Ekim 2012 için arşiv

BİYOLOGLAR SOSYAL MEDYAYI NASIL KULLANIYOR?

Biyologlar, sosyal medyayı çok aktif ve etkin şekilde kullanıyor. Hem bilimsel çalışmaların yayınlanmasında hem de haklarını savunmada gün geçtikçe bilinçli ve birlikte hareket ediyorlar.
Bilimsel araştırmalar hakkında bilgi paylaşımı ve biyologların mesleki özlük haklarının geri alınması için sosyal medya gittikçe daha etkin hale geldi. Sosyal medyayı aktif olarak kullanan biyologlar ilk kez aynı haberde bir araya gelerek, sosyal medya hakkında görüşlerini ve çalışmalarını anlattılar.



10 Yıl Önce Bu Platformlar Sadece Kişisel Fotoğrafların Paylaşıldığı Yerler Iken, Şimdi Sırf Bu Konuda Açılmış Meslek Grupları Var
İTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi, Açık Bilim ve Biyo RSS Blog Yazarı Biyolog Can Holyavkin:Açıkçası sosyal medyayı tanımlamak artık zor. İlk zamanlarında, içerik üretilen ve bunun kolaylıkla paylaşılabildiği platformlar için bu terimi kullanırken, 2012 yılında “Sosyal Medya” terimi artık çok daha fazla kapsamlı şekilde karşımıza çıkıyor. 10 yıl önce bu platformlar sadece kişisel fotoğrafların paylaşıldığı yerler iken, şimdi sırf bu konuda açılmış meslek grupları var. Bu işi gerçekleştiren profesyonel kişiler ve hatta şirketler bulunuyor. Firmalar, sosyal medya üzerinden kriz yönetimi yürütmek için ayrı departmanlar bile kurmaya başladılar. Bu sebeple, “sosyal medya” terimi, devamlı gelişen ve büyüyen doğası yüzünden tanımlaması zor bir hale geldi. Sosyal medya, 10 yıl öncesinde olduğu gibi, “Bakın ben Efes’e gittim. Bunlar da benim fotoğraflarım…” demenin çok ötesinde bir yer artık. Bu medya biçimi, herkesin farklı bir amaç için kullandığı bir araç ve başlı başına profesyonel bir iletişim kanalı oldu.
Bazı Firmalar Işe Alım Süreçlerinde, Kişilerin Sosyal Medya Profillerinden Önemli Oranda Bilgi Ediniyor
Sosyal medyayı kullanma nedenim belki çok klişe olacak ama, son zamanlarda sosyal medyayı sadece bilgi edinmek için kullanıyorum. Ancak, bu platformları ilk kullandığım zamanlarda, diğer herkes gibi kişisel fotoğraflarımı ve diğer bilgilerimi paylaşıyordum. İnsan, ilginç bir şekilde yediği yemeğin fotoğrafını çekip onu arkadaşları ile paylaşmaktan zevk alabiliyor. Ancak, sonrasında bu medya biçiminin bu kadar “kolay ve yersiz” kullanılmaması gerektiğini anladım. Uzun bir süredir yurt dışında yeni yeni de Türkiye’de de bazı firmalar işe alım süreçlerinde, kişilerin sosyal medya profillerinden önemli oranda bilgi ediniyorlar. Çoğu zaman, bu bilgiler işe başvuranlar için dezavantajına oluyor. Ben de, bu tür haberleri okudukça, bu platformlarda özel hayatın o kadar paylaşılmaması gerektiğini anladım.
Bilgi-Alımı Üzerine Yoğunlaşan Platformlar Üzerinde Vakit Geçiriyorum
Sosyal medyanın nasıl kullanılacağına dair bir kural yok tabii. Herkes dilediği şekilde kullanabilir. Bu medya biçiminin doğasında özgürlük var. Yine de bu özgürlüğün sınırlarını, yine kişinin kendisi çizmesi gerek. Ben sosyal medyada kişisel fotoğraflarımı olabildiğince paylaşmamayı tercih ediyorum. Arada kaçamaklar olabiliyor tabii. Onun yerine, “bilgi-alımı” üzerine yoğunlaşan platformlar üzerinde vakit geçiriyorum. Genelde Twitter bunun için iyi bir seçenek. Son zamanlarda çevrim içi zamanımın büyük bir oranını “Quora” gibi soru-cevap platformlarında kullanıyorum. Yakın zamanda çok daha büyüyecek, önerebileceğim sosyal bir “bilgi-alışveriş” platformu.
Türkiye’deki Biyologları Bir Araya Getirmede Büyük Rol Oynadığı Bir Gerçek
Biyologların sosyal medyaya bakışı elbette tüm biyologları kapsayacak bir şey söylemek mümkün değil. Sadece biyoloji bölümünden mezun olduğu için haberleri takip eden kişiler de var; bu konuda ciddi akademik özelliklere sahip, bilgi alışverişini ciddiye alan insanlar da var. Hepsinin sosyal medyadan yararlanma ve ilgi alanları farklı oluyor. Ancak, genel bir tablo çizmek gerekirse, sosyal medyanın Türkiye’deki biyologları bir araya getirmede büyük rol oynadığı bir gerçek. Biyologlar Günü’nde gerçekleştirilen yürüyüşler ve diğer günlerdeki biyolog toplantıları büyük ölçüde sosyal medya üzerinden düzenleniyor. Bu bağlamda, bu medya biçimi, Türk biyologlar arasında birleştirici bir özelliğe sahip ve biyologların daha organize olmasını sağlıyor. Bu organizasyonun sağlanması, gelecekte bir biyolog odasının açılmasında oldukça öneme sahip olacak.

Aynı Haberi, Daha Sansasyonel Bir Başlıkla Atarsanız, Daha Çok Ilgi Çekiyor
Türkiye’deki biyologların sosyal medyadaki katılımı ve diğer biyologlarla etkileşimi gün geçtikçe de artıyor. Ancak yurt dışına kıyasladığımızda, geri-bildirim ve yorum yazma alışkanlığımız hala yok denilecek kadar az. Sosyal medyadaki paylaşılan yazılara yapılan yorum ve geri bildirimler genelde 1-2 kelimeyi geçmiyor. Okuyucuların ilgisi her zaman popüler ve sansasyonel başlıklara oluyor. Aynı haberi, daha sansasyonel bir başlıkla atarsanız, başlık, haberin içeriği ile daha az ilgili hale gelse bile daha çok ilgi çekiyor, daha çok okunuyor. İnternet okuyucularının bir kısmı da , yazıları okumadan “beğen”en ve paylaşan bir kesim oluyor. 3 sayfalık bir içerik hazırlayıp paylaşmışsınız. Bir bakıyorsunuz daha paylaşımdan 1 dakika geçmeden bir sürü kişi beğenip, paylaşmış. Dediğim gibi, çok çeşitli bir okuyucu kitlesi var.
“Hastaneler, Hastalar Ile Aralarında, Yeni Bir Iletişim Kanalı Oluşturmuş Durumda
Şu anda sağlık alanında sosyal medyayı gerçek anlamıyla kullananlar arasında özel hastaneleri görüyorum. Hemen hemen hepsinin bir sosyal medya hesabı var. Kimisi fazla aktif olmasa da, aralarında bu platformu iyi şekilde kullananlar da var. Bu hastaneler, hastalar ile aralarında, yeni bir iletişim kanalı oluşturmuş durumda. Ancak, bunun ötesine geçilmiş değil. Nasıl geçilir açıkçası onu da bilmiyorum.
Yanlış Haberlerin Bilinçli Okuyucular Tarafından Geri-Bildirimler Ile Eleştirilmesi Gerek
Diğer bir durum ise, sağlık haberciliği ile ilgili. Diğer tüm habercilik alanlarında olduğu gibi, haberlerin daha hızlı ve hedefe yönelik şekilde yayılmasında, artık internetin ve sosyal medyanın önemi çok büyük. Geniş kitlelerin sağlık ile ilgili haberlere ulaşması daha kolay hale geldi. Bu ilgi artışı da beraberinde bu tür haberlerin daha sık yayınlanmasını sağlıyor.  Ancak, burada önemli bir nokta var. Öncelikle, sağlık haberciliği oldukça dikkatli olunması gereken bir alan. Yanlış verilecek bir haberin, okuyucuları yanlış yönlendirerek sağlıklarından etmesi her zaman mümkün. Bu noktada, yanlış haberlerin bilinçli okuyucular tarafından geri-bildirimler ile eleştirilmesi gerek. Sosyal medya, bu tür geri-bildirimlerin yapılması için önemli bir araç olabilir. Yanlışların açığa vurulup, esas doğruların hızlıca okuyuculara dağıtılmasında bu sosyal platformların önemli olacağını düşünüyorum.
“Bireylere ve Kurumlara Erişilebilirlik Alanında Sosyal Medya, Devrimci Rol Üstlendi”
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsünde yüksek lisans öğrencisi ve çeşitli hayvan türlerinde moleküler düzeyde rejenerasyon ve rejenerasyonun evrimi üzerine çalışan ve Biyoloji sayfa yöneticisi Biyolog Baha Uygar Mitat: “Sosyal Medya’yı, fikirlerin ve olayların kitleler ile buluşmasında güçlü bir rol oynayan, doğal bir iletişim aracı olarak gördüm hep. Bilgi paylaşımının bireyler düzeyine inmesi ve kişinin kendi görüşünün hem yazarı, hem editörü, hem de yayıncısı olması ise geleneksel medyanın tek taraflı bilgi aktarımı sistemine kıyasla çok büyük bir güç bence. Bunun yanında bireylere ve kurumlara erişilebilirlik alanında sosyal medyanın devrimci rolü üstlendiğini düşünüyorum. Bugün Harvard Üniversitesindeki bir profesörün fikirlerine de, üniversite sınavına hazırlanan bir gencin fikirlerine de büyük bir çaba sarfetmeden saniyeler içerisinde ulaşmak sosyal medya ile mümkün. Bunun yanında bireylerin kendi ilgi alanı doğrultusunda bir kitle ile iletişim halinde olması ve bilgi birikimini arttırmasına imkan sağladığı için sosyal medyanın bireylerin kişisel ve mesleki gelişiminde de büyük payı olduğunu düşünüyorum. 
“Bilgiye Aşık Olan Biri Olarak, Hakkında Fikir Sahibi Olmadığım Konulara Sosyal Medyada Rast Gelip Saatlerce Araştırma Yaptığım Oluyor”

Çocukluk sayılabilecek yaşlarımda internet ve bilgisayar ile tanıştım ve bunu kendi adıma bir şans olarak görüyorum. İnternetin çevirmeli bağlantı ile mümkün olduğu dönemden şu an yaşadığımız web2.0 döneme uzanan evrim sürecinde interneti ve sosyal medyayı aktif kullanan biri olarak sosyal medya konusunda bilinçli bir tüketici olduğumu düşünmeme rağmen, bir kesim kişilere göre ben bir bağımlıyım. Geleneksel medya öğesi olan dergi, gazete ve yayınları dahi internet üzerinden takip ediyor, bu konuda görüş bildiriyor, üstüne üstlük düzenli olarak kendi yayınımı yapıyorum. Bir diğer sebebim ise, karşılıklı oturarak saatlerce sohbet edebileceğim kişiler ile aramızda binlerce kilometre olmasına rağmen mobil cihazlar aracılığı ile tüm gün bağlantı halinde olmam. Bilgiye aşık olan biri olarak, hakkında fikir sahibi olmadığım konulara sosyal medyada rast gelip saatlerce bu konu hakkında araştırma yaptığım bile oluyor zaman zaman. Mesleki anlamda da sosyal medyanın beni geliştirdiğini ve daha aktif olmamı sağladığını düşünüyorum.

