Eylül 2012 için arşiv

HANİ OKULU SEVECEKTİM

“Hani Okulu Sevecektim” diye düşünen ve okulda sorunları olan tüm öğrencilere, ailelerine ve öğretmenlerine yaralı olacağını dile getiren Klinik Psikolog Olcay Güner,  gerçek hayattan öykülerle sorunların daha net anlaşılmasını sağlayacağını söyledi.

`Biraz gayret etse olacak sanki…`, `Akıllı olduğu ortada ama neden yapamıyor?`, `Daha iyisini yapabileceğini biliyoruz…` bu ve benzer söylemleri sürekli çocuğunuz ya da öğrencileriniz için kullanıyorsanız ya da sıklıkla işitiyorsanız, bu kitap size ışık tutabilir. Kitapta, son derece akıllı oldukları halde okulda başarısız olan ve ne sorunlarını çözümleyebilmiş ne de çevrelerindeki yetişkinler tarafından tam olarak anlaşılamamış tüm öğrencilerin ortak hikayelerinden söz ediliyor.

Klinik Psikolog Olcay Güner, Efil Yayınevinden çıkan “Hani Okulu Sevecektim” kitabı hakkında Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Lisans Eğitimimi İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde yaptım , ardından Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Psikoloji Bölümü -Yüksek Lisans Derecesi ile ‘Klinik Psikolog’ ünvanı aldım. Kariyerimin ilk yıllarından itibaren klinik çalışmalar yaptım. 1990 yılından beri Davranış Bilimleri Enstitüsü’nde 21 yıl ‘Klinik Psikolog’ ve yönetici olarak görev aldım.

2011 yılından itibaren ise kendi kurduğum Arkabahçe Psikolojik Gelişim, Eğitim ve Danışmanlık Merkezinde Klinik Psikolog ve yönetici olarak çalışmaktayım. Danışanlarıma, psikoloji alanında çalışanlara, ailelere ve eğitimcilere yönelik danışmanlık, eğitim ve süpervizyon çalışmaları yapmaktayım. Ayrıca 2007-2011 eğitim öğretim dönemleri arasında Marmara Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü’nde yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çalıştım. Şu anda aynı üniversitede doktora çalışmalarımı sürdürmekteyim.

Psikoterapi çalışmalarımda ağırlıklı olarak Dışavurumcu Sanat Terapisi, Çözüm Odaklı Terapi, EMDR Terapisi, Aile Terapisi, Öyküsel Terapi, Oyun Terapisi Tekniklerini kullanıyorum. Ağırlıklı olarak çalıştığım danışmanlık konuları ise, psikolojik travma, okul ve öğrenme sorunları, çocukluk dönemi sorunları, boşanma danışmanlığı, evlat edinme danışmanlığı ve aile içi iletişim sorunlarıdır.


Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Dikkat eksikliği, öğrenme bozukluğu ve sosyal beceri eksikliği olan çocuk ve gençlerle yaklaşık 20 yıldır çalışıyorum. Her biri ile uzun soluklu özel eğitim ve terapi çalışmalarına girdim. Birçoğu okulda oldukça başarısız idi. Ancak insanı hayrete düşürecek kadar başarılı oldukları yönlerine de sıklıkla tanık oldum. Yazı yazamayan ama kendinden üç yaş büyük ablasının matematik ödevlerine yardım eden bir matematik dehası; çarpım tablosunu ezberleyemeyen ama evdeki her elektronik eşyayı tamir edebilen bir elektronik ustası; ayakkabılarını bağlayamayan ama şiir yarışmalarında birincilikleri olan bir şair; okuyamayan ama girdiği her münazaradan başarı ile çıkan bir müthiş bir tartışmacı; dikkatini toparlayamayan ama madalyalar kazanan bir jimnastik şampiyonu; hiç arkadaşı olmayan ama sahneye çıkınca harikalar yaratan bir tiyatrocu gördüklerimin sadece bazıları idi… Mesleğimin ilk yıllarında bu ‘başarısız’ çocukların üstün yönlerine tanık oldukça şaşırıyordum. Ama artık biliyorum ki onların her biri sıradışı çocuklar. İçinde bulundukları öğrenci grubunda çok farklı kalıyorlar. Ancak, anlaşılırlarsa, işlenirlerse, keşfedilirlerse parlayabiliyorlar. Şanssızlıkları okul sistemlerinin ağırlıkla talep ettiği hafıza, ardışık ve mekansal  düzenleme, ince motor, dil, yüksek düşünme becerilerinden birinde veya birkaçında zaafı olmak ve sistem gereği güçlü alanlarını okulda sergileyememek.

Bu çocukların sorunları ile baş edebilmeleri için enerjiye, yüreklendirilmeye, iyimserliğe ve sabıra ihtiyaçları var. Bu sorunlarla tek başına mücadele edebilen pek az çocuğa rastladım. Mücadelelerini sürdürebilmek için ne kadar çok destek alırlarsa ve anlaşıldıklarını, fark edildiklerini ne kadar hissederlerse o kadar başarılı oluyorlar. Bu nedenle önce aileleri,  öğretmenleri ve sonra çevrelerindeki herkes tarafından anlaşılmaya ve desteklenmeye ihtiyaçları var. Bu desteği vermenin kolay olmadığı da bir gerçek. Uzun soluklu bir soruna, uzun süreli destek vermek aileler için de, öğretmenler için de zor. Ancak çalışmalarım esnasında sorunu iyi tanıyan ailelerin, öğretmenlerin ve çevrenin  destek süresinin ve kalitesinin arttığını gözlemledim. Böylece okul sorunlarını tanımayı kolaylaştırıcı olacağını ümit ettiğim bu kitabı yazmaya karar verdim.

Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
Okul sistemlerinin, ailelerin okul sorunları olan çocukları doğru anlamaları ve uygun şekilde destekleyerek güçlü yönlerini açığa çıkarmalarına yardımcı olmaları.

Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Bu kitabı aileler, öğretmenler, okulda başarısız olduklarını düşünen gençler ve konu ile ilgilenen herkes okuyabilir. Kolay okunabilmesi için mümkün olduğunca basit ifadeler ile yazılmıştır. Kitapta yer alan giriş öykülerinin her biri danışanlarımın yaşantılarına aittir. Öykülerdeki karakterlerin isimleri ve çevresel özellikleri değiştirilmiştir.

Her bir bölümü okuduktan sonra çocuğunuzun ya da öğrencinizin de bu konu ile ilgili güçlükleri olduğunu düşünüyor iseniz, ona basit bir özet yapmanız iyi olacaktır. Sizin çocuğunuzu ve öğrencinizi anlamanız kadar, onun kendi durumunu çözümleyebilmesi de önemlidir.

Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
 Beni en çok şaşırtan küçük okuyucularımdan gelen tepkilerdi. Zira daha çok yetişkin ve gençleri hedefliyor diye düşünerek kaleme aldığım kitabım, çocuklar tarafından da okunabiliyordu. Onlardan “Okurken, bizi anlayan biri var! diye düşündüm…”, “Bu kitabı acilen öğretmenime hediye etmem lazım, imzalar mısınız?…”, “Bu kitabın hepsini siz mi yazdınız? Ben bir sayfayı zor yazıyorum. Kaç gün sürdü ki… ?” türünde aldığım içtenlik kokan yorumlar bana bir kez daha “Iyi ki çocuklarla çalışıyorum.” dedirtti.
Kitabınız yazar olarak size neler kazandırdı?
Bu benim ilk kitabım. Yazabildiğimi, anlaşılabildiğimi görmek çok tatmin ediciydi.
Mutlaka herkesin okuması gereken kitap/müzik/film sizce hangisi?
Alice Miller in yıllar önce yazdığı “Yaratıcı Çocuğun Dramı” adlı kitabını çok yararlı buluyorum.

ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR! 


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler: 

– Blogu izlemeye almak 

 Facebook sayfamı beğenmek 

– Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.

4 Ekim Perşembe günü saat 23:00’a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 5 Ekim Cuma sabahı buradan duyurulacaktır.

Çekilişi Sultan Hanım kazandı, adresini ilettiğinde kitabı göndereceğim.
Reklamlar

16 Yorum

ALZHEİMER DOSYASI

“21 Eylül Dünya Alzheimer Günü” dolayısıyla gündeme gelen unutkanlıklar ve hafıza kaybı hakkında merak edilenler ve son araştırmalar bu haberde yer alıyor.  


Alzheimer hastalığı nedir?
Alzheimer hastalığı bazı beyin hücrelerinin ölümüyle karakterize, kesin nedeni bilinmeyen ve bunamaya sebep olan bir beyin hastalığıdır. Halk arasında unutkanlığın eşlik ettiği hastalıklar için genellikle bunama (demans) terimi kullanılır.
Alzheimer,  günlük hayatın her zamanki gibi sürdürülmesini engelleyen, ilerleyici kronik bir beyin hastalığıdır. Alzheimer, unutkanlıkla başlayan, kişinin zihinsel yetilerini elinden alan ve bakıma muhtaç duruma getiren bir hastalıktır. Bu hastalıkta aynı zamanda pek çok psikiyatrik belirti bir arada görülebilmekte ve hem hastanın hem de ailesinin yaşam kalitesi çok ciddi derecede düşebilmektedir.   Bunama sebepleri içinde en sık görülen hastalıktır. Hastalık, her yaşta görülebilir ama özellikle 60 yaşından sonraki yaşlarda görülme sıklığı artış gösterir. Kişinin aklını kullandığı bütün alanlarda ilerleyici bir kayıpla giden hastalık tablosudur.  Bunama yaşlılığın doğal bir sonucu değildir.  Bu nedenle her yaşlanan kişi bunamaz

Alzheimer Neden olur?
Alzheimer hastalığında bir dizi muhtemel etkenler tartışılmakta ise de hastalığın nedeni tam olarak bilinmemektedir. Yaş, Alzheimer için temel risk faktörünü oluşturmaktadır.  Alzheimer, eğitim durumu ve ekonomik kazanç durumu düşük kişilerde iki kat daha fazla görülmektedir. Depresyon ve geçmişte kafa travması öyküsü varlığı artırıcı bir risk faktörü olabilmektedir. Kadınların uzun yaşamalarıyla ilgili olarak risk faktörü artabilmektedir. Alzheimer hastalığı ilerleyici ve geri dönüşsüzdür ancak erken teşhisle belirtileri bir süreliğine geciktirilebilir, hatta iyileştirilebilir.

Alzheimer hastalığının belirtileri nelerdir?
Kişinin günlük yaşamını etkileyecek düzeyde unutkanlık, tanıdığı kişileri, eşyaların yerini hatırlayamama, kelime bulmada güçlük, para hesabında zorlanma, bildiği yolları karıştırma, her zaman yaptığı işlerin unutkanlık nedeniyle aksaması, dikkatin dağınık olması gibi.

Kaç yaş grubunda görülür?
Kişinin sosyal ve mesleki yaşamında hastalık öncesine göre belirgin bozulmaya neden olur. 85 yaşın üstündeki nüfusun yüzde 25’inde Alzheimer hastalığının ortaya çıkması beklenir. Alzheimer vakalarının küçük bir kısmının genetik geçişle ilişkili olduğu ortaya konulmuştur.

Hastalığın ilerlemesi 5 ile 20 yıl (ortalama süre 7-8 yıl) sürebilir. Hastalığın en ileri evresinde Alzheimer hastasının 24 saat bakıma ihtiyacı vardır.  Beslenme, temizlik, tuvalet ihtiyacı ancak bir bakıcı tarafından sağlanabilir.
Ülkemiz ve dünya nüfusu giderek yaşlanmakta ve bu sebeple demansın en yaygın sebebi olan Alzheimer Hastalığı’nın ülkemiz ve dünya için önemi artmaktadır. Son yıllarda yapılan bir çalışmada, her 7 saniyede dünya nüfusuna yeni bir Alzheimer hastasının eklendiği bildirilmiştir.

Alzheimer ilk ne zaman görüldü?
Alzheimer hastalığı ilk kez, yaklaşık 100 yıl önce, ilerleyici zihinsel işlev bozukluğu ve davranış değişikliği yakınmaları ile hastaneye yatırılıp beş yıl boyunca izlenen ve ölümü ardından otopsisi yapılan Auguste D. İsimli hastadan elde edilen verilere dayanılarak tanımlandı. (1)

Alzheimer  ile ilgili araştırmalar nelerdir?
Tüm demans vakalarının büyük bir çoğunluğunu Alzheimer Hastalığı oluşturmaktadır.  Tüm demansların 2/3’sinden sorumludur. 65 yaş üzerindeki kişilerdeki Alzheimer prevalansı yüzde 10 civarındadır. Prevalans, yaş arttıkça yükselmekte ve 85 yaş üzerindekilerde yüzde 45’e ulaşmaktadır. (2)

İstanbul’un Kadıköy ilçesinde gerçekleştirilen Türkiye Alzhemier Hastalığı Prevalansı Çalışması’nda 70 yaş üzerindekiler arasında Alzheimer hastalığı prevalansının yüzde 11 olduğu saptanmıştır. Bu prevalans değerine göre Türkiye’de 250-300 bin Alzheimer hastası olduğu varsayılmaktadır. (3)

Amerika Birleşik Devletleri’nde Alzheimer Hastalığı’nın ekonomik maliyetinin 300 milyar dolar olduğu tahmin edilmektedir. Sağlık Bakanlığının Türkiye Ulusal Hastalık Yükü 2004 Araştırması’na göre 60 yaş ve üzeri grupta Alzheimer ve diğer demanslar toplam hastalık yükünün yüzde 3.2’sini oluşturmakta ve en fazla hastalık yükü oluşturan hastalıklar arasında 6. sırada yer almaktadır. Bakım veren aileler, kişiler ve kurumların sorunları da eklendiğinde yaşlı ruh sağlığı ile ilgili standart hizmetlerin planlanması, politikalar geliştirilmesinin önemi aşikardır.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Türkiye 2050 yılında dünyada en fazla Alzheimer hastası olacak 4 ülkeden birisidir. Türkiye’de yaklaşık olarak 300 bin Alzheimer hastasının olduğu tahmin edilmektedir. Erken teşhisin büyük bir önem taşıdığı hastalıkla ilgili halkı bilgilendirmenin ve gelişmelerin duyurulmasının son derece önemli olduğunu düşünülmektedir. Orta yaşlarda alınabilecek tedbirlerle başlangıcının geciktirilebileceği bireylere öğretilmelidir.

