıştay Genel Kurulunda, hatta Anayasa Mahkemesinde bile kararlar sıklıkla oy birliği ile değil, oy çokluğu ile alınıyorsa, adli raporlarda da görüş farklılıklarının olması kaçınılmazdır. Yurtdışında bilhassa Batı Avrupa ülkeleri, Kuzey Amerika ülkeleri, Avustralya, Japonya, Güney Kore, Çin gibi ülkelerde Adli Bilimler üst düzeyde gelişmiş durumdadır. Bununla birlikte kişisel gelişim, bilgi birikimi, tecrübe ve bilimsel araştırma kapasitesi yönünden bu ülkelerden önemli farklılığımız olduğunu düşünmüyorum. Belki yapısal ve sisteme bağlı eksiklik veya yanlışlıklarımızın varlığından bahsedilebilir, ancak bunların da kendimizi daha iyi ve daha topluca ifade edebildiğimizde ve yaptığımız işin gerçek değeri biraz daha anlaşıldığında hızla düzeleceği konusunda son derece iyimserim.
İstanbul Protokolü
Kendi bölgemde bugüne kadar binlerce otopsi yaptım, on binlerce rapor düzenledim. Bu olguların hiçbirisinde kararımı etkilemeye yönelik kötü niyetli bir müdahale ile karşılaşmadım. Ender sayıda olguda konunun niteliğini ve derinliğini bilmemekten kaynaklanan, baskı olarak adlandırılamayacak küçük etkileme girişimleri olduğu vakidir, ancak bunun raporlarımızı etkilemesi söz konusu bile olamaz. Tüm ülkedeki durumu mutlak doğrulukta bilemem, ancak şahsi kanaatim ülkemizde Adli Tıp raporlarına sistematik bir etki ve baskı varlığından bahsedilemeyeceğidir. Örneğin insan hakları ihlallerinin etkin şekilde soruşturulması amacıyla Birleşmiş Milletler resmi belgesi olarak düzenlenen ve bu konuda pek çok kesim için bir kılavuz niteliği taşıyan İstanbul Protokolü fikri ülkemizde doğmuş. Pek çok meslektaşımızın da doğrudan katkılarıyla şekillenmiş ve halen tüm meslektaşlarımız ve süreçte rol alan diğer tüm meslek grupları tarafından kullanılmaktadır. Elbette en iyi yasal düzenleme bile, yanlış ellerde yanlış sonuçlara neden olup, yanlış amaçlarla kullanılabilir. Önemli olan bu yanlışlıkların farkında olmamız ve iyileştirme yolunda çabalarımızı eksik etmememizdir.
“Adli Tıp Kurumunun Çok Fazla Sayıda Rapor Düzenleyerek Üniversitelerle Nicel Bir Fark Oluşturduğunu Kabul Etmek Gerekir”
Öncelikle Adli Tıp Kurumunun çok fazla sayıda rapor düzenleyerek üniversitelerle nicel bir fark oluşturduğunu kabul etmek gerekir. Ancak bu sayıya ulaşılmasında yine üniversitelerin katkısını göz ardı etmemeliyiz. Çünkü halen Adli Tıp Kurumu’nda ek görevli olarak çalışan çok sayıda üniversite öğretim üyesi mevcuttur, bilhassa ihtisas kurulları önemli ölçüde bu hocaların katkıları ile görev yapmaktadır. Adli Tıp Kurumu ile üniversite anabilim dalları arasındaki en önemli fark Adli Tıp Kurumu’nun yasal düzenleme ile belirlenmiş yapısından kaynaklanan ve farklı dallarda uzmanların ortak kurullarda görüşmeleri ve oylayarak karara varmaları ile sağlanan rapor düzenleme usulüdür. Üniversite Anabilim Dallarında ise olgu ilgili dallarda konsülte edildikten sonra Adli Tıp Anabilim Dalı ve ilgili dal uzmanının ortak imzaladığı raporlar hazırlanmaktadır. Kanaatimce adli tıp uzmanlarını Adli Tıp Kurumu yada üniversite diye ayırmadan tek bir içerikte toplayan ve çalışma koşullarını düzenleyen, işbirliğini artırıcı yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyaç vardır.”