“Mesleki Alanında Aktif Olan Kişiler Sosyal Medyayı da O Denli Aktif Kullanıyor”

Doğal olarak sosyal medya çevrelerimin büyük bir kısmını biyologlar ve biyoloji ile ilintili dallarda çalışan kişiler oluşturmakta ve gözlemlediğim kadarıyla istisnalar elbet var, mesleki alanında aktif olan kişiler sosyal medyayı da o denli aktif kullanıyor. Düzenli blog yazmayı beceremeyen biriyim ve mesleğiyle ilintili olarak blog tutan kişilere hayranım. Bilimin en temel unsuru olan bilginin paylaştıkça arttığı gerçeğinden yola çıkarak bu kişilerin bloglarını ve diğer sosyal medya hesaplarını takip etmek bana büyük haz veriyor. Gerçek kişilerin yanısıra çoğunluğu mesleğim ve araştırma alanımla ilgili olan tüzel kişileri de takip ederek güncel bilgilere ve duyurulara hızlı bir şekilde erişme imkanı buluyorum. Birçok biyolog arkadaşımın da benim gibi sosyal medya üzerinde kendi ilgi alanları doğrultusunda sosyal çevrelerini oluşturmuş olduğunu görüyorum.
“Pseudoscience yani Sözde Bilimden, Geleneksel Medyanın Kar Amacı Gütmesinden Kaynaklanan Popüler İçerik Üretme Çabasından En Çok Etkilenen Alan Sağlık”
Sağlık alanı sosyal medyadan etkilenmesi konusunda açıkçası pembe bir senaryo çizemeyeceğim. Sosyal medya, geleneksel medyaya oranla daha kontrolü mümkün olmayan bir mecra. Dolayısıyla bu mecrayı kullanan kişilerin çok daha fazla araştırma ve sorgulama kabiliyetinde olması gerekmekte. Elbette her konuda bu böyle fakat sağlık alanındaki bilgilere ve yönlendirilmelere çok daha fazla dikkat edilmesi gerekmekte. Ne yazık ki “pseudoscience” olarak tabir edilen sözde bilimden ve geleneksel medyanın kar amacı gütmesinden kaynaklanan popüler içerik üretme çabasından en çok etkilenen alan sağlık alanı. Bu açıdan sosyal medya kullanıcılarının sağlık konularında çok daha fazla dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum. Elbette bilimsel bilginin paylaşımı ve yayılması konusunda sosyal medyanın gücünü yabana atmıyor, bunun daha da artmasını umuyorum.
“Ülkemizde Geleneksel Sağlık ve Bilim Haberciliği, Haberi Popüler Hale Getirmek Uğruna Kendi Sonunu Getirmekte”
Basılı ve görsel medyanın ekonomik olarak kar gütme amacı beraberinde popüler içerik üretme mecburiyeti getirmekte. Eğitim seviyeleri yüksek olan ülkelerdeki sorgulayan halkın ezici çoğunluğundan kaynaklı olarak bu mecburiyeti göremesek de, üzücüdür ki ülkemizde geleneksel sağlık ve bilim haberciliği, haberi popüler hale getirmek uğruna kendi sonunu getirmekte. Sağlık ve diğer bilim alanları üzerinde çalışan kişilerin gözünde güveni sarsılmış bir haber sisteminin ne kadar etkili olacağının hesabını yapmaya bile gerek yok. Sosyal medya ile beraber popüler içerik oluşturmanın yerini hedef kitleye hitap eden kaliteli içerik oluşturma yönelimi alacağı için kişilere sadece güvenilir kaynağı takip etmek düşüyor. Bu güvenilir kaynağın binlerce kişiye hayatın her alanında ve günün her saatinde erişebilir olması ise sosyal medyanın temel gücüne dayanıyor.”


“Görünürde “Sanal” Ama Aslında Oldukça “Gerçek” Bir Toplantı Salonu”
Dirimbilim Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Biyolog M. Taha Ay: “Kişilerin sadece bulundukları şehirde değil, dünyanın her yerinde, her türden etkinliğe fikirleriyle ve maddi manevi destekleriyle bizzat katkıda bulunabildiği, katkıda bulunmayıp takip edebildiği, oturduğu yerden yüzlerce farklı alanlarda bilgi sahibi kişilerle arkadaş olabildiği, görünürde “sanal” ama aslında oldukça “gerçek” bir toplantı salonu. Sosyal medya ile bir kaynaktan bir haber almaz, farklı kaynaklardan, farklı beyinlerin aldığı haberleri, farklı bakış açılarından süzdükten sonra detaylı olarak alırsınız. Dolayısıyla bakış açınız genişler, siz aslında yüzlerce beyine sahip olursunuz. Sosyal medya aracılığıyla bilgi iletişimi yeteneğiniz artar, farklı evlere ışınlanır gibi konuk olur, hayat boyu tanışma fırsatı elde edemeyeceğiniz yazarla, siyasetçiyle ve akademisyenle kendi fikirlerinizi tartışabilir, tanışıklığınızı gerçek hayata dökebilir hiç değilse kahvenizi içerken onların davranışlarını fikirlerini yakinen takip edebilirsiniz. Sosyal medya aracılığıyla kendi topluluğunuzu rahatlıkla kurabilir, kendi gazetenizi oluşturabilir, kendi eğlence merkezinizde dilediğiniz arkadaşınızla eğlenebilirsiniz. Sosyal medya ile tüm zihinsel ihtiyaçlarınızı giderebilirsiniz ancak tek dezavantaj ile.. Dışarıdaki oksijeni tadarak, farklı ses tonlarını kulağınızda hissedemez, farklı mimikleri gözünüzle göremez, kişiler arası iletişimde gizli ama önemli olan “elektiriği” yakalayamazsınız.

“Çevre, Sağlık ve Canlı İle İlgili Alanlarda Ortak İlgilere Sahip Kişileri Tanımak”

Farklı insanları tanıma ihtiyacı, onların fikirlerini merak etme duygusu, çok zor olana erişmede kolaylık sağlayabilme, hareket dahi etmeden yüzlerce ilgi alanını takip etme ve yeni alanlar keşfetme hazzı, sosyal medyayı kullanmak için yeterli sebep. Ancak kendi adıma bütün bunların ötesinde tüm bu alan ve fikir sahiplerini özellikle ortak alan içindekileri bir arada görme ve onlarla bilgi iletişimini kuvvetlendirme amacıyla sosyal medyayı kullanmak zorundayım. Zira, çevre, sağlık ve canlı ile ilgili alanlarda ortak ilgilere sahip kişileri tanımak, onların ilgilerini uyandırıp bilgi ağını kuvvetlendirmek amacıyla oluşturulan bir dergiyi her ay düzenli olarak çıkartmak sosyal medyayı kullanmayı şart kılıyor.
“Biyologlar Bildiklerini Paylaşma İhtiyacı Duyarlar”
Biyologlar sosyal medyanın nimetlerinden iyi bir şekilde yararlanıyor ancak neredeyse tamamı sadece takipçi olarak bu ortamın içindeler. Biyologlar üreten, bilen ve bildiğini paylaşan kişiler olarak aslında insanlar için çok yararlı işler yapabilecek uzmanlar olması gerekirken, saklanmış, pasif ve bulunduğu noktanın farkına varamamış birer topluluk halinde. Sosyal medya düşünüldüğünde biyologlar için tam bir malzeme. Her anlamda… Biyologlar sivil birlikteliğe ihtiyaç duyuyor, kullanabilir. Biyologlar bildiklerini paylaşma ihtiyacı duyarlar, sosyal medyayı kullanabilir. Seslerini duyuramıyorlar, sosyal medya iyi bir araç. Ama maalesef biyologlar sadece üretilmiş olanı gözden geçirmekle vakit geçiriyor sosyal medyada.

Biyologlar sosyal medyada en çok mesleki gelecekleri ile ilgili konuları takip ediyor. İş alanları, kadrolar ve diğer maddi konular.. Bu tür kaygısı olmayan veya bu kaygılarını bir anlık unutabilen biyologlar ise, temel biyolojik bilimlerin teknolojiyle birleştiği yeni alanlara ilgi duyup takip ediyor. Konu sağlıksa, sağlık biliminin kullandığı teknoloji ilgi duyulan bir alan. Konu genetikse bunun teknolojik alanlarda nasıl kullanıldığı daha çok merak konusu..Endüstriyel kullanımlar, kazanç getiren uğraşlar, biyologların bilgilerini kullanırken takip ettikleri alanlar içerisinde..


“Bilgi Kirliliği Sağlık Alanına Sosyal Medyanın Merhametsiz Bir Düşman Olabileceğinin de Bir Göstergesi”

Her alanda olduğu gibi sağlık alanındaki yenilikler de elbette sosyal medya ile tanınıyor ve geliştirilebiliyor. Artık kişiler sağlık alanında da doğru bilgileri, kurumları, çözümleri kolaylıkla öğrenebiliyor ve bundan faydalanıyor. Ancak benim üzerinde durduğum konu daha çok olumsuz etkileri.. Sosyal medya milyonlarca beyinin aynı ekrandan fikirlerini iletebildiği alan olduğu için, herkes her türden fikri tuşlara basarak yazabiliyor ve bu da ciddi bir bilgi kirliliğine neden olabiliyor. Özellikle sağlık konularındaki bu kirlilik önü alınamaz riskleri taşıyor. İnsanların başı ağrısa internette bir çözüm buluyor kendince. Kanser olan yakını için sosyal medyadan öğrendiği çözümleri önerebiliyor. İnsanlar doktoru bile sosyal medya aracılığıyla bulabiliyor ve para harcayabiliyor. Doktor kişinin sadece şikayetlerini dinleyerek tedavi sağlamaya çalışabiliyor. Bu tür bilgi kirliliği sağlık alanına sosyal medyanın merhametsiz bir düşman olabileceğinin de bir göstergesi.

“Böylesi Bir Kitlesel Gücü Doğru Manada Yönlendirebilmek Öyle Zannediyorum Ki Asırlarca Yakalanamamış Bir Fırsat”

Sosyal medya gerçek insanlardan oluşan sanal bir ortam. Kişiler gerçek, her birinin bir hayatı var. Her biri sosyal medyayı gerçek dünyaları gibi görüyor, kızgınlığın, mutluluğun, üzüntünün aynısını sanalda da yaşayabiliyor. Bir de bunun milyonlar olduğunu düşünürsek, sosyal medyanın engellenemez bir güç olduğunu görebiliriz. Böylesi bir kitlesel gücü doğru manada yönlendirebilmek öyle zannediyorum ki asırlarca yakalanamamış bir fırsat. Sağlık haberciliği de bu fırsatı değerlendirmeyi bilmeli. Özellikle sosyal medyanın olumsuz etkilerini yok edebilmeli. Sosyal medyayı kullanma yöntemleri diye de bir şey var. Sağlık haberciliği de en etkin sosyal medya kanalını kullanabilmeli. Bu interaktif habercilikle mi, görsel habercilikle mi, bilimsel yazılarla mı yoksa farklı türden kanallarla mı olur bilemiyorum, ama araştırılıp geliştirilmeli.”

“Gelip Geçici, Bir Hayalet Gibi Bedensiz Görse de Aslında İnsanlar Arasında Olan Bağların Desteklenmesini Sağlayan Yeni Bir Ortam”
Salk Enstitüsü’ndeki laboratuvarına post-doc olarak çalışan Biyolog Bilal Kerman: “Sosyal medya, internet üzerinde oluşturulan bir insanlar arası ağ. Her ne kadar internet üzerinden olduğu için bazıları bunu gelip geçici, bir hayalet gibi bedensiz görse de aslında insanlar arasında olan bağların desteklenmesini sağlayan yeni bir ortam. Sosyal medyayı iki birbirinden bağımsız işlem için kullanıyorum. Facebook’u tanıdığım ve sevdiğim insanlarla iletişim halinde olmak için kullanıyorum. Linkedin’i ise profesyonel tanıdıklarımla iletişim için kullanıyorum.

“Hem Yanlışları Kolayca Yayılabilir Hem de Kolayca İfşa Edilebilir”
Biyologlardan akademik iş arayanların sosyal medayayı networking için kullanmaları genelde çok az. Onun yerine ya kullanmamayı tercih ediyorlar ya da sadece arkadaşlarla iletişim amaçlı kullanıyorlar. Sağlık alanı sosyal medyadan bir acıdan kötü etkileniyor. Çünkü insanların doğru bilgiler kadar yanlışları da yaymaları hızlanıyor. Ne yazık ki yerleşmiş bir yanlışı düzeltmek çok zor. Sağlık haberciliği için ise sosyal medyada daha dikkatli olmaları gerekli. Çünkü artık binlerce hatta milyonlarca çift göz onları takip ediyor. Hem yanlışları kolayca yayılabilir hem de kolayca ifşa edilebilir.”