Ülkemizdeki 300 bin Alzheimer hastası ve bu hastaların aileleri de hesaba katıldığında hastalığın çok geniş bir kitleyi ilgilendirdiği görülmektedir. Yapılan bir araştırma hastaların yüzde 75’inin hastalık hakkında bilgi sahibi olmadığını, hastaya bakım verenlerin yüzde 27’sinde ciddi depresyon ve tükenme bulunduğunu göstermiştir.

Alzheimer hastalarının en az yüzde 50’si tanı ya da tedavi almadan hayatını kaybetmekte, aynı araştırmaya katılanların yüzde 83’ü yaşlanınca bunamanın “normal” olduğu düşüncesi taşıdığını göstermiştir.

Geri döndürmek ya da yavaşlatmak elimizde mi?
Üsküdar Üniversitesi’nden Nörolog Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ konu ile ilgili şunları söyledi: “Beynin zihinsel ve davranışsal işlevinin bozulmasıyla ortaya çıkan Alzheimer’ın her durumda Demans değil. Küresel anlamda Alzheimer’ın dünyayı tehdit eden bir hastalık olduğu da istatistiklerde kendini gösteriyor. İstatistikler 2025 yılında 25 milyon Alzheimer hastası olacağını söylüyor.

Her Demans Alzheimer mıdır?
Alzheimer eşittir Demans değildir. Her Alzheimer hastası Demans hastasıdır ancak her Demans hastası Alzheimer hastası değildir. Beyni etkileyen hastalık ya da durumun ne olduğuna ve beyni nasıl etkilediğine bağlı olarak Demans çeşitlenir. Bu çeşitlenmeyi anlayabilmekte beyin bölgeleri ve işlevleri arasındaki ilişkiye dair temel bilgiler önemlidir.

Alzheimer tedavisi zor bir hastalık mıdır?
Tedavi açısından Alzheimer’ın zor bir hastalıktır. Alzheimer hastalığı tedavi açısından zorluk derecesi yüksek bir hastalıktır. Bunun gerçek nedeni,  tam olarak ortaya konamamış ve spesifik tedavisinin bulunamamış olmasıdır. Diğer nedenler arasında hastalığın ilerleyici olması ve genetik etkilerin bulunması sayılabilir. Yapılan çalışmalar gelecek adına umut verse de hastalık şu anda önemli bir tedavi zorluğu arz etmektedir. Tedavi amacı beyinde eksildiği düşünülen maddelerin geri kazandırılmasına yöneliktir. Ancak hastalığa neden olan ana faktör bilinmediğinden geri verilen maddelerin yeterince verilip verilmediği de belli değildir. Son yıllarda farklı bir tedavi mantığı olan aşı çalışmaları yapılmaktadır.


Hastalığın belirtileri ve evreleri  nasıldır?
Hastalığın herkes tarafından kabul edilen bir evrelendirmesi yok. Beyindeki değişimlere dayanan evrelendirmeler olduğu gibi klinik bazda evrelendirmeler de var. Ancak genel olarak hafif, orta ve ileri evreler olduğu söylenebilir. Hafif evrede sadece bellek bozukluğu vardır. Bu evre bellek bozukluğu yapan diğer nedenlerle karıştırılabilir, depresyon, vitamin azlığı gibi.  Orta evrede bellek bozukluğuna dil, beceri, oryantasyon gibi işlevlerin bozukluğu eklenir. Gündelik işlevlerin yapılması zorlaşır. İleri evrede tüm bilişsel işlevler bozulur, davranış anormallikleri çıkar ve hasta çevresine bağımlı hale gelir.

Alzheimer hastalarına nasıl davranılmalıdır?
Hastalık sadece kişinin yaşamını zorlaştırmıyor. Hastanın çevresindekiler özellikle de yakınlarının da yaşamı en az hasta kadar zora girebiliyor.  Hasta yakınının da bilmesi gereken gerçekler var. Bir hasta yakınının hastasının bakım sürecine ilişkin bilmesi gereken ilk gerçek hastasının yeni bilgileri akılda tutmakta zorlanacağı ve yapılacak işler konusunda ona çok sayıda açıklama yapılmasının gerekeceğidir. Bunun yanı sıra hastasının eskiye oranla kişilik ve davranışlarının değişebileceğini ve ona göre davranması gerektiğini bilmelidir.
Alzheimer hastalarına son derece özverili ve anlayışlı davranılmalıdır. Hastalarla hiçbir konuda tartışılmamalı, söyledikleri yanlış da olsa anlayış gösterilmelidir. Onlara gündelik ihtiyaçları için yardımda bulunulmalıdır. Kızgınlık görmek Alzheimer hastalarının durumunu daha da bozar ve içinde bulundukları depresyonu arttırır. Alzheimer hastaları gündelik hayatta insan içinde ve insanlarla birlikte olmalıdır. Yalnız kalan ve az ilgi gören hastalarda hastalığın daha hızlı ilerlediği bilinmektedir. Hastalar insan içindeyken çoğu kez bilmeden hata yapabilirler. Bu gibi durumlarda insanların içinde onların hatalarını yüzlerine vurmak ve onlara kızmak hastalar üzerinde normal insanlardan daha yıkıcı etkilerde bulunur.

Hasta yakınları depresyona girebilir mi?
Hasta yakınları en çok hastalarının kişilik ve davranış değişikliklerinden etkilenir. Hastalarını eskisi gibi kabul ederler ancak, hastaları farklı bir insan gibi davrandığında kabullenmek istemezler. Bu mücadele hasta yakınları için çeşitli sağlık problemleri getirebilir. Bunların başında depresyon gelmektedir. Bunun dışında daha önceden sağlık problemleri olan hastaların bu problemleri artabilir. örneğin hipertansiyon, şeker, kalp hastalıkları gibi..”


Basit unutkanlıklar Alzheimer belirtisi olabilir mi?
Acıbadem Kadıköy Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Nebahat Bilici şu bilgileri verdi: “Detaylı nörolojik muayene ve testler ile Alzheimer tanısı kolaylıkla konulabilir. Alzheimer’in ortaya çıkması önlenemese de, erken dönemde yakalandığı için ilaç tedavisi ve yaşam alışkanlıklarındaki değişiklikler sayesinde bu süreç oldukça yavaşlatılabiliyor.

Önce bellek işlevleri mi bozuluyor?
Bunama grubunda yüzde 60 gibi yüksek bir oranda görülen Alzheimer, öncelikle bellek işlevleri ile ilgili beyin hücrelerinin ölümü sonucu oluşan ve kesin nedenleri bilinmeyen bir hastalık. Bellek ve bilişsel işlevlerde ilerleyici bir kötüleşme ile seyrederek zamanla hastanın günlük işlevlerini bile yerine getiremeyecek konuma gelmesine neden olabiliyor.

Genetik etkenler riski artırıyor mu?
Alzheimer’ın oluşmasında en önemli risk ilerleyen yaştır. Hastalık 65 yaşın üzerinde doruğa çıkıyor ve her 5 yılda bir risk 2 kat artıyor. Genetik etkenler de hastalığın gelişiminde yaş faktöründen sonra yer alıyor. Özellikle 1. derece akrabalarda bunama sorunu varsa Alzheimer gelişme riski 2 kat yükseliyor. Bu risk faktörlerini sırasıyla inme, kafa travması ve kadın olmak takip ediyor. Entelektüel seviyesinin düşük olması da Alzheimer riskini artıran önemli bir etkendir. Kişi zihinsel performansını ne kadar çok geliştirirse bu hastalığa yakalanma riski de o denli düşüyor. Bunun için bol bol kitap okumak, spor yapmak ve hobi edinmek  tavsiye ediliyor.

30-40’lı yaşlarda başlayan unutkanlığa dikkat edilmeli mi?
Alzheimer hastalığının ilerleyen yaşlarda aniden ortaya çıktığı sanılıyor. Oysa bu hastalığın ilk uyarıcı işareti olan unutkanlık 30-40’lı yaşlarından itibaren başlayabiliyor. Örneğin hasta dans kursunda adımları öğrenebilmek için diğer öğrencilerden daha fazla çaba sarf ediyor ya da hareketleri ertesi gün unutuyor veya yeni bilgiler edinmek için eskiden kitabı bir kez okuması yeterli olurken, artık sayfayı tekrar gözden geçirmek zorunda kalabiliyor. Ancak iş ve sosyal yaşamda henüz ciddi bir gerileme olmadığı için hastalığın ilk belirtisi gözden kaçabiliyor.

Kaç aşamada gelişiyor?
Alzheimer erken dönem, orta dönem ve ileri evre olmak üzere 3 aşamada gelişiyor.

Erken evre: Hasta basit unutkanlıklardan yakınıyor
Unutkanlık yaşlılığın doğal bir sonucu olarak görüldüğü için ‘erken evre’, hasta ve hasta yakınları tarafından genellikle gözden kaçırılıyor.  Erken evrenin ilk belirtisi, basit unutkanlıklar. Önce beynin kayıt işlevi olumsuz etkileniyor. Hasta yeni bilgileri öğrenmekte güçlük çekiyor ve yakın dönemde yaşadığı olayları unutuyor. Mantık yürütme ile entelektüel becerisi de bozulmaya başlıyor, hasta bunun sonucunda kendini yavaş yavaş sosyal hayattan izole ediyor.

Orta dönem: Hafıza yeteneği belirgin derecede bozuluyor
Hastalık ilerledikçe belirtiler belirginleşiyor ve günlük yaşamı daha fazla etkilemeye başlıyor.  Orta evrede yakın dönem hafıza yeteneği belirgin derecede bozulduğu için hasta aynı soruyu defalarca sorabiliyor. Zaman ve mekansal bellek de bozulmaya başlıyor; hasta sık sık ‘biz neredeyiz?’ sorusunu yöneltiyor veya bulunduğu ortamda kaybolabiliyor. Mantık yetisi de bozuluyor ve hasta hemen hiçbir konuda karar veremez hale geliyor. Orta dönemde en çok dikkat çeken şey ise dil işlevinin bozulması. Hasta ilk dönemler kelimeleri bulmakta zorlanıyor. Zamanla kelime hazinesi azalıyor, hasta daha az kelimelerle, basit ve kısa cümleler kurmaya başlıyor. Mantık ile entelektüel düzeyde ciddi bozulma oluştuğu için herhangi bir konu hakkında yorum yapmakta güçlük çekmeye başlıyor.

Üçüncü evre: Bakıma muhtaç oluyor
Üçüncü evrede hastanın beyni artık hiçbir kayıt yapamaz hale geliyor. Ayrıca sadece yakın geçmiş değil, yıllar öncesinde yaşananlar da hafızadan yavaş yavaş silinmeye başlıyor. Dil işlevlerinde ciddi bir bozulma oluyor ve hasta ‘tek tük’ kelimelerin dışında konuşamıyor, söylenenleri anlamıyor. Yemek yemek, yürümek, alışveriş yapmak ve yıkanmak gibi günlük işlevlerini tek başına yapamıyor, bakıma ihtiyaç duyuyor. Hasta zamanla yatağa bağımlı hale gelebiliyor.

Evde güvenlik önlemlerinin alınması şart mı?
Orta ve geç dönemde, ilaç tedavisi ile hastalığın yol açtığı uykusuzluk, huzursuzluk, aşırı şüphecilik ve depresyon gibi sorunların şiddeti hafifletilebiliyor. Böylece hem hastanın hem hasta yakınlarının yaşam konforu artırılabiliyor. Ayrıca hastanın kendine zarar vermesini önlemek için evde balkon ve pencere kolluklarının çıkarılması, bıçak gibi kesici aletlerin ortadan kaldırılması ve merdivenlere dikkat edilmesi gibi uygun koşulların sağlanması gerekiyor. Kaybolduklarında kolayca bulunabilmelerini sağlamak amacıyla da üzerinde adres ve isminin bulunduğu künye kullanımı hasta güvenliği açısından son derece önem taşıyor.

Hastalığı tetikleyen nedenler nelerdir, stresi de bu nedenlerden biri olarak sayabilir miyiz?
Amerikan Hastanesi Nöroloji Bölümünden Dr. Bülent Kahyaoğlu şunları kaydetti: “ Alzheimer hastalığının kesin nedeni bugünkü bilgilerimize göre bilinmemektedir. Hastalık oluşumunun, belirli genetik eğilimleri taşıyan bireylerde çevresel etmenlerin yardımı ile geliştiği düşünülmektedir. Çevresel etmenlerden en çok suçlananlar; besinlerle geçen ağır metal zehirlenmeleri, viral enfeksiyonlar ve radyoaktivite olarak sayılabilir. Bu faktörlerden hiç birini tek başına neden olarak doğrulayan bir çalışma yoktur, ancak söz konusu faktörler genel sağlığı bozarak her çeşit hastalıkta olduğu gibi Alzheimer’e da uygun zemini hazırlarlar. Stres genel anlamda bağışıklık sistemini baskılayarak her tür hastalık gelişimini kolaylaştırır. Alzheimer da kronik bir hastalık olarak başlangıç ve gelişim dönemlerinde stresten son derece etkilenir. 


