Archive for category Beynin Gizemli Dünyası

ALZHEİMER’A ERKEN TEŞHİS İMKANI DOĞUYOR

Alzheimer hastalığında erken teşhis için geliştirilen yeni bir yöntem, bir hastadan örnek alınarak hazırlanan robot ile tanıtıldı.
Unutkanlık denildiğinde ilk akla gelen hastalıklardan biri olan Alzheimer’ın erken teşhisi için, uzun yıllardır araştırmalar sürüyor.  34. Ulusal Radyoloji Kongresi Siemens standında Alzheimer hastalığında erken teşhis yöntemini tanıtmak için, Gil adındaki hastanın yüz modeli çıkartılarak anlatıldı. Robot, bir Alzheimer hastanın yüz hareketlerini birebir yapıyor.
Amyloid Brain Model’ini tanıtmak için hazırlanan robot hakkında bilgi veren Siemens Moleküler Görüntüleme Sorumlusu  Gizem Uçanok, robotun üç farklı şirketten, 20 çalışanın 6 hafta boyunca birlikte çalışarak geliştirildiğini belirtti. Uçanok, söz konusu robotun Alzheimer’ı diğer demans türlerinden ayıran yeni bir radyoaktif maddeyi ve bu madde için Siemens’in geliştirdiği Amyloid Nöroloji yazılımını tanıtmak için yapıldığını söyledi. Bu yeni radyoaktif madde ve de yazılım ile ilgili Uçanok, şunları söyledi: “Alzheimer şüphesi olan hastalara bu yeni radyoaktif madde veriliyor. Hastanın daha sonra PETBT ya da PETMR ile beyin görüntülemesi yapılıyor. Verilen bu ilaç direk olarak beyindeki Amyloid plaklara yapışıyor ve görüntülenmesini sağlıyor. Daha sonra Siemens Amyloid yazılımı hastanın beyin datasını referans beyin datasıyla karşılaştırıyor ve klinisyenlere hastanın Amyloid oranını sunar. Bugün Amerika’da yaşayan 5. 4 milyon kişi Alzheimer hastası var ve 2050 yılına kadar bu rakamın 16 milyona kadar yükselmesi bekleniyor. 65 yaş üzerindeki her 8 kişiden biri ve 85 yaş üzerindekilerin yarısı Alzheimer hastası. Bu yöntem Amerika’da ve Avrupa’da uygulanmaya  başlandı.”

“Demans Hastalarının Bir Kısmına Yanlış Tedavi Uygulanıyor”
Unutkanlık şikayetiyle doktorlara gidenlere yapılan tetkikler sonucunda bir çoğuna demans teşhisi konduğunu kaydeden Uçanok, genelde hastalara  aynı tedavinin uygulandığını kaydetti. Uçanok, “Aslında demans hastalarının bir kısmına yanlış tedavi uygulanıyor. Alzheimer hastası sayılan hastaların bir kısmı Alzheimer hastası olmayabiliyor. Bu tetkik ve yazılım hastaların Alzheimer hastası mı yoksa başka türlü bir demans hastası mı onu söylüyor ve bunu erken teşhis etmeye yardımcı oluyor” diye konuştu.

Kongreye olan destekleriyle ilgili görüşlerini dile getiren Siemens Sağlık Türkiye Direktörü Şevket On, Türk Radyoloji Derneği’nin kongreyi uzun yıllardır başarıyla gerçekleştirdiğine dikkat çekti. Şevket On; “Her yıl, Ulusal Radyoloji Kongresi’nde dünyada sunduğumuz en yeni ürün ve teknolojileri paylaşmaya gayret ediyoruz. Yalnızca ülkemizde değil, çalışmalarıyla uluslararası alanda da adını yukarılara taşıyan Türk Radyoloji Derneği’nin bu yılki organizasyonuna da destek vermekten dolayı son derece mutlu olduk” dedi.   

Yorum bırakın

BEYİN ARAŞTIRMALARINDA NEREDEYİZ?

Cambridge Üniversitesi’ndeki nörobilim araştırmaları hakkında bilgi veren Dr. Muzaffer Kaşer, temel bilimlerde yapılan çalışmaların kliniğe aktarılmasının hedeflendiğini söyledi. 

Beyin araştırmaları üzerine Cambridge Üniversitesi’nde geniş kapsamlı çalışmalar yürütülüyor. Hedef temel bilimlerden ve hayvan deneylerinden elde edilen sonuçların kliniğe uyarlanması. Cambridge Üniversitesi Psikiyatri kliniğinde Nörobilim üzerine Doktora yapan Dr. Muzaffer Kaşer,  çalışmalar hakkında  bilgi verdi. 
Cambridge’de araştırma gruplarının bağlı olduğu birçok enstitü olduğunu belirten Kaşer, “Davranışsal ve Klinik Nörobilim Enstitüsü’ndeyim ve burada Beyin Haritalama Ünitesi, Otizm Araştırma Enstitüsü, Tıbbi Araştırma Konseyinin Beyin ve Kognisyon Birimi var. Bu birimler Psikiyatri bölümünün çatısı altında bulunuyor. Sürekli ortak çalışmalar yapılıyor. 

“Deney Hayvanında Bulduğumuz Bir İşlemi,  Klinik Ortama Transfer Etme Şansımız Oluyor” 
Davranışsal ve Nörobilim Enstitüsü’nde daha çok translasyonel yani temel bilimlerdeki bilgiyi klinik ortama uyarlamaya yönelik araştırmalar yapılıyor. Hayvan modelleri boyutunda altta yatan beyin mekanizmalarının nörokimyasal, genetik ve davranışsal yönleri inceleniyor.  İnsanlardaki boyutta yeni nöropsikolojik tekniklerle ve görüntüleme yöntemleriyle çeşitli hastalıklarda beyin işlevleri değerlendiriliyor.  Bu araştırmalar birbirinin içine geçebiliyor. Yani burada insanlarda kullandığımız bir nöropsikolojik testin aynı zamanda deney hayvanı modeli var. Bu da bize şöyle bir imkan sağlıyor; deney hayvanında belirli nörotransmiterlerle ilişkili olduğunu bulduğumuz beyin sistemlerinin işlevi veya bozukluğuna dair daha rafine bilgiler edinebiliyoruz. Sonra da bu bilgileri klinik ortama uyarlama şansımız oluyor.”

“Beyin Görüntülemede Beyin Bölgelerinin Bağlantılarıyla ilgili Analizlerin Klinik Ortama Uyarlanması Hedefleniyor”
Beyin görüntüleme ile ilgili çalışan çok sayıda uzman olduğunu kaydeden Kaşer, “Beyin ile ilgili Avrupa Birliği’nin çok önemli bir projesi var. Bu projelerden bir tanesi Cambridge’de sürüyor. Beyin bölgelerinin bağlantılarıyla ilgili yeni matematiksel modellemeler kullanılarak yapılan analizlerin klinik ortama uyarlanması hedefleniyor. Nihai amaç psikiyatrik hastalıkların tanısında ve tedavi izleminde kullanılabilecek biyolojik belirteçler geliştirmek” dedi. 

“Beynin Nasıl Çalıştığını Artık Daha İyi Anlıyoruz”
Temel bilim genetiğinde çok önemli noktalara gelindiğini hatırlatan Kaşer,  “İnsan genom projesi sayesinde,  genom tarama araştırmaları yapılıyor. Nörobilimde de çok fazla bilgi birikimimiz var. Beynin nasıl çalıştığını artık daha iyi anlıyoruz. Fakat bu bilgileri kliniğe uygulamakla ilgili zorluklarımız var. Cambridge’deki psikiyatri ve nörobilim odaklı araştırmalar translasyonal nitelikte. Yani yöntemsel veya preklinik araştırmalardan edinilen yeni bilgileri hastaların faydasına yönelik hale getirmeye çalışıyoruz. 

“Psikiyatrik Hastalıklardaki Biyolojik Belirteçler: Henüz Uygulamaya Geçmiş Bir Belirtecimiz Yok”
 Birçok psikiyatrik hastalığın tedavisinde daha iyi, daha rafine yöntemlere ihtiyacımız var. Diğer yandan tanısal anlamda da yeni nörobilim yöntemleri bizim için çok önemli. Bir takım aday biyolojik belirteçler ve testler var ancak psikiyatrik hastalıklar için henüz uygulamaya geçmiş bir belirtecimiz yok” diye konuştu.  

Yorum bırakın

BEYNİN PLASTİSİTESİ VAR

Beynin yenilenme özelliğinin olmadığı söylenir. Ancak Cambridge Üniversitesi Psikiyatri kliniğinde Nörobilim üzerine Doktora yapan Dr. Muzaffer Kaser, yapılan son araştırmalarda beynin plastisite özelliğinin olduğunu belirtti.

Beynin hiçbir şekilde kendini yenileme özelliği olmadığı söylenir. Ancak beynin yenilenebildiğini ve esnek olabildiğini (plastisite) belirten Cambridge Üniversitesi Psikiyatri kliniğinde Nörobilim üzerine Doktora yapan Dr. Muzaffer Kaşer, çok kısa bir süre öncesine kadar beyin hücrelerinin kesinlikle bölünemeyeceği gibi bir bilgi olduğunu söyledi. Kaşer, “Şu anda beyindeki plastisitenin, şekillenebilirliğin özellikle belli beyin bölgelerinde çok fazla olduğunu ve sadece bağlantıların artması değil, aynı zamanda yeni hücre yapımının da beyinde gerçekleştiğini biliyoruz. Bir takım yerleşik bilgiler yeni bilimsel bulgularla değişiyor” dedi.

Med-Index

Yorum bırakın

BEYİN MİTLERİNİ YIKIN ARTIK!

“Mozart dinleyenler daha zeki” diye yazan bilgilerin yanlış olduğunu biliyor musunuz? Bilimsel makaleye dönüşmeden basına sızan bir bilgi, yıllardır süren bir hurafe.

Yüzyıllardır en merak edilen mekanizmalardan biri olan beyin, üzerinde en fazla yanlış bilgilerin olduğu konu. Beyin ile ilgili “mit”ler yani doğru bilinen yanlışlar çok fazla. Beynin işleyişine mistik anlamlar katılıyor. Gizemli bir olay olarak tanımlandığı için hep beyin ile ilgili bir takım bilgilerin mit haline gelmesi daha kolay oluyor. Cambridge Üniversitesi Psikiyatri bölümünde Nörobilim üzerine Doktora yapan Dr. Muzaffer Kaşer, yaygın beyin mitleri hakkında Med-Index’e bilgi verdi. 