Yorum bırakın

BİLİM VE DÜZMECE BİLİM

Bilgi patlaması yaşanan günümüzde sürekli bilimsel olduğu söylenen birçok çalışma anlatılıyor ancak bunların doğruluğu üzerinde durulmuyor. Bilimsellik çerçevesinin iyi çizilmesi gerektiğini belirten Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Seyhan Çenetoğlu, Sağlık Dergisi’ne bilim ile düzmece bilimin ayrılması hakkında çok özel bilgiler verdi.
Bilimin temel nitelikleri;  bulgularının gözlemlenebilir, ölçülebilir olmasının yanında en temel özelliği herkes tarafından tekrarlanabilir olması, diğer bir deyişle kimsenin tekelinde olmaması ve Karl Popper’in tanımıyla “yanlışlanabilir” olmasıdır. Scientism ise dilimize “bilimcilik” veya “düzmece bilim” olarak çevrilebilir. Bu bağlamda geçimini bilim yaparak kazananlar “bilimden geçinenler”, düzmece bilim veya bilimcilikten kazananlar ise “bilimsel geçinenler” olarak da tanımlanabilir. 
“Ya Yayın Yaparsın Ya Da Atılırsın”
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Seyhan Çenetoğlu ile bilimsellik ve bilimsel geçinenler üzerine Sağlık Dergisi’ne çarpıcı açıklamalarda bulundu: “Miami Üniversitesi Felsefe ve Hukuk Profesörü Susan Haack’ın 1997 yılında yazdığı “Science, Scientism and Anti-Science  in the Age of Preposterism” başlıklı  makale  “Bilim ve Düzmece Bilim” başlıklı bu yazının temel esin kaynaklarından biridir. Başlığında yer alan “preposterism” sözcüğünün pek çoğunuza yabancı bir sözcük olduğundan eminim. Dilimize “tersine önceleme” olarak çevrilebilir. Bu yeni felsefi kavramın kökeni özellikle 1990’lı yıllarda Amerika’da üniversitelerde özellikle sosyal bilimler alanında, 2000’li yıllarda ise temel bilimler alanında akademik hiyerarşide yer alabilmek, rekabet etmek veya yerinde kalabilmek için zorunlu bir şart olarak ortaya konulan “Publish or Perish” ya da “ya yayın yaparsın ya da atılırsın”  düsturudur.
“Araştırma Yaparak Yaşamak” Yerine  “Yaşamak İçin Araştırma Yapmak”
Bilgi patlamasına yol açacağına inanılarak ortaya atılan bu ilke ile “tersine öncelenme” yapılmış ve bir bilim adamı için “Araştırma yaparak yaşamak” yerine  “Yaşamak için araştırma yapmak” ilkesi öncellenmiştir. Ancak bu düstur zamanla bilim adamlarının hem akademik ikbal, hem de bilimsel araştırmalarına parasal kaynak sağlayabilmek için etik olmayan yollara başvurarak masa başı yayıncılık, sonu önceden belli olan araştırmalar yapma ve yayınlamasına yol açmış ve literatürün çok sayıda gerçekten bilgiye dönük olmayan düzmece bilimsel makaleyle dolmasıyla sonuçlanmıştır.  
Özellikle 20.yy’ın sonu ile içinde bulunduğumuz 21.yy başında teknolojideki baş döndürücü gelişmelere paralel olarak gerçek bilimden uzaklaşılarak, insanların çeşitli tutku ve zafiyetleri de kullanılarak yaşamın her alanında özellikle de sağlık alanında bilimsellik kisvesi altında “bilimcilik” ya da “düzmece bilimsel” faaliyet ve uygulamalarında bir patlama yaşanmaktadır.
İnsanların Çoğunun Zihinsel Yapısı Mucizelere İnanmaya Yatkın
İnsanların çoğunun zihinsel yapısı mesleki profesyonellerde dahil olmak üzere mucizelere inanmaya ve kolayca telkin almaya yatkındır. İnsanların bu zihinsel zafiyeti tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de hangi meslekten olursa olsunlar, ya bu gibi iyi niyetli hayalperestler veya kötü amaçlı şarlatan ya da her ikisi tarafından giderek artan oranda kullanılmaktadır. Zaten dolandırıcılığın da ilk kuralı “kurbanının önce aklını al sonra parası kendiliğinden gelir” olarak özetlenebilir. İngilizce’de quack, hoax, fraud, bogus, mumbo jumbogibi sözcüklerle anılan bu eylemler
Düzmece Bilim’in 7 Temel Kuşkulu Belirtisi
“Bilimsel geçinen” bu kişilerin eylemlerini tanımlayıcı sözcüklerdir. Günümüzde çok ciddi bir etik ve yasal sorun haline gelen bu gibi kişiler ve uygulamalarıyla baş etmek neredeyse imkansız hale gelmiştir. Özellikle A.B.D.de çok yaygın olan bu gibi eylemlerde hukukçulara yol göstermek üzere hazırlanmış Düzmece Bilim’in 7 temel kuşkulu belirtisi başlıklı makalenin ana başlıkları şöyle özetlenebilir.
1-   Buluş sahibinin, iddiasını önce akademik ve bilimsel ortamlarda tartışmak ve yayınlamak yerine doğrudan yazılı ve görsel medya (gazete,TV,internet) kanalıyla duyuruyor olması,
2-   Buluş sahibinin, sıklıkla buluşu nedeniyle çıkarı zedelenen bazı egemen güçler tarafından engellendiği iddiasında olması
3-   Buluş sahibinin buluşunun yararlarına ait yeterli bilimsel verinin hemen her zaman yetersiz olması,
4-   Mucize etkili buluşa ait ileri sürülen bilimsel kanıtların sadece kullanıcı memnuniyetine dayalı bireysel tavsiye beyanlarına dayanması, (hatta noter tasdikli olursa daha inandırıcı olur)
5-   Buluş sahibinin buluşunun etki mekanizmasını binlerce yıldır süregelen kadim bir inanca bağlı tedavi yöntemine dayandırması,
6-   Buluş sahibinin buluşunu araştırma ve geliştirme çalışmalarını gizli bir yerde tek başına gerçekleştirdiği iddiasında olması,
7-   Buluş sahibinin buluşunun etki mekanizmasını, bilimin henüz açıklayamadığını iddia edilen yeni doğa yasaları! ile açıklaması (“Bilim dünyası açıklayamıyor, sırrı çözülemiyor” diye yayınlanan reklam ve mesnetsiz haberlerde olduğu gibi)
Alternatif Tıp Dünya Ticaretinde 2. Sırada
Gün geçmiyor ki yazılı ve görsel basında, estetik ve güzellik fuarlarında, anti-aging kongrelerinde çocukluğumuzda okuduğumuz bir çizgi roman olan Tommiks adlı dergideki bir roman kahramanı Dr.Sallaso’nun her derde deva mucize iksiri gibi bir ürünün pazarlaması yapılmasın. Bunlar arasında; zayıflatıcı sabunlar ve bantlar, mucize etkili kırışıklık ve selülit kremleri, yosun hapları, soya yağı enjeksiyonları, gebelik hormonu enjeksiyonları, rahmetli Barış Manço’nun “nane limon kabuğu” başlıklı şarkısındaki gibi iki tutam ondan üç tutam bundan tarzı hazırlanan büyülü mezoterapi reçeteleri, oksi-terapi, ozon-terapi, gazoz gazı (CO2) enjeksiyonları,hologramlı denge bileklikleri, ayurveda rejimleri ve çeşitli geleneksel kadim alternatif tıp ve daha niceleri sayılabilir. Ancak daha da şaşırtıcı olan taraf ise akıl ve bilgi çağı denilen 21.yy.da bu ürünlere ve uygulamalara olan talebin fazlalığı ve bu sektörün dünya ticaretindeki payının dünya silah ticaretinde dönen toplam paradan sonra 2. sırada geldiğidir.
Dorian Gray Sendromu’na Yakalanmış İnsanlar
Peki neden insanlar çıldırmış gibi bu gibi görünürde işe yararmış gibi görünen veya gösterilen işlemlere bu kadar çok para harcamaktadırlar? İnsanların çoğunun zihinsel yapısı mucizelere inanmaya ve kolayca telkin almaya yatkın olduğu için mi? Medyanın büyük paraların döndüğü reklam silahı ile primer narsistik duyguları da azdırılarak Dorian Gray Sendromu’ na yakalanmış insanlar arasında yarattığı kitle histerisi nedeniyle mi? Ya aynı medyanın yarattığı veya onu kullanan meslek profesyonellerinin primer narsistik duyguları körüklenerek oluşturulan Mesih Kompleksi ve sonucu davranışlarda bulunan ve cemaatini Dorian Gray Sendromu’na yakalanmış insanların oluşturduğu Medikal Mesihlere veya ben yapmazsam başkaları nasıl olsa yapacak mantığıyla bu Mesihlerin Havari’liğine özenenlere ne demeli?  Yoksa bu gibi işlemler gerçekten yararlı da birçoğumuz septik bir zihin yapısının mı esiri olduğumuz için Mesihler arasına katılmıyoruz? Eğer hiçbir yararı yoksa, öyleyse neden işe yarar olarak algılanmaktadır ve her zaman bu kitlesel histeriye katılan insanların sayısı sürekli artmaktadır. İşe yaramaz teknolojileri ve tedavileri geliştiren şarlatanları besleyen sorunun nedenlerine dair bu soruların cevabı 
  • Toplumsal olarak eleştirel ve bilimsel şüpheye dayalı bir zihin yapısının eksikliği,
  • Toplumsal olarak büyü ve benzeri doğaüstü inançlara yatkınlık,
  • Bilime değil de mucize vaat eden şarlatanlara aşırı güvenme,
  • Bireysel çaresizlik ve umutsuzluk içinde arayış içinde olmak,
  • Bilimden beklediğini bulamayanların, bilimsel yöntemlere yabancılaşıp mucize vadeden doğal olduğu ve hiçbir yan etkisi olmadığı iddia edilen yöntemlere yönelmesi.
“Cüzdanı ile Bilimsel Vicdanı Arasında Kalmak”
Bazı Tıp Mesleği Mensupları özellikle profesör gibi akademik ünvana sahip olanlar da dahil olmak üzere neden düzmece bilimsel yöntemlere ve alavere-dalavere işlemlere yönelmektedirler. Kanımca birçoğu “Cüzdanı ile Bilimsel Vicdanı” arasındaki ikileme sıkışıp kalmakta ve düzmece bilimin dayanılmaz çekiciliğine kapılmakta ve sayıları da giderek artmaktadır. Sağlık alanında çalışan çeşitli profesyonellerin neden bazen düzmece tedavilere yöneldiklerinin diğer nedenleri ise:
·         Günlük iş hayatının tekdüzeliği ve sıkıcılığından bunalmış olanlarda düzmece bilimin cazip söylemlerinin uyandırdığı heyecan ve değişiklik duygusu uyandırmak.
·         Hekim ve hekim dışı bazı sağlık çalışanlarının toplumda hak ettikleri saygıyı görmedikleri kaygısıyla, yetenekleriyle ilgili sahip olmadıkları ölçüsüz sıra dışı iddialarda bulunması,–bu tipler çoğunlukla görsel medyanın en rağbet ettikleri sağlık guruları olarak karşımıza çıkarlar.
·         Biyolojik olayların doğaüstü güçler tarafından yönetildiği inancına dayalı tedavi biçimlerine inanma ve kayma yatkınlıklarına sahip olmaları.
·         Bilimsel tedavi yöntemlerinin arkasında mutlaka bir komplo teorisi olduğunu düşünen hastalık derecesinde kuşkucu bir zihin yapısına sahip olması.
·         Ölümcül hastalığı olan hastaların tedavisiyle uğraşan sağlık çalışanlarının yaptıkları tedavinin yetersizliği ve yarattığı olumsuzluklar karşısında yaşadıkları ölüm gerçeğinin kendilerinde yarattığı ağır ruhsal baskı.
·         Bireysel batıl inançların mesleki bilimsel düşünce ve gerçeklerin önüne geçmesi.
·         Para kazanma hırsı ve açgözlülüğün mesleki ve ahlaki değerlerin üstüne çıkması.
·         Kendini aşırı beğenmişlik duygusundan doğan Mesih Kompleksi ile çaresizlik içindeki hastalara hükmetmekten zevk alma ve onları kötüye kullanma eğilimi.
·         Hastalık derecesinde karakter bozukluğuna sahip olması.
·         Yaşanılan sosyal bir olayın yarattığı (boşanma, ölümcül hastalık, ölüm gibi) ağır bir ruhsal travma nedeniyle ortaya çıkan kişilik sapması.
Düzmece Tedavilerin Mucizevi Olarak İşe Yarıyormuş gibi Algılanması
Düzmece tedavilerin mucizevi olarak işe yarıyormuş gibi algılanmalarının nedenleri ise şöyle; 
·         Söz konusu hastalık, doğal süreci gereği zaten belli bir sürede kendiliğinden iyileşecektir. Birçok hastalık dönemsel olarak artma-azalma veya çıkış-iniş şeklinde döngüsel olduğundan zaten kendiliğinden iyileşecektir.
·         Düzmece tedavi hastalığın iniş veya azalma döneminde eşzamanlı uygulandığında, ortaya çıkan iyileşme mucizevi olarak algılanır. 
·         Tedavinin gerçekte hiçbir etkisi olmasa da bir kısım hastada, plasebo (muska) etkisi ile geçici olarak psikolojik iyileşme duygusu yaratır.
·         Hasta hem bilimsel tedavi hem de düzmece(alternatif) tedaviyi birlikte uyguladığında ortaya çıkan iyileşmenin daha ziyade düzmece tedaviden ileri geldiğini düşünür.
·         Hastalığın bilimsel tanısı ve seyri hakkında yanlışlık yapılmış olabilir. -(aslında hastanın zaten önemsiz geçici başka bir rahatsızlığı vardır)
·         Hastanın ruhsal durumunda ortaya çıkan geçici rahatlama ve iyilik hali gerçek tedavi olarak algılanabilir.
·         Hastanın aşırı psikolojik ihtiyaç ve beklentilerinin yarattığı düşünce, eylem ve algı yanılgısı.    
“Bu Cihazların Etkileri Üzerinde Literatürde Yer Alan Hiçbir Ciddi Bilimsel Çalışma Yok”
Özellikle 20.yy’ın sonu ile içinde bulunduğumuz 21.yy başında teknolojideki baş döndürücü gelişmelere paralel olarak, maddesel dünyanın ve küreselleşmenin de ahlâk anlayışı içinde,  yaşamın her alanında özellikle de sağlık alanında (buna branşımız da dahil)  bilimsellik kisvesi altında, batı teknolojisi ile mistik nitelikli uzak doğu felsefelerinin  (Yin&Yang dengesi, chi kung veya qi gong ve Reiki gibi kozmik yaşam enerjisi tedavisi, Kundalini’yi veya Psi’yi uyarmak, tıkalı biyoenerji kanallarını açmak, biyorezonans gibi) birleştirilmesi ile üretildiği ileri sürülen “düzmece bilim”sel etkili birçok bol düğmeli, bol ışıklı, bol kablolu ve farklı amaçlar için değiştirilebilir çeşit çeşit uygulama uçları bulunan ve hatta en ileri bilgisayar teknolojisi ile donatıldığı iddia edilen ve her derde deva tanı ve tedavi cihazlarının abartılı reklamı yapılıyor.  Gün geçmiyor ki yazılı ve görsel basında, estetik ve güzellik fuarlarında, anti-aging kongrelerindeki teşhir salonlarında benzeri cihazlar pazarlanmasın. Örnek olarak, tek seansta sigara bıraktırıldığı iddia edilen lazer ışınlı ve/veya biyorezonans etkili cihazlar, kişinin bilinçaltında “yeni bir hayata/bedene doğuş” algısı da  yaratmayı amaçlayan tabut görünümlü infrared ışınlı ve ozon gazlı sauna cihazları, biyorezonans ile çalıştığı ileri sürülen  neredeyse her derde deva çeşitli bilgisayarlı cihazlar  ve Estetik Güzellik Merkezlerinde kullanılan elektromiyolifting, zayıflatma amaçlı elektronik kontrollü pasif eksersiz, iontophoresis etkili ozon ve oksijendirme, laser akupunktur ve benzeri birçok cihaz sayılabilir. Bu cihazların etkileri üzerinde literatürde yer alan hiçbir ciddi bilimsel çalışma olmadığı gibi, sadece bilimsel terminoloji kullanılarak ve üzerinde uygulanan bazı ünlü ya da ünsüz kişilerin aldatıldıkları halde sanki işe yararmış gibi “ben yaptırdım oldu” şeklindeki kişisel beyanları da kullanılarak medyanın reklam gücüyle önce hastalar üzerinden talep patlaması ile geniş bir tüketici kitlesi oluşturulmakta, daha sonra ise ilgili meslek profesyonelleri üzerine hastalar tarafından yapılan baskılar sonucu profesyonellere pazarlanıyor. Bazı meslektaşlarımız tarafından bile bu cihazlara milyon dolarlık yatırımlar yapılıyor. Aslında bu işten en fazla yararı sağlayanlar bu cihazları satanlar ve bu cihazları alarak kullananlardır. Bu cihazların uygulanan kişilere hiçbir nesnel yararı olmadığı halde işe yararmış gibi algılanmalarının en önemli nedeni psikolojik olarak plasebo (muska etkisi) etkisi göstermesidir. Bu nedenle bu tip teknolojik aygıtları ben “Tekno-Muska”olarak nitelendirmekteyim.
“Düzmece Tıbbi Cihazlar”
İnternette museumofquackery.com adresindeki Museum of Questionable Medical Devices’ da tarih boyunca satılan birçok tekno-muskayı görebilirsiniz. Günümüzde sayıları giderek artan ve özellikle zayıflama, estetik ve güzellik alanında pazarlaması yapılan bu cihazları alırken adresteki Düzmece Tıbbi Cihazlar müzesinin kurucusu Bob McCoy’un  “Düzmece bir cihazın belirtileri” başlıklı yazısında belirtilen noktalar şunlardır: 
·          Bilim tarafından bilinmeyen ve henüz açıklanamayan enerji biçimlerini kullanarak tedavi ettiği ileri sürülüyorsa,
·          Kilometrelerce uzaktaki kişilerin bile hastalığını teşhis ve tedavi edebileceği iddia ediliyorsa,
·          Anlaşılması güç ama aynı zamanda bilimsel yabancı sözcük ve terimlerle betimlenen bir adı varsa,
·          Aslında hiç tanınmadığı halde “dünyaca meşhur” biri tarafından icat edildiği ileri sürülüyorsa,
·          Görünüşte hiçbir amaca hizmet etmeyen parlak ışıklar saçan çok sayıda lambaları varsa,
·          Belirli bir amaca hizmet etmeyen birçok düğme ve göstergeleri varsa,
·          Sadece insan bedenini sarsarak, titreterek, ovalayarak, elektrik şokları vererek ve ısıtarak abartılı tedavi iddialarında bulunuyorsa,
·          Tedavi etmediği neredeyse hiçbir hastalık olmadığı diğer bir deyişle- her derde deva- olduğu iddia ediliyorsa,
·          Sadece internet siparişi, kapıda ödemeli posta gönderisi veya özel bir satış noktasından satın alınabiliyorsa,
·          Ruhsatlı ve bilimsel kurallara uygun çalışan herhangi bir hekim muayenesinde hiçbir şekilde mevcut değilse,
·          Üreticisi bile aletin nasıl çalıştığı ve tam olarak nasıl etkili olduğunu tam açıklayamıyorsa,
·         Sonuç almak için hastanın mutlaka özellikle belli bir yöne doğru yönelmesi veya cihazı sadece sıra dışı zamanlarda kullanması şartı isteniyorsa,
·         Hiçbir rahatsızlığınız olmasa bile düzenli olarak kullanmanız gerektiği öneriliyorsa,
·         Cihazın Amerikan İlaç ve Gıda Teşkilatı tarafından kullanılması, satılması ve reklamının yapılması yasaklanmışsa.
Mucize etkili çeşitli buluşların yararlarına ait ileri sürülen bilimsel kanıtlar çoğunlukla sadece kullanıcı memnuniyetine dayalı ve noter tasdikli bireysel tavsiye beyanlarına dayanmakta olup; kaç kişinin bu cihazlardan hiçbir yarar görmediğine ise hiç değinilmemektedir. Unutmamalı ki bozuk saat bile günde iki kere zamanı doğru gösterir.”
KAYNAKÇA:
2-   http://www.baskent.edu.tr/~zuyen/articles/fenomen.html  – Sahte Bilim, Fenomen ve Eleştirel Düşün-me. Zühal Yeniçeri
3-   http://www.ulakbim.gov.tr/dokumanlar/sempozyum3/016_dogan.pdf –Sahte Bilimlerin Çekiciliği Altında Bilimsel Araştırma ve Eleştirel Düşünme, Doğan Kökdemir.
5-   Bilim ve Şarlatanlık- Hüseyin Batuhan, Bulut Yayınları
6-    museumofquackery.com