Nasıl teşhis edilir?

Hastalığın tanısı klinik olarak konulur. Tedavi edilebilir bunama nedenlerinin uygun laboratuvar görüntüleme yöntemleri ile dışlanması sonucu, gerek nörolojik muayene gerekse nöropsikolojik testler yardımı ile hastanın tablosu isimlendirilir. ‘PET’ ismi verilen beyin hücrelerinin glukoz kullanma hızını ölçen özel bir test yardımı ile özellikle başlangıç evresinde beyin metabolizması değerlendirilerek doğru tanının erken dönemde konulması sağlanabilir. 


Hastalıkta erken tanının önemi var mıdır?

Hastalığın tedavisinde kullanılan ve elimizde şu anda bulunan ilaçlar ilerlemeyi durdurucudur ama iyileştirici değildir. Bu nedenle ne kadar erken dönemde tanı konur ise hem ilaçlardan yararlanma, hem de sosyal çevrenin düzenlenmesi açısından yararlı olur. 


Hastalığın tedavisi var mıdır, varsa nasıldır?

Özellikle erken ve orta evrelerde kullanılmak üzere iki grupta sınıflandırılan ilaçlar vardır. Bu ilaçlar hastalığın ilerlemesini yavaşlatma etkisine sahiptirler. Henüz belirtileri geri çevirecek ilaç yoktur. Bu ilaçların tek başına ya da birlikte kullanımı ile kişiye ve evreye özel tedavi düzenlenir. Özellikle orta ve ileri evrelerde hastanın kendine olan bakımı ve beslenmesi de bozulacağı için, bunların izlenmesi gereklidir. Sağlıklı ve düzenli beslenme, diğer hastalıklardan mümkün olduğunca korunma ve yatağa bağlı hale gelmiş hastalarda özel bakım hizmeti çok önemlidir. Alzheimer hastaları; beslenme bozuklukları, enfeksiyonlar ve nedeni tam olarak bilinmeyen nedenlerle yaşıtlarına göre daha erken ölürler. 


Alzheimer genetik bir hastalık mıdır ya da bulaşıcı mıdır?

Bulaşıcı değildir. Genetik yatkınlığı olan kişilerde görülür. Ama kuşaktan kuşağa çok net geçişi yoktur.

Yakalanmamak için alınabilecek önlemler var mıdır? Varsa nelerdir? 
Vücut ve zihin sağlığını mümkün olduğunca zinde tutmak çok etkilidir. Özellikle damar sertliğine yol açabilecek aşırı kilo, tansiyon yüksekliği, şeker yüksekliği, hareket azlığı, kolesterol yüksekliği gibi nedenler hastalığa zemin hazırlar. Sağlıklı beslenme, temiz havada bol egzersiz ve özellikle zihni açık tutacak her türlü çalışmaya katılmak koruyucu olarak etkilidir. Yaş ne olursa olsun yeni şeylerin merak edilerek öğrenilmesi zihin sağlığı için çok önemlidir.”



Dünyada her 4 saniyede 1 Alzheimer teşhisi konuluyor!
Alzheimer hastalığı hakkında farkındalık yaratmak ve hastalığın hastalar, hasta yakınları ve toplum tarafından bilinmeyen gerçeklerine dikkat çekmek ve hastalık konusunda bilinç yaratmak amacıyla Türkiye Alzheimer Derneği, 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü vesilesiyle Alzheimer Derneği Gündüz Bakımevi’nde bir basın toplantısı düzenledi. Hastalıkla ilgili önemli bilgilerin, yeni bulguların paylaşıldığı toplantıda tanı ve tedavi konusundaki gelişmelere de değinildi. Toplantıda Türkiye Alzheimer Derneği Başkanı Prof. Dr. Murat Emre ve Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Işın Baral Kulaksızoğlu, unutkanlık görülen, özellikle 65 yaş üstü hastaların, mutlaka bir uzman muayenesinden geçmeleri gerektiğini söyledi.

“Alzheimer Hastalığı: Doğrular, Yanlışlar, Gerçekler ve Hurafeler”
“Alzheimer Hastalığı: Doğrular, Yanlışlar, Gerçekler ve Hurafeler” başlıklı toplantıda, toplumda belirli bir yaş üzerindeki kişiler için unutkanlığın normal karşılandığı, bunun da Alzheimer erken tanı ve tedavisinin karşısındaki en önemli engel olduğu ifade edildi. Toplantıda unutkanlığın hayatın hiçbir evresinde normal bir davranış olmadığı özellikle vurgulandı. 
İlerleyici bir hastalık olan Alzheimer’da tedaviye erken başlayan ve tedaviyi sürdüren hastalarda klinik kötüleşmenin tedavi olmayan hastalara göre göreceli olarak daha düşük olduğu söylendi. Toplantıda ayrıca toplumda Alzheimer görülme oranının yaşlanan nüfusa paralel olarak arttığına ve erken teşhisin önemine dikkat çekildi.

Türkiye Alzheimer Derneği Başkanı Prof. Dr. Murat Emre şunları söyledi: “Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre, dünyada her 4 saniyede 1 demans teşhisi konuluyor. Bugün dünyada yaklaşık 38 milyon, Türkiye’de ise 350-400 bin Alzheimer hastası olduğu tahmin ediliyor. Yaşlı nüfusun artış hızını göz önüne alındığında, önümüzdeki 40 yıl içinde dünya çapında 115 milyon demans hastası olması bekleniyor. Bunun pek çok ülkede sağlık ve sosyal güvenlik sistemlerinin üzerine büyük bir yük getirmesi bekleniyor. Bizim ülkemizde bu ülkeler arasında bulunuyor. Bu nedenle Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın Alzheimer hastaları için ihtisas bakım evleri kurma projesine tam destek veriyor, bu projenin en kısa zamanda hayata geçmesini umuyoruz. Biz de Alzhemier Gündüz Bakımevi’ni Alzheimer hastalarının hayatlarını kolaylaştırmak, sosyalleşmelerini sağlamak ve hasta yakınlarına yardımcı olmak amacıyla hizmete açtık. Derneğimizin ilk kurulduğu günden bu yana Alzheimer hastalarının yaşam kalitesini yükseltmeyi amaçlıyoruz.

“Hastalığın Teşhis Kriterleri 30 Yıl Sonra Yenilendi, Daha Erken Teşhis Mümkün!”
Ülkemizde nüfusun yaşlanması Alzheimer hastalığına verilmesi gereken önemi de artırmakta. Halkımızın bu konuda daha fazla bilinçlenmesi ve bu alandaki gelişmelerin duyurulması gerekiyor. Bu alanda son dönemde pek çok yeni gelişme yaşanıyor. Örneğin Alzheimer için geçerli olan teşhis kriterleri 30 yıldan sonra yenilendi ve artık bu hastalığa daha erken teşhis koymak mümkün.”


“Hastalara Bakarken, Hastaların Kendi İşlerini Yavaş Ve Az Da Olsa Yapmasına İzin Verilmeli”
Türkiye Alzheimer Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Işın Baral Kulaksızoğlu ise şunları dile getirdi: “Alzheimer hastalığında konu sadece unutkanlığa odaklı olmamalı, hastalarda ilaveten depresyon, şiddetli sıkıntı, uyku bozuklukları, hayaller ya da saçma düşüncelerin oluşabilir.  Bu belirtiler bakım veren kişileri de çok zorlar ve yorar. Hastalara bakarken, hastaların kendi işlerini yavaş ve az da olsa yapmasına izin verilmeli; her gün yarım saat fiziksel aktivite yapılması; hastaya moral verecek aktivitelerin, müzik dinleme çiçek bakma vb. desteklenmesi ve hasta yakınının kendi ihtiyaçlarını da göz ardı etmemesi gibi konuların önemlidir.   lzheimer söz konusu olduğunda yalnız hastaların değil hasta yakınlarının da psikolojik destek sağlanmasına ihtiyaçları var. Alzheimer Derneği, bilgi broşürleri hazırlayarak, aileler için moral destek toplantıları düzenleyerek, gündüz bakım evi hizmeti vererek ve hasta yakını ve personel eğitimi yaparak yardımcı olma çabası içindedir. Unutmamalıdır ki, insanlar yaşlılık döneminde de en az diğer yaşlardaki kadar yaşamdan zevk almak ve mutlu olmak isterler.”


“Dünya Alzheımer Raporu 2012’ye Göre Demans Hastaları ve Bakıcıları İçin Sosyal Tecrit Ve Damgalanma Temel Zorlukların Başında Geliyor”

·  Demans hastalarının yüzde 75’i ve aile içerisinde hastalara bakan kişilerin yüzde 64’ü ülkelerinde demans teşhisi koyulan kişilere karşı negatif bir algı olduğuna inanıyor.
·   Demans hastalarının yüzde 40’ı göz ardı edildiklerini ya da kendilerine farklı davranıldığını söylüyor.
·  Rapor, devletlere ve toplumlara demans hastalarının günlük faaliyetlere katılmasını sağlamak için 10 tavsiye sunuyor.

“Dünya Alzheimer Raporu’na göre: Demans Hastasından Neredeyse 1 Tanesi Kendilerine Koyulan Teşhisi Saklıyor”
Alzheimer’s Disease International (ADI) tarafından 21 Eylül’de yayımlanan Dünya Alzheimer Raporu’na göre, dört demans hastasından neredeyse 1 tanesi (yüzde 24) kendilerine koyulan teşhisi saklıyor ve bunun ilk nedeni olarak damgalanmayı gösteriyor. Ayrıca demans hastalarının yüzde 40’ı günlük yaşama dahil edilmediklerini ifade ediyor. Buna ek olarak, her 3 demans hastası ve bakıcısından 2’si kendi ülkelerinde demans konusunda anlayış eksikliği bulunduğuna inanıyor.

Çalışmaya katılanların neredeyse yarısının eğitim ve bilincin önemli bir öncelik olduğunu söylediği raporda, devletler ve toplumlara damgalamanın önüne geçmek için toplumun daha fazla eğitilmesini sağlamak gibi 10 tavsiye sunuluyor. Öne çıkan bir diğer noktaysa demans hastalarını deneyimlerini paylaşmaları için teşvik etmek ve günlük faaliyetlere katılmalarını sağlamak.

Raporu yazan Nicole Batsch şöyle konuşuyor: “Damgalanma, demans hastalarının bakım koşullarının iyileştirilmesi, hastalara ve onlara bakanlara destek sağlanması, araştırmalara fon sağlanması gibi tüm diğer girişimlerin ilerlemesi için bir engel olarak önümüze çıkıyor. Rapor aynı zamanda demans hastalarının ve onlara bakan kişilerin bazen arkadaşları ve aile bireyleri tarafından toplumun dışına atıldıklarını hissettiklerini ortaya koyuyor. Bu kişiler kendilerine normal insanlar gibi davranılmasını, eksikliklerine değil, yapabildiklerine odaklanılmasını istiyorlar. Bu konulara ışık tutmak demans hastalarının ve onlara bakanların hayat kalitelerinin artırılmasına yardımcı olacaktır.”

ADI Yönetim Kurulu Üyesi Marc Wortmann şöyle konuşuyor: “Demans ve Alzheimer hastalığı dünya çapında yaşlanmanın artmasıyla birlikte büyük bir hızla artış gösteriyor. Bu hastalığın, vurduğu ailelerde büyük bir etkisi oluyor ama ekonomik maliyeti sebebiyle sağlık ve sosyal güvence sistemleri de büyük ölçüde etkileniyor. Pek çok ülke bu etkilere karşı hazırlıksız. Damgalanma sorununun üstesinden gelmedikçe, demans hastalarına daha iyi bakım sunma çabalarımızı artırmadıkça ve bir tedavi bulmadıkça da hazırlıksız kalmaya devam edeceğiz.”

Rapor şu bulguları ortaya koyuyor:

  • Demans hastalarının yüzde 24’ü ve onlara bakan her 10 kişiden 1’i (yüzde 11) konulan demans tanısını sakladıklarını söylüyor. 65 yaş altı kişiler iş yerlerinde ya da çocuklarının okullarında zor durumlarla karşılaşabileceklerine inanıyor.
  • Demans hastalarının yüzde 40’ı günlük yaşama dahil edilmediklerini söylüyor.
  • Bu kişilerin neredeyse yüzde 60’ı kendilerinden muhtemelen uzak duracak ya da iletişimi koparacak kişilerin başında arkadaşlarının geldiğini söylüyor. Bunları aile üyeleri izliyor.
  • Hastalara bakanların dörtte biri (yüzde 24) demans hastalarına bakanlara karşı ülkelerinde negatif bir algı olduğunu hissediyor, yüzde 28 kadarıysa göz ardı edildiklerini ya da farklı davranıldıklarını hissediyorlar.
  • Hem demans hastaları hem hasta bakıcıları, insanlarla yakın ilişkiler kurmayı bıraktıklarını çünkü bunu çok zor bulduklarını söylüyorlar.
  • Demans damgalanmasının ortadan kaldırılmasına yardımcı olabilecek en temel öncelikler arasında eğitim, bilgilendirme ve bilinçlendirme sayılıyor.


Rapor 50’den fazla ülkede 2500 kişiyle (demans hastaları ve onlara bakan aile üyeleri) gerçekleştirilen küresel bir anketi temel alıyor. Anketi yanıtlayan demans hastalarının yüzde 50’sinden fazlası Alzheimer hastası ve anketi yanıtlayanların neredeyse yarısı 65 yaşın altında. Anketin temel amaçları, demans hastaları ve onlara bakan aile üyelerinin yaşadıkları bireysel yaftalanma deneyimlerini kayıt altına almak ve ülkelerin ulusal demans programlarının bu damgalanmayı ortadan kaldırmak için etkili olup olmadığını ortaya koymak.