Mozart Dinlemek Zekanızı Açmaz!
Mozart etkisi ile ilgili Kaşer şunları söyledi: “Amerika’da bir grup araştırmacı deneklere Mozart dinletiyor ve başka bir gruba farklı müzikler dinletiyor. Sonrasında bir takım artimetik işlemler yapmalarını istiyorlar. Bu çalışmada Mozart dinleyen grupta o sırada olumlu bir değişim bulunuyor diğerlerine göre, fakat bu bulgu daha sonra tekrar edilemiyor. Yaygınlaştırılamıyor, dolayısıyla rastlantısal bir bulgu. Fakat bulgu bilimsel makale olmadan önce, basın bu araştırmayı alıp haber yapıyor. O kadar çok ilgi çekiyor ki, hala birçok kişi kendinden emin bir şekilde Mozart dinlemenin zekayı geliştirdiği “mit”ini paylaşıyor. Fakat kesinlikle tekrar edilemeyen bir bulgu.”

“Bilimsel Geçerliliğinden Ziyade İnsanlarda Yarattığı Duygu Daha Ön Plana Çıkıyor”
Bilimsel bulgunun, bilimsel geçerliliğinden ziyade insanlarda yarattığı duygunun daha ön plana çıktığını vurgulayan Kaşer, “Belki de müzik dinleyip zekamınızın daha yüksek seviyeye gelmesi konusunda bir arzumuz var. Bu arzu insanların bu tür mitleri daha çabuk sahiplenmesine neden oluyor. Bazen bilimsel geçerliliği tartışılmamış bir bilgi basın yoluyla o kadar popüler oluyor ki, yıllarca süren bir mit haline gelebiliyor” dedi. 

Şarlatanlara Kanmayın!
“Şarlatanlara Kanmayın” diyen Kaşer, “Bazı alanlarda tedavi yapma yetkisi olmayan kişiler yaptıkları bir takım yöntemlerin önüne nöro ya da beyin dalgalarını ekleyerek bir şekilde daha pazarlanabilir hale getiriyorlar. O tuzaklara düşmemek lazım. Yetkin kişiler tarafından yapılan tedavilere eğitimlere katılın” diye konuştu. 
Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!

Yorum bırakın

BEYNİNİN YÜZDE KAÇINI KULLANDIĞINI BİLMEYEN VAR MI?

Beyninizin yüzde kaçını kullanıyorsunuz? Yoksa daha fazlasını kullansam neler yaparım diyenlerden misiniz? Aslında bu yazıyı okurken bile beyninizin yüzde 100’ünü kullandığınızı biliyor musunuz?


“Beyninizi daha çok kullanıp aslında şimdiki halinizden daha iyi olmak ister misiniz?” diye başlayan haberlere veya yazılara dikkat edin. Bunlar aslında sadece birer safsata, neden mi? Yıllardır insanlar beyinlerinin tamamını değil sadece yüzde 10’unu kullandığını düşünüyor. Birçok bilim insanı bu hurafenin artık değişmesi için çalışıyor. 

“Beynimizin yüzde kaçını, nasıl kullanıyoruz?” sorusunu Cambridge Üniversitesi Psikiyatri kliniğinde Nörobilim üzerine Doktora yapan Dr. Muzaffer Kaser, Med-Index’e yanıtladı. 

Yüzde On “Mit”i

“Beynimizin yüzde 10’unu kullanıyoruz diye bir yanlış bilgi daha var” diyen Kaşer, şu bilgileri verdi: “Beynin yüzde 100’ünü kullanıyoruz. Beyin görüntüleme araştırmaları sayesinde beynin bir bütün halinde çalıştığını, bağlantıların etkileşim halinde olduğunu ve bir görev yapılmadığında dahi arka planda çalışan aktivitesi (default mode network) bulunduğunu biliyoruz. Parmağımızı şıklattığımızda dahi beynimizin yüzde 90’ını çalıştırıyoruz. Zaten vücudun enerjisinin büyük kısmını kullanan bir organın, çoğunun çalışmadan kalması yaşamla bağdaşmazdı.”

İnsan Türünün “Benmerkezci” Yapısı 

Bilimsel gerçekliğinin dışında, insanların nasıl böyle bir bilgiyi sahiplenebildiklerini sorgulayan Kaşer, “Bu konuda şöyle bir düşüncem var; insan yüzyıllar boyunca kendini evrenin merkezinde olduğunu düşünegelmiş. Bu derece benmerkezci bir canlının, kendi beyniyle de ilgili beklentilerinin yüksek olmasını bekleyebiliriz. Yüzde 10 “mit”inin altında tarihsel olarak böyle bir motivasyon olabilir. Aslında beynimin tümünü kullanmıyorum; yüzde 100’ünü kullansam neler yapabilirim? Düşüncesi bu nedenle bu derece sahiplenilmiş” dedi. 

“Kişisel Gelişim Adındaki Kitapların Yanlış Bilgilerin Yayılmasında Etkisi Büyük”

“Kişisel gelişim” adıyla çıkan kitapların, özellikle modern çağda insanların iş hayatındaki sorunlarına yönelik popüler kültür ürünleri olduğunu söyleyen Kaşer, bu kitapların yanlış bilgilerin yayılmasında çok büyük payı olduğunu kaydetti. Kaşer, “Çünkü bu kitaplarda sürekli kişilere aktarılan, şöyle bir mesaj var; ‘Siz aslında kapasitenizin daha fazlasını yapabilirsiniz, yapmalısınız da.’ Bunu bir şekilde temele oturmanın en kolay yolu da ‘aslında beyninizin tamamını kullanmıyorsunuz’ demek. Böylece insanlara daha fazlasını kullanmanın yollarını vaad ederek kazanç sağlayan bir sektör var. Derslerimde bu bilgiye inanan çok sayıda kişiyle karşılaşıyorum” diye konuştu.

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!


Yorum bırakın

BEYNİNİZ İLE ALIŞVERİŞ YAPMAYI ÖĞRENİN!

Nörobilim alanında yapılan çalışmalar pazarlama alanında “nöromarketing” adıyla kullanılıyor. Sağlık sektöründe bu yöntemin kullanımı hakkında bilgi veren Sales Brain Ortağı Kıvılcım Kayabalı, beynin duygusal konulara karşı daha hassas olduğunu söyledi.

Nöromarketing karar verme eğilimlerimizi bilimsel bir yol ile açıklamaya çalışan yeni bir disiplin. Nöromarketing’in amacı müşterilerin tercihlerini anlayabilmek ve bir ölçüde öngörebilmek. 
Nöromarketing’in geçmişi 90’lı yıllarda Harward Üniversitesinde başlatılan ve daha sonra birçok araştırma kurumunda devam eden nörobilim ile ilgili çalışmalara dayanıyor. Bunların arasında çok önemli kabul edilen bir çalışma ise 2004 yılında Houston, Teksas Tıp Fakültesi Baylord College’de gerçekleştirilen Cola ve Pepsi’nin karşılaştırıldığı meşhur araştırma (blind test). Bugün bilimsel verilere dayanarak satın alma kararlarımızın ardında mantıksal nedenlerden çok duygularımızın olduğunu biliyoruz. 

1999 yılında Journal of Consumer Research’te yayınlanan Kathryn Braun’un makalesi de bu sürece ışık tutmak açısından bir mihenk taşı oldu. Eskiden, tüketicilerin satın alma davranışında eylem sıralamasının “düşün-hisset-yap” şeklinde olduğu sanılırken, Braun’un çalışması gerçek sıralamanın “hisset-yap-düşün” olduğunu ortaya koydu. Yani satın alma hareketimiz rasyonel bir düşünceyle başlamıyor, hissederek başlıyor. Önce duygularımızla karar veriyor ve daha sonra verdiğimiz kararı mantıklı bir zemine oturtmaya çalışıyoruz. Bu durum hiç giymeyeceğimiz bir ayakkabıyı satın alırken de, çok büyük iş anlaşmalarını imzalarken de geçerli. İlginç bir şekilde alınan risk ne kadar büyükse duygular o kadar çok devreye giriyor. Kalifornia’da UC Irvine Nörobilim Bölümü Direktörü ve karar mekanizmalarında duyguların etkisini inceleyen en önemli uzmanlardan olan Antonio Damasio, ‘Descartes Error’ adlı kitabında “Biz hisseden düşünme makinaları değil, düşünen hissetme makinalarıyız ” diyor. 

Pazarlamacıların beynin çalışma mekanizmalarına giderek daha fazla ilgi duyduğunu ve yeni bakış açıları kazandığını söyleyen Sales Brain Ortağı Kıvılcım Kayabalı, “Nöromarketing çalışmaları pazar araştırmaları açısından önemli bir yer tuttuğu gibi, bu kavramın pazarlama dünyasında kabul görmesi ve uygulanması, pazarlama ve satış alanındaki stratejilerimize büyük katkılar sağlayacak” dedi. 
Nöromarketing konusunda sağlık sektörünün nasıl faydalanması gerektiği üzerine Kayabalı, Med-Index’in sorularını yanıtladı. 

Bu toplantıların amacı nedir?
Bu toplantılarda katılımcılara müşterinin nasıl karar verdiğini, karar verme mekanizmasının altındaki bilimsel gerçekleri anlatıyoruz. Nörobilim üzerinde son yapılan araştırmalara dayanarak müşterini nasıl etkileyebileceklerini gösteriyoruz. Programda gerçek karar vericinin beynimizin hangi bölgesi olduğunu, neden duygulara hitap etmemiz gerektiğini açıklıyoruz. Yine nörobilim çalışmalarından elde ettiğimiz verilere dayanarak değer mesajlarını ve iddia’larını oluşturma, etkili sunum yapma ve kişiler arası ilişkilerde önem verilmesi gereken noktalara değiniyoruz. Bu açıdan dünyadaki tek work-shop.

Bu Workshop’ta neler anlatılıyor?
21.yüzyılın eğitimli tüketicileri mantıklı görünen seçimlerinde ve kararlarında sandıklarından daha az kontrole sahipler ! Beyni farklı hücresel ve işlevsel özellikleri olan üç bölüme ayırarak inceleyebiliyoruz. Yeni beyin yani neokorteks düşünür, rasyonel verileri işler, entelektüel süreçlerden sorumludur. Orta beyin; hisseder, duyguları işler. Eski beyin ya da sürüngen beyin adını verdiğimiz bölge ise karar vericidir. 