“Türkiye’de İlk Defa Biyologları Kendi Meslekleri Adına Bir Şeyler Yapmak İçin Bir Araya Getirebildik”
Yeditepe Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsü Yüksek Lisans Öğrencisi ve 16 Nisan grubu yöneticisi Biyolog İsmail Kaşoğlu : “Sosyal medya tanımlandığından daha çok, aktif iletişim ve haberleşme yollarından en kapsamlısıdır. Çünkü insanlar ne zaman ki fiziksel ve gerçek aktivitelerden uzak kalırsa, birbirlerinden haber almak, birbirleriyle zihinsel işler planlar yapmak için iletişim halinde olmak ister. Sosyal medyayı tanımlarken genellikle bulunduğun her an her yerden diyorlar ancak mobilitenin olup-olmaması bence çok da önemli değildir.  Sosyal medyayı kullanmam, biraz geçmişten beri hep internet teknolojileriyle iç içe olmamla ilgili aslında… Aktif bir şekilde kullandığımı ve hatta müptelası olduğumu belirteyim. Ben özel olarak iş arkadaşlarımla, meslektaşlarımla bir şeyler yapmayı planladığımda, iletişim kurmak istediğimde kullanıyorum. Bunun dışında açıkçası biraz da çevremdekilerin iç dünyasının böyle bir ortamdaki yansımasını izliyorum. Herkes bir yandan mesaj vermeye çalışıyor çünkü… Mesela çok sıklıkla ünlü birilerinin sözünü paylaşan birisi o sözdeki gibi birisi olmasa da o yönde evrilmek istediğini, kendince farklı yorumlasa da bu farkındalığa sahip kişilerle muhatap olmaya çalıştığını görüyorum. Bu da aslında onun iç dünyasını ele vermiş oluyor. Ben de tabi ki kendimi tanıtmış oluyorum. Bunun dışında eğlenmek de var tabi. Ama en çok profesyonel anlamda sosyal ağlardan yararlanıyorum. Biyologların resmi bir çatı altında toplanması amacıyla kurduğum kısa ismiyle “16 Nisan” grubu bunlardan en önemlisi… Türkiye’de ilk defa biyologları kendi meslekleri adına bir şeyler yapmak için bir araya getirebildik ve gerçekleştirdiği birçok sanal ve reel aktivite ile son derece atak bir grup olmayı başardık.
“Yaklaşık 20 Kişilik Bir Ekip Olarak İşe Koyulduk ve Böylece Başlattığımız Hareket Resmi Eksenini de Buldu ve Sonrasında Beklediğimizden de Başarılı Oldu”
2009’da BİYOP (Biyoloji Öğrencileri Platformu) mail grubundaki özellikle TUS ile ilgili yapılan haksızlıklardan sonra bu bir araya gelmemiz gerektiğine karar vermiştim. Yani 2 yıl alt yapısını hazırladıktan sonra facebook’da bahsettiğim grubu kurdum. Platformu oluşturduğum günlerde bir çok arkadaşımla görüştüğüm ve destek aldığım halde, ne yazık ki pek de katkıda bulunamadılar. Bunun yerine şu an yönetici olan Onur Atak destekledi. Grup çok hızlı büyüdü ve bir anda biyologlar arasında bir bilinç oluştu. Zaten konuşulmakta olan sorunlar netleşti, ilgili dernekler daha birbiriyle görüşür oldu. Grup kurulduğu günlerde benden ayrı olarak Yılmaz Güngör, Ahmet Burgaç, Filiz Kankur ve Ayşenur Hanım da yürüyüş veya buna benzer bir tepki eylemi için Türkiye Biyologlar Derneği İstanbul Şubesi’nde toplantı talep etmiş ve beni davet etmişlerdi. O gün anladım ki harekete geçmek için çok doğru bir zamanı seçmiştim. Yaklaşık 20 kişilik bir ekip olarak işe koyulduk ve böylece başlattığımız hareket resmi eksenini de buldu ve sonrasında beklediğimizden de başarılı oldu. Şu sıralar Onur grubu yönetmeye devam ediyor. Aslında kollektif bir şekilde yönetmeye devam etmek isterdik ancak biyologlar hala atıl bir şekilde geziyorlar. Bir gün grubu benim başlattığım çizgiden çok daha ilerisine götürüldüğünü görürsem en azından facebook gibi zamanımı alan en önemli faktörlerden birisinden kurtulmuş olacağım. Tabi aynı zamanda Türkiye Biyologlar Derneğinde de faaliyetlerim var. Derneğin facebook, twitter ve diğer sosyal medya sayfalarını da bir kaç dernek yetkilisiyle beraber düzenlemekteyim.
“Meslek Bilinci Olmayınca Sosyal Ağlarda Daha Çok Bölümlerde Verilen Ödevlerle İlgili Sorular Sormak Gibi İhtiyaçlar İçin Kullandıkları Oluyor”
Biyologların sosyal medyaya bakışını toplu şekilde ele alabilmek çok kolay değil. Daha doğrusu değerlendirilebilir değil. Meslek bilinci çok az, olanlarda ise çoğu kez yanlış. Bugün biyoloji bölümü seçen birisine mahvolmuş gözüyle bakılıyor. Çünkü meslek desteklenmiyor, daha temel bir sorun olarak Türkiye’de nerdeyse hiç bir iş bilimsel bakış açısıyla değerlendirilmiyor. Bu karayazı, bu atalet bir kaç yüzyıldır üzerimizde bir hastalık gibi, bir kanser gibi milletimizin, halkımızın yüzünü güldürmüyor. Bilimsel bakış açısı olmadığı için bilim alt yapılı meslekler ne yazık ki daha az iş ve yer bulabiliyor. Sonuç olarak biyologlar dağınık ve perişan haldeler, fizikçiler, matematikçiler ve kimyagerler gibi… Meslek bilinci olmayınca sosyal ağlarda daha çok bölümlerde verilen ödevlerle ilgili sorular sormak gibi ihtiyaçlar için kullandıkları oluyor sosyal medyayı. Kendi sorunlarından bahsederken bile ne var ne yok bilmeden davranıyorlar, bir araya gelmek için basitçe etkinlikler yapıp diğer yapılanları araştırmıyor görmezden geliyorlar. Tabi bunda biraz da ego meselesi var. Halbuki meslek bilinci olsa her önüne gelen kendi merkezli bir şey yapmak yerine yapılana katılsa, arkadaşlarını da buna davet etse… Daha fazla çalışmak isterse bizzat aktivitelerde de yer alır mesela. Bunu ne yazık ki düşünemiyorlar çünkü hala meslek bilincinde değiliz. Bir araya gelmiş geniş kitleli birçok biyoloji grubu var tabi ki. Çoğu kez üyeleri pasif de olsa çok bilinen bu gruplarla ilgili derneğimiz için yaptığım bir çalışmadan dolayı kolayca bilgi verebilirim.
BiyoRss:
Can Holyavkin adlı meslektaşımızın başarılı biyoloji haber besleme grubudur. Sayfasını takip etmenizi önerir biyoloji ile ilgili web sitesi yapanlara RSS beslemesini kullanmalarını öneririm.
Biyologlar Odası:
Facebook’da 2 tane biyologlar odası var. Bunlardan ilki Mustafa Kara adlı meslektaşımızın oda olma yolunda ilerlerken destek amacıyla kurduğudur. Ancak odalaşamadığımız için pek aktif olarak kullanmıyor. Oldukça kalabalık bir sayfadır. Mustafa Bey şu an Türkiye Biyologlar Derneği yönetimindedir.
Diğer “biyologlar odası” ise twitter hesabıyla birlikte biyoloji alanında ürettiğimiz medyatik materyalleri kullanarak yoğun tekrar yöntemiyle biyologların sorunlarına ilgi çekmeye çalışan amatör bir gruptur ancak kullanıcı toplama konusunda başarılıdır.
Biyoloji:
Baha Uygar Mitat adlı arkadaşımızın kurduğu mesleğimizi Facebook’ta temsil eden sayfalardır. Biyoloji alanındaki facebook’taki en kalabalık ve bence en başarılı sayfadır.
Biyologlar:
biyologlar.net’in facebook grubudur. Haber ve etkin duyuru yapabilmesi bakımından yetenekli bir grup.
Biyoloji Günlüğü:
Güzel bir biyoloji bilim sayfası.
Türkiye Biyologlar Derneği:
Derneğin facebook ve linkedin grupları mevcuttur.
Biyologlar Dayanışma Derneği:
Facebook ve twitter hesapları mevcuttur.
16 Nisan Biyologlar Günü Toplanıyoruz, Hakkımız Alıyoruz:
Amacı isminde zaten. O yüzden mümkün olduğunda konu dışına çıkmadan tartışmalar açıyor ve etkinlikler oluşturuyoruz. İsmini ilk yılın sonunda kısaltmak istedim ancak facebookun durmadan değişen kuralları yüzünden böyle kaldı. Kısaca “16 Nisan” yani 🙂 Onur Atak  şu an grubu yürütmeye devam etmektedir..
Aslında belki onlarca hatta yüzlerce grup var ancak ya hiç aktif değiller ya da sadece belli bir amaca-bölgeye yönelik biyoloji sayfaları oldukları için pek bahsetmeye gerek yok diye düşünüyorum.
“Birçok Sağlık Meslek Grubu Bu Tür İnternet Hizmetleri Sayesinde Gücünü Gayri Resmi Alanda da Güçlendirmiştir”
Sağlık alanıyla ilgili çok fazla bilgim yok. Lisans eğitimim sırasında tıp fakültelerinde staj yaptığım sıralarda sağlık alanındaki sorunları görmüştüm. Şu an biyoteknolojiyle uğraştığım için çok az bilgim var. Yine de dernekteki meslektaşlarımızın konuştuğu veya internette denk geldiği kadarıyla bu alandaki meslek gruplarına ait sosyal medyayı da yakından takip ediyorum. Kendileriyle ilgili herhangi bir tatsız durum olduğunda kolayca haberleşip etkinlik oluşturabiliyor, tepkilerini ortakça dile getirip ses getirebiliyorlar. Çünkü biraz önce bahsettiğim gibi bir meslek bilinci bu meslek gruplarında var. Tabi işin bir de bizim bakış açımızdan olanı var. Aslında çok az hekim bunu yapan ancak pek tatsız olan meslek şovenizmi Türk hekimlerinde vahim oranda mevcut. İşte sosyal medyanın mesela bu tarz insanların üstünde engelleyici etkisi var. Çünkü bir dirençle karşılaşıyorlar hem kendi meslektaşlarından hem de saldırdıkları meslek gruplarından. Bunun dışında çok iyi bilemem ama eminim daha iyi haberleşebildikleri için zaten dayanışma içinde olan birçok sağlık meslek grubu bu tür internet hizmetleri sayesinde gücünü gayri resmi alanda da güçlendirmiştir.
Artık öyle bir hal oldu ki haberleri özellikle flaş haber niteliğinde olanları gayet twitterdan, facebook’tan öğreniyor takip ediyoruz. Yine rutin haberler olsun, magazinsel yayınlar olsun bu tür yayınlar da sosyal medyada çok fazla talep edilir ve izlenir hale geldi. İnsan sağlığını ilgilendiren bir yayında hiç şüphe yoktur ki çok büyük kitlelerce takip edilecektir. Bu durumda daha da interaktifleşmesi gereken sağlık haberciliği, aynı zamanda sağlık temalı olması nedeniyle daha da güvenilir olması gerekmektedir. Bu yüzden bu alandaki habercilik önemli bir ihtiyaç haline gelecek ve çok daha hızlı gelişecektir”
Reklamlar

Yorum bırakın

AKCİĞER NAKLİ İLE İLGİLİ YAPTIĞI BİLİMSEL ÇALIŞMALARLA BAŞARILI OPERASYONLARA İMZA ATAN İSVİÇRE ZÜRIH ÜNIVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ GÖĞÜS CERRAHİSİ KLİNİĞİNDEN DOÇ. DR. İLHAN İNCİ

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ

Akciğer transplantasyonu ile ilgili hem deneysel araştırmalar yapan hem de yaptığı başarılı operasyonlar ile  çok değerli bilimsel çalışmalara imza atan İsviçre Zürih Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinden Doç. Dr. İlhan İnci, İsviçre Zürih’de çalıştığı klinikten deneyimlerine dair genç meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Ülkemizde ve İsviçre’de verilen tıp eğitimi arasında kıyaslama yaparak, ülkemizde çok iyi hekimler yetiştirildiğini belirten Doç. Dr. İlhan İnci, “Türkiye’de tıbbın durumu, hem teknolojik hem de lojistik bakımdan pek çok ülkeye göre iyi bir durumda” dedi. Türkiye’de hedeflenen aile hekimliği uygulamasının da yaygınlaşmasıyla sağlık alanında hizmet kalitesinin yükselebileceğini vurgulayan Doç. Dr. İnci, İsviçre’deki sağlık hizmeti, yaşam koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Esra Öz’e anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Ben göğüs cerrahisi uzmanıyım, akciğer, plevra ve thorax (göğüs kafesinin) ile ilgili olan cerrahi hastalıkları üzerine çalışıyorum.