Demans hem hastalar hem de hastaların aileleri ve onlara bakan kişiler için son derece engelleyici bir hastalık. Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre, dünyada her 4 saniyede 1 demans teşhisi konuluyor. Yaşlı nüfusun artış hızını göz önüne alırsak, önümüzdeki 40 yıl içinde dünya çapında 115 milyon demans hastası olması bekleniyor. Bunun sağlık ve sosyal güvenlik sistemlerinin üzerine büyük bir yük getirmesi bekleniyor. Dünya Sağlık Örgütü üyesi 193 ülkeden yalnızca 8 tanesinin ulusal demans programlarını uygulamaya koymuş olması hem ekonomik hem de sosyal maliyetleri azaltmak için devletlerin daha yapabileceği pek çok şey olduğunu gösteriyor. 

Toplumda demans hastalarının damgalanmasının önüne geçmek için ADI tavsiyeleri

  • Toplumun eğitilmesi
  • Demans hastalarının toplumdan izole edilmesinin önüne geçilmesi
  • Demans hastalarının seslerinin duyurulması
  • Demans hastaları ve onlara bakan kişilerin haklarının tanınması
  • Demans hastalarının bulundukları sosyal çevrelere katılması
  • Gayriresmi ve ücretli bakıcıların eğitilmesi ve desteklenmesi
  • Evde ve bakımevlerinde bakım kalitesinin artırılması
  • Birinci basamak sağlık uzmanlarının demans eğitimlerinin artırılması
  • Devletlerin ulusal Alzheimer programları yapmaya çağırılması
  • Damgalanmanın nasıl ele alınacağı konusunda araştırmaların artırılması

KAYNAK
1- Bick KL. Alzheimer hastalığının başlangıç öyküsü. Çeviri Editörü; Gürvit İH. Alzheimer Hastalığı. Yelkovan Yayıncılık; 2001: 1-10.
2- Gürvit Hİ. Demanssendromu, Alzheimer hastalığı ve Alzheimer dışı Demanslar. Bahar SZ ve Öge AE, editörler. Nöroloji. 1. baskı. İstanbul, Nobel Tıp Kitabevleri 2004: 367-415.
3- Gürvit H, Emre M, TinazS, ve ark. Theprevalence of dementia in an urban Turkishpopulation. Am J AlzheimersDisOther Demen. 2008; 23(1): 67-76.

1 Yorum

AŞKI BEYNİNİZDE HİSSEDİN-1


Aşk nedir? Beyin mi yoksa kalp işi midir? Aşık olunca hayatımızda neler değişir? Yapılan bilimsel çalışma sonuçları ne söylüyor?  Aşk ve Beyin dosya haber ile merak edilenler yanıt buluyor.



Aşk, aşırı sevgi ve bağlılık duygusudur. Seni Seviyorum, insanoğlu varolduğundan beri üremesinin ve ölümsüzlüğünün temelinde bu iki kelimeyi kullanarak bugünlere gelmiştir. 

Google internet arama motorunda “love” kelimesi 2.080.000.000 kez web üzerinde görüntülenirken, tıbbi literatürlerin arandığı arama motoru olan Pubmed’de ise 9926 kez görüntülenmektedir. Google’daki popülerliğinin yanısıra bilimsel olarak da aşk konusu üzerinde birçok araştırma yapılmıştır.



Aşkın Nörolojisi

MESA Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Zülküf Önal, şu bilgileri verdi: “Aşk; kompleks nörobiyolojik bir fenomen olarak, güvenin, inancın, hazzın ve ödül aktivitelerinin beyinde yer aldığı bir süreçtir. Limbik sistemin bütünlüğünün işaretidir. Romantik aşk bizlere hayat verir ve motive eder. Bu süreç türümüzün devamlılığı için de gereklidir. Romantik aşkın olmadığı bir süreç, bizi birbirine benzeyen, yaratıcı özelliğini kaybetmiş, sosyal gruplara dönüştürür; ki bu hayvanlardan bizi ayıran en önemli özelliklerimizden birinin yokluğu demektir. Beyindeki kimyasallar aşkın farklı basamaklarında rol oynar ama esas hedef; türlerin devamlılığını sağlamaktır.

İlk Bakışta Aşk Var
İlk bakışta aşk vardır, üstelik bunu sağlayan kimyasal karışım, uzun bir beraberliğin garantisidir.  İlk bakışta aşkın mistik bir yanı yoktur, aşk ve cazibeyi yöneten duygular değil; moleküllerdir.

Kadın Erkek Beyninin Farkları
Beynin yüzde 40’ı “gri madde”, yüzde 60’ı “beyaz madde”den oluşur. Gri madde, bilginin işlendiği hücre gövdelerinden oluşur ve beyinde kullanılan oksijenin yüzde 94’ünü kullanır. Beyaz madde, yağlı bir protein olan myelin’dir. Aksonlardan ve dentritlerden oluşan iletişim ağının temel yapısıdır. Zeka, gri ve beyaz maddenin yani işlemci ve kablo bağlantılarının birlikte ve hızlı çalışmasını gerektirir. Kadınlardaki beyaz maddenin ön loblarda yoğunlaşmış olduğu, erkeklerdeyse ön loblarda daha az beyaz madde olduğu bilinmektedir. Ön loblar; duygusal kontrol, kişilik ve karar almada önemlidir. Erkekler beynin sol tarafını kullanmaya meyillidir. Kadınlar ise beynin her iki tarafını kullanırlar.


“Erkeklere göre Kadınlar Üç Kat Daha Fazla İntihar Girişimine Eğilimli”
Kadınların limbik lobu erkeklerden daha büyüktür. Limbik sistemin büyük olması kadınların ilişkilerde daha istikrarlı ve tutarlı olmalarını sağlar. Kadınlar daha az serotonin ürettikleri için depresyona daha kolay girerler. Erkeklere göre üç kat daha fazla intihar girişiminde bulunmaları da bu nedenledir. Erkek ve kadın genetik kodunun yüzde 99’dan fazlası aynıdır. İnsan genomundaki 30 bin genin yüzde 1’inden daha azı cinsiyetler arası değişiklik gösterir. Erkek beyni kadın beynine göre ortalama yüzde 9 daha büyüktür. Erkek beyni kadınlara göre yüzde 4 daha fazla nörona sahiptir. Ancak kadınlarda hücresel bağlantı daha çoktur. Bu durum, kadınların beyinlerini daha etkili ve verimli kullanmalarını sağlamaktadır.

“Aşık Olan Beyinde Aktive Olan Bölgeler Ödül Sisteminin Çekirdeğidir”
Bir erkekle kadın sıradan bir konuşma yaparken beyinleri taranarak, bir çalışma yapılmıştır. Erkeğin beyninde cinsellikle ilgili bölgeler aktive olurken bu durum kadın beyninde izlenmemiştir. Erkek bu görüşmeyi potansiyel bir cinsel randevu olarak görürken kadın bu durumu konuşan iki insan olarak algılamıştır. Romantik aşkı tetikleyen görsel uyarıdan başka bir şey değildir. Sanıldığı gibi ses, zeka, cazibe veya sosyal ve finansal statünün bir önemi yoktur.  Aşık olan beyinde aktive olan bölgeler ödül sisteminin çekirdeğidir; Kortex, Anterior Singulat, Hipokampus, Striatum ve Nukleus acumbens.

Erkekler Neden Kadınlardan Daha Kolay “İlk Görüşte Aşık” Olur?
Manyetik Rezonans Görüntüleme tekniğinden (MRI) yararlanılarak gerçekleştirilen bir çalışmada, insanların nefret ettikleri birinin fotoğrafına baktıklarında aktive olan nefret sinir ağının, aşk sinir ağıyla ortak noktaları olduğu saptandı.
İlk bakışta birbirinden etkilenen çiftlerin incelendiği bir araştırmada simetrik kemik yapısının, beğenide etkili olduğunu ve bunun doğacak çocukların genetik yapısını belirlediğini tespit etmişlerdir. Araştırmaya göre, erkeklerin yüzde 60-80’i kalça ölçülerini, doğurganlığın bir simgesi olarak algılıyor. Kadınlar ise feminen yüz çizgilerine sahip erkekleri daha yumuşak ve güvenilir bulup, etkileniyor. Aşık kadınlarda beyin taramalarıyla yapılan çalışmalar kadınların beyninde birçok alanın hareketlendiğini gösteriyor, özellikle içgüdülerle ilgili alanların, dikkat ve hafıza devrelerinin. Erkeklerdeyse görselliğin işlendiği alanlarda hareketlenme yaşanıyor. Görsel verilerin işlendiği bölgelerdeki hareketlilikteki bu artış aynı zamanda erkeklerin neden kadınlardan daha kolay “ilk görüşte aşık” olduklarının da açıklaması olabilir.

“Beyin Korteksinin Büyük Bir Bölümü Aşk Esnasında Etkisiz Hale Gelir”
Aşk, erken dönemlerinde kokain, eroin, morfin gibi uyuşturucuların etkileri gibi beynin ödül devrelerini tetikleyerek benzer etkiler gösterir. Uyuşturucu etkisi 6-8 ay kadar sürer. Bu süreçte sevgilinin çıkarları, kendini iyi hissetmesi ve ilişkinin sürdürülmesi kişinin kendisinden öncelikli hale gelir. Beynin hareketliliği ve dışavurum açısından benzer özellikler gösteren aşk ve nefret arasındaki en büyük fark ise, muhakeme merkezi olan beyin korteksinin büyük bir bölümünün aşk esnasında etkisiz hale gelmesidir. Nefret durumunda ise beyin korteksinin sadece küçük bir bölümü devre dışı kalıyor, çünkü kişinin nefret ettiği kişiden öç alma, ona zarar verme gibi hamleleri hesaplayabilmesi için o kortekse “şiddetle” ihtiyacı var.

Romantizmin Süresi
10 yıldan fazla süredir evli 5 bin çiftle yapılan bir araştırma evlilikteki romantizmin yedi yıldan daha az sürdüğünü gösteriyor. Yeni evliler arasındaki romantizm, 2 yıl, 6 ay, 25 gün sonra bitiyor. Bu süreden sonra erkekler düzenli, kadınlar da bakımlı olmayı bırakıyor. Evliliğin 3. yılında çiftlerin yüzde 83’ü yıldönümlerini kutlamak için çaba sarf etmemeye başlıyor. Araştırmaya katılan çiftlerin yüzde 83’ü, evliliklerinin ilk aylarında el ele tutuşurken, 937.5 gün sonra bu oran yüzde 38’e düşüyor. İlk yıllarda günde sekiz kez birbirlerine sarılan çiftler, ilk yıldan sonra bunu yapmamaya başlıyor. Araştırmaya göre, bu oranlar dışarıda sürpriz bir akşam yemeği ve televizyon kumandasının paylaşılması için de geçerli.
Aşk stresi azaltan ve sağlıklı yaşam için gerekli, yaşanması gereken bir süreçtir.

Beynin Hangi Bölgesi Aşkı Başlatır?
Beynin belli bölümleri aşkın başlatılması, ilerletilip, doyuma ulaştırılmasında farklı derecelerde rol almaktadır.

Ön Singulat Kortex:
•       Seçenekleri tartar, kararları verir.
•       Endişe merkezidir ve kadınlarda erkeklerden daha geniştir. 
•       Düzgün çalışırsa kişi dikkatini bir şeyden diğerine kolayca aktarabilir.
•       Zor durumlarda kolay çıkış yolları bulur.
•       Hataları bağışlar, geçmişin acılarına takılıp kalmaz.
•   İyimser bir bakış açısı ile geleceğe umutla bakarlar. Esas olarak ilişkinin iniş ve çıkışlarıyla başetmeyi bilirler.

Prefrontal Kortex:
•       Duyguları kontrol eder ve çıldırmalarını engeller.
•       Kadınlarda daha geniştir ve erkeklere nazaran bir, iki yıl daha erken olgunlaşır.
•       Düzgün çalışırsa hedefe yönelik davranışlarda bulunabilir. 
•       Kelimelerini ve davranışlarını etkili bir şekilde denetleyebilir. 
•       Harekete geçmeden düşünür ve hatalardan dersler çıkarır.
•       Çelişkiye, gerilime ve telaşa düşmez.
•   Beyin korteksi, kişinin duygusal ve cinsel anlamda yaşadıklarından öğrendiklerini daha sonra kullanılmak üzere depolama işlevini görmektedir.
•     Beynin frontal korteksi kişiler arası ilişkiler, duygusal ve cinsel seçimlerde ve kişisel eğilimlerde görev alacak öğrenme işini üstlenmiştir.

Temporal Kortex: 
•       Duyma, okuma, sosyal işaretleri okuma, kısa süreli hafıza, anıları uzun süreli kaydetme, müziği işleme, seslerin tonu ve duygudurum dengesi ile ilişkilidir. 
•       Doğru çalışırsa kişi duygusal olarak dengelidir.
•       Doğru anlar, uygun kelimeler kullanır.
•       Hafızası canlıdır.

Bazal Gangliya
•       Endişe merkezidir.
•    Duygu, düşünce ve hareketleri bütünler, vücudun rölanti ayarını yapar, hareketleri yumuşatır, motivasyonu düzenler, zevke vasıta olur.
•    Bazal ganglion olarak adlandırılan “accumbens çekirdeği” bir ilişkiyi ya da cinsel işlevi başlatmada ve zevk alma işlevinde uyarıcı görev üstlenmektedir.