Nörobilim alanında yapılan son çalışmalar gösteriyor ki, beyinde satın alma kararı rasyonel gerekçelere dayanarak verilmiyor. Kararları duygularımızın etkisiyle içgüdüsel olarak veriyoruz ve daha sonra verdiğimiz kararı rasyonelize etmeye çalışıyoruz. Nöromarketing ise eski beyni etkileyen süreçleri ve satın alma kararlarının arkasındaki nedenleri inceliyor

Toplantıda satış ve pazarlama dünyasındaki yöneticilere müşterilerin nasıl düşündüğünü kavrayabilmenin pazarlamacıları başarıya götürecek en önemli yol olduğu mesajını veriyoruz. Karar verme mekanizmalarının ardındaki bilimsel gerçekleri öğrenmek ürün özelliklerinden ve ürünlerin piyasa ve müşterilere nasıl ulaştığından daha fazla önem taşıyor. Yeniliklere açık olan pazarlama yöneticileri, konfor alanlarını genişleterek farklı disiplinleri keşfetmeye çalışıyorlar. Bizde onlara beyin, nörobilim alanında yapılmış araştırmaları aktarıyoruz ve bu bilgileri satış ve pazarlama alanında nasıl kullanabileceklerini gösteriyoruz. Örneğin konferansta katılımcılara müşterilerin beynindeki karar verici bölge olan eski beyine ulaşmayı sağlayan 6 temel uyarı hakkında örneklerle detaylı bilgi veriyoruz.
Bunlar; 
Eski Beyin benmerkezcidir. 
Zıtlık eski beynin hızlı ve risksiz karar vermesini sağlar. 
Eski beyin somut ve kolay anlaşılır verilere ihtiyaç duyar
Eski beyin başlangıç ve bitişlerden hoşlanır
Eski beyin görseldir
Eski beyin yalnızca duygular tarafından harekete geçer.
Bu workshop’ta farklı seviyelerden satış ve pazarlama uzmanları müşterinin bakış açısını ve karar verme mekanizmasını öğretiyor.

Nöromarketing sağlık sektöründe nasıl kullanılabilir?
Nöromarketing prensipleri tüm sektörler için geçerli. Hatta kişiler arası iletişimimizde bile aynı yöntemleri uygulayabiliriz. Bir ürün veya hizmeti tanıtırken en etkili yol, hizmeti götürdüğünüz kişinin sıkıntısını keşfetmek. Onun duygularına hitap edebilmek ve en önemlisi ’ben’ değil ’biz’ dilini kullanmak. Yani verdiğiniz hizmet, ürünleriniz hakkında bilgi verirken asıl üzerinde odaklanmanız gereken nokta bu hizmetin kişinin hangi sıkıntısını gidereceğini, kişiye sağlayacağı yararları net bir şekilde anlatmak. Ayrıca hizmeti sunduğumuz kişinin duygularına hitap edebildiğimiz sürece akılda kalıyoruz ve değerimiz artıyor. Duygulara etkili hitap eden markalar veya kurumlar tercih ediliyor. 
Dünyada Siemens gibi sağlık alanında çalışan birçok kurum ve sağlığa yönelik hizmetler pazarlayan şirketler bu konuda danışmanlık alıyor. Sağlık veya diğer sektörlerdeki kişisel ilişkilerimizde de aynı prensipler geçerli. İlkel beyin veya eski beyin güvenilir kanıtlar karşısında etkileniyor. Bu kanıtları kolay anlaşılabilir şekilde sunmak önemli. Başarılı kişilerin doğal olarak bu yöntemleri uyguladığını görüyoruz.

Nöromarketing bilmenin avantajları nelerdir?
Nöromarketingin en büyük yararlarından biri satış ve pazarlama için ortak bir dil içermesi. Birçok kurumda satış ve pazarlama bölümleri iletişim için ortak bir dil platformu paylaşmıyor ve firma da bu bölünmüşlüğün faturasını ağır ödüyor.
Nöromarketing ile birlikte satış ve pazarlama işlevleri dört basit ve temel adım üzerinde yoğunlaşıyor ve aşağıdaki mesajlar iletiliyor;
Müşterinin sıkıntısını teşhis edin: teşhis ederken ’yargılamayın, derinlemesine dinleyin, varsayımlardan kaçının, araştırın ve düşünün 
Firmanızın iddialarını farklılaştırın : yeri doldurulamaz olmak, farklı olmayı gerektirir.
Kazancı gösterin : kazancı verilerle kanıtlayın
Eski beyne iletin : eski beyne iletirken siz üslubunu kullanın, büyük resmi gösterin, zıtlıklardan yararlanın, bir hikayeniz olsun
Bütün bunları gerçekleştirmek için öncelikle duygulara hitap etmeyi, etkili sunum hazırlamayı, topluluğa hitap etmeyi, satış ve pazarlamanın tüm diğer boyutlarını etkili kullanmayı öğreniyorsunuz.

Bu programa katılanlar ne gibi bilgiler edinecek?
Sales Brain kurucu ortağı Christophe Morin, tarafından gerçekleştirilecek olan Nöromarketing workshopta katılımcılar bilimsel verilerin ışığında müşterilerinin satın alma kararlarını etkileyen faktörleri öğrenecekler, karar verme sürecinde duyguların rolü üzerinde geniş bir vizyon kazanmış olacaklar.
Günümüzde satış ve pazarlama artık hiç olmadığı kadar zor. Çünkü müşteriler çok bilinçli, rekabet çok yoğun, geleneksel anlaşma tekniklerine olan direnç çok arttı.
Bu workshop etkili pazarlama stratejileri yaratmak ve başkalarını etkileme yeteneğinizi geliştirmek, ikna edici sunumlar yapabilmek ve mesajlarınızın akılda kalıcı bir şekilde sunulabilmesi için devrimsel nitelikte teknikler aktarıyor. İstanbul’da bir önceki konferansımıza katılan kurumların web sitelerindeki değişiklikleri ve farklılaşan iddialarını görmek etkileyiciydi.

Yayınlar
Neuron, Vol. 44, 379–387, October 14, 2004, Neural Correlates of Behavioral Preference for Culturally Familiar Drinks (http://www.librimedia.com/website/content/research/papers/neural_correlates_of_behavioral_preference_for_culturally_familiar_drinks.pdf)
Journal of Consumer Research Vol 25 Nov 4 March 1999 Kathryn Braun Consumer Memory ( http://www.jstor.org/discover/10.1086/209542?uid=3739192&uid=2&uid=4&sid=21102060296521)
Kitaplar
Neuromarketing “Understanding the Buy Button Inside Your Customers’ Brain”(Patrick Renvoise&Christophe Morin )
Descartes Error (Damasio)
Neuromarketing (Zurawicki)
How Customers think (Zaltman)

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!

Yorum bırakın

İKİ SİNİR BİLİMCİDEN BEYİN SOHBETLERİ

Hayatını sinir bilime adamış iki bilim insanı, yıllardır edindikleri birikimlerini eğlenceli bir gösteri tadında sunuyor.

Bilimsel çalışmalar denildiğinde insanlar genellikle konunun fazla karmaşık olacağını düşünerek bir miktar uzak dururlar. Bilim insanları aslında bu çalışmaların düşünüldüğü gibi sıkıcı olmadığını göstermek adına, çok farklı çalışmalar yapıyor. Onlardan biri de [n] Beyin ismiyle yola çıkan Doç. Dr. Sinan Canan ve Araştırma görevlisi Serkan Karaismailoğlu. Arzu eden herkesi, iki sinirbilimcinin rehberliğinde, beyin ve sinir bilimin garip dünyasında eğlenceli bir keşfe davet ediyorlar.

Anlatılanlar Hayatınıza Uygulayacağınız Nitelikte
İki sinirbilimci, beyin ile ilgili farklı bir sunum hazırlıyorlar, ancak sıkıcı bilimsel ve anlaşılmaz terimlerden arındırılmış, merak uyandıran bu sunum yaklaşık 2.5 saat sürüyor. Sunum, beyin ile ilgili temel bilgileri, ders havasından çok uzakta anlatılarak başlıyor. Ortada kocaman bir beyin maketi ile dikkatle dinliyorsunuz. Çünkü, anlatılanlar hayatınıza uygulayacağınız nitelikte ve esprilerle renklendirilmiş. 

nBeyin, temel konuların yanı sıra oldukça tartışmalı ve ucu felsefeye kadar uzanan derin konulara da girilen, benzerine pek rastlamadığımız bir sunum şekli. Sunumda değinilen bazı konular şöyle: Beyinlerimiz nasıl çalışır? Beyinde neden sağ ve sol ayrımı var? Evlilik aşkı öldürür mü? Erkek ve kadınların beyinleri gerçekten de farklı mı? Bilinç nedir? Zihin kontrolü mümkün mü? Gerçeklik nedir ve biz gerçekten “var olduğumuzu” bilebilir miyiz? 

nBeyin, Sinan Canan ve Serkan Karaismailoğlu’nun araştırmayı, öğrenmeyi ve başkalarına anlatmayı çok sevdikleri bilimsel bazı öykülerden oluşuyor. Birbirinden bağımsız gibi görünen öykülerin tamamı aslında sinir sistemimiz ve beynimizin çalışmasını anlatırken, daha genelde “bizi bize” anlatmayı amaçlıyor.

Amacımız Asla Bilim Dersi Vermek Değil
Sunumları hakkında Doç. Dr. Sinan Canan şunları söyledi: “nBeyin, “sadece biz karar versek, derslerimizi nasıl anlatırdık” sorusuna üretebileceğimiz cevaplar üzerine gelişti aslında. Bir müfredat sınırlaması varsa, dünyanın en zevkli konusu dahi keyifli bir şekilde anlatmanız zordur. Fakat dünyanın en zevkli konusu olan sinirbilimlerini hiç bir kısıtlama olmadan ilgilenen herkese anlaşılabilir bir şekilde sunmak, aslında bizim temel amacımız. İstedik ki, arzu eden herkes, sinirbiliminin en karmaşık sonuçlarını bile temel düzeyde anlayabilsin ve insanoğlunu doğrudan ilgilendiren bu bilim ile bu bilimin hayata dair açılımları hususunda herkes kendine göre faydalanabilsin. Amacımız asla bilim dersi vermek değil; düşündürmek, farkındalık oluşturmak ve insanların hayatına bilgi ile elimizden geldiğince olumlu katkılar sağlayabilmek. Sunumlarımızın ardından aldığımız geri bildirimler de amacımıza ulaşmada doğru yolda olduğumuza dair kanılarımızı güçlendiriyor. Açıkçası ilk başladığımızda böyle büyük bir ilgi beklemiyorduk; fakat şu anda onlarca üniversiteden teklif geliyor ve biz de onlara cevap vermeye gayret ediyoruz.

Rüyamız, nBeyin’i insanların ilgisini cezbeden daha profesyonel bir gösteriye dönüştürmek ve bütün Türkiye’deki meraklı insanlara birebir ulaşabilmek. Elbette böyle yoğun ve masraflı bir turne programı bizim gibi iki akademik insanı biraz aşıyor. Bundan dolayı şu anda bazı sponsor görüşmeleri yapıyoruz; alabileceğimiz desteklere göre gösterimizi çok daha keyifli ve eğlenceli bir hale getirmeye gayret edeceğiz.

nBeyin, insanoğlunun en büyük aşama kaydettiği sinirbilimleri alanının modern zamanlarda beynimiz ve davranışlarımız hakkında bizlere neler söylediği ile ilgili. Bu bilgileri elden geldiğince çok insanla paylaşarak, özellikle gençlerin sinirbilimleri alanlarına yönlenmesinde teşvik edici bir rol oynamak istiyoruz. Zira yakın bir gelecekte, bu günkünden çok daha önemli ve ileri noktalara gelecek olan sinirbilimleri ve ilişkili alanlarda dünyada söz sahibi bilim insanları yetiştirmeye çok ihtiyacımız var. Bu da ancak genç ve meraklı zihinleri bu yolla tanıştırmak sayesinde mümkün olacak diye düşünüyoruz.