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Akciger ve plevra zarının cerrahi tedavisini gerektiren hastalıklar; Örneğin: akciğer kanseri, plevra zarı kanseri (mezotelioma), cerrahi gerektiren enfeksiyöz hastalıklar ( bronsiektazi, tüberküloz) ve thorax ile ilgili cerrahi gerektiren şekil bozuklukları (pectus carinatum ve pectus excavatum) ve thorax travmaları da bizim tedavi alanımıza girmektedir. Son 6 yıldırda akciğer transplantasyonu yapmaktayım. Şu anda deneysel alanda aktif olarak çalıştığım konu; akciğer transplantasyonu yapmadan önce bu değerli organı optimal bir şekilde nasıl koruyabilir ve nasıl en az hasarla hastaya nakil edebiliriz? Şu anda bu konuda devam eden ve bu  alana gerçekten ışık tutacak çalışmaların sürdüğünü size sevinerek söylemek isterim. 

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?Hemoptizi ve öksürük şikayetleri ile geldiğinde hele öyküsünde bir de sigara kullanım öyküsü var ise akla ilk gelen tanı tabiiki akciğer kanseri olmakta ve bazen cerrahi olarak bile geç kalınmaktadır. Bazen bu şikayetlerin ikisi bile bir arada bulunmadan da hasta bize gelmekte ve kanser tanısı almaktadır. Cerrahi sonrası prognozları hastalığın tipi ve evresi gibi pekçok faktöre bağlıdır.

Bunun yanında yine öksürük ile gelen bir kişide ampiyem ve akciğer kist hidatiği Türkiye`deki kadar sıkça olmasa da çalıştığım klinikte karsılaştığımız hastalıklar arasında yer almaktadır. Bu hastalar cerrahi tedavi sonrası tam olarak sağlıklarına kavuşabilmektedirler.

Yine genç hastalar göğüs ağrısı nedeni ile bize başvurduklarında normal akciğer grafisi ve oskültasyon ile pnemothorax tanısı konmakta ve tedavi hastaya göre düzenlenmektedir.
Bu hastalıkların cerrahi tedavisi yeninde ayrıca akciğer transplantasyonu ünitesinde multidisipliner bir ekiple beraber akciğer transplantasyonundan sorumlu hekim olarak Ana Bilim Dalı Başkanımız Prof. Dr. Walter Weder ile birlikte çalışıyorum. Bu grupta daha çok; kistik fibrozis, amfizem (kronik obstrüktif akciğer hastalığı), idiopatik pulmoner fibrozis ve sarkoidozis tanısı almış ve de transplantasyon programına dahil edilmiş hastalarımız var. Bu tanıyı almış hastalar transplantasyon programı çerçevesinde en son bizim ünitemize gelerek kendilerine uygun akciğerin çıkmasını beklemektedirler.

Bu hastalığın  dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
Akciğer kanseri bugün tüm dünyada ve Türkiye‘de birinci sırada yer alan kanser  türündendir. Yine akciğer kist hidatiği, ampiyem ve mezotelyoma Türkiye‘de en sık karşılaştığımız hastalıklar arasında yer almaktadır.

Çalıştığım klinikte izlediğimiz transplantasyona aday hasta grupları Türkiye`de de sıkça karsılaştığımız hastalıklardır.  Yine ülkemizde akciğer transplantasyonu alanında yapılan ameliyatlarında çok başarılı olduğunu duymaktayım ve bu konuda emek veren değerli arkadaşlarıma başarılarının devamını dilemekteyim.


Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
6 Şubat 1964 tarihinde Eskisehir’in Sivrihisar ilçesinde doğdum. Tıp Fakültesi ve uzmanlık eğitimim dahil tüm ögrenimimi Türkiye‘de tamamladım. 2005 yılından beri Isviçre  Zürih Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde Doçent  olarak calışmaktayım.

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? 

İlkokul eğitimimi Batman‘da, ortaokul öğrenimimin bir kısmını Diyarbakır Anadolu Lisesi, diğer bölümünü lise eğitimim ile beraber Izmir Bornova Anadolu Lisesi‘nde tamamladım. 1988 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdikten sonra 1989 yılında TUS ile Diyarbakir Tıp Fakültesi Göğüs Kalp Damar Cerrahisi Bölümüne asistan olarak girdim. Buradan uzmanlığımı aldıktan sonra aynı Üniversitede 4 yıl akademik kadroda uzman ve yardımcı doçent olarak çalıştım. Daha sonra Eylül 1997‘de Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesinde Gögüs Cerrahisi Ana Bilim Dalı‘nı kurdum. 1999-2001 yılları arası Zürih Üniversitesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde  research fellow, akciğer transplantasyonu üzerinde deneysel çalışmalar yaptım. 2001 yılında Türkiye’ye döndükten sonra 2002 tarihinde Doçent unvanımı aldım ve 2005 yılına kadar Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim üyesi ve bölüm başkanı olarak görevimi sürdürdüm.


Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Türkiye’de eğitim aldığım ve çalıştığım tüm kurumların benim bugün burada bulunduğum pozisyona olan katkıları tabi ki göz ardı edilemez. Bu katkılar benim kişisel çabamı bütünledi. 2001 yılında Türkiye’ye döndükten sonra aslında amacım burada edindiğim bilgi ve deneyimi ülkeme taşımaktı. Ancak amaçladığım ve hayal ettiğim bu görevi uygulamaya geçirmekte bir takım engellerle karsılaştığım anda Zürih Üniversitesi’ndeki Sayın Hocam Prof. Dr. Walter Weder’den Zürih’e geri dönmek icin davet aldım ve 2005 yılında tekrar buraya dönerek görevime başladım.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve Isviçre’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Göğüs cerrahisi ile ilgili hastalıkların tedavisi yanında, akciğer transplantasyonundan sorumlu öğretim üyesi olarak çalışmaktayım. Türkiye’de de akciğer transplantasyonu ile ilgili sevindirici haberleri hem medya hem de meslektaşlarım aracılığı ile takip etmekteyim. Bu dalda çalışmak ve başarılı olmak için gerekli olmazsa olmaz 3 öğe: üst düzey özveri, üst düzey eğitimli bir takım ve finansal destek.

http://en.wikipedia.org  

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Ülkemizdeki tıbbi eğitim ve pratik açısından buradaki kurumlar ile karşılaştırma yapıldığında, bizim çok iyi hekimler olarak yetiştirildiğimiz konusunda şüphe yoktur. Şu anda Türkiye’de hedeflenen aile hekimi uygulaması yaygınlaştıkça sağlanan sağlık hizmetleri kalitesinin de yükseleceği bir gerçektir.

Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Benim genç meslektaşlarıma önerim, bu meslek yeterince zor ve özveri isteyen bir meslek. Kimsenin tesiri altında kalmadan kesin ve net olarak, ne yapmak istediklerini bilmeleri ve bu yaptıklarından mutlaka zevk almaları!

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Takip ettiğim bilimsel dergiler: Journal of Heart and Lung Transplantation, Transplantation, Transplant International, Annals of Thoracic Surgery, Jounal of Thoracic and Cardiovascular Surgery, Chest, European Jornal of Cardiothoracic Surgery

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
CTS-Net, Pub-Med

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Textbook olarak General Thoracic Surgery (Editör: Shields TW).

Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri?
 Çalıştıkları konulardaki temel ve text-bookları okumalarını tavsiye ederim.

Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?

İnsanın hangi meslekten olursa olsun kendi anadili ve kültüründen farklı bir ülkede yaşaması ve çalışması bence en büyük zorluklardan birisidir. Özellikle cerrahi bir branşta çalışıyorsanız işiniz daha da zordur çünkü kendinizi kabul ettirmek zorundasınızdır.


Türkiye’de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de tıbbın durumu, hem teknolojik hem de lojistik bakımdan pek çok ülkeye göre iyi bir durumda. Yurt dışında tahsil almak konusuna gelince, kişi yurt dışında sürekli çalışacak ise, bu eğitim gerekli ve kişiye büyük bir avantaj sağlar. Ancak kişinin özellikle araştırma alanında bilgi ve deneyimlerini arttırması açısından yurt dışında eğitim veren merkezlerde, belirli sürelerde çalışmasının faydalı olacağı görüşündeyim.

İsviçre’deki hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye’ye göre ne gibi farkları vardır?

Benim branşımda bu merkezdeki hasta popülasyonu Türkiye ile aynı durumda. Tek fark akciğer transplantasyonu endikasyonu olan kistik fibrozis vakaları ile daha çok karşılaşıyor olmamdır. Ayrıca akciğer amfizemi nedeni ile volüm küçültücü cerrahi tedavi endikasyonu alan hastalarda diğer farklı hasta popülasyonunu oluşturmaktadır.


İsviçre’deki kurumların yabancı doktorlara karşı özel bir tutumu var mıdır?
Benim çalıştığım merkezde sizin ifade ettiğiniz şekilde herhangi farklı bir tutum yok.
 
İsviçre’deki ünlü tıp kurumlarına veya hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Eğer meslektaşlarım araştırma amaçlı belli bir konuda çalışmak isterlerse çalışmak istedikleri bölümün sorumlu hocası ile kontakt kurup belli bir zaman dilimi içinde burada çalışabilirler ancak, finansal olarak kendi olanaklarını kullanmaları gerekmektedir. Bu şekilde Türkiye’den de pek çok meslektaşımızın burada misafir konumunda çalıştığını ve kazandıkları deneyimlerini paylaşmak üzere Türkiye`ye geri döndüklerini belirtmek isterim.

İsviçre’deki Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Bu merkezde çalışan çok fazla Türk hekim yok. Az sayıda olan Türk meslektaşlarım ile de dayanışma içindeyiz.  

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konuları nelerdir?
Şu anda üzerinde çalışmakta olduğum araştırma konuları: Akciğer transplantasyonu sonrası primer graft disfonksiyonu, ex-vivo akciğer perfüzyonu ile marginal donor akciğerinin kullanılabilir hale getirilmesi, non-heart beating donor (donation after cardiac death).

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Bu çalışmaları Zürih Üniversitesi Tıp Fakültesi Cerrahi Araştırma Bölümünde Göğüs Cerrahisi kliniği adına yapmaktayım. Ekibimde bir veteriner, iki teknisyen ve üç tane araştırma görevlisi bulunuyor.

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Yapılacak projeye bağlı olarak deney hayvanı olarak genellikle domuzlarda çalışmaktayım, uyutulup deneysel ameliyathaneye getirilir. Daha sonra ekip olarak projeye uygun akış içinde deney tamamlanır. Bu işlem sabah 6.30’dan aksam 20.00-20.30’a kadar sürer.