Yorum bırakın

HEKİMLERE BİTKİSEL TEDAVİ İÇİN HAP BİLGİLER

Muayene sırasında hastalara önerilecek bitkisel tedavi seçenekleri ve ilaç tedavisi ile birlikte dikkat edilmesi gerekenler hakkında uyarıda bulunan Türk Eczacılar Birliği Denetleme Kurulu Üyesi Ecz. Nevin Taşlıçay, hastalıklara bitkisel kaynaklı tedavi önerisi için hap bilgiler verdi.

Bitkisel tedavi günlük hayatta hastaların sık başvurduğu yöntemler, peki hastaların tedavisi sırasında neler kullandığını ve bu durumda tavsiye edebilecek çözüm yollarını Türk Eczacılar Birliği Denetleme Kurulu Üyesi Ecz. Nevin Taşlıçay, Sağlık Dergisine anlattı.
Mabet ağacının yapraklarının hafızayı güçlendirdiğini, unutkanlığı giderdiğini, kulak çınlamasını azalttığını anlatan Taşlıçay, “Eğer hasta bu bitkiyi kullanırken, ağrım var diye bir de aspirin kullanırsa iç kanama olabilir veya burun kanaması olabilir” dedi.  
Bitkisel tedaviler hakkında hekimlerin günlük konsültasyon sırasında işine yaracak hap bilgiler veren Taşlıçay şunları söyledi: “Zayıflamak için aşırı ısırgan çayı içen ya da ısırgan kapsülü kullanan kişi, böbreklerinde sorun yaşayabilir. Antibiyotikler iyi ve kötü bakterileri birbirinden ayırt edemez, çok kullanımı ilaca karşı direncinizi zorlar. Diyete daha fazla lif eklenmesi, kendi mayaladığınız yoğurdun tüketilmesi iyi bakteri seviyesini artırabilir. Özellikle antibiyotik kullanımı sırasında probiyotikler alınabilir. İşlenmiş yiyecek tüketimini aza indirmek, fast-food’dan uzak durmak sağlıklı beslenmek adına önemlidir. Birçok vitamin suda çözünür, depolanmaz. Hızla kana karışıp 2-3 saatte de idrarla atılırlar.
“A Vitamini, Doğum Kusurlarına Sebep Olabileceğinden Hamilelere Verilmemeli”
Cilt sorunları için verilen A vitamini, doğum kusurlarına sebep olabileceğinden hamilelere verilmemelidir. Sebzelerde bulunan B ve C vitamini gibi bazı vitaminler ısı ile kayba uğrayabilir, uzun süre pişirilmemelidir. Ayrıca sebzeler pişerken buhar kaybolmayacak şekilde kapalı kapta pişirilmelidir.
“Biotin; Kırılmış Ve Çatlamış Tırnaklarda, Saç Dökülmesinde En Az Üç Ay Kullanımla Sonuç”
Güneşe hassasiyet oranı yüksek bir cilt, muhtemel niasin yetersizliğinin göstergesi olabilir. Biotin; kırılmış ve çatlamış tırnaklarda, saç dökülmesinde en az üç ay kullanımla sonuç alabileceğiniz bir destektir.
C vitamini kullanan birisi, kan veya idrar tahlili yaptırması gerekiyorsa bunu, hastaya sormak gerekir. C vitamini dışkıda kanın mevcudiyetini gizleyebilir. Aspirin C vitamininin vücuttan atılımını en az iki kat artırır.
Meyan Kökü Öksürüğe Ve Gıcığa İyi Gelir, Tansiyon Yüksekliğine Yol Açar
Yoğurdun yeşilimsi suyu B2 vitamininden zengindir ve mutlaka kullanılmalıdır. Riboflavin
metabolizma hızını artırır. Meyan kökü öksürüğe ve gıcığa iyi gelir, tansiyon yüksekliğine yol açar, kalbe iyi gelmez. Tansiyon ilacı ile birlikte alınıyorsa, ilaç iyileşmeyi sağlamayabilir.
Prostatı olan kişiye sık idrara çıkma sorununa çözüm için ısırgan kökü çayı verilebilir.
Ananas ödemi çözer, içeriğindeki bromelin enziminin etkisi ile sindirimi kolaylaştırır ve vücutta oluşan faz la suyun atılmasında etkili olur. Ödemi olduğunu düşündüğünüz hastalarınıza günlük beslenmesine 1-2 dilim ananas ekleyin.