Ayrıca bilimle uğraşmasak bile günlük hayatta yaşadığımız her şeyin beyin ve sinir sistemimizle doğrudan ilişkisi var. Arzularımız, heyecanlarımız, fikirlerimiz, anlaşmazlıklarımız… Bunların hepsi sinirbilim bilgileri ışığında düşünüldüğünde bize bambaşka ipuçları verebiliyorlar. Mesela, sunumumuzda kadın-erkek beyni arasındaki farkları anlattığımızda yüzlerde beliren şaşkın ifade bunun bir göstergesi. Bir çok katılımcı “demek ondan böyle yapıyormuşum; yahut yapıyormuş!” diyerek adeta bir aydınlanma geçiriyorlar. Örneğin kadının ilişkideki seçici rolü, erkeklerin genel olarak akla gelen vurdumduymazlığı, erkek-kadın arasındaki empati farklılıkları gibi konular, izleyen herkesi şaşırtıyor. Bunun yanında sinirbilimleri ile uğraşan takipçilerimizin de pek fazla duymadıkları konuları gündeme taşıyoruz. Mesela hepimizde gizli bir yetenek olan “örüntü algısı”, beynin kaotik işleyişi, bilimin öngörülemez dediği bazı gelecek hadiseleri tahmin etme; yahut kendimize genetik olarak en uygun eşi seçme gibi yeteneklerimizi insanlara anlattığımızda, hayatları ile ilgili ilginç düşüncelerin de kapısını araladığımızı düşünüyorum.

Bunların hepsinin ötesinde nBeyin’in çok beğenilmesinin bence en büyük nedeni, hem biz, hem de dinleyenler, anlatılanlardan büyük zevk alıyorlar ve hepimiz bu işlere meraklıyız. Bence işin gerçek sırrı bu.”

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!

Yorum bırakın

MİGREN AĞRISININ OLUŞUM MEKANİZMALARINI HACETTEPELİ BİLİM İNSANLARI BULDU

Science Dergisi’nde bugüne kadar yayınlanan tamamen Türkiye kaynaklı ilk tıbbi araştırma olma özelliği taşıyan bu çalışmada, migren başağrısının oluşum mekanizmaları ortaya konuyor. Bu araştırma, migren için daha önce bilinmeyen yeni ilaç hedeflerinin de yolunu açıyor.

Migren toplumda çok sık görülen, hastaların hayat kalitesini düşüren ve önemli işgücü kaybına sebep olan bir hastalık. Migren hastaları saatler sürebilen, zonklayıcı bir başağrısı ile birlikte mide bulantısı, kusma, ışığa ve sese hassasiyetten şikayetçi oluyorlar. 

Science Dergisi’nin 1 Mart 2013 sayısında Hacettepe Üniversitesi`nden yayınlanan bir çalışma ile aura ile migren başağrısı arasında daha önce bilinmeyen bir ilişki gösterildi. Çalışma, Türk araştırmacılarca laboratuar aşamalarımın tamamının ülkemizde yapıldığı Science’da yayınlanan ilk tıp araştırması olma özelliğini taşıyor. Science Dergisi’nde ise bugüne kadar yayınlanan migren başağrısı üzerine ikinci araştırma. 

Araştırma; Hacettepe Üniversitesi Nörolojik Bilimler ve Psikiyatri Enstitüsü’nden Prof. Dr. Turgay Dalkara, Prof. Dr. Yasemin Gürsoy Özdemir, Yrd. Doç.Dr. Emine Eren Koçak, Uzm. Dr. Hülya Karataş, Uzm. Bio. Sevda Lüle, Dr. Şefik Evren Erdener ve Dr. Zümrüt Duygu Şen tarafından gerçekleştirildi. 

Auralı Migren Nasıl Oluşuyor?
Prof. Dr. Turgay Dalkara araştırma hakkında şu bilgileri verdi: “Bazı migren hastalarında başağrısından önce aura olarak isimlendirilen gözde ışık çakmaları, bulanık görme gibi şikayetler ortaya çıkar. Bu belirtiler yaklaşık yarım saat sonra başlayacak olan başağrısının habercisidir. Aura beyinde yavaş bir şekilde yayılan ve beyin aktivitesini geçici ve kısmi olarak baskılayan elektriksel bir bozuklukla (kortikal yayılan depresyon; KYD) açıklanıyor. Baş ağrısı ise baş ve yüzün duyusunu taşıyan bir sinir olan trigeminal sinirin uyarılması ve duyarlılaşması ile ortaya çıkıyor. Auranın başağrısına sebep olup olmadığı ve eğer öyle ise ne şekilde başağrısı oluşturduğu ise bugüne kadar tam olarak anlaşılamamıştı, ikisi arasındaki bağlantı iyi bilinmiyordu. Bu konuda bazı görüşler vardı, ancak biz onları uzun yıllardır ikna edici bulmuyorduk. 2005 yılından itibaren bir düşünce üzerinde odaklanmaya başladık.

“Kişinin Migrene Yatkınlık Derecesi Biyolojik Olarak Belirleniyor”
Migren baş ağrıları uykusuz kalma, stres, fazla ışığa maruz kalma, hormonal değişiklikler (örneğin regli dönemleri) ve açlık gibi sebeplerle tetiklenebileceği gibi kendiliğinden de ortaya çıkabilir. Bu tür etmenler migrenli olmayanlarda başağrısı oluşturmazken, genetik olarak yatkın kişilerde bu tür tetikleyici faktörlerle migren ağrısı başlayabilir. Yani, kişinin migrene yatkınlık derecesi biyolojik olarak belirleniyor. Bu kişilerin beyinleri baş ağrısı tetikleyebilen faktörlere karşı daha hassas.”

“Beyinde Oluşan Mekanizmalar ve Ne Tür Yolların Aktive Olduğu Bilinmiyordu”
Prof. Dr. Yasemin Özdemir ise şunları söyledi: “2007 yılında başlayan ve 5 yıl devam eden çalışmalarımızla, migren başağrısının tetiklenmesi ile beyinde oluşan mekanizmalar ve ne tür yolların aktive olduğunu gösterdik. Böylece bu alanda ki önemli bir bilgi eksikliğini tamamlamış olduk.

Çalışmada Neler Yapıldı?
Anestezi uygulanmış farelerde, nöronlar üzerinde bulunan Panneksin-1 adı verilen iyon kanallarının, auraya sebep olan beyinde yayılan elektriksel dalganın oluşturduğu aşırı hücresel strese bağlı olarak açıldığı ve enflamasyon adı verilen bir moleküler sinyal iletim yolunu tetiklediği saptandı. Alarmin (alarm verici) grubundan bir molekül olan HMGB1 nöronlardan salınarak, beyinde diğer hücreleri uyarıyor ve böylelikle hücresel stresi haber veriyor. HMGB1 diğer hücreler üzerindeki algılayıcı moleküllere bağlanarak, yardımcı hücrelerin beyin damarlarının etrafındaki sinir uçlarına doğru bir dizi ağrı uyarıcı molekülün sürekli salgılanmasına neden oluyor. Bu şekilde trigeminal sinir sürekli uyarılarak, hassas bir hale geliyor. Aktifleşen trigeminal sinir, beyin zarlarındaki damarları genişletiyor ve uzun süreli migren başağrısına neden oluyor.”

“Beyinde Yayılan Dalga Migren Ağrısı Oluşumunu Modelliyor”
Uzm. Dr. Hülya Karataş çalışma hakkında şöyle konuştu: “Aurayı deneysel modelde oluşturarak çalışabiliyoruz. Auranın nedeni olan kortikal yayınlan dalgayı, genelde elektrofizyolojik yöntemlerle kaydediyoruz. Farklı bir yöntem denemek istedik. Hücre zarlarını geçemeyen bir işaretleyici kullandık. Bir gün beyin kesitlerini incelerken çok ilginç bir bulguya rastladık. Normalde beklemediğimiz bu bulgu, beyinde yayılan dalga sonrasında nöronların bu işaretleyiciyi yoğun bir şekilde içine almasıydı. Panneksin-1 kanallarını geçebilen bu işaretleyici molekülü kullanarak kortikal yayılan depresyonun beyindeki yayılımını ve sonuçlarını inceledik.”

Gen Susturması Tekniği Kullanıldı
Yrd. Doç. Dr. Emine Eren Koçak, çalışmada yaptıklarını şöyle anlattı: “Fare beyinlerinde “Gen Susturması Tekniği” kullanıldı. İfade olan her proteinin kendine özgül bir mRNA’sı vardır. Bizler çalışmamızda bu mRNA`lara bağlanarak onların protein oluşturmalarını engelleyen bir sistem kullandık. İki proteinin yapımını (Panneksin-1 ve HMGB1) bu sistemle baskılayarak, tariflediğimiz yol üzerindeki etkinliklerini araştırdık.”

Hayvanlar Gerçekten Ağrı Çekiyor mu?
Dr. Zümrüt Duygu Şen, farelerde ağrı oluşumunu göstermek için kullandıkları metod hakkında şunları söyledi: “Hayvanların ağrı çektiği yüzlerinin ifadesinden anlaşılıyor. Ağrı çeken farede bunun 5 göstergesi var. Gözleri, burun kökü, yanakları, bıyıkları ve kulakları. Daha önce yapılan bir araştırmada bu durum tanımlanmış. Başağrısını oluşturduğumuzda; hayvanların kulaklarının daha aşağıda, gözlerinin daha kısık, burunlarının daha çekik, yanaklarının daha kasılmış ve bıyıklarının daha toplu olduğunu gözlemledik. Tüm bunlar aslında insanda görülen ağrı ifadelerinin oldukça benzeri. Migren başağrısının önlenmesi için ilaç verdiğimizde bu ağrı davranışının oluşmadığını gördük.” 

“Farede Dural Damarların Kan Akımı Takip Edilerek Yapılan İlk Ağrı Araştırması”
Uzm.Bio. Sevda Lüle ve Dr. Şefik Evren Erdener çalışmalar sırasında neler olduğu hakkında şu bilgileri verdiler: “Beyin zarlarındaki damarlarda ağrıya eşlik eden kan akımı değişikliklerini takip ederek, ağrı tetiklenmesinin olup olmadığını inceledik. Araştırmada kullandığımız ilaçları bu sistemde test ettik. Öngördüğümüz her basamakta, ağrı ile ilişkili kan akımı artışının önlendiğini göstermeyi başardık. İlaçların test edilmesi için çok hassas bir yöntem olduğunu göstermiş olduk. Panneksin-1 kanallarını tıkayan ilaçlar veya bu yolun genetik yöntemlerle baskılanması, beyinde yayılan dalga oluşturulmasına rağmen, farelerde enflamasyon sürecini ve başağrısını engelledi. 