Yorum bırakın

LABORATUARDAN KAYAKİNGE

SAĞLIK VE HOBİ
Dünyaca ünlü Fred Gage’in Salk Enstitüsü’ndeki laboratuvarda Multipl skleroz çalışmalarını post-doc olarak sürdüren Biyolog Bilal Kerman,  hobisinin laboratuvardan kalan zamanlarında okyanusta kayaking yapmak olduğunu söylüyor.

Multipl skleroz (MS) alanında yaptığı uzun saatler süren araştırmaların verdiği stresi yeni edindiği kayaking ile atan Biyolog Bilal Kerman, okyanusta geçen zamanda hem düşünme hem de spor yaparak rahatlama fırsatı yakaladığını söylüyor.

Biyolog Bilal Kerman, Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1979 Edirne doğumluyum. Orta düzey bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Annem ve babam okumayı, araştırmayı çok seven insanlardır. Kardeşimle benim sorularımızı hiç bir zaman boşlamadılar ve ellerinden geldiğince yanıtlamaya çalıştılar. Ayrıca bizi de her zaman soru sormaya ve kendi kararlarımızı verebilmeye yönelttiler. Bilimi seçmemde bunların etkisi kesinlikle çok büyük. Su anda San Diego, California’da yaşıyorum. 2001’den beri ABD’deyim. Buradan önce Baltimore, Maryland’deydim.

Türkiye’de biyoloji deneylerini ve umarım deney yapmanın heyecanını gençlere götürecek bir vakıf kurma planım var. ABD’de hız kazanan biohack komünitesinden etkilenen ve aynı zamanda taşınabilir bir laboratuvar içeren bir fikir üzerine odaklanıyorum. Şu anda gerekli maddi kaynaklar elimde yok ama ihtiyacım olan bilgileri ve örnek modelleri topluyorum.

Hobiniz nedir ve ne kadar süredir yapıyorsunuz?
Bu aralar hobi olarak en çok yaptığım şey kayaking. Yaklaşık olarak 2 aydır yapıyorum.  Kayak, kullanıcının öne bakacak şekilde ve ayakları önünde genelde uzatılmış olarak oturduğu, iki tane geniş yüzü olan kürekle kullanılan bir tür kayığa verilen addır. Kayaking de bunu kullanarak yapılan spora denir.



Hobinizin mesleğinize katkısı oluyor mu?
Okyanusta mecburen işten uzaklaşmamın yanında kafamı dinleyip düşüncelerimi boşaltabiliyorum. Sarj olmak denebilir. 

Neden bu hobiyi seçtiniz?
Diğer yaptıklarımdan sıkıldım ve yeni bir tane arıyordum. Okyanus kenarında yasayıp da suyla ilgili bir şey yapmamak olmaz. Ayrıca bence suyun dinlendirici bir etkisi var. Suyun üstünde her şeyden uzaklaşmış gibi hissediyorum.

Yaptığınız hobi size ne hissettiriyor?
Su insanın vücudundaki yorgunluğu alan ve kafasını boşaltan bir özelliğe sahip bence. Dalgaların sesi, günesin yansıması, kuşlar, balıklar… Hepsi bir arada bir birliktelik bir rahatlık sağlıyorlar. Dinlenme, rahatlama yanında insanın kendi gücüyle hareket eden bir araç olması da cabası. Hedeflediğim yere ulaşmanın tek yolu benim çalışmam. Dolayısıyla ulaşmak, doğayla bütünleşme ve bir basarı hissi de sağlıyor. 

Tavsiye edeceğiniz kitap, film ve müzik nedir?
Suyun üzerindeyken genelde podcast dinliyorum. Size de sevdiğiniz podcastleri dinlemenizi öneririm. 
Turgut Özakman’ın Diriliş kitabı, Çanakkale Savaşı çerçevesinde milletimizin uyanışını ve gücünü toplayışını çok güzel bir şekilde anlatmış. Bence bu tür duygulara ve silkinmeye yeniden ihtiyacımız var.

1 Yorum

BİLİNÇALTINIZA BİR ADET GİZLİ MESAJ VAR!

Subliminal yani bilinçaltı mesajlarından haberiniz var mı? Gerçek ihtiyaçlarınızı size bildiren bir liste yoksa çoğu zaman olduğu gibi, marketten, sepetinizde ihtiyacınız olmayan bir dolu ürünle çıkar mısınız?
Bilinçaltınızı etkilediği hatta hayatınızı değiştirdiğini iddia eden yayınlarla karşılaşmışsınızdır. Bilinçaltı yani subliminal mesajlar konusunda YıldırımBeyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan, merak edilenleri yanıtladı.

Bilinçaltı (Subliminal) mesaj nedir?
Subliminal ya da bilinçaltı mesajlar, kişilerin bilinçli algı düzeylerine ulaşmamasına rağmen zihinlerinde ve davranışlarında ölçülebilir etkiler yaratan mesajlar için kullanılan genel bir tanımlamadır. Sanıldığı gibi subliminal mesajların görüntü yahut seslerin içine gizlenmiş mesajlardan oluştuğu durumlar aslında çok nadirdir. Esas subliminal mesajlar cinsellik, renk kodları ve diğer dikkat çekici unsurlar üzerinden “doğrudan” uygulanmaktadır. Örneğin; bir lokantada ağırlıklı olarak kırmızı renk kullanılması, iştah açıcı özelliğinden dolayı belirgin bir subliminal mesajdır.

İlk ne zaman bu mesajlar bulundu ve kullanıldı?
Subliminal mesajların meşhur olması 1950’lerde Amerika’da uygulandığı iddia edilen ama sonra asılsız olduğu bizzat iddia sahibi tarafından itiraf edilen ilginç bir fikre dayanıyor. İddiaya göre, sinema filminin içine tek bir kare şeklinde ilave edilen “Coca Cola iç” şeklindeki yazılar, gözle algılanamasa bile, bilinçaltında “Cola içme isteği” uyandırabiliyordu. Daha sonra böyle bir denemenin iddia edilen etkiyi yaratmadığı gösterilse de, insanların bu tip mesajlarla yönlendirilebileceğine dair korku, hızla kamuoyunu sardı. Fakat daha geniş anlamda subliminal mesajlar, reklamcılık kadar eskidir ve her türlü ürün ve hizmetin reklamında uzun yıllardır başarıyla kullanılmaktadır.

Subliminal mesaj nerelerde ve nasıl kullanılıyor?
Ağırlıklı olarak reklam alanında kullanılıyor. Fakat siyasi ve ideolojik propaganda aygıtlarında da bu tip mesajlara çokça yer verilir.

Etkisi geçici mi yoksa kalıcı mı?
Subliminal mesajlar zannedildiği kadar büyük etkiye sahip değildir. Etki, hedef kişilerin koşullanmaları yaşam tarzları ile yakından bağlantılıdır. Günlük yaşamımızın çoğunu bilinçsiz ve otomatik hareketlerle geçirdiğimiz için, bu tip mesajlarla ne kadar çok karşılaştığımızı pek fark edemeyiz. Fakat bir süpermarkette alışveriş ederken bile, çoğu zaman bilinçsizce sepetimize doldurduğumuz ürünlerle ilgili verdiğimiz kararların altında, duygusal beynimize işlenmiş eski veya yeni mesajların etkileri büyüktür.

Bu mesajların uygulanması yasal mıdır?
Bu konuda bildiğim bir yasal düzenleme yok.

Söz edildiği gibi çok fazla bu mesajlar kullanılıyor mu yoksa hurafe mi?
Hurafe kısmı, yani “gizli ses ve görüntülerle insanlara istemedikleri şeyleri yaptırabilme” faslı, aslında oldukça zayıf etkiye sahip bir uygulamadır. Fakat cinsellik, zenginlik, kişisel başarı ve güç üzerinden verilen subliminal mesajlar sandığımızdan çok daha güçlü etkiye sahiptir. İçecek firmalarının milyonlarca doları bu tip reklamlara yatırması da bundan dolayıdır. Kısacası, asıl korkmamız gereken “gizli” mesajlar değil, gayet aşikar olan subliminal göndermelerdir.

Bilinçaltına hükmetmek bu kadar kolay mı?
Beynimize akan verilerin büyük çoğunluğu bilincimize geçmeden süzülür; fakat bunların büyük bir çoğunluğunun davranışlarımız ve fizyolojimiz üzerinde ölçülebilir etkisi vardır. İnsanlar, özellikle tüketim alışkanlıklarında ve günlük tercihlerinde, bir çoğumuzun yaptığı gibi “otomatik pilot” durumunda davranıyorlarsa, subliminal mesajlara da açık haldedirler ve özellikle bu reklam ve enformasyon çağında bundan korunmanın kolay bir yolu yoktur. Fakat bilinç, neyi nasıl yaptığı ve kararlarını nasıl verdiği üzerine yüksek kontrol sahibi olacak şekilde eğitilmiş ise, çevreden gelen bilinçaltı veya üstü mesajlar ikinci derecede önemli hale gelir. Bu durumu, market alışverişine elinizde belirli bir alışveriş listesi ile gittiğiniz ve liste dışında hiç bir şey satın almadan çıktığınız o ideal duruma benzetebiliriz. Eğer elimizde “gerçek ihtiyaçlarımızı” bize bildiren bir liste yoksa çoğu zaman olduğu gibi, marketten, sepetimizde ihtiyacımız olmayan bir dolu ürünle çıkarız. Zira otomatik pilotta kontrolü ele alan irrasyonel ve duygusal itkilerimiz, bizi her türlü mesaja karşı açık hale getirir. Ne istediğini bilen, seçimlerini bilinçli olarak yapan insanların subliminal mesajlardan da korkmalarına gerek yoktur.

Konu hakkında önereceğiniz kaynaklar nelerdir?
Bu konuda iki adet kitap tavsiye edebilirim: Bunlardan biri Buy-ology (Martin Lindstrom) ve Kara Anı (Jonah Lehrer). Bu kitaplar doğrudan subliminal mesaj konusu üzerinde olmasa da, konu hakkında gerçekten geniş bir perspektif kazanmamızı sağlayacaktır.

Yorum bırakın

DOKTORLAR SOSYAL MEDYAYI NASIL KULLANIYOR?


Sağlık sektörü sosyal medyada gün geçtikçe daha etkin rol oynama başladı. Sosyal medyayı etkin kullanan doktorlardan, bu konudaki görüşlerini aldık.