Limbik Sistem: Olumlu ve olumsuz duygusal hafızayı depolar. Uyku ve iştah döngülerini kontrol eder. Kokuları doğrudan işler. Koku uyarıları kortekse ulaşmaz, bu da kokunun ne kadar önemli bir ayrıntı olduğunun bir başka göstergesidir. Doğru çalıştığı zaman kişi iyimser olur ve rahat ilişki kurar. Aldıkları bilgileri süzgeçten geçirip çevresindekilere olumlu olarak yansıtır. Neşeli, cinsel açıdan çekici ve tutkulu olabilir.

Aşktan sorumlu bazı hormonlar ve moleküller;
·  FENİLETİLAMİN: Beyinde aşkla ilgili oluşan en önemli kimyasaldır. Doğal amfetamindir
·     ÖSTROJEN: Güçlü, kontrolü elinde tutan, her şeyi tüketen, bazen sadece işle ilgilenen bazen baştan çıkarıcı; dopamin, serotonin, asetilkolin ve norepinefrinin arkadaşı (beyne kendini iyi hissettiren kimyasallar)
·      PROGESTERON:Östrojenin arka planda kalan ama güçlü olan kardeşi; zaman zaman ortaya çıkar; bazen östrojenin etkilerini tersine çeviren bir fırtına bulutu gibidir, bazense arada eriyip gider.
·     TESTESTERON: İddialı, odaklanmış, herşeyi tüketen, erkek, baştan çıkartıcı, saldırgan, hissiz.
·     DHEA: Bütün hormonların koruyucusu, bağımsız, baştan çıkarıcı, hayatın özünü içinde barındıran, enerji verici, testesteron ve östrojenin annesi ve babası, takma adı “anne hormon”, hormonların Zeus ve Hera’sı; gençlikte bol miktarda bulunur, yaşlandıkça azalır.
·       ADRENALİN: Kalp hızını arttırır, tansiyonu yükseltir ve vücut tetiktedir. Zevk ve heyecanın oluşmasının zeminini hazırlar.
·    DOPAMİN: Zevk, motivasyon ve konsantrasyonla ilgilidir. Beynin ödül merkezinde yer alır. Yeterli dopamin düzeyi kişinin kendine güvenini arttırır. Aşkın ilk dönemlerinde yüksek dopamin seviyesi ve düşük serotonin seviyesi gözlenir.
·   SEROTONİN: İyi hissettiren moleküldür. Duygudurumun düzenlenmesi ve duygusal esneklikte rol oynar. Düşük serotonin düzeyi yeni aşıklarda görülürken ayrıca depresyon, anksiyete, obsesif-kompulsif bozuklukta da görülür.  Bu düşük seviyeye paralel olarak tutkulu aşıklarda bazal gangliya ve ön singulat girus da artmış aktivite tespit edilmiştir.  Aşırı serotonin artışına neden olan antidepresif ilaçlarda cinsel işlev bozukluğuna neden olurlar.

Kimyasal  Senfoni
•       Çekim:  östrojen, testesteron, nitrik oksit ve feromonlar
•       Karasevda: adrenalin, noradrenalin, dopamin, serotonin ve feniletilenamin
•       Bağlılık: oksitosin ve vazopressin
•       Ayrılık: serotonin ve endorfin (azalırlar)”


fMRG, Verilen Özel Bir Uyaranın Beynin Hangi Bölgelerinin Çalıştığını Ortaya Koyuyor
Özel Ege Sağlık Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Sultan Tarlacı şunları söyledi: “İlk çalışmalar gözlemler ve psikiyatrik ölçeklerle yapılmış. Ancak artık Bir konuyla ilgili (emek, tat, görme, koklama, dokunma, işitme veya daha karmaşık olan keman çalma gibi bir sistemin beyinde var olup olmadığını anlamak için en çok kullanılan fonksiyonel MR beyin görüntülemesi (fMRG) yapılmaktadır. fMRG, verilen özel bir uyaran veya işe bağlı olarak beynin hangi bölgelerinin çalıştığını ortaya koyabilen bir yöntemdir. Temel prensibi basittir: beyinde yapılan işle ilgili olarak belli bölgelerde kan akımı ve oksijen değişiklikleri oluşur. Normal kişilerle, yani ilgilenilen işi yapmayan kişilerin beyinleri karşılaştırılarak, farklı çalışan beyin bölgeleri fMRG ile gösterilebilir.
“İlk Görüşte Aşkta Beynin Subkortikal Ödül-Mükâfat Sistemi Çalışıyor”
Uzun yıllar, ömrünü insan görme sisteminin beyin kabuğu organizasyonunu anlamaya adamış Semir Zeki ve arkadaşları 2003 yılında, “birisine âşık olduğu kişinin fotoğrafı gösterildiğinde beyninde acaba ne oluyor?” diye sorup ilk çalışmayı yayınladılar ve bulgular ciddi bir etki yarattı. 18 sırılsıklam âşık çalışmaya aldılar ve âşıklarının yüz fotoğrafı bu kişilere gösterilerek beyinde ne oluyor fMRG ile anlaşılmaya çalışıldı. İlk gördükleri beynin subkortikal ödül-mükâfat sisteminin çok yoğun çalıştığıydı. Sonuçlar herkes için bir sürpriz olmuştu. Bazı beyin bölgeleri özellikle ödül sunan olaylara tepki verirler. Elde edeceğiniz bir ödül muhtemelen ödülle sonuçlanan davranışları tekrar etmeye neden olur. Besin, su, seks, sigara, kokain, olumlu sosyal etkileşimler gibi. Sonunda öznel bir tatmin vardır. Ödül hücreleri de artık uyarana doydukları zaman sessiz hale gelirler.  Tekrarlı davranışlar azalarak sonlanır.

“Periferde Nor-Epinefrin Artışı Taşikardi, Çarpıntı Ve Sevgilinin Yanında Ellerde Titremeye Neden Olur”
Aşkın yeri bedende beyindir, kalp değildir! Aşkın yoğun fizyolojik bedensel yansımaları vardır. Bunlar arasında iştah azalması, yemekten içmeden kesilme, nabız artışı, çarpıntı, terleme, titreme, barsak hareketleri, mide asidi ve yutma sıklığı artması sayılabilir. Uzun asırlar boyunca, bu fizyolojik yansımalardan dolayı insanların kalpleriyle âşık olduğu düşünülmüştür. Aşkın uzun yıllar kalple ilgili olduğu kabul edilmiştir ve bugün bile aşkı belirtmek için kalp resimleri çizilir. Bunun nedeni aşkın erken dönemlerinde yükselen merkezi (beyinde) ve periferik nor-epinefrin (NE) düzeyidir. Periferde NE artışı taşikardi, çarpıntı, kan basıncı yükselmesi ve sevgilinin yanında ellerde titremeye neden olur. Kalp üzerinde bu abartılı uyarıcı etkisi ile aşk beyin de değil kalpte yansımasını bulur. Merkezi sinir sisteminde artışı ise locus seruleus üzerinden olur sevgiliye odaklanmada ve dikkat vermede artışa neden olur. Odaklanma ve dikkat verme ile aşka dair küçük detaylar hatırlanır hale gelir. Aynı zamanda uykusuz gecelere ve iştah azalmasına neden olur. NE yine seksüel motivasyona neden olur. Dışarından uygun dozda verilen amfetamin, dopamin ve NE üzerinden bu etkilerin tümünü aynı şekilde potansiyalize eder.

“Dopamin aynı zamanda yenilik arayışı ve yaratıcılıkla yakından ilişkilidir”
En dikkat çekici çalıştığı görülen bölge ventral tegmental alanda (VTA) A10 bölgesi yeridir. VTA, substansiya nigra ile birlikte beyindeki dopaminin yüzde 90 kaynağıdır. Bu bölge dopaminden zengin olduğundan tüm ödül-mükâfat uyaranlarında devreye girer. Aynı zamanda uyanıklık, dikkat, libido artışı, motivasyon ve ödüle isteme ve ulaşma çabasını sağlar. Dopaminin temel işlevi, ödül sisteminde “istemek”tir. Dopamin aynı zamanda yenilik arayışı ve yaratıcılıkla yakından ilişkilidir. Tekrarlayıcı düşünce ve davranışların kaynağıdır. Bunun klinik patolojik hali şizofrenide ve Parkinson hastalarında dopamin disregülasyon sendromunda aşırı dopaminerjik uyarım sırasında görülür. Aynı zamanda dopamin aşık olunanla bir olma (unity) duygusunu oluşturur. Şairlere âşık dönemlerinde şiir yazdıran, müzisyenlere müzik yaptıran dopamindir. Pallidium ve kaudat çekirdek ise ödül tespiti ve amaca yönelik hareketi sağlar. Anterior singulat beyin kabuğu, içsel ve dışsal uyaranları değerlendirir, bunlara uygun emosyonel yanıtlar oluşturur. Karar verme, risk analizi ve kendine farkındalığı sağlar. Hipotalamus, daha önceki çalışmalardan bilindiği üzere hem seksüel uyaranlarla hem de aşık olunan uyaranları ile çalışır. Otonom sistem ve bazı seksüel hormonların merkezi üreticisidir. Aynı zamanda açlık, susuzluk ve beden ısısını düzenler. İnsüler beyin kabuğu, aşk sırasında içimizin kıpır kıpır olmasını ve emosyonlarımızın bedene nabız yükselmesi ve terleme şeklinde yansımasını sağlar.

“Aşık Kişiler, Aşık Olduklarını Gördüklerinde Subkortikal Yapılarda Ödül, Yolaklarında Dopamin Okyanusuna Düşerler”
Özetle, âşık kişiler, aşık olduklarını gördüklerinde subkortikal yapılarda ödül-mükâfat yolaklarında dopamin okyanusuna düşmüş olurlar. Subkortikal yapılarda bunlar olurken beyin kabuğunda neler olur peki? Aynı fMRG çalışmalarının sonuçlarına göre âşık kişilerin beyin kabuklarında, subkortikal aktive olan bölgelerin aksine kortikal bazı alanlarda de-aktivasyon ortaya çıkar. Bu bölgeler prefrontal bölge, parieto-temporo-oksipital bölge ve temporo-parietal bölgede de-aktivasyon, azalmış aktivite görülmüştür. Parieto-temporo-oksipital bölge ise kişinin kendine uzay içinde yer edinmesini sağlar ve uzayda ben ile ötekini ayırır. Bu bölge de-aktive olduğunda “ben ve öteki” ayrımı biter ve kişi öteki maşukla “birlik” hissi yaşar. Böylece insan sarhoş olduğunu saklayamadığı gibi âşık olduğunu da saklayamaz duruma gelir.
Hemen hemen hem bedensel hem de beyinsel tüm hormon ve sinir ileticilerinde bir çalkantılı durum ortaya çıkar.  Dopamin pik yapar, endorfinler, sinir büyüme faktörleri beyinde artar. Testesteron erkekte azalır, kadında artar kanda. Aynı zamanda serotoninde kanda azalır. Başlangıçta tutkulu aşk döneminde bunlar olur. Zamanla aşk sevgiye dönünde, artanlar azalır ve oksitosin-vazopressin artarak sevgideki bağı oluşturur.

Aşk kadın ve erkek beyninde işleyişinin gözlemlenmesi için fMRG yapılan, tutkulu aşık 7 erkek ve 10 kadının incelendiği bir çalışmada farklı alanlar olduğu tespit edilmiştir. Erkeklerde penil tümesans ile ilişkili sağ dorsal insüla ve güzel yüz görme bölgesi ve görsel integrasyon alanının daha fazla aktive olduğu görülmüştür. Kadınlarda ise dikkat, bellek ve emosyon bölgeleri daha fazla aktivite göstermiştir. Buradan anlaşılan erkeklerin cinsel uyarılmayı da içerecek şekilde kadınlara ve yüzlerine aşık olduğu, kadınların ise aşkın duygusal içeriğine yani aşka aşık olduğudur! 
Evrendeki canlı ya da cansız her şey bir gün ölür! Aşk da bir gün ölür! Aşkın kimyası üzerinden ve beyindeki kimya değişikliğinin normale dönmesinden bahsedecek olur isek, aşkın ömrü 12-18 ay kadardır. Genelde aşkın beyinde yaptığı çalkalanmalar, aşk kimyası değişiklikleri en fazla 2. yılda normale döner. Yani aşk biter. Çok nadir durumlarda, binde bir kişide normale dönmez ve daha sürekli ve ısrar eden aşk duygusu yaşanır ki, bu da normal değildir. Doğaya aykırı, patolojik, hastalıklı bir durum gibidir.

Aşk Gelir, Akıl Gider!
Aşka mantıklı davranmak için hiçbir şey yapamazsınız. Aşk gelir, akıl gider! Dolayısı ile çabalamak boşunadır. Kendinizi bırakmaktan başka yol yoktur. Neden derseniz, beyindeki prefrontal yani alın lobu bölgesi insanlar için akılsallaştırma, niyet ve karar verme ve mantıksal çıkarımlar için en önemli bölgedir. Mantığın ve sosyal kurallara uymanın, ahlakın ve saygının kaynağıdır. Âşıklarda bu bölgede çalışmada azalma, işlevlerde zayıflama ve kayıpla sonuçlanır. Bu durumda Aşk-ı Memnu (Yasak Aşk) gibi filmlerin temel dayanağını oluşturur ve Behlül amcasının eşi Bihter’e âşık olup yasak aşk yaşayabilir. Çünkü mantığın ve toplumsal ahlakın kuralları için ilgili beyin bölgeleri yeterli çalışmamaya başlamıştır. Mantığın kuralları işlemez olur aşk olunca. Bir şekilde aşk gelir akıl gider. Âşık olanlar bu nedenle aptalca ve mantıksız riskler almaya eğilimli olurlar. İmkansız aşk olduğu konusunda kendilerini ikna etmeye çalışanlara aldırmazlar.