“Gelecekte Yeni İlaçların Geliştirilmesi Mümkün Olabilir”
Panneksin-1 kanallarının, sinir hücreleri (nöron) için bir stres kaynağını algıladıklarında alarm sinyalleri gönderip başağrısı oluşturarak, organizmanın bu olumsuz durumdan haberdar edilmesini sağladıkları söylenebilir. Migren hastalarının nöronları muhtemelen genetik ve çevresel (hormonal ilaçlar gibi) nedenlerle daha düşük bir zorlanma eşiğine sahip olup, diğer beyinlerde soruna neden olmayacak şiddette bir etmen (açlık, uykusuzluk gibi) migrenlilerin nöronlarının bu zorlanmayla baş edemeyerek alarm sinyalleri göndermesine ve migren başağrısına neden oluyor. Bu sonuçlardan yola çıkarak gelecekte yapılabilecek araştırmalarla yeni ilaçların geliştirilmesi mümkün olabilir ve migren hastalarının başağrısı sıklığının ve şiddetinin azaltılması sağlanabilir.”

Kaynak: 
Hülya Karataş, Şefik Evren Erdener, Yasemin Gürsoy-Özdemir, Sevda Lüle, Emine Eren-Koçak, Zümrüt Duygu Şen, and Turgay Dalkara. “Spreading Depression Triggers Headache by Activating Neuronal Panx1 Channels.” Science. 1 March 2013: Vol. 339 (6123), pp. 1092-1095. DOI: 10.1126/science.1231897

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!


Yorum bırakın

AŞKI BEYNİNİZDE HİSSEDİN- 4

Karar verme aşamasında kadın ve erkeklerin farklı olmasının nedenlerinden biride beyindeki hacim değişiklikleri mi? Aşk ve sevgi ilişkileri limbik sistemle ilişkili bir süreç mi?

“Aşk ile sevgi arasındaki fark, aşkta abartılı bir tutku vardır. Tutkunun içinde de cinsellik. Karşı tarafı özlemek, sürekli onunla meşgul olmak, kendi hayatınızı onunkiyle birleştirmek istenir. Sevginin içindeyse şefkat ve hoşgörü vardır” diyen Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Hatice Güz beyin ve aşk konusunda şunları söyledi: “Aşkta mantıklı davranabilmek için neden o kişiyi seçtiğimiz, diğer hayatımıza giren kişilere göre ne farklılıkları olduğunu anlamamız, ne istediğini bilmemiz gerekir. Neden O? Niye bu zaman? Ne istiyorum? gibi soruların yanıtlarını kendimizde bulmamız gerekir. Eğer kafamıza takılan soru işaretleri varsa biraz olayları uzaktan biri gibi gözlemekte fayda olacaktır. Çünkü duyguların çok yoğun olduğu durumlarda mantık devreden çıkmakta ve zayıflamaktadır. Onun için uzaktan bakmak faydalı olabilir.

Aşk ve Sevgi İlişkileri Limbik Sistemle İlişkili Karmaşık Bir Süreç
Son zamanlarda bilimsel araştırma yollarının artmasıyla birlikte aşkla ilgili çalışmalarda da artma olmuştur. Görüntüleme yöntemleri, nörobiyolojik çalışmalarda aşkın neden oluştuğuna dair çalışmalar yapıldığı gibi psikolojik açıdan da hangi durumlar altında daha çabuk aşık olunacağı, aşkı oluşturan etmenlerin neler olabileceği gibi araştırmalar yapılmıştır. Aşk ve sevgi ilişkilerinin limbik sistemle ilişkili karmaşık bir süreç olduğu, oksitosin, dopamin, serotonin, vazopressin, endorfin ve endojen opiatların değişime uğradığı gösterilmiştir. Dinamik açıdan ise günümüzde en çok üzerinde durulan konulardan biri aşk ile bağlanma fenomeni arasındaki ilişkidir.

Aşk Beyinde mi Kalpte midir?
Tüm organlara yön veren organımızın beyindir. Aşık olduğumuz kişiyi gördüğümüzde kalbimizin hızlı hızlı atması, beynimizin verdiği komut ve sonrası adrenerjik sistem gibi devrelerin araya girmesi ile olur. Zaten kişiyi bu anlamı yükleyende beyindir. Bu nedenle bazı yazarlar aslında aşkın bir psikoz hali olduğunu, kişideki gerçeği değerlendirme duygusunun yok olmaya başladığını, kişiyi idealleştirip görmek istediğimiz gibi gördüğümüzü, algılamada bozukluk olduğunu söylerler. bazı araştırmacılarda aşkın aynı bir Obsesif Kompulsif bozuklukta olduğu gibi bir takıntı olduğunu, kişinin bazen saçma olduğunu bilmesine karşın bu takıntıdan kurtulamadığını ve bu nedenle kaygıya kapıldığını, hatta aşık olan kişilerde obsesif kişilerdeki gibi serotonin sisteminin bozulduğunu ispatlamışlardır.


Aşk Kadın ve Erkek Beyninde Nasıl İşler?
Kadın ve erkek beyninde farklıklar vardır. Kadınlarda Corpus Callosum ve Anterior Comissur erkeklere göre daha büyük iken, erkeklerde de Striata Terminalis ve Hipotalamustaki bazı çekirdeklerin büyük olduğu saptanmıştır. Özellikle Medial Preoptik alan ile Amigdala arasındaki ilişki erkeklerin cinselliği ve saldırgan davranışları ile ilişkili bulunmuştur. Beyin Korteksi kalınlığı da cinsiyete göre farklılık göstermektedir. Karar verme aşamasında kadın ve erkeklerin farklı olmasının nedenlerinden biride beyindeki hacim değişiklikleridir.

“Normal Kişilerle Karşılaştırıldığında Aşık Olanlardaki Serotonin Düzeyi Yüzde 40 Oranında Düşük”
Noradrenalin duyuların algılanması, algılanan sinyallerin düzenlenmesi ve işlenmesi,  dopamin arama davranışı, güdülenme ve afektif uyarılma, asetilkolin dikkat ve bellek, serotonin davranışsal inhibisyonda rol almaktadır.  Aşkta da bu nörotransmitterlerde değişiklikler olmaktadır. Ayrıca endorfinin zevk algısında, kortikotropin salgılatıcı faktörün streste, oksitosinin cinsel davranışlarda etkili nöropeptidler olması nedeniyle aşkta bu hormonların değiştiğide araştırılmıştır.Normal kişilerle karşılaştırıldığında aşık olanlardaki serotonin düzeyinin yüzde 40 oranında düşük olduğu görülmüş. Aşıklarda mutluluk hormonu olarak serotoninin azalmasının yanı sıra dopamin denilen bir diğer beyin maddesi de değişikliğe uğruyor. Dopamin heyecan, istek, motivasyon gibi olayların dengesinde önemli bir madde. Bilim adamları şu anda ‘Acaba insanların aşık olduğunda aklını yitirmesinin nedeni bu mu?’ diye soruyor. Kişinin yetiştiği ortam, çocukluktan itibaren aldığı ve öğrendiği davranış kalıpları, bunlarla beraber kendi kişilik özelliklerinin getirdiği bazı davranış biçimleri ve beyin kimyasalları hepsi yoğrularak aşk denilen olgu varlığını hissettiriyor

“Farklılıklar Az ise Doyumun Ardından Sevgi Oluşur”
Aşkın ömrü genelde 3 yıl olarak bilinir. Bu süre bazen daha da kısa sürebilir. Çünkü aşk zamanla yerini sevgiye bırakır. Kişiler birbirini yakından tanıdıkça aslında yüceleştirdikleri kişinin gerçek yönlerini de kabul etmek veya etmemek durumunda kalır. Aslında aşık olduğu kişi ile yaşadığı kişinin çok farklı olduğunu görünce aşk biter. Farklılıklar az ise doyumun ardından sevgi oluşur. Zaten tüm aşk romanlarında kavuşmadan sonraya ait bilgi yoktur. Leyla ile Mecnun kavuşsa ne olurdu veya 20 yıllık evli olup hala eşini gördüğünde kalbi çarpan, başı dönen, midesi bulanan birine rastladınız mı?
“Aşık Olan Kişi Kendini Beğendirmek Amacıyla Motive Ederse Ancak Avantaja Dönüşebilir”
Aşkın avantajının olması için mantığında devrede olması gerekir. Mantık işlemediği sürece önünüzdeki hiçbir avantajı değerlendiremezsiniz. Aşık olan kişi kendini beğendirmek amacıyla motive ederse ancak avantaja dönüşebilir. Örneğin kendine bakımının artması, kişiliğinin gelişmesi için çalışması, hedeflerini yükseltmesi gibi. Ancak kendini bırakması durumunda dezavantajı olduğu da aşikardır.”