Sosyal medya gün geçtikçe hayatımızın merkezine oturmaya başladı. Peki sağlık sektörü ve sağlık haberciliği bundan nasıl etkilenecek? İlerleyen günlerde sağlık nasıl bir yöne gidecek? Sosyal medyayı aktif kullanmayanlar unutulup gidecek mi? Daha bir çok soruyu sosyal medyayı aktif kullanan doktorlara yönelttik. Bakış açıları ve çalışmalarını anlattılar.
“Sosyal Medya Halkın Kendini Özgürce İfade Edebildiği Eşsiz Bir Platform”
İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları uzmanı ve Asistan Hekim sitesi Kurucu-Editörü, Türkiye’de geçtiğimiz dönemde yaşanan asistan  hekim hareketinin öncü isimlerinden Dr. Özgür Niflioğlu: Sosyal medya halkın kendini özgürce ifade edebildiği eşsiz bir platform ve “usülüne uygun” kullanılabilirse müthiş bir “geri bildirim” aracı. Mesafelerin ortadan kalktığı, yönetenle yönetilenin, sanatçılarla hayranlarının bir araya gelebildiği; diğer bir deyişle, günümüzün teknolojik imkanları çerçevesinde beraber ağlanan ve beraber gülünen yeni nesil medya.
Esasında bu maceranın başlangıcı 2004 yılına uzanıyor. Web 2.0 denilen ikinci nesil internet hizmetlerinin kullanılmaya başlanmasıyla, toplumsal iletişim sitelerini kurmak mümkün oldu. İnternet tek yönlü bilgi aktarımından; eş zamanlı ve çift yönlü aktarımı mümkün kılan bir sisteme dönüştü. Sosyal medya işte bu sistemin ürünü.
Türkiye’deki Genç Hekim Hareketi ile Sosyal Medya
Sosyal medyada iki şey gerçekleştirebilirsiniz, ya sıkı bir takipçi olursunuz ya da özgün içerik yaratarak, takip edilen olursunuz. Benim sosyal medyayla tanışmam facebook’un ilk kurulduğu yıllara dayansa da; sosyal medyayı, sosyal medya olarak kullanmam; Türkiye’deki genç hekim hareketinin zamanlaması ile birebir örtüşüyor.
“Arap Baharı’nı”, dünyadaki sosyal ve siyasal gelişmeleri yakından takip eden genç bir hekim olarak, özellikle Mısır’daki gençlerin, Hüsnü Mübarek rejimine karşı tepkilerini, sosyal medya kullanarak, ortak bir dille kamuoyuna yansıtmaları, beni oldukça etkiledi. Özellikle bu bağlamda; nöbet ertesi izin, otuz üç saat aralıksız çalışma, sıfır döner sermaye, sağlıkta şiddet gibi ortak sorunlarımızı ortak bir platforma dökerek gerçekte genç hekimlerin ne düşündüğünü “yönetenlere” iletebilme ve çözüm bulabilme ihtimali, beni bu alanda çalışmaya yöneltti. Geçen süreç içerisinde Türkiye’nin hemen her yerinden birçok genç hekime bu şekilde ulaşarak gerçekleştirdiğimiz çalışmalar; sorunlara çözüm bulmamızı sağladı.
“Olağanüstü Gelişmelerin Paylaşılmasında Hekimler Oldukça Duyarlı”
Hekimler sosyal medyayı en etkin kullanan gruplardan biri. Hekimler sosyal medyadaki içeriklere daha seçici davranıyorlar. Ancak herkes gibi çok uzun metinleri, haberleri ve köşe yazılarını okumuyorlar. Görsel içerikler herkes gibi hekimler tarafından da kolay ve hızlı bir şekilde tüketiliyor. Olağanüstü durumlardaki olağanüstü gelişmelerin paylaşılmasında ise hekimler oldukça duyarlı.

“Hastalar Sağlık Sorunlarını “Daha Hızlı” Çözmek İçin, Sosyal Medyayı Daha Çok Kullanacak”
Sağlık alanının sosyal medyadan etkilenmesini iki çerçevede değerlendirmek lazım. Birincisi sosyal medyanın hekimler üzerine etkisi, ikincisi hekimlerin sosyal medya üzerine etkisi. Bugün sosyal medya sayesinde hekimler birbirleri ile daha hızlı iletişim kurarak mesleki alanda yaşadıkları sorunlara daha çabuk refleks yanıt oluşturabiliyor. Hekimlerin sosyal medya üzerine etkisi ise daha uzun vadede göreceğimiz ve henüz hekimler tarafından çok kullanılmayan bir iletişim yöntemi. Hastalar sağlık sorunlarını “daha hızlı” çözmek için, sosyal medyayı ilerleyen yıllarda daha çok kullanacak. Bu alanda doğru ulusal sağlık politikaları üretilirse halkın sağlık eğitimi anlamında ciddi yol katedilebileceğini düşünüyorum.
“İki Üç Haftada Bir Sosyal Medya Vasıtasıyla Gündeme Oturan Konular Basında İşleniyor”
Sağlık haberciliği sosyal medya değişimi konusunda, sadece sağlık haberciliğinin değil, klasik medya uygulamalarının tümünün, sosyal medyadan etkilendiğini düşünüyorum. Eskiden medya belirli bir grubun elindeyken; şu anda durum biraz daha farklı. Medya gruplarından çok; bireyler, köşe yazarları ve akil adamlar ön plana çıkmış durumda. Popüler kültür de zaman zaman kendi mecrasını yaratıyor. Bu bağlamda düşünürsek, artık yaşadığınız sıkıntıyı dile getirmek için bir medya kuruluşundan çok; çokça takip edilen ve sözü geçen gruplara, sayfalara ya da twitter kullanıcılarına ulaşarak, bunu gündeme taşımak daha akılcı ve etkili bir yaklaşım gibi duruyor. Dikkat ederseniz, en az iki üç haftada bir sosyal medya vasıtasıyla gündeme oturan konular basında işleniyor. Ciddi bir haksızlığa uğramış ya da olağanüstü bir şey “yakalamışsanız” bunu kendi profilinizde paylaşmanız bile kitlesel bir devinim yaratmanız için yeterli oluyor.
Tüm bu açılardan bakıldığında, sağlık haberciliğinin de önümüzdeki yıllarda kurumdan çok kişi odaklı bir hal alacağını düşünüyorum. Ancak burada dikkat edilmesi ve gözden kaçırılmaması gereken en önemli nokta; doğru ve tarafsız haber yapanlarla; safsata, içi boş ve “yalan” haber yayanların birbirinden ayrılabilmesi. Diğer bir deyişle, manasız hezeyan yaratmayacak kişi ya da grupların ön plana çıkması. Kısacası önümüzdeki yıllarda “medyada güven” daha da önemli bir kavram haline gelecek.”

“Artık İnsanlar Önüne Koyulanı Değil, Kendi Seçtiklerini Okuyor”
Amerika Birleşik Devletleri Mayo Klinik’te Psikiyatri Uzmanı ve USMLE Strateji Merkezi (USMER)’nin kurucusu-yönetim kurulu başkanı Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı: Sosyal medya, internetin televizyonu, gazetesi, radyosu… Eskiden insanlar TV başına oturur ne gösterilirse izlerler, kapılarına getirilen gazetede ne yazıyorsa okur, radyolarda ne yayın yapılıyorsa onu dinlerlerdi. Bu çağdan, günümüze olan geçişi ben kısa hayatımda tecrübe ettim. Artık insanlar önüne koyulanı değil, kendi seçtiklerini okuyor, TV’de gösterileni değil, kendi seçtiklerini izliyor. Bu değişim, her bireyi bir yayıncı haline getirdi. Eskiden yayın organları vardı, artık yayın organları önemini yitiriyor, bireyler ön plana çıkıyor. Bilgisi olan bilgisini sunuyor, sanatçı sanatını paylaşıyor, düşünen kişi düşüncesini tüm dünyanın hizmetine sunabiliyor.  Neyi yayınlayıp, neyi yayınlamayacağına karar veren medya organlarının can çekiştiği bir çağı yaşıyoruz, çağımızda yayın içeriğine karar veren medya organı kavramından, bireylerin sunduğu içeriği dünyaya en hızlı ve en özgün haliyle taşıyabilen medya organları facebook, twitter ön plana çıkıyor.
Günümüzde düşünen ve duyarlı bir bireyin sosyal medya organlarını kullanmaması mümkün değil. Hekimim, dahası ruh sağlığı hekimiyim. Hem hekim olarak hem de ülkesini seven duyarlı bir birey olarak düşüncelerimi paylaşmak, bildiklerimi aktarmak görevlerim arasında diye düşünmekteyim.

“Hekimler Sosyal Medyada Seslerini Duyurdu”
Hekimler sosyal medyada seslerini duyurdu, haklarını aradılar, toplumla “konuşmaya” başladılar. Hekimler dünyanın her yerinde yöneten güçler tarafından gerek stratejik gerek oy kazanma amaçları ile ne yazık ki istismar edilen bir meslek grubudur. Çoğu zaman toplumla iletişimleri iktidardakilerin izin verdiği kadar olur. Sosyal medya, neyin topluma sunulup neyin sunulmayacağına karar veren güçleri de “by pass” ederek toplumla hekimler arasında direk bir iletişime olanak sağlıyor. Bu anlamda tarihte söz edilecek çağları yaşadığımıza inanıyorum. En çok ziyaret edilen ve okunan haberler, bilgiler, düşünceler, mevcut yayın organlarının bugüne kadar izin vermedikleri içeriktir ve bu çok çarpıcıdır. Bazılarının “facebook” ve “twitter” gibi sitelerden rahatsız olması internet erişimine yasaklar koyma gayreti boşuna değil.

“Habercilik, Tarafsız Olduğu Zaman Haberciliktir”
Sağlık haberciliği, sosyal medyanın sansüre izin vermeyen özel yapısından faydalanacaktır düşüncesindeyim. Habercilik, tarafsız olduğu zaman haberciliktir. Gazetecilik günümüzde bu nedenle meslek etiğinden çok taviz vermek durumunda kalmıştır. Bunun nedeni elbette gazeteciler değil, neyin yayınlanıp neyin yayınlanmayacağına karar veren eski usül medya organları ve bunları yöneten sahipleridir. Sosyal medya sunduğu olanaklarla tüm habercilik sektörünün ve meslek etiğinin kendi kendisini düzeltmesine olanak vermektedir.”

“Medya Alanlarının Ürettiklerini Bizler Tüketirdik”
Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı’nda yan dal yapan ve Facebook Medikal Paylaşım sayfasının Editörü Dr. Erdinç Nayır : “Sosyal medya, günümüzde çok popüler bir kavramdır ve herkesin diline takılmış gidiyor. Eskiden bildiğimiz bir medya vardı. Bu medyada sadece televizyon, radyo, gazete ve dergiler vardı. O medya alanlarının ürettiklerini bizler tüketirdik. Sosyal medya ise internetin tam kendisidir bence. Facebook, Twitter, Linkedin, bloglar, sözlükler vs sayesinde birçok kişi üretebilip paylaşabiliyor ve internet kullanan herkes bu üretilene katılabiliyor. Bu açıdan katılımın yüksek olduğu bir alan sosyal medya.
“Bir Düşüncenin Ürünlerine Katılımın Olması, Benim İçin Mutluluk Kaynağı”
Sosyal medyayı kullanma sebebim hem gündemi daha hızlı takip etmeyi istemem, hem de ürettiklerimi, düşüncelerimi çevremdeki meslektaşlarımla, arkadaşlarımla, dostlarımla ve hatta internet kullanan herkesle paylaşmak. Bir düşüncenin ürünlerine katılımın olması, destek görmesi ve paylaşılması benim için mutluluk kaynağı. Hem kendi sosyal medya alanlarımda yaptıklarımla, hem de danışmanlığını yaptığım sosyal medya platformları vasıtasıyla yıllardır bu mutluluğu yaşamaktayım.
“En Fazla Takip Edilen Sağlık Sistemiyle Alakalı Gelişmeler”
Tüm halkımızda olduğu gibi hekimlerinde sosyal medyaya karşı ilgisi var, bu çok net bir şekilde görünüyor, fakat sosyal medyada bir şeyler üretmek, bir sosyal medya alanında popülasyon oluşturmak konusunda meslektaşlarım pek beklediğim konumda değil. Bu mesleğimizin de getirdiği bir sonuç aslında. Çalıştığımız ortamlardaki yoğunluğumuzdan ve tıptaki gelişmeleri takip etmek, bilgilerimizi sürekli güncel tutma çabamızdan dolayı kendimize ve sevdiklerimize ayırdığımız zaman kısıtlı oluyor. Bu kısıtlı zamanda sosyal medyada yeterli düzeyde yer almak da doğal olarak zorlaşıyor.
Sosyal medyada en fazla gündem ile alakalı haberler takip ediliyor. Sağlık alanında en fazla takip edilen ise özellikle sağlık sistemiyle alakalı gelişmelerin haberleri, sağlık çalışanlarının yaşamlarıyla ilgili haberler ve ne yazık ki sağlıkta şiddet haberleri.
“Hekimler Artık Mobil Cihazlarla Sosyal Medyayı Yakından Takip Ediyor”
Her alanda olduğu gibi sağlık alanı da sosyal medya sayesinde pozitif etkileniyor. Birçok dernek sosyal medyada kendini göstermeye başladı, bu aktivasyonların sayısı bence daha da artmalı. Hekimler de artık mobil cihazlarla sosyal medyayı yakından takip ediyor. Sağlık alanında her türlü gelişmeyi daha kolay takip ediyorlar. Dernekler, hekimler, sağlık alanında yer alan tüm kurumlar sosyal medyada üretime ve katılıma ne kadar önem verirse sosyal medyada sağlık alanını o kadar iyi etkiliyor. Çünkü gelişimin en önemli ihtiyaçlarından biri iyi bir iletişim. İşte bu iyi iletişim ağı, sosyal medya aracılığıyla olabiliyor.
“İnternette En Kısa Zamanda Ulaştığım Bir Bilgiyi, Saatler Sonra Televizyonda Görebiliyorum”
Gündemi yakın takip eden biriyim ve gündemi en hızlı şekilde sosyal medyadan takip edebiliyorum. İnternette en kısa zamanda ulaştığım bir bilgiyi ancak saatler sonra televizyonda ve hatta bir gün sonra gazetede görebiliyorum. Sağlık haberlerini de aynı hızda takip etmeye çalışıyorum, sosyal medyada sağlık haberciliği yeterli konumda olmasa bile.”
“Sosyal Medyadaki Sağlık Bilgilerini Verenlerin Kim Olduğuna Dikkat Edin”
Japonya RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü Doktora sonrası araştırmacı ve Açık Bilim dergisi yazarı Dr. Çağrı Yalgın: “Sosyal medya, herkesçe olduğu kadar hekimlerce de dikkatle kullanılması gereken bir imkân. Buradan sağlıkla ilgili duyurularını sorumlulukla yapanlar var. Ancak, ciddiyetsiz kullanıcılarca, tıbbi ürün veya hizmet satışı yapanlarca, hattâ şarlatanlarca ciddi bir bilgi kirliliği yaratıldığını göz önüne almak gerekli. Bu nedenle sosyal medyadaki sağlık bilgilerini verenlerin kim olduğuna, verilen bilgilerin hangi kaynaklara ya da araştırmalara dayandığına dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum.