Aşk ile Sevgi
Aşk daha delicesine kararsız bir durumdur. Kontrol kaybedilir ve mantığa elveda denilir. Sevgi daha kalıcı ve mantığın, kuralların işlediği bir duygu halidir. Beyinsel olarak da her ikisi farklıdır.

“Aşık Kişide Ağrıyı Giderir,  Beyni Gençleştirir, Evrene Bakışı Değiştirir”
Aşk yaratıcılığın temel tetikleyicisidir. Ressamlar, şairler, müzisyenler aşkla var olmuşlardır. Bunun yanında aşık kişide ağrıyı giderir, beyni gençleştirir, evrene bakışı değiştirir. Tutkulu ve sırılsıklam aşk döneminde dopamin okyanusunda yüzmek, âşık şairler ve müzisyenler için yaratıcılığın başlıca kaynağıdır. Beyni genç tutan en önemli nörotrofik faktör Nöron Büyüme Faktörüdür (NGF). Tutkulu sırılsıklam yeni âşıklarda serum NGF düzeyleri yalnız yaşayan ve aşkı olmayanlara göre iki kat kadar anlamlı yüksek tespit edilmiş. Uzun dönemde âşıkların NGF düzeyleri, ilk altı ayındaki tutkulu döneme göre yüzde 45 azalarak, normal kişilerin bile altına düşmüş. NGF nöronların yaşaması ve dendritik filizlenme için esastır. Myelinizasyonu arttırır, yara iyileşmesini hızlandırır ve anjiojenik özellikleri vardır. Bunların yanında opioid duyarlılığını, kortizon ve vazopressin salınımını arttırır. Düşüklüğü ise bazı patolojik durumlarla ilişkili bulunmuştur: nöral yozlaşma, demans, depresyon, otizm, ağrıya duyarlılıkta artma gibi. 

Negatif Belleği Siler, Pozitif ve İyilik Hallerini Bellekte Güçlendirir
Aşkta bağımlılık yapan nedenlerden birisi de “sevme” olayına neden olan enkefalinlerin artmasıdır. Morfinerjik ve enkefalinerjik yolaklar ödül-haz sisteminde bulunurlar. Özellikle mü3 reseptörlerinin uyarılması “iyilik hissi” yaratır. Negatif belleği siler, pozitif ve iyilik hallerini bellekte güçlendirir. İyi anıları bellekte güçlendirerek, sadece iyi şeyleri seçici hatırlamaya neden olarak, âşıkların karşısındakinin “her şeyini” gerçeği görmesini engeller. Her şey sadece “pembe renklerde” görülür hale gelir. Aynı zamanda morfinerjik sistemden bekleneceği üzere non-farmakolojik ağrıya duyarlılığı azaltabilir.

“Aşık Olunan Kişinin Elini Tutmak Veya Fotoğrafını Görmek Ağrı Skorunda Olumlu Bir Düşmeye Neden Oluyor”
Bir çalışmada aşklarının ilk dokuz ayında olan 15 kişinin eline şiddetli ve hafif derecede termal ağrı uygulanmış. Aşık oldukları kişinin yüz fotoları gösterildiğinde, şiddetli ağrı skorlamaları 7.2’den 6.2’ye düşerken, hafif ağrı skorlamaları 3.7’den 2.4’e düşmüştür. Bu görsel ağrı skalasında hem şiddetli hem de hafif ağrıda yaklaşık bir puanlık azalma demektir.
Diğer bir çalışmada da uyarıyla oluşturulan termal ağrı sırasında, aşık olunanın kişinin elini tutma ve fotosunu görmenin ağrı üzerindeki etkisi incelenmiş. Aşık oldukları kişinin elini tutma durumunda ağrı skorlamaları yaklaşık 0.5 puan daha düşük ölçülürken, yabancı birinin eli tutulduğunda 1.5 puan kadar fazla ağrı hissedildiği tespit edilmiş. Yine aynı çalışmada deneklere aşık oldukları kişinin fotoğrafı gösterildiğinde de benzer bir etki elde edilerek ağrı skorlamaları bir puan kadar düşük tespit edilmiş. Yabancı bir yüzü görmek veya bir nesnenin fotoğrafını görmek ise ağrı skorunda çok ılımlı bir artışa neden olmuş. Yani aşık olunan kişinin elini tutmak veya fotoğrafını görmek ağrı skorunda olumlu bir düşmeye neden olmakta ve daha az ağrı hissetmektedirler. Sevgi ve sevilen desteğinin ağrıyı azalttığı düşünüldüğünde, ağrı durumlarında âşıkların bir arada olması veya hiç olmaz ise fotoğraflarının görülecek şekilde yakınlarda bulundurulması non-farmakolojik ağrı azaltıcı olarak işe yarayabilir. Diğer yandan, aşkta mutsuz olanların neden sürekli baş, boyun, bel ve diğer ağrıları yaşadıklarını anlamak bu çalışma sonuçlarına göre daha kolay olmaktadır.

“OXY Kadınlarda Bağlılık İçin Ön Plana Çıkarken, VZP Erkeklerde Bağlılıkla Daha Çok İlişkilidir”
Memelilerde bağlılığı sağlayan iki hormon vardır: oksitosin (OXY) ve vazopressin (VZP). Hipofizden salınıp, doğrudan bedende uzak etki eden tek hormonlar bunlardır. Her ikisi de benzer yapıdadır. OXY ve VZP’in bu periferik etkilerine karşın merkezi sinir sisteminde belli bölgelerde daha yoğun olmak üzere, beyin sapından omuriliğe kadar birçok bölgede etki etmelerini sağlayan reseptörleri vardır. OXY reseptörleri accumbens çekirdeği, amigdala ve hipokampusta yoğun olarak bulunur. Sosyal bellek oluşumunu, yüz emosyonunu tanıma ve karşıdaki kişiye güven duygusu sağlarken, gebe ve annede agresyon yapar. Erkek-kadın eş bağı ve anne çocuk bağlılığı için esastır. Emziren annelerin sütünden çocuğa geçerek anne-çocuk bağlılığını arttırır. OXY geni işlevsizleştirilince toplumsal olayları hatırlama ve tanıma ile ilgili sorunlar yaşanır. Sosyal bellek bozulur. OXY reseptörü annede bloke edilince yavruya bakım azalır. Arka hipofizden OXY salınımı kanda östrojen artışına paralel yükselir. Sarılma, emzirme, doğum sırasında, seksüel uyarılma ve orgazm sırasında da belirgin olarak yükselir. OXY’e sarılma hormonu da denebilir. OXY kadınlarda bağlılık için ön plana çıkarken, VZP erkeklerde bağlılıkla daha çok ilişkilidir.

Tek veya Çok Eşlilik
Doğaya bakıldığında tüm türlerin sadece %3-5’i monogamik yani tek eşlidir (albatroslar, kır fareleri gibi).  Monogami ve poligami ile yapılan en ilginç hadise, bir durumun diğerine bir hormonla veya genle dönüşeceğini gösteren çalışmadır. İki fare türü farklı eş bağlılığı ve davranışı özellikleri gösterirler. Bozkır fareleri monogamik iken çayır fareleri poligamiktirler. Bir farenin monogamik olduğu nasıl anlaşılır? Bir fare labirentine, bir erkek ve 5-6 dişi fare konulur. Erkek fare bunlardan sadece birisi ile koklaşır, zamanının çoğunu ona ayırır, ilgisini ona gösterir ve onunla çiftleşir.  Eşlerini kaybettiklerinde yavrularının bakımlarını üstlenirler ve yeni bir eş seçmez, çiftleşmezler.
Monogamik bozkır farelerinin beyinleri incelendiğinde, accumbens çekirdeğinde OXY’nin etki edeceği reseptörler çok yoğun iken, ventral pallidumlarında ise VZP1a reseptörleri çok yoğun tespit edilmiştir. Bozkır farelerinde kromozon 2’de OXY hormonunu yapan gen bilindiğinden, bu gen etkisiz hale getirilirse (gene knockout) OXY hormonu artık o farede üretilemez. Doğuştan monogamik olan bozkır faresi erkeği artık polgamik ve “ahlaksız” hale gelir. Önüne gelen dişi ile çiftleşir, yavrularına ilgi göstermez. Yani tek gen ile eş bağı oluşturma engellenebilir. Diğer yandan monogamik bozkır farelerinin beyin boşluklarının içine VZP1A reseptörlerini bloke eden bir madde verilir ise genleri sağlam bir monogamik fare yine poligamik hale gelir.

Çayır fareleri ise üreme alışkanlıkları açısından poligamiktirler. Eş bağı oluşturmaz ve yalnız gezerler. Sosyal bellekleri zayıftır. Bu farelerin beyinleri incelendiğinde, monogamik farelerin aksine, accumbens çekirdeklerinde ve ventral pallidumda OXY  ve VZP1A reseptörleri yoğunluğu doğuştan azdır. Bu poligamik farelere intraserebral ventiküler OXY verildiğinde monogamik hale gelirler. Poligamik davranışları kaybolur ve iyi, ahlaklı aile babası haline gelirler. Belki de gelecekte, poligamik erkekler önceden gen analizleri ile ortaya konabilir. Kimlik kartlarına “poligamiye eğilimli, bir gecelik aşk için, bağlanmaz” veya “monogamik, iyi aile babası olur” şeklinde yazılabilir ve kadınlar tarafından önceden seçimlere imkan verir.

Diğer yandan OXY ile ilgili çalışmalarda da benzer kanıtlar elde edilmiştir. OXY hormonu ilk sentezlenen peptid hormondur. 1953’de sentezleyen kişi Nobel ödülü almıştır. OXY burun spreyi ve intravenöz şekli ticarı olarak satılmaktadır. Daha çok ineklerin sütünü arttırmada yaygın olarak kullanılmaktadır. İnsanlarda hormonun “sosyal güven verici” özelliği neredeyse çok nettir. Sosyal korkuyu ve kaygıyı bu güven üzerinden azaltır ve otizm tedavisinde bu etkisi ile kullanılmıştır. Karşıdaki kişiyle olan ilişkilerde güven kazandırdığından risk almayı (hem aşkda hem para söz konusu olduğunda) kolaylaştırır. Aşk ve evlilikler bittiğinde büyük bir oalsılıkla “o serseriye nasıl güvendim, inandım” dememizin nedeni, OXY hormonunun, bağlılık ve güven azalmasına paralel olarak kanda düşmesi ile aklımızın başımıza gelmesidir.  Yani OXY ouşturduğu sahte güvenin ortadan kalkmasıdır.”

Yorum bırakın

YEŞİL Mİ SİYAH MI DERKEN BEYAZ ÇIKTI!

Günlük hayatımızda çok fazla tükettiğimiz siyah, yeşil ve son günlerde de beyaz çaydan çok sık söz edilir oldu. Peki bu alanda yapılan araştırmalar neler ve çayın rengi değiştikçe etkisi de değişiyor mu? Uzman Diyetisyen Banu Topalakçı, çaylar ve etkileri ile ilgili detaylı bilgi verdi.


İçildiğinde keyif ve sağlık açısından pek çok fayda sağlayan çok az sayıdaki içecekten biri olan çay, büyük olasılıkla sudan sonra dünyada ve ülkemizde,  en yaygın tüketilen içecek.
Güçlü bir antioksidan olma özelliği ile kansere karşı koruma sağladığını kaydeden Uzman Diyetisyen Banu Topalakçı konu hakkında şu bilgileri verdi: “Kan şekerini düşürür, antiinflamatuar (iltihap önleyici) etkisi vardır, kolesterolü düşürür, kalp rahatsızlığı ve kansere karşı korur, metabolizmayı harekete geçirme becerisi mevcuttur.

Çayı çay Yapan Fenolik Bileşkeler ya da Polifenoller mi?
Çayın sağlık açısından faydalarının nedeni içeriğindeki fenolik bileşkeler ya da polifenoller olarak bilinen bitki bazlı büyük bir koruyucu kimyasal grubundan dolayıdır.
Polifenoller, çoğu kanser karşıtı faaliyet gösteren güçlü bir antioksidandır. Bu bileşkelerin 4 binden fazla çeşidi vardır ve flavonoidler, antosiyaninler, izoflavonlar dahil olmak üzere çok sayıda sınıf ve altsınıfa ayrılmaktadır. Polifenoller, diğer antioksidanlar gibi hücrelerin “oksidatif stres” olarak bilinen normal ancak zarar verici fizyolojik süreçlerden korunmasına yardımcı olur. Oksijen her ne kadar yaşam için hayati derecede önemli olsa da aynı zamanda serbest radikaller olarak isimlendirilen reaktif maddeler de birleşir. Bu, vücudumuzdaki hücrelere zarar verebilir, bu zarar ise kalp rahatsızlığı ve kansere sebep olur.  Pek çok araştırmada, polifenollerin kanser karşıtı özellikleri ortaya konmuştur. Bunlar serbest radikallerin hücrelere verdiği zararı durdurabilir, tümör gelişimi için çalışan  enzimleri etkisiz  kılabilir ve kanseri tetikleyen unsurları işlevsiz bir duruma getirebilir.

Çayın Rengi Neyi Değiştirir?
Çayın rengi nasıl bir işlemden geçtiği ile ilgilidir. Çayın yeşil mi, siyah mı, beyaz mı ya da kırmızı mı olacağını belirleyen şey çay yapraklarının hasat sonrası maruz bırakıldığı işlem derecesidir.  Siyah çay tam  fermente edilmiştir, kırmızı çay kısmen fermente edilmiştir, yeşil çay ise hiç fermente edilmemiş ancak belli bir sıcaklıkta çevrilerek kurutulmuştur, beyaz çay ise neredeyse hiç işlem görmemiştir.