Çinko Hücre Yenilenmesini Artırır
Çinko bağışıklık sisteminin gelişmesinde, yaraların iyileşmesinde, göz sağlığı ve kemik gelişiminde etkilidir. Çinko vücutta 100’e yakın enzimin yapısında yer alan bir mineraldir. Hücre yenilenmesini artırır. Büyüme için elzemdir. Çinkonun en iyi kaynakları deniz ürünleri, et, balık, süt, peynir, yumurta, yağlı tohumlar, kuru baklagiller ve tahılların özüdür. Çinko yetersizliğinde büyüme geriliği, saç dökülmesi, hastalıklara karşı dirençsizlik, yaraların iyileşmesinde gecikme görülebilir. Aşırı çinko alındığında da demir emilimi engellenir.
“Demirden Zengin Besinler C Vitamini İçeren Yiyeceklerle Birlikte Tüketildiğinde Emilim Artar”
Kansızlık genel bir problemdir. Demir kaynakları kırmızı et, yumurta, kuru meyveler, yeşil sebzeler, kuru baklagiller ve yağlı tohumlardır. Hayvansal besinlerle alınan demir bitkisel besinlerle alınana göre vücudumuzda daha fazla emilir ve yararlılığı daha fazladır. Demirden zengin olan besinler, C vitamini içeren yiyeceklerle birlikte tüketildiğinde demirin vücutta emilimi artar.
Folik Asit Yetersizliğinde Anemi Gelişir
Lahanada bol miktarda vitamin, mineral, posa ve antioksidan bulunur. Aynı zamanda içeriğindeki kükürtlü bileşikler kanser, hipertansiyon ve kalp-damar hastalıklarına karşı koruyucudur. Folik asit yetersizliğinde anemi gelişir. Folik asit suda eriyen bir vitamindir. Bu nedenle yiyeceklerin kaynatma suyu atılırsa kayıplar oluşur. En iyi kaynakları balık, yumurta, yeşil sebzeler, domates, yeşil mercimek, tam tahıllı besinler, ceviz içi ve portakaldır.
Özellikle omega-3 bakımından zengin olan keten tohumu, kalp-damar hastalıklarından korurken, içeriğindeki posa bağırsakları yumuşatarak kabızlığı önler. Sabah açken 1 bardak ılık su ile bir tatlı kaşığı keten tohumu tüketilmesi bağırsak hareketlerini düzenler.”

Yorum bırakın

SAĞLIK DERGİSİ MAKALEYE KONU OLDU

Sağlık dergileri üzerine makale hazırlayan İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Yüksek Lisans öğrencisi ve Sabah Gazetesi Sağlık Muhabiri Didem Seymen, Sağlık Dergisi’ni makalesinde inceledi.