“Bilim Temelli Tıp”

Buna uygun olarak, verdiği bilgilerin kaynağını belirten, özellikle birinci elden bilimsel kaynakları değerlendirerek bilgi verenlerin sosyal ortamlardaki yazı ve duyurularını izliyorum. Özellikle beğendiğim bir site www.sciencebasedmedicine.org adresindeki “Bilim Temelli Tıp” adlı İngilizce site. Bu sitede tıbbi konular hem güncel araştırmalara hem de işin bilimsel temeline göre hekimlerce değerlendiriliyor. Sitenin aramayı kolaylaştıran bir dizini de var. Hepsi hekim olan birkaç yazarın düzenli katkı yaptığı bu siteyi tavsiye ederim.

Bu gibi sitelerde yazılar bilimsel makalelere dayandırılıyor ve yazının altına eklenen yorumlarla tartışma sağlanıyor. Bilimsel dergilere ücretsiz erişim imkânlarının yaygınlaşmasıyla hekimler de bahsedilen araştırmaların makalelerine daha kolaylıkla ulaşabiliyor. Yani güncel bilimsel gelişmeleri ve tartışmaları izlemek sosyal medya sayesinde daha kolaylaştı. Bu gibi imkânların Türkiye’de de artmasını temenni ederim.

“Hekimlerin Sosyal Medyadan Sağlık Tavsiyesi Vermesi Sorunlar Yaratabilir”

Öte yandan, hekimlerin sosyal medyadan sağlık tavsiyesi vermesi sorunlar yaratabilir. Ülkemizde hekime danışmayan, rahatsızlığı için komşusuna verilmiş ilâcı kullanan insanlar var. Bu insanlar internetteki sağlık bilgilerini de kendilerine ve çocuklarına bilinçsizce uygulayabilir. Bu nedenle hekimin bizzat aldığı hikâye, bizzat yaptığı fizik muayene ve tetkiklere göre önereceği tedavinin yerini hiçbir şeyin tutmayacağının topluma anlatılması gerekiyor.

“Sorumsuzca Yapılan Duyuru ve Haberlerin Zararları Nasıl Azaltılabilir?”

Sorumsuzca yapılan duyuru ve haberlerin zararları nasıl azaltılabilir? Bunun için hemen harekete geçilmesi şart olduğundan, uzmanların ve uzmanlık derneklerinin bu teknolojilerden haberdar olmasının ve gerektiğinde sağlık habercileriyle işbirliği yaparak gerekli cevapları yaymasının  toplum sağlığı açısından önemli olduğunu düşünüyorum.”


“Facebook En Sık Tıklanan”
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve SENATURK (Senoloji Akademisi) Başkanı Prof. Dr. Bahadır Güllüoğlu: “Sosyal medya insanların toplum içerisinde ihtiyaçları olan kişilerarası ilişkileri fiziksel ortam ve uygun zaman şartı aramaksızın kurabilmeleri ve sürdürebilmeleri için geçerli olan sanal ortamdır. Sosyal medyayı kullanma nedenim, kendilerini görebilme şansım hiç olmayan ya da çok az olan eski ya da yeni arkadaşlarım, meslektaşlarım ile temas sağlayabilmek ve ortam paylaşımlar sağlayabilmek için.
Genç meslektaşlar için vazgeçilmez, geç kuşaklar için ise merak edilen ve içine girilince de büyük bir oranda benimsenen ancak sık başvurulmayan bir ortam. Facebook en sık tıklanan. Anılar ve tecrübeler en sık okunanlar.

“Sağlık Alanında Kurumların ve Devletin Nabız Tutma Zemini”
Sosyal medya, hastalar ya da potansiyel hastalar açısından doktorlar için reklam zemini.Her an güncellenen yapısı nedeni ile, herkese açık olması ve tek bir zümrenin etkisi olmadan bağımsız ve demokratik bir haberleşme, fikir üretme, fikir paylaşma, fikir test etme ortamı olmasından ötürü tüm değişimlere zemin oluşturuyor. Sosyal medya sağlık alanında kurumların ve devletin nabız tutma zemini olacak.“


“Sosyal Medyanın Benim İçin En Önemli Özelliği, Kaliteli İçeriğe Prim Vermesi”
Social Touch Genel Koordinatörü. Tek Doz Dijital Kurucu- Editörü Dr. Sertaç Doğanay: “İnternet kullanıcılarının kendi içeriklerini oluşturup paylaştıkları ve başkalarının içeriklerine yorum yapabildiği tüm alanlar bana göre sosyal medyadır. Elbette buna, ihtiyaç duydukları içeriğe erişmek için arama yaptıkları mecraları da katıyorum.  Sosyal medya benim hem işim, hem keyfim.  Sosyal medya sayesinde dünyanın her yerindeki arkadaşlarımla anında haberleşebiliyorum, etkileşebiliyorum. Neredeyse tamamen ücretsiz olarak bilgimi, üretimimi, tecrübemi paylaşıyorum. Sosyal medyanın benim için en önemli özelliği, kaliteli içeriğe prim vermesi ve bu içeriği logaritmik hızla yayması. Benim üretimim genel olarak dijital alanda olduğu için, bunu paylaşmak ve gelir modeli oluşturmak için doğru yer de yine dijital alan bana kalırsa.
An itibariyle dijital (sosyal) medya haricinde bir başka yolla fikir, duygu ve üretiminizi bu kadar hızlı paylaşamazsınız. Zaten bu soruları ancak bizim gibi X, bilemediniz Y kuşakları oturup cevaplar. Sonraki kuşaklar için bu sorular “neden telefon kullanıyorsunuz?” sorusu gibi algılanıyor. Çünkü onlar dijital yerli, biz ise göçmeniz.

“A.B.D. ve Özellikle İngiltere’de Hekimler Bu Alanı Çok Daha Aktif ve Verimli Kullanıyor”

Sosyal medya yönetimi ve danışmanlığı hizmeti verdiğim müşteriler arasında hekimler de var. A.B.D. ve özellikle İngiltere’de hekimler bu alanı çok daha aktif ve verimli kullanıyor. Henüz Türkiye’de yolun başındayız. Sosyal medya iletişiminin bazı temel kuralları var, bunları bir kenara bırakalım, bir de hekim-hasta iletişimi kuralları var. Bu ikisini bir arada doğru uygulamadığınız zaman maalesef elinize yüzünüze bulaştırıyorsunuz. Ben hastalarla iletişimde, belli sınırlar dahilinde sosyal medya kanallarının kullanımını doğru buluyorum. Bu aslında biraz da kolay bir yol olduğundan destekliyorum. Biz genelde büyük şehirlerdeki kişileri hesaba katarak yorum yapıyoruz ama bir de şöyle düşünün: Türkiye’de kadın doğum uzmanı olmayan binlerce köy, hatta ilçe var. Eğer siz doktorlar olarak ya da bir adım öteye gideyim, sağlık hizmeti sağlayıcılar olarak, mobil ve dijital teknolojileri de kullanıp en uzaktaki kişiye ulaşıp, onun bir derdine çözüm bulabiliyorsanız işte o zaman bundan daha yararlı bir şey yok. Hekimlerin en çok hangi sayfaları ziyaret ettiğine dair net bir bilgim olduğunu söyleyemem.
“İlaç, Doktor ve Hastanelerle İlgili İnternette Bilgi Arayanların Oranı % 90”
Sağlık alanı, sosyal medyadan çok etkileniyor. Eylül 2012’de kurucusu olduğum SocialTouch, doktorsitesi.com kullanıcıları arasında bir anket düzenledi. Bin 289 kişiye 8 soru yöneltildi. İlaç, doktor ve hastanelerle ilgili internette bilgi arayanların oranı % 90’larda. Yüksek oranda Google aramalarında en üstte çıkan linklere tıklanıyor, bir ölçüde doktorlara soru sorabilecekleri platformlara giriyorlar. En çarpıcı sonuç ise, % 40’ının şimdiye kadar en az bir defa, internette gördüğü bir bilgi yüzünden hekimin reçete ettiği ilacı kullanmaktan vazgeçmiş olması. Dolayısıyla sağlık hizmetleri sağlayan resmi ve özel kurumların, sivil toplum kuruluşlarının, uzmanlık derneklerinin dijital alanda olup bitenden haberdar olması gerekiyor.

“Sağlık Haberciliği Dijital Medyanın Kurallarına Ayak Uydurduğu Sürece Ayakta Kalacak”

Sağlık haberciliği de diğerleri gibi dijital medyanın kurallarına ayak uydurduğu sürece ayakta kalacak. Yazılı basında bir haber yayınlıyorsanız, sadece elinde o kağıt parçasını tutan insana ulaşabiliyorsunuz, bilemediniz yanındaki birkaç kişiye daha. Sosyal medya sayesinde ise, hem o kişinin beğenisini görebiliyor, hem bu sayede binlerce başka kişiye da görünür olabiliyor, düzeltme ve yorumlanma fırsatlarını kullanıyorsunuz.”

1 Yorum

KADIN DOĞUMDAN NOTALARA

SAĞLIK VE HOBİ

Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümünden arta kalan zamanlarını  müzik ile ilgilenerek geçiren  Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Berna Haliloğlu, “Tıp dışında bir şeyler başarabilmek ve bunun alkışlarla takdir edilmesi çok özel bir duygu. Bu mutluluk iş ve eğitim hayatınızda çok uğraşarak ve sıkıntı yaşayarak elde ettiğiniz başarıdan kesinlikle daha farklı” diyor.
Sağlık çalışanlarının, hayatlarının merkezinde işleri yer alır. Negatif enerjiyi atmak için genellikle hobi edinirler. Bundan sonra farklı branşlardan sağlık çalışanlarını ve hobileri ile tanışarak, bir nebze de olsa rahat bir nefes aldıracak yeni bir röportaj serisi başlıyor.
Genç yaşta büyük başarılara imza atan Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Berna Haliloğlu, müziğin hayatındaki önemini ve işine olan pozitif yansımasını anlattı.
Doç. Dr. Berna Haliloğlu, Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.
Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1979 yılında İstanbul’da doğdum. 4.5 yaşında ilkokula başladım. 1988 yılında Siyavuşpaşa İlköğretim Okulu’ndan, 1994 yılında Fatih Kız Lisesi’nden mezun oldum. 1994 – 2000 yılları arasında tıp eğitimimi aldığım İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni 3. olarak bitirdim. Tıpta Uzmanlık eğitimimi ise 2000 – 2005 yılları arasında Zeynep Kamil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tamamladım. 2005 – 2007 yılları arasında Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, 2007 – 2011 yılları arasında aynı üniversitede Yardımcı Doçent ve 2011 yılından itibaren de Doçent olarak mesleki yaşamıma devam etmekteyim.
30’un üzerinde yurtdışı, 60’ın üzerinde yurtiçi dergilerde yayınlanmış makale ve bildirilerim bulunuyor. Ayrıca 20’nin üzerinde ulusal ve uluslar arası toplantılarda davetli konuşmacı olarak seminerler verdim.