Bu dört çeşit çay arasında olgunlaşmamış, filizleri henüz tam açmadan hemen önce toplanan çay yapraklarıyla yapılan tek çay beyaz çaydır. Filizlerinin üzeri hala gümüş rengi tüylerle kaplıdır, çay kurutulduğunda bu gümüş tüyler beyaza döner ki çayın adıda buradan gelir. Beyaz çay en az işlenen çay türüdür ve aslında polifenoller bakımından da en zengin olan çay türüdür.

“Dünyada Tüketilen Çayın Yüzde 78’ini Siyah Çay,  Yüzde 20 Yeşil Çaydır”
Hepsi de olgun yapraklardan yapılan yeşil, kırmızı ve siyah çay kurutulur. Bundan sonra uygulanan işlem hepsi için birbirinden biraz farklıdır. Yeşil çay yapmak için kurutulan yapraklar buhara tutulur ya da belli bir ısıda karıştırılarak pişirilir, sonra tekrar kurutulur. Kırmızı çay yapmak için kurutulmuş yapraklar önce ufalanır sonra kısmen fermente edilir, sonra belli bir ısıda karıştırılıp kavrularak kurutulur. Siyah çay yapmak için kurutulmuş yapraklar ilk olarak sarılır, sonra tam olarak fermente edilir, ardından belli bir ısıda karıştırılarak pişirilip kurutulur. Dünyada tüketilen çayın yüzde 78’ini siyah çay oluşturur, yeşil çayın kapladığı alansa yüzde 20’dir.

Çay Kanserle Savaşır mı?
Çay yaprağına uygulanan işlemler kimyasal niteliğini değiştirir. Koyu renk çayların daha fazla işlemden geçirildiğini artık biliyoruz, ancak bu durum bu besinin sağlık açısından sağladığı faydaları  kaybettiği anlamına gelmiyor.Yeşil çay ve tahminen ondan daha az işleme tabi tutulan beyaz çay, “katesin” olarak adlandırılan çok güçlü bir polifenol grubu içerir. Katesinler  yeşil çaya kanser karşıtı özelliğini kazandıran bir polifenoldür.
Siyah çay ise, yeşil çaydan daha fazla kompleks polifenol içerir. Siyah çayın fermentasyonu sırasında pek çok özel antioksidan oluşur.

Siyah Çay Tüketimi ile İnme Arasında Bağlantı
Journal of Nutrition’da 2001 senesinde yayımlanan bir araştırma raporunda ve Hollanda National Institute of Public Healtandthe Environment tarafından yapılan bir araştırmada düzenli siyah çay tüketimi ile inme riskindeki düşüş arasında bağlantı bulundu. Yapılan bir başka çalışmada ise, 552 erkek 15 yıl boyunca gözlem altına alınmış ve  siyah çaydaki flavonoidlerin  inme ve kalp krizine sebep olabilecek “kötü “kolesterol yani LDL üretiminin düşmesine yardımcı olduğu sonucuna varılmıştır.

Cancer ‘da yayımlanan yakın tarihli bir araştırma, yüz dokuz Polonyalı kadın arasında yüksek miktarda siyah çay tüketiminin, salyada en güçlüestrojen hormonu olan ve hormonla ilintili kanserlerde kansorejenlerin seviyesinin azalmasına sebep olduğunu ortaya çıkartmıştır.

Yeşil Çay Mucize mi?
Yeşil çay; gerçekten de dünyadaki en muhteşem besinlerden biridir, kanser karşıtı özelliği vardır. Kilo vermeye yardımcıdır. Kolesterolü düşürür. Kalp rahatsızlığı oranını önemli derecede düşürmesiyle bilinir. Ayrıca içinde depresyon ve bunalımın üstesinden gelmeye yardımcı olan bileşkeler içerir.

Araştırma Sonuçları Nasıl?
Kanser önlenmesinde yeşil çayın etkisi o kadar güçlüdür ki; Ulusal Kanser Enstitüsü’nün Kanser Önleme Dalı,  çay bileşkelerini insan deneklerde kanser önleme amaçlı kullanmak için bir plan başlatmış. Örneğin 1994 senesinde Journal of the National Cancer Institute, yeşil çay tüketmenin Çin ‘deki erkek ve kadınlarda yemek borusu kanser riskini yaklaşık yüzde 60 oranında azalttığını gösteren epidemiyolojik bir incelemenin sonuçlarını yayımlamıştır. 2004 senesinde Harvard tıp fakültesinden bir ekip, yeşil çayın yemek borusu ile ilişkili kanser hücrelerinin büyüme ve çoğalmasını engellediğini ifade etmiştir.

Gerçekleştirilen yüzlerce yeşil çay araştırması, yeşil çayın insanlarda görülen ve kolon, yemek borusu, pankreas, rektum ve mide kanser türlerini önlemekte etkili olduğu artık günümüzde oldukça kesinleşmiş bir gerçektir.

Yeşil çaydaki katesinlerin kanser karşıtı ve antioksidan etkilerini gösteren araştırmaların sayısı oldukça çoktur. Tek bir örnek vermek gerekirse Japonya Tokyo’da Kanser Kemoterapi Merkezi’nde gerçekleştirilen, lösemi ile kolon kanseri hücre kültürlerinin kullanıldığı bir araştırmada yeşil çayın telomerazı doğrudan ve güçlü bir şekilde engellediği kanıtlanmıştır. Telomeraz, tümör hücre kromozomlarının uç noktalarını besleyerek kanser hücrelerini “ölümsüzleştiren” bir enzimdir.

Yeşil Çay Kolesterolü Düşürür mü?
Yeşil çayın kolesterol düşürücü etkisi hem hayvan hem de insan üzerinde  yapılan araştırmalarda kanıtlanmıştır. Yeşil çay aynı zamanda vücutta yer alan pıhtı ve inmeye sebep olabilen  fibrinojen maddesinin de miktarını azaltır. Circulation Journal ‘da Temmuz 2004 ‘te yayımlanan “Yeşil Çay Tüketiminin Koroner Arter Rahatsızlığının Gelişimi Üzerindeki Etkileri” başlığını taşıyan bir makalede araştırmacılar, hastaların yeşil çay tüketimlerinin  koroner arter rahatsızlığına yakalanma olasılıklarını düşürdüğü sonucuna varmışlardır.

Yeşil Çay Kilo Vermeye Yardımcı mıdır?
Yeşil çay kilo vermek isteyen kişilere de yardımcı olabilir. American Journal of Clinical Nutrition ‘da yayımlanan bir araştırmada yeşil çay içirilen erkekler, yeşil çaydan farklı ancak ona çok benzer bir içecek tüketenlere kıyasla daha çok kalori harcamıştır.  Araştırmalar yeşil çayın metabolizmayı daha fazla çalıştırdığını dile getirmektedir.

Yeşil Çay Kendinizi İyi Hissetmenizi Sağlayan Dopamin’in Salgılanmasını Sağlar mı?
Yeşil çaydaki tenin adlı madde, iyi bir ruh haline ve artan bir rahatlama hissine neden olur. Hatta Japonya’da sadece bu maksatla kullanılmaktadır.
Tenin, beyni sakinleştirme eğilimi olan bir hormonun salgılanmasını sağlar. Aynı zaman da mutluluk ile yakından ilintili olan temel beyin kimyasallarından dopaminin salgılanmasını da tetikler. Dopamin beynin temel zevk ve ödül sağlayıcısıdır ve çay içildiğinde salgılanan dopamin büyük oranda mutluluk hissine katkıda bulunur.

Alzheimer’a Karşı Yeşil Çay İçilmeli mi?
Antioksidanların nörodejeneratif rahatsızlıkların önlenmesinde önemli  bir rolü vardır. Annals of Clinical Psychiatry’de 2005 senesinde yayımlanan “Antioksidanlar ve Alzheimer Hastalığının İncelenmesi” başlıklı bir araştırmada, Alzheimerın önlenmesine yardımcı  olacak etkenler bildirilmiştir  ki bunlar:  Yeşil çay,  sarımsak, resveratrol (üzüm çekirdeği), C ve E vitaminidir.”

Kaynak
1. Bowden Jonny, The 150 Healthiest Foods on Earth, 2007
2. Mahan l.K, Stump E.S, Raymond J.L, Krauses Food and the Nutrition Care Process, 13. Edition, 2012
3. Miandji A.M, Tıbbi Bitkiler Atlası, 2010

1 Yorum

“TÜTÜNLE MÜCADELEDE ÖRNEK ÜLKE TÜRKİYE”

Türkiye’nin, tütün kontrolündeki iyi uygulamaları ve deneyimlerini ‘Tütün Kontrolü Ulusal Odak Noktaları Avrupa Bölge Toplantısı’nda anlatan Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Türkiye’nin “Tütünle mücadelede” büyük mesafe aldığını ve örnek ülke haline geldiğini belirtti.  
Sağlık Bakanı Akdağ, ev sahipliği yaptığı “Tütün Kontrolü Ulusal Odak Noktaları Avrupa Bölge Toplantısı”nda, Türkiye’nin tütün kontrolündeki iyi uygulamaları ve deneyimlerini paylaştı. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Avrupa Bölgesi’ne üye 53 ülkenin katılımıyla gerçekleşen toplantının amacı ise, Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi’nin gözden geçirilmesi ve Türkiye deneyiminin üye 53 ülke ile paylaşılması olarak belirtildi.
Toplantıya; Başta Sağlık Bakanı Akdağ olmak üzere, DSÖ Avrupa Bölgesi’nde yer alan ülkelerin odak noktaları ile DSÖ Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi (TKÇS) Sekretaryası’ndan Program Yöneticisi, Avrupa Birliği Komisyonu Temsilcileri ve DSÖ İş Birliği Merkezlerinden uzmanlar katıldı.

Tütünle mücadelenin sadece bugünü değil, yarını da ilgilendirdiğini, Türkiye’nin bu mücadelede büyük mesafe aldığını ve örnek ülke haline geldiğini dile getiren Akdağ, “Sizler için en önemli husus, politik karar vericilerin gerekli adımları atması için cesaretlendirilmesidir. Türkiye’nin mücadelesi de kolay olmadı. Tütün endüstrisi bunu engelleme çabasına girdi.  Yasa idare mahkemesi yoluyla Anayasa Mahkemesi’ne taşındı,  yüksek mahkeme halk sağlığının yanında durdu” dedi.
Diğer ülkelerde de buna benzer engellemeler olabileceğini dile getiren Akdağ, ancak hükümetlerin bu konudaki kararlılığının büyük önem taşıdığını vurguladı.


“Türkiye Dünyada En Çok Sigara İçilen Ülkelerden Biriydi”
Türkiye’de tütünle mücadelede halk ve medyanın desteğinin başarıda önemli bir etken olduğunu belirten Akdağ, şunları söyledi: “Türk gibi sigara içmek. Eskiden böyle bir deyim vardı, Türk gibi sigarayla mücadele etmek deyimine dönüştü. Toplumun yüzde 90’ı, sigara içenler dahil bu meselenin, mücadelenin arkasında durdu. En önemli husus buydu. Türkiye dünyada en çok sigara içilen ülkelerden biriydi ve bu mücadeleye başladığımız zaman hiç kimse bu başarıyı beklemiyordu. Sigara içmek adeta kültürümüzün bir parçasıydı. Sigara içme hakkı, sigara dumanından korunma hakkının önünde geliyordu. Üçte ikilik sessiz çoğunluk sigara içen üçte birlik kesimin kendisine verdiği zarara sessizce katlanmak zorundaydı. Sigara kültürümüze o kadar sirayet etmişti ki bayramlarda ve özel günlerde evimize gelen misafirlere sigara ikram etmek adeta ev sahipliğinin kuralı haline gelmişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bu meselenin arkasında durması, daha doğrusu sigara ve tütünle mücadelenin adeta bir numaralı aktörü haline gelmesi bizim işimizi çok kolaylaştırdı. Türkiye bugün DSÖ Mpower stratejisi açısından bir ilki başarmış ülkedir. Mpower stratejisinin bütün ilkeleri bugün Türkiye’de etkin olarak uygulanmaktadır. Bu kararlılığımızı da devam ettireceğiz” dedi.


“Türkiye Bu Konuda Benzersiz Bir Ülke”
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) temsilcisi Maria Cristina Profili de Türkiye’nin sigaraya karşı yürüttüğü mücadele ve elde ettiği başarıdan övgüyle söz ederek, “Türkiye bu konuda benzersiz bir ülke” dedi.

Düz Paket Uygulaması ile İlgili Teknik Bilgi Paylaşılacak
‘Tütün Kontrolü Ulusal Odak Noktaları Avrupa Bölgesi Toplantısı’nda, Türkiye’nin tütün kontrolündeki iyi uygulamaları ve deneyimleri diğer ülkeler ile paylaşılacak. Alo 171 Sigara Bırakma Danışma Merkezi ve Dumansız Hava Sahası Denetim Sistemi uygulamaları yapılacak saha ziyaretleri ile katılımcılara tanıtılacak. Avrupa bölgesinde sigara paketleri üzerindeki sağlık uyarılarının gözden geçirilerek, Avustralya’da uygulamaya konacak olan düz paket uygulaması hususunda teknik bilgi verilecek. 2012-2016 yılı DSÖ Avrupa Bölgesi Bulaşıcı Olmayan Hastalıklar Eylem Planı tartışılarak, 2015 hedefleri saptanacak.

Yorum bırakın

TÜRKİYE İLAÇ YOL HARİTASI ÇİZİLDİ

Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD) tarafından hazırlatılan ”Türkiye İlaç Sektörü Vizyon 2023 Raporu” tanıtılan toplantıda Türkiye’nin ilaç yol haritası belli oldu.

Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD) tarafından hazırlatılan ”Türkiye İlaç Sektörü Vizyon 2023 Raporu” Grand Rixos Otel’de düzenlenen toplantıyla tanıtıldı. Rapor, Türk ilaç sektörünün 2023’te “küresel ölçekte bir Ar-Ge ve üretim merkezi ve bölgesel bir yönetim merkezi olması” vizyonunu ortaya koyuyor. Raporda Türkiye’nin şimdikinden çok daha fazla üreten, çok daha fazla Ar-Ge yatırımı ve ihracat yapan ve hastaların yenilikçi ilaçlara erişimini gelişmiş ülkelerle aynı düzeye çıkartacak bir ilaç sektörüne sahip olabileceği vurgulanıyor.

Türkiye İlaç Sektöründe Ar-Ge Merkezi Haline Gelecek
Kalkınma Bakan Yardımcısı Mehmet Ceylan düzenlenen raporun Türkiye’nin ilaç sektöründe Ar-Ge merkezi haline gelmesini hedeflediğini ve ülkenin bunu başaracak güçte olduğunu söyledi.  2002’de 5,2 milyar lira olan kamu ilaç harcamalarının 16 milyar TL’ye çıktığını bildiren Ceylan, “İlaç sektöründe 5,4 milyar dolarlık bir ithalat varken, ihracatımız ancak 650 milyon doları buldu. Dolayısıyla sektörel açıdan dış ticaret açığı verdiğimiz bir sektörümüz” diye konuştu. 


“Hedefler 2023’ten Önce Gerçekleştirilebilecek”
Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Nihat Tosun, sağlıkta vatandaş memnuniyetinin çok yüksek oranlara ulaştığını kaydetti. İlaç sektöründe Ar-Ge’nin ön plana çıkması, yüksek teknoloji ürünlerin Türkiye’de üretilmesi için kamunun filli olarak rol üstleneceğine inandığını dile getiren Tosun, bu hedeflerin 2023’ten önce gerçekleştirilebileceğini söyledi. 


“Bu Kadar Genç Bir Nüfusa Rağmen Biz Doktora Neden Fazla Gidiyoruz?”
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Başkanı Fatih Acar, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ortalamalarına göre, kişi başı doktora müracaat sayısının 6,5, Türkiye ortalamasının ise 8 olduğunu kaydetti.  Bunun tartışılması gerektiğini ifade eden Acar, “Bu kadar genç bir nüfusa rağmen biz doktora neden fazla gidiyoruz, bunu da bir soru işareti olarak değerlendirmenin faydalı olacağına inanıyorum” dedi.

“Bireyin Katkı Payı OECD Ortalamaları Yüzde 3,2, Türkiye’de 1,5”
İki hafta önce Ekonomik Koordinasyon Kurulu’nda sağlıkta son 10 yılda gelinen noktaya ilişkin bir rapor hazırladıklarını belirten Acar, şunları söyledi: “Burada önemli kararlar alındı. Sağlık Teminat Paketi’ni mutlaka gözden geçireceğiz. Bu teminat paketini, daha sürdürülebilir olması bakımından önümüzdeki süreçte değerlendireceğiz. Bireyin katkı payı OECD ortalamaları yüzde 3,2, Türkiye’de 1,5. Yani Türkiye’de bireyin katkı payını bir miktar daha artıracağımız uygulamaları önümüzdeki süreçte devreye koyacağız. Özel ve tamamlayıcı sağlık sigortasını biraz daha işin içine çekeceğiz. Bunu kesinlikle yapmamız gerekiyor. Bizde bu oranlar çok düşük. Yani her şeyi devletin sunduğu ya da devletten beklediğimiz bir sistemi uzun vadede sürdürmemiz elbette ki sıkıntılı olacaktır. Tanı tedavi rehberlerini de önümüzdeki süreçte hayata geçireceğiz.”
          
“Sadece İskonto Artışları Yaparak İlaçta Global Bütçe Sistemini Sürdürmek Doğru Değil”
Sadece iskonto artışları yaparak ilaçta global bütçe sistemini sürdürmenin doğru olmayacağını kaydeden Acar, ”İskonto artışları dışında daha sağlam temelleri olan uygulamaları önümüzdeki süreçte hayata koymamız gerekiyor” dedi. 
“Yabancı Firmalarımızın da Önünü Açacak Uygulamalara Destek Vereceğiz”
İlaç sektörünün Teşvik Paketi’nde stratejik sektörler arasında sayıldığını anımsatan Acar, şunları kaydetti: “Biz de önümüzdeki süreçte Türkiye’ye yatırım yapacak sadece yerli firmalarımızın değil, yabancı firmalarımızın da önünü açacak uygulamalara destek vereceğimizi net şekilde ifade etmek istiyorum. Ar-Ge yapan firmalarımıza destek vereceğiz. Yerli sanayiyi teşvik etmenin yanında buraya yatırımı da teşvik edecek uygulamaları devreye sokacağız. Büyümeden de gerekli katkıyı vereceğiz. Geri ödeme politikalarında yine düşük fiyatlı eş değer ilaçları teşvik edeceğiz.”

“Türkiye’deki Temel Sorunlardan Biri İlaç İsrafı”
Tedbir paketleriyle çözüme gidilemeyeceğine işaret eden Acar, Türkiye’deki temel sorunlardan birinin ilaç konusunda yaşanan israf olduğunu söyledi. Acar, “Hesaplarımızda israf olarak gördüğümüz rakam 1 milyar TL civarındadır. Bunu önleme konusunda beraber çalışma çok önemli” diye konuştu.  


“2023’te 23 Milyar Doları Aşkın Üretim Yapan, İhracatını 8 Milyar Doların Üstüne Çıkartmış Türkiye”
AİFD Başkanı Güldem Berkman da Türkiye’de ilaç sektöründe yaklaşık 300 şirketin faaliyet gösterdiğini belirtti. Berkman şöyle devam etti: “Ülkemiz ilaç sektörünün daha çok uluslararası yatırım çeken, daha fazla üretim ve ihracat yapan, dış ticaret dengesine olumlu katkıda bulunan ve hastalarımıza uluslararası standartlarda hizmet kalitesi sunan bir yapıya kavuşmasını istiyoruz. Biz, yenilikçi ilaç sektörü olarak, 2023 itibarı ile 23 milyar dolarını aşkın üretim yapan, ihracatını 8 milyar dolarının üstüne çıkartmış, dış ticaret fazlası veren ve yılda 1,7 milyar ABD doları düzeyinde Ar-Ge yatırımı yapan bir Türkiye ilaç sektörünün hayal olmadığına inanıyoruz.”
Kapsamlı Bir Rapor
“Türkiye İlaç Sektörü Vizyon 2023 Raporu” dünya ilaç sektöründeki gelişmeleri değerlendirdikten sonra, Türkiye ilaç sektörünün konumunu ve koşullarını irdeliyor. Rapor, Türkiye ilaç sektörünün küresel düzeyde rekabet edebilecek kaynak ve potansiyele sahip olduğunu vurguluyor.

Bilimsel verilere dayanılarak hazırlanan raporda, dünya ülkelerindeki en iyi uygulama örneklerine yer veriliyor. Raporda, gerçekçi ve uygulanabilir, Türkiye’nin koşullarına, özelliklerine ve ihtiyaçlarına uygun somut politikalar öneriliyor.


Sürecin Temel Sacayakları
Türkiye ilaç sektörünü 2023’e taşıyacak sürecin bazı temel sacayakları olduğu ifade edilen raporda, öncelikle Türkiye’nin sağlık bilimleri alanında yenilikçiliği destekleyen, Ar-Ge ve katma değerli üretim yetkinliğini ilaç sektörünün merkezine yerleştiren uzun vadeli bir politika belirlemesi ve uygulaması gerekliliği vurgulanıyor.
Raporda ayrıca hukuki ve idari düzenlemelerin, kamu sağlığı, kamu otoritesi ve ilaç sektörü arasında dengeyi gözetecek şekilde yapılması ve uygulanması gerektiği vurgulanıyor.  

Raporun üzerinde durduğu diğer önemli konular arasında ise, sürdürülebilir bir ilaç sektörü için güncel ve gerçekçi bir bütçe hazırlanması ve yenilikçi ilaçların hastalara gecikmeden sunulabilmesi amacıyla pazara erişim koşullarının iyileştirilmesi yer alıyor. “İyi İmalat Uygulamaları” sertifikasyonu, ruhsatlandırma, fiyatlandırma ve geri ödeme gibi pazara erişim süreçlerinde yaşanan gecikmelerin önlenmesi gerektiği ifade ediliyor.  
Rapora göre, pazara erişim süreçlerinde mevzuatta belirlenen süreler dahilinde hareket edilmesi, hastaların yenilikçi ilaçlara diğer gelişmiş ülkelerle aynı zamanda erişmesine olanak sağlayacağı gibi uluslararası ilaç yatırımlarının Türkiye’ye gelmesine de katkıda bulunacak. 

1 Yorum

İŞARET PARMAĞIM

Mucizeleri başaran ve  yaşama umudunu aşılayan göz doktoru Alper Kaya, ALS hastalığı sebebiyle, sadece işaret parmağını kullanarak yazdığı “İşaret Parmağım”  isimli kitabı raflarda yerini aldı.
2010 yılı 1. Ulusal Engelli Yazarlar Edebiyat Yarışmasına katılarak birinci olan ALS hastalığı sebebiyle, sadece işaret parmağını kullanarak yazan göz doktoru Alper Kaya, “İşaret Parmağım”  isimli kitabı raflarda yerini aldı. Kendisine Neden “İşaret Parmağım” diye soranlara ise; “Bir bilgisayar faresi ve bir tıklama ile birer birer yazılan harfler…  Kelimeler tümcelere, tümceler paragraflara, paragraflar sayfalara dönüşüverdi. Bilgisayarda yazı yazabilmek için gereken o tıklamaların tüm fiziksel yükünü, çalışan tek parmağım olan işaret parmağım taşıdı. O, benden vazgeçmedi, ben de onu terk etmedim. Bu kitaptaki yazılarım ve yazdığım diğer yazılarımın kahramanı, işte o sol işaret parmağım” diyor.

 İzmirli Op. Dr.  Alper Kaya, göz doktoru olarak çalışırken 22 yıl önce henüz 28 yaşındayken  ALS MNH (Amiyotrofik Lateral Skleroz – Motor Nöron Hastalığı) hastalığı teşhisi konur. 5 yıl ömür biçilir,evli ve eşi henüz birkaç haftalık hamiledir. Yıllardır süren mücadelesinde çok farklı acılarla karşılaşmış. Ancak  bakış açısını, içindeki yaşama enerjisini ve gülen gözlerini gördüğünüzde gerçekten bir mucize diyorsunuz. “1 milyonda 2 hastada görülen bir durum başıma neden geldi” diye düşünmüş.  Ünlü İngiliz bilim adamı Stephan Hawking, ülkemizde ise Fenerbahçeli Sedat ile tanınan ALS, bir başka deyişle sinirlerin erken yaşlanması hastalığı. 
ALS Hastalığı
ALS,  kaslarda düşüklük ve erimeye yol açar.  Zihinsel fonksiyonlar ve bellek ise bozulmaz. Kaslardaki zayıflık ellerde ya da bacaklarda, ağız-yutak bölgesinde ya da dilde başlayabilir ve sürekli ilerleyerek yayılır. Bu yayılma  konuşma ve yutma güçlüğüne neden olabilir. İleri evrelerinde solunum yetersizliğine de yol açabilir. Kaya, şu anda sadece kafasını ve boynunu hareket ettiriyor.
İşaret Parmağım
Sanal klavye ile  yazı yazan Kaya, Türk Dil kurumundan  200 bin kelimeyi klavye programına eklemiş.  OnScreenKeys Keyboard programını oluşturmuş, sonra menüleri tümüyle Türkçe yapmış. Küçük öyküler yazmaya başlayarak ve “İşaret Parmağım” kitabının içeriğini böylece oluşturmuş. Engelliler Edebiyat Yarışmasına gönderdiği öyküsü, Öykü dalı Birincisi seçilmiş. 
“Sanal klavye ile bir kitap yazılabilir mi? Evet, yazılırmış. 
Bu kitap 2 anlamda önemli bence. 
Tek parmakla, Head-mouse ile veya switch donanımı ile kitap yazılabileceğini anlatıyor 
ALS hastalarının üretebildiğini anlatıyor. 
Kitap, Ben Yazarım yayınlarından çıkıyor.” diyor Kaya. 


Dört Duvar Bir Pencere
Alper Kaya, ALS hastalarının sesini duyurabilmek için çaba harcıyor. Kaya’nın hastalıkla mücadelesi belgesele dönüşüyor ve  24 saatini anlatan “Dört Duvar Bir Pencere” isimli film Altın Koza Film Festivali’nde belgesel dalında en iyi film ödülüne layık görülüyor. Dr. Alper Kaya yapılan filmle ilgili olarak “Ödülün ötesinde bu filmde bu hastalıkla nasıl başettiğimizi gösterebildiğimiz için çok faydalı oldu” diyor. 
“Dört Duvar Bir Pencere” Belgeselini mutlaka izleyin. 
Şimdi alnına yerleştirdiği yansıtıcı ile maillere cevap verebiliyor. Kendisine http://turkals.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz. 
Amiyotrofik Lateral Skleroz – Motor Nöron Hastalığı hakkında bilgi için ALS MNH Derneği Resmî site için bakınız.

ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR! 


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler: 

– Blogu izlemeye almak 

 Facebook sayfamı beğenmek 

– Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.

19 Eylül Çarşamba günü saat 23:00’a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 20 Eylül Perşembe sabahı buradan duyurulacaktır.

Çekilişi Uur Böceği kazandı, adresini ilettiğinde kitabı göndereceğim. 

10 Yorum