Sağlık dergiciliği üzerine makale hazırlayarak, geçmişten günümüze tarihi gelişimini ve Sağlık Dergisi’ni inceleyen İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Yüksek Lisans öğrencisi ve Sabah Gazetesi Sağlık Muhabiri Didem Seymen, hem makalesi hakkında bilgi verdi hem de neden Sağlık Dergisi’ni seçtiğini anlattı.
Seymen konu ile ilgili şunları söyledi: “Sağlık dergisi denilince aklıma ilk olarak en eski ve köklü dergilerden bir tanesi olan ‘Sağlık Dergisi’ geldi. Hem derginin haberlerini yakından takip ettiğim için hem de derginin mutfağından Yazı İşleri Müdürü Esra Öz arkadaşımı konferanslardaki karşılaşmalarımızda nasıl titiz çalıştığını bildiğimden bu dergiyi seçtim. Sağlık haberciliği zor bir alan. En ufak bir kelime hatası bile birçok sorunu beraberinde getirebilir. İnsanların kafasını karıştırabilir. Sağlık Dergisi ise yıllardır bu işi layığıyla yapan bir dergi. Bu açıdan Sağlık Dergisi’ni incelemek istedim.” 
Sağlık Dergiciliği Makalesi
Sağlık haberciliği, insan davranışlarının değiştirilmesi, geliştirilmesi ve bu davranışlara bağlı çevresel faktörlerin direkt ya da en direkt olarak sağlığı etkilemesi, kişilerin zarardan korunması şeklinde tanımlanmıştır. Sağlık iletişimi sürecinin anahtar basamakları, ikna teorisi, izleyici araştırmaları, sınıflandırma (segmentasyon), programın sistematik süreci ve ürün geliştirmedir.
Sağlık haberciliği, sağlık enformasyonunun basın ve elektronik ortamda sunulmasıdır, genellikle haberler bölümünde, varsa sağlıkla ilgili bölümlerde, dergilerde, radyo-TV programlarında yer alır. Amerika Birleşik Devletlerinde yayınlanan gazetelerin ortalama 4’te biri sağlık konusuna ayrılmıştır. ABD’de yapılan araştırmalar, insanların AIDS konusunda bilgi sahibi olmak için televizyon ve gazeteleri, doktorlara ve bilim adamlarına tercih ettiklerini göstermektedir. (televizyon 25 kat, gazeteler 2 kat fazla bilgi kaynağı olarak kullanılmaktadır.)
Çoğu medya editörü için bir sağlık hikayesinin “tembel” bir tanımı vardır. Bu tanımın içinde; hastalar ya da laboratuvar fareleri olmalıdır, doktorlar ve araştırmacılar olmalıdır, bir prosedür ya da ilaç olmalıdır, yiyecek bir şeyler ve egzersiz olmalıdır. Yazılan haberlerin pek çoğu geniş sağlık konseptlerine gözlerini kapatmıştır. Pek azı sağlık konularını aile/komşuluk ilişkilerini, sosyal aktiviteleri, hukuku ve politikayı konuya dahil ederek işlemektedir. Örneğin kuş gribi salgını haberlerinde gazetelerde hangi bölgede kaç hastanın olduğu, hastalığa yakalananların ve yakınlarının acılarına yer verildiği, korunmak ya da önlem almak için nelere dikkat edilmesi gerektiği konusunda yeterli bilginin verilmediğini içeren haberler mevcuttur. Okuyucuyu derin üzüntü ve korkuya sürükleyen, umutlarını azaltan bu haberlerin konuyla ilişkili tam anlamıyla yol gösterici olma durumundan uzak olduğuna zaman zaman tanık olunmaktadır.
Pek çok haber editörünün düşüncelerinin aksine bazı araştırmaların sonuçları “sağlık politikaları” ile ilgili haberlerin, “haftanın sağlık konusu” ve benzeri başlıklar taşıyan habere göre daha fazla ilgi çektiğini göstermektedir. İyi sağlık haberlerinin satmayacağı kanısına kapılmak hatalı olur. Bu konu tek başına habercinin ya da tek başına editörün halledebileceği bir durum değildir. Kalite için kişilerin ve bölümlerin uyum ve anlayış içinde organize olmaları gerekir. Okuyucunun bir şekilde dikkati çekilmeli, konu anlaşılır ve yalın bir dille anlatılmalıdır.
Sağlık haberciliği, “insanların sağlıklı olma hakları”nın gözetilmesini birinci sıraya koymalıdır. Yapılacak bir araştırmanın “yönlendirilmemiş” olması ve “eksik” olmaması çok  önemlidir. Karmaşık sağlık yapısı içinde kasıtlı, dolaylı hatta kendiliğinden oluşan durumlar, araştırmacıyı hedeflenen noktadan kolayca saptırabilir.
Sağlık Dergiciliğine Tarihsel Perspektiften Bakış
Sağlık dergileri, kapsadığı alanda yapılan araştırmaları, kıstasları belirli olan bilimsel değerlendirmelerden geçtikten sonra, bu araştırmaların sonuçlarını kamuoyu ve kamuoyu yararına kullanacak olan hekimlere ulaştırmakta bir araçtır. Bunun yanında ilgili hekim kitlesinin sürekli eğitimine yönelik yazılar da yine sağlık dergilerinin içerdiği konulardandır.
Üzerinde yaşadığımız köklü bir geçmişe sahip bu topraklarda bilimsel olarak tanımlayabileceğimiz ilk sağlık çalışmalar İstanbul’un fethedilmesinden sonra Fatih’in Hocası Molla Hüsrev tarafından Ayasofya yakınındaki papaz odalarında başlatılmıştır. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda tıp eğitiminin sistematik hale gelmesi ancak 19. yüzyılda askeri tıp okulunun açılmasından sonra gerçekleşmiştir.
Bununla birlikte hekimlerin mesleklerini icra ettiği hastaneler dışında her hekimin kendi başına çalıştığı özel işyerini açma hakkı da vardı ve bu muayenehanelere  “dükkan” ismi verilmişti. Bu dükkanlar daha çok çarşı ve halk sergilerinin bulunduğu yerlerde açılmaktaydı. Dükkanların açılma tarihi yaklaşık olarak 1570’ler civarındadır.
1700’lü yıllara gelindiğinde İstanbul’daki doktorlar hekimbaşı tarafından imtihan edilmeye başlanmış ve sınavı geçenlere serbest çalışabileceklerine dair izin belgesi verilmiştir. O zamanlarda İstanbul’da 27’si cerrah olmak üzere toplam 53 dükkan bulunmaktaydı.
19. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte Osmanlı Devleti batıdaki koruyucu hekimlikten haberdar oldu. Pasteur’un buluşlarından etkilenen II. Abdülhamit, ülkenin içinde bulunduğu şartları iyileştirmek için bu gelişmelerden faydalanmak isteyerek Pasteur menşeli Bakteriyolojihane adı altında Osmanlı’ya özgü bir model kurdurmuştur. Jenner’in 1798’de çiçek aşısını bulmasından sonra Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi bu bilgileri 1801’de İtalyanca’dan dilimize “Telkihi Bakari” adıyla çevirmiştir. İngiliz elçisinin evinde uygulanan aşı ise ülke geneline yayılamamıştır. Ancak 1845’te Galatasaray’daki Mektebi Tıbbiye’de parasız olarak halka uygulanmaya başlanmış hatta talebin çok olması üzerine seyyar sıhhiye memurları da temin edilmiştir.
Pasteur’un kuduz aşısını bulması Osmanlı Devleti’ni de etkilemiş, 19 Mart 1886 tarihinde Cemiyet-i Tıbbiye Pasteur’u derneğe şeref üyesi yapmıştır. Ayrıca Paris’te kurulacak Pasteur Enstitüsüne 10.000 frank bağış yapılmasına ve gelişmeleri öğrenmesi amacıyla bir heyet gönderilmesine karar verilmiştir.
Osmanlı’da anatomiye ait bilgiler İbn-i Sina’nın eserlerinin izlenmesi şeklinde ilerlemekteydi. Bu anlayış 19. yüzyılın ilk yarısına kadar da güncelliğini korumuştur. Cerrahi bilgilerin önemine işaret eden ilk anatomi kitabı ise 1630’larda İtaki tarafından yazılmış ancak Osmanlı Devleti’nde Dr. Ambrois Bernard’ın girişimleri sonucu 1839 yılında kadavra üzerinde çalışılmasına izin verilmiştir. Yalnızca müslüman olmayanların cesetlerinden kadavra olarak yararlanılabilmesi izni kısa bir süre sonra kadavra bulunmasında sorunlara neden olmuştur. Tersane zindanında ölen yabancı mahkumların cesetleri yetmeyince, kimsesizlerin cesetlerini kadavra olarak tıp okuluna getirmeyi planlanmıştır. Hatta mezarlık imamının ikna edilmesi için kendisine bir miktar para teklif edilir ancak imamın tereddütleri padişaha kadar uzanınca girişim iptal edilir.
19.yy’ın başına kadar Osmanlı Ordusu’nda hasta bakımı ihtiyacını karşılayacak hastaneler bulunmamaktaydı. Yeniçeri ocağında hastalananlar, ordudaki doktor & cerrahlar tarafından kışlalarda tedavi edilmekteydi. Padişah II. Mahmut 1826’da yazdığı Hattı Humayun ile Anadolu ve Rumeli taraflarında kurulacak kışlaların yanına birer de askeri hastane yapılması emrini vermiştir. İlk askeri hastane “Gülhane Seririyat Hastanesi”dir. Osmanlı Hükümeti tıp eğitiminde bir ıslahat yapmaya karar vermiş ve bunu takiben Almanya’dan Dr. Rieder ve Dr. Dayke getirilmiştir. Bu hekimlerle Askeri Tıp Okulu’nun müfettişi – dahili ve cerrahi hekimleri olarak 3er yıllık sözleşme imzalanmıştır. Dr. Rieder’e hastane kurması için Topkapı Sarayı içindeki Gülhane Rüşdiyesi binası gösterilir. Gülhane Seririyat Hastanesi uygulamalı tıp eğitimi açısından ülkemiz tarihinde önemli bir yere sahiptir. Burası askeri hekimlikten ziyade tıp sonrası bir ihtisaslaşma kurumu şeklindedir.
İlk eczane 1757 yılında İstanbul Bahçalap’da açılan “İki Kapılı Eczane”dir. 1880’lerde doğuda Erzurum, Van ve Trabzon’da da eczaneler bulunmakta ancak bunlar diplomasız kişiler tarafından işletilmektedir. 18. yy’da dükkan açan hekimler ilaçların içine konduğu hokka adlı kapları da bulunduruyordu. Bu şekilde muayenehane açmış olan hekim aynı zamanda eczane de açmış oluyordu.
14 Mart 1919 yılında, tıp öğrencilerinin işgalci güçlere karşı bir reaksiyonu olarak 14 Mart 1827’de kurulan ilk tıp okulunun kuruluşuna ithafen bu tarih Tıp Bayramı olarak kabul edilmiştir. Üstelik bu kutlamaya işgal ordusu başhekimi de katılmıştır. 1929 yılına kadar her yıl 14 Mart tarihinde kutlanan Tıp Bayramı, tıp tarihçisi Dr. Şevki Uludağ’ın tavsiyesi üzerine Bursa Yıldırım Beyazıt Darüşşifasının hizmete başlama tarihi olan 12 Mayıs’a alınmış ve 1937’ye kadar bu tarihte kutlanmıştır. Ancak 1937 yılından sonra yine 14 Mart tarihine dönülmüştür.
Bununla birlikte Osmanlılar kitap ve gazete basımında olduğu gibi, dergi yayını alanında da Avrupa’yı oldukça geriden takip etmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk dergi, 1849 yılında yayımlanmaya başlayan Vakayi-i Tıbbiye’dir. Tıbbi konuları bünyesinde barındıran bu derginin çıkarılması için, o dönemde Hekimbaşı olan Abdülhak Molla, bir gerekçe ile Babıali’ye müracaat etmiştir. “Memleketteki önemli işlerin yoluna girdiği sırada, tıbba ilişkin konularında düzenli bir şekilde ilerlemesinin Tıbbiye’deki hocaların eğitim ve öğretim yönlerine bağlı olduğunu” belirttikten sonra, özellikle Paris ve Londra’da bilimsel alanlarda ortaya çıkan yeniliklerin tıp bilimine önemli katkılarda bulunduğunu ifade etmiştir. 600 civarında abonesi olan dergi, yayın hayatını üç yıl sürdürebilmiştir.
1862’de ikinci dergi olan Mecmua-i Fünun yayınlanmaya başlamıştır. Dergi “Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye” tarafından çıkarılmıştır. Ahmet Vefik Paşa, Edhem Pertev Paşa, Mehmet Cemil Paşa, Kadri Paşa, Halil Bey, Rıfat Bey, İngiliz Sait Paşa, Hekimbaşı Salih Efendi, Aleksandr Karatodori Efendi, Sakızlı Ohannes Efendi, Tarihçi Hayrullah Efendi gibi devrin önemli simaları bu derginin yazar kadrosunda yer almışlardır. İlk iki yıl düzenli çıkan dergi, üçüncü yılında İstanbul’daki kolera salgını yüzünden önce aralıklarla yayınlanır, daha sonra ise yayını tamamen durdurulur. 15 yıl geçtikten sonra 1883’te tekrar Münif Paşa tarafından yayınlanmaya başlayan Mecmua-i Fünun ilk sayısındaki “Bir Yıldız Böceği İle Bir Yolcu” başlıklı makaleyi yayımlamıştır. “Yıldız” kelimesi Abdülhamid’le özdeşleştiğinden ötürü, o dönemde yasaklı kelimeler listesinde yer almaktaydı. Bu konu yüzünden sorguya çekilen Münif Paşa “Bunda kasıt aramak alıklıktır” der ve kalkar. Türk kültür tarihinde önemli bir yeri olan derginin kapatılma sebebi de budur.
1849-1871 yılları arasında çıkan dergiler genellikle seçkinler tarafından yayınlanmış ve yine aynı kesime hitap etmiştir. 1872 yılında ise Ahmet Mithat Efendi’nin yayınlanmaya başladığı “Dağarcık” ile bu durum değişerek alışılagelen yapı bir nebze de olsa kırılmıştır. “Dağarcık” kolay okunan yazıları, vakit geçirtmeye olanak tanıyan konuları ile kısa zamanda geniş bir kitlenin beğenisini kazanmış, aranan bir dergi haline gelmiştir. “Duvardan Bir Seda” adlı bir makale yayınlayan Ahmet Mithat, Basiret’te çıkan imzasız bir yazıda İslam aleyhinde yayın yapmakla suçlandı. Ahmet Mithat Basiret’e gönderdiği cevabi yazıda bunu reddettiyse de Bab-ı Meşihat tarafından suçlu bulunarak Rodos’a sürüldü.
İnceleme: Sağlık Dergisi
“Sağlık” dergisi 16 Ocak 1991 tarihinde kurulmuş ve sağlık sektöründe kurumsal hedef kitleler belirleyerek; medikal firmalara, sektör temsilcilerine, hastanelere yönelik yayın politikaları izlemeketedir. İmtiyaz sahibi Mustafa Daşçı olup, reklam ve halkla ilişkileri ile ise Can Tanrıyar ilgilenmektedir.
Sektör yayınları arasında, aylık Sağlık Yayıncılık ile birlikte haftalık Sağlık İhale Dergisi’de bulunmaktadır. Ayrıca elektronik ortamda Medikal-Tıbbi İhale Takip Internet Sistemi güncellenerek devam etmektedir.
Sağlık dergisi; Türkiye genelinde tüm hastanelere (Sağlık Bakanlığı, Üniversite, Belediye ve Asker Hastaneleri), Sosyal Güvenlik Kurum ve Kuruluşlarına (merkez ve taşra teşkilatları dahil), sağlık sektöründe yer alan ilgili kuruluşlara, kişilere ve üyelerine gönderilmektedir. Ortalama 150 sayfadan dergi, sağlık sektörüne ilişkin hastane ve medikal firma haberleri ile, güncel sağlık haberleri, mevzuat bilgileri ve makalelerden oluşmaktadır. Dergide bir diğer dikkat çeken nokta ise medikal reklamların derginin yaklaşık yarısında yer almasıdır.
Dergi, ihale mevzuat takibi ve danışmanlığının yanı sıra, sektörün ve abonelerinin sorunlarıyla ilgilenir gözükmekte, sağlık sektörü içinde yer alan kurum ve kuruluşların katıldığı bilimsel toplantılara, güncel sorunların çözümüne ilişkin seminerlere ev sahipliği yapmakta, dolayısıyla sektöre katkı sağlama gayreti içinde olan bir yayın kuruluşudur.
Dergi, medikal firmalar ile sağlık kurum ve kuruluşları arasında iletişimsel köprü kurarak, ihalelerde şeffaflığı ve rekabeti sağlamak, sağlıkla ilgili organizasyonlarda aktif rol alarak sektörün gelişmesine öncülük etmek, medikal firmalar ve sağlık kurum ve kuruluşlarına ait kataloglar düzenleyerek sektörel iletişimi kolaylaştırmak, canlandırmak, sektörün sorunlarını, ilgili arenalara taşıyarak idari, mali, ekonomik çözümler üretilmesinde öncülük etmek, gibi temel ilkeleri ile yayın hayatına devam etmektedir.
Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz ile Sağlık Dergiciliği Hakkında Söyleşi:

DS: Siz öncelikle bir biyologsunuz, aslında eğitiminizi biyoloji üzerine tamamladınız daha sonra gazeteciğe merak sardınız. Bir şekilde hem sağlık sektöre hem tıp hem basın yayın ve bir yandan spikerlik eğitimi derken iki alanı aslında çok güzel bir biçimde harmanlamayı başarıyorsunuz.

EÖ: Biraz ilgi meselesi sanırım. Çünkü biyolojide de eğitim alma sebebim buydu sağlığa olan ilgimdi sonrasında yazma olan tutkum daha ağır bastı. Sonrasında gazeteciğe geçtim.

DS:Sağlık haberciliği denince ilk akla gelen gazetelerdeki şunu yiyin, bunu yemeyin, sağlıklı yaşamanın 100 yolu gibi magazinsel haberler oluyor. Bir de hükümetin sağlık politikalarıyla ilgili haberler, yeni gelişmeler, yasalar ve bununla ilgili rutin olarak paylaştığı sağlık haberleri var. Ama sizinki daha profesyonel bir boyutta değil mi?

EÖ:Hekimleri ilgilendiren her şey, yasalar, yönetmelikler, yapılan değişiklikler hepsi bizi ilgilendiriyor. Mesela performans sistemi geldi. Hekimler direk bizi arayıp soruyorlar. Bu sistemde neler olacak, memnunuz ya da memnun değiliz gibi görüşlerini bize iletiyorlar. Bu anlamda bu halkı ilgilendirmiyor performans sitemi. Yalnızca aldıkları hizmetin kaliteli olmasına bakıyor halk. Ama biz hekimlerinde çalışma koşullarını ele alıyoruz.