Hobiniz nedir ve ne kadar süredir yapıyorsunuz?
Benim hobim müzik. 2002 yılında Zeynep Kamil Hastanesi’nde Kadın Hastalıkları ve Doğum asistanlığı yaparken Serap Mutlu Akbulut şefliğinde hastanemizde kurulan Türk Sanat Musikisi korosuna katıldım. Her yıl ilkbahar ve sonbaharda yapılan konserlerimizde solist olarak şarkı söylemeye başladım. Başlangıçta biraz utangaçlık ve heyecan vardı tabii… Çünkü hayatım küçük yaşlardan itibaren sürekli okul ve eğitim için uğraşmakla geçti. Tıpta okurken de sosyal olarak kendime hiç vakit ayıramıyordum. Sürekli sınavlar ve stres içinde geçen bir hayat… Tıp dışında bir alanda neler yapabileceğimi merak ediyordum. Bu duygularla katıldım koroya. Ancak şarkıları söyledikten sonra gelen alkışlar zamanla utangaçlığımın azalmasını sağladı. Ayrıca bir konserde nihavend bir eser olan “İnleyen nağmeler”i söylediğimde, bu şarkının söz yazarı ve bestekarı olan Zeynettin Maraş’ın ayağa kalkarak beni alkışlaması ve kulise gelip tebrik etmesi de benim için çok özeldi.
Son olarak bu yıl Mayıs ayında Zeynep Kamil Hastanesi’nin 150. kuruluş yıldönümü için yapılan, Zeynep Hanım ve Kamil Paşa’nın aşk hikayesini anlatan şarkılardan oluşan  “Hikaye-i Hayriye” etkinliğine solist olarak katıldım. 
Hobinizin mesleğinize katkısı oluyor mu?
                                           
Tabii ki. Bildiğiniz gibi Kadın Hastalıkları ve Doğum oldukça stresli bir branş. Bu yoğun stresin altından kalkmak için kendinizi bir hobiyle mutlu etmeniz çok önemli. Bu hobi benim için müzik. Şarkı söylemek hem sizi mutlu ediyor hem sizi dinleyenleri… Böylece mutluluğunuz daha da artıyor ve bu da işinize yansıyor.
Neden bu hobiyi seçtiniz?
Aslında bilinçli bir seçim değildi benimki. Koroya katılırken solist olabileceğimi hiç düşünmemiştim. Ancak provalarda diğer arkadaşlarımın ve Serap Mutlu Akbulut’un sesimin güzel olduğunu fark edip beni cesaretlendirmeleri sayesinde müziğe biraz daha zaman ayırmaya başladım.
Yaptığınız hobi size ne hissettiriyor?
Eğitim ve iş hayatımda çok çalışarak başarılı olabildim ve bu beni her zaman mutlu etmiştir. Ancak tıp dışında bir şeyler başarabilmek ve bunun alkışlarla takdir edilmesi çok özel bir duygu. Bu mutluluk iş ve eğitim hayatınızda çok uğraşarak ve sıkıntı yaşayarak elde ettiğiniz başarıdan kesinlikle daha farklı. Aslında şarkı söylerken galiba deşarj oluyorum. Tüm negatif duygularım ve mutsuzluğum gidiyor bir anda. Sanırım müzik benim için antidepresan özelliği taşıyor…
Tavsiye edeceğiniz kitap, film ve müzik nedir?
Son dönemde polisiye kitaplara merak sardım. Ahmet Ümit’in neredeyse tüm kitaplarını okudum. Hepsi çok güzel ancak Beyoğlu Rapsodi’sini mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
Her ne kadar Türk Sanat Musikisi ile uğraşsam da her tür müziği dinliyorum. Özellikle İncesaz’ı dinlemenizi öneririm.
İş yoğunluğumdan dolayı çok yakında bir film seyretmedim. Ancak Sandra Bullock’un ödül aldığı “Blind Side” filminden çok etkilenmiştim.

Yorum bırakın

TÜRKİYE’NİN 4’TE BİRİ “EVDE ANTİBİYOTİK BULUNSUN” DİYOR

“Toplumda Antibiyotik Kullanımı Sıklığı ve Hekimlerin Antibiyotik Reçetesi Yazma Durumları İle İlişkili Etmenlerin Belirlenmesi Araştırma” sonuçlarına göre toplumun yüzde 25.1’i “evde ileride gerekli olur” diye antibiyotik bulunduruyor. Hekimler hastanın hastalığı ile ilgili antibiyotik yazılmasını istemesi halinde yüzde 86,7 sıklıkta,   hastanın evde bulundurma amaçlı antibiyotik yazılmasını istemesi durumunda ise  yüzde 93,1 sıklıkta yazmayacaklarını söylüyor.
Antibiyotikler toplumda sıklıkla kullanılan ilaçlar arasında en başlarda yer alıyor. Antibiyotik kullanımı enfeksiyon etkenleri ile mücadelede temel yaklaşım olmakla birlikte, antibiyotiklerin gerekli olmayan durumlarda reçete edilmesi ve daha da olumsuz olarak halkın kendi kendine antibiyotik kullanması, antibiyotiklere direnci artırmakta, dirençli kökenlerle gelişen enfeksiyonların tedavisi güçleşerek, ekonomik kayba neden oluyor.
Türkiye genelinde 8 ilde toplumda ve hekimlerde aynı anda ilk kez yapılan antibiyotik kullanımı araştırması hakkında araştırma yürütücüsü Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa N. İlhan şu bilgileri verdi:  “Sağlık Bakanlığı Refik Saydam Hıfzısıhha Merkezi Başkanlığınca toplumda antibiyotik kullanımı sıklığı ve hekimlerin antibiyotik reçetesi yazma sıklıkları ile ilişkili tutum ve davranışlarının belirlenmesi için bir araştırma yaptık.  Araştırma Türkiye Genelinde 8 NUTS bölgesinde yürütüldü. Edirne, Manisa, Sakarya, Ankara, Mersin, Nevşehir, Trabzon ve Elazığ örneklemde yer aldı. Araştırma kapsamında kırsal ve kentsel dağılıma göre 4 bin 168 kişi ve 80 Aile Hekimi, 80 Uzman Hekim ile yüz yüze görüşüldü, çalışma Şubat 2011’de tamamlandı.”
Antibiyotik kullanımı yanında toplumda ilaç kullanımı konusunda da  çarpıcı tespitleri olan araştırmanın sonuçları şu şekilde:

  • Toplumun yüzde 48.1’i son bir yılda kendi kendine ilaç kullanıyor.  Toplumun 38’i son bir ayda kendi kendine ilaç kullanmış, yüzde 25.1’i evde ileride gerekli olur diye antibiyotik bulunduruyor. Yüzde 17’si doktordan antibiyotik yazmasını talep ederken, yüzde 6.7’si çevredekilere antibiyotik tavsiyesinde bulunuyor. Yüzde 26.2’si kendi kendine, doktor tavsiyesi olmadan antibiyotik kullanıyor. Yüzde 57’si son bir yıl içerisinde,  yüzde 24.6’sı ise son bir ay içerisinde antibiyotik kullandığını belirtiyor.  
  • Son 1 yıl içerisinde herhangi bir ilaç kullandığını belirtenlerin yüzde 84.5’i ağrı kesici,  yüzde 7.8’i antibiyotik. Son 1 ay içerisinde herhangi bir ilaç kullandığını belirtenlerin  yüzde 82.6’sı ağrı kesici,  yüzde 3.7’si antibiyotik kullandığını belirtiyor.  
  • Doktor tavsiyesi olmadan antibiyotik kullananların yüzde 14.3’ü doktora gitmeye vakti olmadığı için,  yüzde 8.6’sı ayrıca muayene ve tetkik ücreti vermek istemediği için kullandığını,    yüzde 55.2’si ise daha önceki benzer durumda doktorun vermiş olduğu antibiyotiği kullandığını belirtiyor.  
  • Toplumun yüzde 56.2’si kullandığı ve doktordan yazmasını istediği antibiyotiği daha önceki benzer durumda doktorun vermiş olduğu antibiyotikten aldığını ve yazmasını istediğini belirtiyor. Yüzde 9.2’si eczacıya danıştığını,  yüzde 21.5’i önceden evde olan antibiyotiği kullandığını ve istediğini,  yüzde 8.4’ü arkadaş ve tanıdıkların önerisi ile seçtiğini söylüyor.  
  • İncelenenler kullandıkları antibiyotiği ortalama 6.8 ile 5.2 gün kullandıklarını, ortalama 8.1 ile 12.9 gün kullanmalarının önerildiğini belirtiyor. İncelenenlerin yüzde 8.4’ü  antibiyotik kullanma sürelerini kendilerinin belirlediklerini söylüyor.
Araştırmaya göre hekimlerin antibiyotik reçete etmeleri ile ilgili sonuç şu şekilde:

  • Hekimler “Muayene ettiğiniz her hastaya reçete yazar mısınız?” sorusuna yüzde 78,0; “Muayene ettiğiniz her hastaya antibiyotik yazar mısınız?” sorusuna   yüzde 97,5  hayır yanıtını verdi.  
  • Hekimlerin yüzde 56,0’sı “Sağlık Bakanlığı Birinci Basamağa Yönelik Tanı ve Tedavi Rehberleri”ni kullanmadığını,  yüzde 69,2’si de antibiyotik reçete ederken rehber kullanmadıklarını ifade etti.
  • Hekimler bir haftada ortalama 69,5 kişiye; ortalama 67,0 kutu; ortalama 6,5 günlük antibiyotik yazdıklarını belirtti.
  • Antibiyotik yazma kararında etkili olarak kendilerinin yüzde 61,7 sıklıkta,  meslektaşlarının yüzde 63 sıklıkta önceki deneyim ve bilgilerinin en etkili belirleyici olduğunu kaydetti.  
  • Hekimler hastanın hastalığı ile ilgili antibiyotik yazılmasını istemesi halinde yüzde 86,7 sıklıkta,   hastanın evde bulundurma amaçlı antibiyotik yazılmasını istemesi durumunda ise  yüzde 93,1 sıklıkta yazmayacaklarını belirtti.
  • Hekimlerin yüzde 84,8’i antibiyotik yazmadan önce hastalardan tetkik istediklerini,  yüzde 98,1’i hastanın kliniğinin yazılacak antibiyotiği seçmede en etkili etmen olduğunu ve yüzde 90,6’sı hastanın yaşının yazılacak antibiyotiğin dozunu ayarlamada en etkili etmen olduğunu ifade etti.
  • Hekimlerin antibiyotik reçete ettikleri hastaların şikâyetleri sıralamasında ateş yüzde 83,6, idrar yolu şikâyetleri yüzde 73,5 ve boğaz ağrısı yüzde 47,7 ile ilk üç sırayı alıyor. Sıklık sırasına göre en çok idrar yolu enfeksiyonu yüzde 49,1, tonsillit yüzde 33,8 ve sinüzit yüzde 30,3 tanılarında antibiyotik reçete ediliyor.  
  • Hekimlerin   yüzde 84,9’u, antibiyotik kullanımından ortalama 7,3 gün sonra hastaları tekrar gördüklerini belirtiyor.
  • Hekimlerin   yüzde 52,5’i mezuniyet öncesi,  yüzde 68,7’si mezuniyet sonrası akılcı ilaç ve antibiyotik kullanımı ile ilgili eğitim aldıklarını,  yüzde 60,0’ı ise akılcı ilaç ve antibiyotik kullanımı ile ilgili eğitim almak istediğini söylüyor.

1 Yorum