Yorum bırakın

AŞKI BEYNİNİZDE HİSSEDİN – 3

Aşkın insan psikolojisindeki temelleri neler? Aşk bir bağlılık mı yoksa bağımlılık mı? Ayrılığı yıkım olarak görenler nasıl davranıyor? Hormonlar nasıl etkiler? Aşk hayatında anne-bebek ilişkisi derin yaralar açar mı?
Bilim dünyası aşık olduğumuz sırada beynimizde neler oluyor, kimlere aşık oluyoruz, kıskanma ve sadakatsizlik nasıl ortaya çıkıyor sorularına cevap bulmaya çalışıyor. Başta evrimsel psikoloji ve evrimsel antropoloji olmak üzere birçok alanda bu konularda çalışmalar yapılıyor. Aşıkken beynimizde olanlarla ilgili bulgulara sonra geleceğim, diğer alanlardaki çalışmalar konusunda merak edilenleri ele alıyoruz.
Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Bölümü Eğitim ve İdari Sorumlusu Prof. Dr. Erol Göka, şu bilgileri verdi: “Kimlere aşık oluruz? Bize mekansal olarak yakın olanlara, bize benzeyenlere, ancak bu benzerlik fizikselden ziyade, beğeni ve hobi düzeyinde bir benzerlik. Yoksa fiziksel benzerliği olanların muhtemelen genetik havuzları da benzer olacağından evrim bunu istemiyor, bizi her zaman çeşitliliğe yönlendiriyor. Fiziksel olarak çekici bulduklarımıza, fiziksel çekicilik ölçütleri kültürlere göre değişiklik gösterse de, genel olarak erkekler kadınlarda iri gözler, küçük çene, küçük burun, büyük gözbebekleri, büyük bir gülümsemeyi; kadınlar erkeklerde iri göz, geniş çene, kemikli bir yüz yapısı ve büyük bir gülümsemeyi çekici buluyorlar. Ayrıca yüz başta olmak üzere simetrik bedensel özellikler, büyük olasılıkla simetri sağlıklılık işareti olarak yorumlandığından sağlıklı nesil meydana getirme dürtüsünün etkisiyle, hem erkekte hem kadında çekiciliği arttırıyor.  Fiziksel olarak farklı olana yani esmerin sarışını sarışının esmeri, çekici bulmasında olduğu gibi karşı cinsin fiziksel olarak bizde olmayan özelliklere sahip olanlarını çekici bulmamız daha yüksek olasılık, bu da genetik çeşitliliğin sağlıklı nesil ihtimalini artırmasıyla ilgili.
Kadınlar ve Erkekler İlişkilerde Ne Arıyor?
Kadınlar, evlenecekleri erkeklerde kaynaklarını kendilerine ve çocuklarına yatırabilecek, fiziksel olarak güçlü, iyi birer baba olabilecek, maddi olarak aileyi refah içinde yaşatabilecek özellikler arıyorlar. Erkeklerin kadınlarda aradıklarıysa güzellik, gençlik gibi daha çok sağlığa ve üretkenliğe yönelik işaretler oluyor. Ama bunlar daha çok uzun süreli ilişkiler için geçerli, kısa süreli ilişkilerde ve sadakatsizlik de durum biraz daha farklı. Sadakatsizliğe daha çok erkeklerde rastlanıyor, çünkü erkekler soylarının devamını istiyor. Kadınları ise sadakatsizliğe daha iyi niteliklere sahip bir eş bulma ümidi veya bu ilişkilerde alacakları mücevherler, hediyeler itiyor.
Kadınlar Kıskançlık Duygularını Kolay Kabul Ederken, Erkekler Daha Çok İnkar Ediyor
Kadınlar kıskançlık duygularını genel olarak daha kolay kabul ederlerken, erkekler daha çok inkar etme eğiliminde oluyor. Kadınların en çok eşlerinin başka bir kadına aşık olmasını, erkeklerinse en çok, eşlerinin başka biriyle cinsellik yaşamasını kıskandıkları; böyle durumlarda kadınların daha çok kendilerini, erkeklerinse üçüncü kişiyi ve eşlerini suçladıkları bulunmuş.
Aşkta Kıskançlık Nedenleri
Kıskançlığın nedeni, evrimsel olarak sadakatsizliğe ve çok eşliliğe yatkın oluşumuza karşı geliştirdiğimiz bir mekanizma oluşu. Kadın ve erkelerin kıskançlıkları da farklı çünkü anne çocuğun kendisine ait olduğundan yüzde yüz eminken bu durum erkek için her zaman şüphelidir. İşte bu yüzden erkekler eşlerinin cinsel sadakatine daha fazla önem verirler, kadın içinse önemli olan kendisine ve çocuğuna güçlü bir baba bulabilmek ve aile kaynaklarının bölünmemesi olduğundan cinsel değil duygusal sadakat daha ön plana çıkar.
Aşk Tanımlanamaz mı?
Bugünkü bilimsel bakışla aşkı anlayabileceğimizi sanmıyorum. Tüm bu söylenenler elbette emek ürünü, çok çaba sarf edilmiştir, bu kadar sözü söyleyebilmek için. Ama yöntem yanlış olunca, ulaşılan sonuçlar da yanlış, en azından eksik olacaktır. Bazı araştırmalardan elde edilen bilgiler, insan ilişkilerinde bedenimizde, beynimizde olup bitenleri anlamak açısından işe yarayabilir ama bu bilgileri “aşk” budur diye yorumlama imkanımız yoktur. Böyle araştırmalarla aşkın gerçekliğini ortaya serme iddiası, konuşmada işe yarayan tüm organları, ağzı, dili, burnu, boğazı, enine boyuna inceleyerek sonunda ortaya çıkan sonuçların, insanın dil yeteneği keşfedildi diye sunulması kadar abestir.
“Aşk”la İlgili Keşif Yaptığımızı İleri Süremeyiz
Elbette aşk yaşantımız sırasında bedenimizde, beynimizde farklı şeyler oluyor, farklı kimyasal işleyişler gündeme geliyor, buna kim itiraz edebilir. Öfkelendiğimizde, hiddetlendiğimizde bedenimizdeki, beynimizdeki değişiklikleri hepimiz yaşar biliriz. Buna rağmen öfkeli, hiddetli iken yaşadıklarımızın ölçülüp biçilmesi bizi neyin bu kadar öfkelendirdiği hakkında hiçbir bilgi vermez. Aynı şekilde birbirilerine kur yapan, cinsel ilişki öncesi hayvanların veya aşık olduklarını iddia eden insanların bedenlerindeki, beyinlerindeki değişikliklerin izini sürerek saptadıklarımızdan yola çıkıp “aşk”la ilgili keşif yaptığımızı ileri süremeyiz. Yok yok süreriz aslında, herkesin her şeyi pervasızca ileri sürebildiği bir dünyada niye süremeyelim ki! Ama bu yaptığımız bilim olmaz. Fast foodlarda yenilenlerle mükellef geleneksel sofra yemekleri arasında nasıl fark varsa, birbirine kafiyeli sözleri uydurup uydurup söylemekle hakiki şiir arasında nasıl fark varsa, banal serüven anlatıcısının yazdıklarıyla kaliteli roman arasında nasıl fark varsa, bu safsatalarla gerçek düşünce ürünleri ve bilimsel eserler arasında da o kadar fark vardır.
Aşk Kapıyı Ne Zaman Çalar?
Bugün bilim dünyasında aşk araştırmaları insanın temel varoluşsal özelliklerini ihmal edilerek yapılıyor. İnsan varoluşunu doğru dürüst tanımayınca uygun bir yöntemle konuya yaklaşamıyoruz. Bize göre aşk, yani tutkularımızı birine yapıştırmamız, onun bizim için “vazgeçilmez öteki” haline getirmemiz, kendi varoluşumuzun ağırlığı altında ezilmeden varolabilmemiz, başkalarına olan mecburiyetimizin tek bir kişi üzerinden, üstelik belli ölçülerde iyilik vadeden bir duygu durumla sürdürülebilmemiz içindir. “Vazgeçilmez öteki”, hayatı iyi bir beste dinler gibi yaşamak için bize sunulan bir olanaktır. Bu nedenle aşk yaşantısı, her insanın başına her zaman gelebilecek, gelmesi için can attığımız bir durumdur. Ama gelip gelmeyeceği, gelecekse ne zaman geleceği belli değildir, üstelik tüm bunlar hiç elimizde değildir. Neden aşık olduğumuzun ya da ol(a)madığımızın bu nedenle, gündelik hayatımızda hep bunu karşımızdakinden beklesek de, pek öyle açıklaması yapılamaz.
Anne-Bebek İlişkisi, Daha Sonraki Tüm İlişkileri İçin Bir Temeldir
Yine bize göre aşkın kökeni, bütün zamanların aşkı olan anne-bebek ilişkisinde aranmalıdır. İnsanın ilk ilişkisi, daha sonraki tüm ilişkileri için bir temeldir. Bebeğin annesiyle ilişkisi, topyekun ve kendine özgüdür. Anne ve bebek, kelimenin tam anlamıyla bir birim oluştururlar, başka hiç kimseye, hiçbir şeye alan tanımayan bir tekli varoluştur onların birimi. Anne, bebeğin yaşaması, var kalabilmesi için mutlak zorunluluktur; bebek de anne bedeninin meyvesidir açık bir haz kaynağıdır. İkisi için de bu ilişkinin böylece kalması, dışarıdakilerin aralarına karıştırılmaması için yoğun ve anlaşılabilir bir talep vardır. Ancak her iki tarafın yoğun talebine rağmen bu birimin, bu orijinal biçimi tamamen kapsayıcı ve özgün ilişkinin yok olması kaçınılmazdır. Araya üçüncü kişi, baba, eninde sonunda girer. Babanın araya girişinin en açık göstergesi, bebeğin dili, “Babanın adı”nı öğrendiği an ortaya çıkar. İşte bu vakitten sonra hep daha çok istenecek olmasına rağmen tatmini imkansız kalacak, ölene kadar bize eksikliğini hissettirecek olan arzunun, daha doğrusu eksik arzunun kökeni anneyle olan bu dil-öncesi, henüz bebek konuşmaya başlamadan sembiyoz (ortak yaşam)un bir biçimde bozulmasıdır. Bundan böyle hep bu dil-öncesi sembiyozu, annemizle içli dışlı ilişki zamanlarımızı arar dururuz. Sürekli orijinal anneyle yaşadığımız günlerin, yitik zamanların peşindeyizdir, arzumuzu tatmin etmek için sarıldığımız her şeyi, tüm sevgililerimizi bu orijinal partnerimizle kıyaslarız.  Ama onu öylesine kesin biçimde kaybetmişizdir ki, orijinal sevgi nesnemiz olan annemizle her an sarmaş dolaş olsak bile, bir daha asla geri gelmeyecektir. Dilin, simgesel olanın, kelimelerin dünyamıza girmesiyle birlikte, şeylerin gerçekliği ilelebet yitirilmiştir. İlerlemek, yürümek, insan olabilmek için doğayı tümüyle arkanda bırakmak zorundasındır. Annemizle birlik, bütünlük zamanından bize, geriye yalnızca arzu kalır. Bu nedenledir arzunun sürekli değişip durması, hiçbir zaman tatmin olmaması. Gerçekten istediğin ebediyen kaybolmuş olan birliktelik hissi, bir zamanlar var olmuş olan bütünlüğün hazzıdır… Evrensel yaratıklar içinde en tutkulu olan ve en çok arayanın insanoğlu olduğu şüphe götürmez. Bu tutkunun kaynağı, anneyle bebeklik zamanlarımızı tekrar keşfetmeye çalışan yorulmak bilmez arzudan başka bir şey değildir. Arzumuz, ruh halimize yeteneğimize göre herhangi bir biçim alabilir; şiir yazar, müzik dinler, katedraller inşa eder ve öteki gezegenlere uçarız.
Aşk Zamanla Değişir mi?
Aşk çalışmalarında son zamanlarda revaçta olan konulardan birisi de aşk yaşantısının beyin görüntüleme teknikleri sayesinde bilimsel resmini çekebilme. Aşkın bilimsel resmini çekme iddiasıyla birçok çalışma yapılıyor. Bunun için önceleri Beyin Elektrosu (EEG) kullanılırdı, şimdilerde fonksiyonel bir Manyetik Rezonans Görüntüleme (fonksiyonel MRI; Magnetic Rezonans İmaging) cihazı kullanılıyor. Bu cihazlarla aşk incelemeleri çoğu kez deneklere aşık olduğunu söylediği kişinin resminin gösterilmesi esnasında ortaya çıkan beyin değişikliklerini saptama esasına göre yapılıyor. Farklı etnik gruplarda, farklı yaşlardan ve cinsiyetlerden deneklerde hep dopamin salınımından sorumlu olan kaudat çekirdek etrafında aktivite artışı saptanıyor. Araştırmacılar, yeni veya henüz kısa bir süreden beri aşık olanların beyin aktiviteleri ile 2-3 yıldır aşık olduğunu söyleyen beyin aktiviteleri arasında da farklılık olduğunu söylüyorlar ve bunu aşkın zamanla değiştiğini, şiddetli yaşanan duyguların yerini zamanla karşılıklı anlayış ve sağlıklı iletişime bıraktığını düşünüyorlar. 
Aşık, Sevdiğinin Yüzüne Bakarken, Beynin Zevk ve Ödül Merkezleri Etkinleşir
Aşık, sevdiğinin yüzüne bakarken, beynin zevk ve ödül merkezleri tegmentum ve kaudat çekirdek çok etkinleşir. Bu bölgeler, dopamin nörotransmiterinin alıcılarının yoğunlaştığı merkezlerdir…
Dopamin” yüksek enerji, yoğun dikkat ve ödül alma motivasyonuyla ilişkilidir. Bu da aşık olduğumuzda neden kendimizi zinde, risk almaya hazır ve cesur hissettiğimizi açıklar…
Aşk bizi zinde kılsa da, araştırmacılar, aşkta, tıpkı endişe ve depresyon hastalıklarında olduğu gibi, beynimizdeki bir başka nörotransmitter olan ve mutluluk hormonu diye bilinen serotonin’in düşüklüğünden bahsediyorlar. Demek ki, birinden aşkımıza karşılık alamadığımız veya sevdiğimizden çelişkili davranışlar gördüğümüzde niçin dünya başımıza yıkılmış gibi hissettiğimiz ortadadır: “Serotonin” düşüklüğü…
Stres ve kaygı sırasında norepinefrin hormonu artıyor, norepinefrin hormonu da aşkı ve tutkuyu artırıyor. Çok sevdiğimiz, üzerine titrediğimiz sevgili, eğer ki kendisini çekiyor, bize acı çektiriyorsa, ona olan sevgimizin daha da büyüyüp takıntı haline gelmesinden işte bu “norepinefrin”sorumlu…
Dopamin ve norepinefrin, hoşlandığımız kişiyi gördüğümüzde niçin yüzümüzün kızarıp, kalbimizin hızlı çarptığını da açıklar. Dopamin yoğun çekim duyduğumuz kişiyi gördüğümüzde iyi hissetmemize neden olur, heyecanlanmamız ise, norepinefrin’in “adrenalin” salgısını uyarmasına bağlı. Bu kimyasallar sayesinde yüzümüzün kızarması da aşk açısından fena bir durum değil. Zira heyecandan yüzü kızarmış kadın görüntüsü, erkekler tarafından daha çekici bulunmalarını sağlıyor…
Aşkta “oksitosin”in de çok önemli olduğu söyleniyor.