DS:Sağlık Dergisini ve Neler Yaptığınızı Biraz Anlatır mısınız?
EÖ: Kar amacı gütmeyen Sağlık adlı bir dergimiz var. Tüm tıp sektörüne hizmet eden bir dergi aslında ve tüm Türkiye’de dağıtımı gerçekleşiyor. Aylık tirajı 10 binin üzerinde. Türkiye’deki tüm hastanelerde bu dergiyi bulabilirsiniz. Çok kapsamlı, tıp dünyasındaki yenilikler, gelişmeler, teknolojik alandaki bütün her şey Sağlık dergisinde var. 20 yıllık bir dergi. Ben de 4 yıldan fazladır bu dergide çalışıyorum.  Yazı işleri müdürü çalışıyor ve aynı zamanda muhabirlik de yapıyorum. Hedef kitlemiz aslında hekimler. Sağlık aslında haberciliği şöyledir; ya halka hitap eden bir çalışma yapılır yada profesyonellere yönelik. Her ikisine birden hitap etmeniz mümkün değildir. Bu bağlamda bizim dergimiz profesyonellere yönelik. Hekimlerin bilmediği bilgilere ulaşmaya çalışıyor, teknik bir dil kullanıyoruz. Bu yüzden de halka yönelik değil hekimlere yönelik oluyor. Halk haberciliğinde ise çok sık rastlanan ya da nadir görülen hastalıkların tedavi ve korunma yöntemleri anlatılır ama biz bunları işleyemiyoruz. 


DS: Bütün gelişmeleri takip etmeniz gerekiyor. Hukuki anlamada, teknolojik anlamda, yeni sistemler ve pek çok dal var. Tıp denilince tek bir alandan oluşmadığı için tüm bu alanlara vakıf olmanız lazım. Dolayısıyla biraz zor gibi. Nasıl yapıyorsunuz? Hekimlerden önce pek çok konuda bilgi sahibi olmak ve onları aydınlatmak zor olmalı.Bize biraz çalışma sisteminizi anlatabilir misiniz?

EÖ: Tabi ki, her dalda en başarılı isimleri araştırıyoruz ve bu alanda ilkleri gerçekleştiren isimleri araştırıyoruz genellikle. Yani normal bir hekim değil de o alana ilk olan hekime ulaşıp; nasıl yaptığını, o yöntemin faydalarını ve zararlarını, dez avantajlarını, her şekilde ele alıyorum. Ancak bu bilgileri habere dönüştürürken belli bir bilgi ve birikime sahip olmak gerekiyor. Bu anlamda sağlık muhabirliğinin de özellikle altını çizmek istiyorum. Gazetelerde yeni çalışmaya başlayan çaylak diyebileceğimiz arkadaşlarımızın sağlık muhabiri olmak için önce çok şey öğrenmeleri gerektiğini düşünüyorum. Zira sağlık muhabirliği çok hassas bir iştir, konuyla ilgili ciddi bir birikim gerektirir çünkü yazdığınız en ufak bir haber birçok insanın sağlığına mal olabileceğinden sorumluluk çok büyüktür.

Kaynak:
·         WHO ve PAHO, Commication and Health, Sub Committee on Planning and Programming of the Executive Committee, 29.bölüm, http://amro.who.int/english/gov/ce/spp/spp32_3.pdf, 1997, s. 24.
·         A.g.e.
·         Nieman Reports, Journalist’s Trade: Investigating Scandal in the Catholic Church,  http://www.nieman.harvard.edu/reports/contents.html, 2003, s. 8.
·         Bülent Varlık, Tanzimat ve Meşrutiyet Dergileri, T.C.T.A., İletişim Yayınları, İstanbul 1985, s.112.
·         Dündar Akunal, İlk Türk Dergisi: Mecmua-i Fünun, T.C.T.A., İletişim Yayınları, İstanbul 1985, s.117.
·         İlhan Yerlikaya, Basiret Gazetesi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları, Van, 1994, s.69

Yorum bırakın

AVRUPA’NIN EN BÜYÜK BÜTÇELİ "ŞİZOFRENİ ARAŞTIRMASI"

Sadece klinik muayene ile tanısı konulabilen sizofreni hastalığının risk etmenlerinin  “Gen-Çevre Etkileşimi” başlığı altında araştırıldığı Avrupa Şizofreni Ağı Dahilinde 13 ülkede, 25 merkezde yürütülen araştırma hakkında bilgi veren çalışmanın Türkiye ayağının veri toplama koordinatörü Psikiyatri Uzmanı Dr. Sinan Gülöksüz, çalışmanın şizofreni ile ilgili Avrupa’nın en büyük bütçeye sahip araştırması olduğunu belirtti.  

“Şizofrenide Gen-Çevre Etkileşimi Çalışması İçin Avrupa Şizofreni Ağı Dahilinde Türkiye Şizofreni Ağı Aile Temelinde Gen Çevre Etkileşimi Çalışması: Çok Merkezli, Uluslararası, Müdahalesiz Laboratuvar Çalışması”başlıklı EU-GEI çalışması, Türkiye’den sağlık alanında desteklenen en yüksek bütçeli Avrupa Birliği projesi olma özelliği taşıyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Sinan Gülöksüz’ün veri toplama koordinatörlüğü gorevini ustlendigi çalışma hakkında Sağlık Dergisi’ne şu açıklamalarda bulundu: “ EU-GEI projesi toplam 13 ülkede, 25 merkezde yürütülüyor. Türkiye’de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı liderliginde yürütülen projede Prof. Dr. Cem Atbaşoğlu ve Doç. Dr. Meram Can Saka yurutucu araştırmacı olarak görev alıyor. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, bu proje kapsamında Dokuz Eylül Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Köksal Alptekin ve İstanbul Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Alp Üçok ile ortaklaşa çalışarak, Ankara Üniversitesi Beyin Araştırmaları Merkezi çatısı altında projeyi yürütüyor. Projeye Türkiye’den 1000 hasta,1000 hasta yakını ve 1000 kontrolün dahil edilmesi hedefleniyor. 

Klinik muayene ile tanı konuyor
Şizofreni, tanısı klinik muayene sonucu konulan  bir hastalık. Bu hastalığa çevrenin ve genetik yapının ne kadar etkili olduğu üzerine istatistiki bir sonuç elde etme imkanı yakalayacağız. Şizofreni, kronik özelliği ile kişinin becerilerinde belirgin gerilemeye neden olan, uzun ve pahalı tedaviler gerektiren, yüksek oranda başka hastalıklara ve erken ölüme yol açabiliyor. Şizofreninin toplumun yüzde 1’inde, diğer klinik psikozlar ile beraber düşünüldüğünde ise toplumun yüzde 3’ünde görülen bir hastalık grubu olduğu dikkate alındığında, halk sağlığı açısından da var olan en büyük sorunlardan biri.

Gen-Çevre etkileşim 
Proje kapsamında görüşülen hasta ve hasta yakınlarından elde edilen bilişsel, psikolojik, sosyal ve genetik materyaller incelenerek hastalığın nedenleri ile gen-çevre etkileşimi hakkında sonuçlar elde edilecek ve bu veriler kapsamlı bir biçimde değerlendirilecek. 

Psikozların Sebepleri
anlaşılabilmesi için genetik (kalıtsal) özellikler önemli olduğundan katılanlardan kan örnekleri alınıyor, alınan kan örneğinden genetik özellikleri gösteren gerekli materyal (DNA) isimsizleştirilerek çalışma kapsamında genetik tetkikleri yapacak merkezde değerlendiriliyor.” 

Yorum bırakın