Eşlerin birbirlerine karşı bağlılık duyguları geliştirebilmeleri ise, sakinlik, düşük kaygı düzeyi ve rahatlıkla ilişkilendirilen “endorfin”e bağlı…
Oksitosin, daha çok kadınların cinsel ve annelik dahil toplumsal davranışlarında söz sahibiyken, erkek cinselliği vazopresin hormonunun denetiminde. Kadınlara kur yapma, güç gösterisi, erkekler arası rekabet ve saldırganlık hep “vazopresin” hormonu düzeyimizle alakalı…
Beyinde, amfetamin’e çok benzeyen bir madde olan, “feniletilamin”in tetiklenmesi, paraşütle atlamak gibi heyecan verici olayların, çikolata yemenin yanı sıra,  göz göze gelmek ve el ele tutuşmak gibi basit aşk davranışlarıyla bile olabiliyor. Bu yüzden aşıklar birbirlerine armağan vermek istediklerinde ilk çikolata akıllarına geliyor. Aşk yaşantısı sırasında kalp atışlarının hızlanması, ellerin terlemesi, zor soluk alıp verme, iştah kaybı, uykusuzluk gibi tepkiler de beyinde yüksek dozda “feniletilamin”salgılanmasına bağlı olduğundan bu maddeye artık “aşk molekülü” adı veriliyor…
Bilimsel araştırmalar, kimlere aşık olduğumuz, olacağımız konusunda feromonların işin işine karışmış olabileceğini belirtse de bu konuda net bilgiler yok. Feromonların ve/veya kokunun eş seçimindeki etkisini araştıran çok bilinen araştırmaların birinde, İsveçli araştırmacı, 44 erkeğe birer tişört vererek bunları iki gece boyunca giymelerini ve bu sürede kokulu sabun ve kozmetik kullanmamalarını istemiş. Önceki deneylerde farelerin, bedenin yabancı hücreleri saptayıp yok etmesine yarayan kimyasalların üretiminde rol oynayan “MHC genleri” anne ve babada ne kadar farklıysa bağışıklık sistemin o kadar güçlü olacağından, kendilerinkinden farklı bağışıklık sistemi genlerine sahip farelerle çiftleşmeyi tercih ettikleri bulunmuş. Araştırmacı farelerdeki sonuçların insanlar için de geçerli olup olmadığını araştırmak istiyormuş. Bu amaçla, 44 erkeğin iki gece giydiği tişörtleri 7’şerli olarak 49 kadına koklatmış. Her bir kadının kokladığı 7 kutunun üçünde bağışıklık sistemi genleri kendilerinkine çok benzeyen, üçünde kendilerinkinden oldukça farklı erkeklerin giydiği tişörtler,  birinde de kontrol koşulu yaratmak için daha önce hiç giyilmemiş bir tişört varmış. Tahmin edilebileceği gibi, kadınlar bağışıklık sistemleri kendilerinkinden farklı olan erkeklerin tişörtlerini tercih etmiş ve onların erkek arkadaşlarının kokusu gibi koktuğunu söylemişler; kendilerinin bağışıklık sistemlerine benzeyen erkeklerin kokularını ise babalarının ve erkek kardeşlerinin kokusuna benzetmişler…
Aşk Bittiğinde Neler Oluyor?
Aşkın siz deyin iki, biz diyelim üç yıl bir ömrü var, hatta bazıları bunu üç saate kadar indirebiliyor. Herkesin bir ömrü olduğu gibi aşklar da ömürlü. Bu aşamalar geçince ve aşk bitince ne olur. Süren bir ilişki içinde aşk aslında iki türlü biter. Ya iki aşığın da aynı anda üzerlerinden ince bir örtü kalkmış gibi hissedecekleri biçimde olur, ama genellikle bunu ikisi de bilseler bile dile getirmezler, hala aşk ordaymış gibi yaparlar ya da aşıklardan birisi aşk yaşantısının kendisi için sonlandığını hisseder, bazen açıkça bazen yavaşça belli etmeye başlar bunu.  Aşk bittiğinde nasıl tepki verileceği, neyin başlayacağı, bitişin nasıl olduğuyla ilgilidir elbette ama çok değil. Aşkın bitiş süreci ve bittikten sonra ne olacağı daha ziyade aşıkların kişisel olgunluk düzeyi ve aşklarını sağlıklı yaşayıp yaşamadıklarıyla bağlantılıdır.
Aşkına İçlerinde Tuttukları Çok Değerli Bir İnci gibi Özen Gösterenler
Kimileri özellikle sevgi becerileri yüksek ve aşk yaşantıları sağlıklı olanlar,  aşkı Yaratıcıdan gelmiş bir lütuf, ebedi olanla kaynaşmak, insanlıkta tuttuğu yeri, kişisel olgunlukta kat ettiği mesafeyi artırmak için bir fırsat olarak görüyorlar. Onlar, aşk yaşantısı sayesinde giderek bilgeleşiyor, kimseyi incitmiyorlar. Hem aşklarına içlerinde tuttukları çok değerli bir inci gibi özen gösteriyor hem de toplumsal yaşamın gereklerini titizlikle yerine getiriyorlar. Onlar için aşk, öyle gürültülü patırtılı bitmiyor. Öyle uçağın inişi gibi de değil, uçmakla yere inmek arasındaki benzerlik çok iyi anlatmıyor onların aşkının bitişini. Belki kayakla uzun atlama yarışçısının, rampadan birdenbire inip çok hızlı, gösterişli ve heyecanlı bir uzun atlayış yaptıktan sonra yine yavaş ve sakince karların üzerine inip kaymayı sürdürmesi anlatabilir onların ruh hallerini. Aşk sayesinde bilgeleşmiş, aşkın baş dönmesi geçince de şimdi kendisini hayata, sorumluluklarına daha isteyerek daha zevkle bırakabilir olmuştur. Zaten bu kişisel olgunluktaki insan, büyük ihtimalle aşkını çok sağlıklı bir sevgi ilişkisine dönüştürmüştür. Eğer birlikte bir ilişkiye çevirebilmişlerse yaşantılarını, sayesinde aşka kavuştuğu insana gökten gelmiş muhteşem bir armağan gibi davranmaya başlamıştır. Yok, birlikte bir ilişkileri olmamış, kavuşamamışlarsa, iç-dünyasının en nadide köşesinde, gökten gelen bu inciye yer ayırır. Zaman zaman gülümseyerek şükran duyarak hatırlar onu. Onun için iyi dileklerde bulunur.  
Aşk,  Karşısındaki İnsanın Kıymetini Öğretir mi?
Sağlıklı bir aşk yaşamış insanlar, bitişten sonra, sayesinde aşkı yaşadığı insana da aşk bittiğinde ortaya çıkan bir hayal kırıklığının etkisiyle ıstırap çektirmeyi zül sayarlar. Aşkın ilk kimde bittiği çok önemli değildir bu nokta da. Aşk, onlara karşısındaki insanın kıymetini öğretmiştir. Onlar, kendisi için bir şey istemenin değil, karşısındaki için bir şey yapmanın, onu anlamaya çalışmanın üstadı olmuşlardır aşk sayesinde. Atlayış tamamlanmıştır, hala kaymaktadırlar ama yavaş ve zemindeki karı, karın altındaki toprağı hissederek. Ne yapılması gerektiğini birlikte arayıp bulurlar. Çoğu zaman da aramalarına gerek bile olmadan bulmuşlardır.
Sevgi Emek Ürünüdür
Aşkın sevgiye dönüşümünü küçümsememek, hala aşık kalınmayacaksa bir ilişkinin anlamı yok dememek, hatta sağlıklı bir bitişin ardından ortaya çıkacak sevgiyi hedeflemek gerekir. Uzun zamanlarını birlikte geçirmelerine rağmen hayatın derdini, mihnetini birlikte tanımaktan ve birbirlerine can yoldaşlığı etmekten, birbirlerinin iç denizlerinde yelken açıp anlamaya çalışmaktan, anlaşabilmekten dolayı öyle iyi sevebilen insanlar vardır ki, onların yaşadıkları sevgi aşktan da üstündür. Sevgi emek ürünüdür, sevdiğimizi anlamak, ilişkimizi canlı tutmak, romantizmi sürdürmek için bilinçli bir çabayı gerektirir.  
Aşkın Sağlıklı Yaşananı da Var Hastalıklı Olanı da
Aşkın sağlıklı yaşananı da var hastalıklı olanı da. Sağlıklı bir aşk yaşayan insanların aşkın bitişini nasıl yaşayacaklarını anlatmaya çalıştık. Ama aşk güvercini çok adil, yalnızca onların başına konmuyor, asgari sevme becerisi olan, her kişilikten insana uğrayabiliyor. Sevgi becerileri düşük, aşk yaşantıları boyunca zaten hastalıklı tutumlar almış olanların hemen tamamı içinse aşkın bitişi, yeni bir felaketin başlangıcıdır. Hele de henüz onlar aşk yaşantısı içindeyken karşısındaki insandan bitiş sinyalleri gelmeye başlamışsa…
Sevgi Becerisi Düşük İnsan, Kendisiyle Derdi Olan İnsandır
Sevgi becerisi düşük insan, kendisiyle derdi olan insandır. Kendisini çok değersiz ya da çok değerli hissedebilir, orta yolu bilmez. Artık eskisi gibi istenmediğini, terk edileceğini hissettiğinde, bunun kokusunu aldığında huzursuzlanmaya başlar. Kendisi için çok ağır bir felaket, büyük bir yenilgi olacak bu durumu engellemek için elinden geleni yapar. Bir gün tehdit eder, diğer gün acılarını anlatır, sonraki gün yalvarır. Başka bir işle uğraşmaz, tüm enerjisini karşısındaki insanı iknaya verir, bunun için akla hayale gelmedik şeyler yapabilir. Annesinden ayrılmış bir bebeğin feryatlarına benzer hıçkırıkları ve yalvarış nidaları. Ayrılık endişesi o kadar artar ki, ayrılık anını düşündüğünde nefes alamaz, boğulacak gibi olur, acillere koşar, panikler, “panik atak” tanısı alır. Amaç, karşısındaki insanda suçluluk duygusu uyandırabilmek, bu sayede gitmesini engellemektir.
Güven ve Kıskançlık, Coşku, Umut ve Hüzün Dalgaları Aşk Denizini Doldurur
Aşık olduğumuz kişi, bizim dünyamızda çok özel bir anlama yükselir. Tüm ilgimizi ona yöneltiriz. Onunla duygusal birlik arzusu yaşamımızın biricik amacı haline gelir. Ondan gelecek haberler, dünyanın diğer tüm haberlerinden öncelik kazanır. Zorluklar arttıkça tutkumuz da artar. Duygularımız bir yangın yeri gibidir. Cinselliğin onunla çok özel olacağını düşünürüz, romantizm de cinsel arzuyu tetikler ama duygusal birlik cinsel birlikten çok üstündür.  Güven ve kıskançlık, coşku, umut ve hüzün dalgaları aşk denizini doldurur. İrademiz iptal olmuştur, kendimiz, nefsimiz kontrolümüzden çıkmıştır.
Özel bir insanlık hali olan aşkın, bir insana duyulan sıradan bir sevgi, hissedilen sıcaklık ve güven, yakın olma arzusu ile bir ilişkisi yoktur. Ama kabul edilmelidir ki aşk da bir sevgi türüdür, temelinde sevginin çok yoğun biçimde yaşanması olan bir sevgi türü. Yine kabul edilmelidir ki, aşk, sevgi becerisi üzerine bina olur.
Cinsellik Öyle Önemsendi ki, Aşkla Karıştırılmaya Başlandı
Aşk, başlığı altında her türlü sevgi ve cinselliğin konuşulduğu; aşk ilişkileri dendiğinde tüm kadın-erkek ve eş ilişkilerinin anlaşıldığı çok görülüyor. Bugün modern uygarlığın dünyasında “aşk”, en çok, tutkulu cinsel istek, bağlılık ve romantizmle karıştırılıyor. Oysa aşk bunların hepsiyle ilişkili ama yalnızca herhangi birisine indirgenemeyecek kadar da her birinden farklı.
Biraz da psikoloji dünyasından gelen cinselliğin insanı özgürleştireceği, cinsel doyum olmadan insanın mutlu olmayacağı gibi telkinlerin de etkisiyle cinsellik, önce sevginin önüne geçti ve giderek modern aşk yaşantısının merkezinde yer almaya başladı. Hatta cinsellik öyle önemsendi ki, aşkla karıştırılmaya başlandı; “tensel uyum” vs. gibi başlıklar altında, ortak cinsel deneyimin aşkın gerçek tetikleyicisi olduğu öne sürüldü. Cinsel performans ve cinsel teknikler, duygusal iletişimden çok daha fazla vurgulandı. Oysa cinselliğin sevgiden, aşktan bağımsız, özerk bir alan olduğu bilinen bir gerçektir. Aynı şekilde sağlıklı her duygusal ilişkide cinsel işlevlerin de yolunda gitmesi beklenir ama sevginin de cinsellik olmadan gelişebileceği kabul edilir ki özellikle geleneksel aşkların, insanların birbirlerinin eline bile dokunmadan geliştikleri açıktır.
Aşk En Çok Kokuya Benzer
Bugün yüzyılın başındaki psikolojiden gelen telkinlerin pek de doğru olmadıklarını, insanın ruhsal yaşantısında çok önemli bir yer tutmuş olsa da cinselliğin insanı özgürleştirmediğini, tam tersine tüm diğer haz alanları gibi cinselliğin de kolaylıkla bir tüketim nesnesi haline gelebildiğini biliyoruz. Her tüketim nesnesi gibi, insanın tüketmek için zorlandığı veya kendisini zorladığı cinselliğin bırakın özgürleşmeyi yeni gerilimler, doyumsuzluklar ve hoşnutsuzluklara kaynak teşkil edeceğini de biliyoruz. Doyurucu bir cinsel yaşantı, elbette önemlidir ama tüm sorunların hele hele ilişki sorunlarının çözümünde pek de işe yarar değildir. İnsanı susuz bıraktığınızda bir süre sonra su onun için temel nesne haline gelir ama susuzluğunu giderir gidermez hayatın yakıcı gerçekliği kendisini hissettirecektir. Kaldı ki, cinselliğin su gibi temel bir ihtiyaç olup olmadığı da tartışmalıdır. Aynı yatağı paylaştığı kişiden nefret etse de cinsel doyumun mümkün olabileceği bilinmektedir. Bu yüzden cinselliğin sevgiye değil de sevginin cinselliğe temel oluşturduğu, sevgi olmadan cinsel sorunların çözülemeyeceği, sevgisiz cinselliğin kuru yavan olacağı, sevginin cinsel yaşamı güzelleştirip zenginleştireceği daha doğrudur. Sevgi ve onun en yoğun şekli olarak aşk, yalnızca cinsel yaşama değil, kendisi olmadan sürüp giden tüm yaşama katkı yapan, güzellik ve coşku katan bir katalizördür. Bu açıdan duyular arasında en çok kokuya benzer, her yere kokumuzu birlikte götürürüz, sevgi doluysak bulunduğumuz dünyayı da öyle yaşarız.
Aşk Bağlılık mı Bağımlılık mı?
Nasıl cinsellik sevginin ve aşkın yerini tutamaz, onun temeli gibi sunulamazsa, aynı şeyler, bağlılık için de geçerlidir. Bağlılık (attachment), çoğunlukla bağımlılıkla (dependent) karıştırılır ama bağımlılıktan köken aldığını psikoloji bilgimiz doğrulamaktadır. Anne-bebek ilişkisi, anne karnında ve yaşamın ilk yıllarında tam bir bağımlılık ilişkisidir. Sağlıklı bir ebeveyn-çocuk ilişkisinin temeli, çocuğun büyüyüp geliştikçe özgürleşmesi ve en nihayet bağımlılığın bağlılığa dönüşmesidir. Bağlılık, aşkın değil tüm insan ilişkilerinin genel ilkesidir. Özellikle kendimizi yakın hissettiğimiz, arkadaşlığımızı, dostluğumuzu sürdürmek istediğimiz insanlardan belli ölçülerde bağlılık da bekleriz. Ama her insan, bağımlılıktan bağlılığa gelişme sürecini tam olarak sağlıklı bir biçimde ilerletemiyor. Bazılarında bağımlılıktan kaynaklanan öz-güvensizlik ve karşısındakine dayanma, yapışma ihtiyacı hep sürüyor. Bu tip insanlar, ilk buldukları sevgi nesnesine öyle bir bağlanıyorlar ki, onlar da, onları görenler de bu kimseleri sırılsıklam aşık sanıyorlar. Bunları gören bazı psikoloji teorisyenleri de aşkın psikolojisinin kişinin kendi kendisine yetememekten kaynaklandığını ciddi ciddi yazabiliyorlar. Oysa elbette bağlılık hissi olmadan aşk olmaz ama bağlılığın ve sıkıca bağlanmanın aşkla doğrudan bir ilişkisi yok. Terk edilme korkusu, güven ihtiyacı, yeterince sevilmeme kaygısı her birimizde olabilecek insani hislerdir ama aşk tanımımıza bu tür insani hislerimizi biraz uzak tutmamız, nesnel olabilmek için ihtiyaçlarımızı paranteze alabilmemiz gerekir.
Aşk, cinsellik, bağımlılık ihtiyaçlarının üzerine biraz romantizm sosu dökülmesiyle oluşturulmuş bir insanlık hali değil. “Aşk” dediğimizde gerçekten ortada oldukça karışık bir insanlık hali söz konusu.
Aşkın Fizyolojisinde Oksitosin Hormonu Büyük Bir Rol Oynar
Cinselliği de anneliği de hormonal sistemler düzenliyor. Her ne kadar anne-çocuk arasındaki ilişkinin yapısı cinsel öğeler içermese de, romantik ilişkideki bağla, anne-çocuk ilişkisindeki bağ benzer nitelikte olabilir ve aşkın fizyolojisinde oksitosin hormonu büyük bir rol oynar… Oksitosin hormonunun işlevi, anne-çocuk ilişkisinin ikili ilişkilerde tekrarlandığını keşfeden Freud’un haklılığını kanıtlayabilir. Oksitosin erkeklerde de salgılanıyor ve onları da ebeveynliğe hazırlıyor. Oksitosin”, ebeveynliğin yanı sıra erkekle kadını sakin ve birbirlerinin hislerine karşı duyarlı duruma getirmekten de sorumlu…”

Yorum bırakın