Archive for category Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu

“KADAVRASIZ” TÜRKİYE’DE KADAVRA SERGİLEMEK ETİK Mİ?

YÖK’ün hazırladığı “Türkiye’de Sağlık Eğitimi ve Sağlık İnsan Gücü Durumu” raporuna göre 19 tıp fakültesinde kadavrasız eğitim yapılıyor. Kadavra eğitiminde durum böyleyken, kadavraların sergilenmesine olan büyük ilgi akıllarda yeni sorulara neden oluyor. Yaş sınırı olmayan bu sergileri herkesin gezmesi etik mi? Bu kadavraların sahiplerinden sergileme için izin alındı mı? Bu durum ülkemizdeki kadavra bağışını nasıl etkiliyor?

Türkiye’deki 35 bin 781 öğrencinin eğitim gördüğü 62 tıp fakültesinde, eğitim için sadece 188 kadavra bulunuyor. Üniversitelerin 3’te biri kadavrasız eğitim yapıyor. 62 üniversitenin 19’unda kadavra olmadığı için kadavralar üniversiteler arasında kimi zaman yer değiştiriyor.

YÖK tarafından hazırlanan “Türkiye’de Sağlık Eğitimi ve Sağlık İnsan Gücü Durumu” raporuna göre, tıp fakülteleri arasında en fazla kadavra Mersin Üniversitesi’nde bulunuyor. Bu üniversitede 21 kadavra bulunurken aralarında Balıkesir, Trakya, Gaziantep, Giresun, Kırıkkale ve Dumlupınar’ın da bulunduğu 19 tıp fakültesinde kadavrasız eğitim yapılıyor. Kadavrası olmayan üniversiteler çevre illerdeki tıp fakültelerinden öğrencilerine gösterebilmek için kadavra taşıyor. Avrupa’da 10 tıp öğrencisine 1 kadavra düşerken Türkiye’de 200 öğrenciye 1 kadavra düşüyor. Peki kadavra sergilenmesi etik midir? Sağlık Dergisi okuyucularından gelen sorulara yanıt bulabilmek için uzmanların görüşlerini aldık.

“Ülkemizde Zaten Kadavra Bulmak Çok Zor”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Tekdemir, konuyla ilgi şunları söyledi: “Kadavra aslında ölmüş insan bedeninin bilimsel çalışmalarda ve daha önemlisi öğrenci eğitiminde kullanılan çok özel bir uygulamasıdır. Dolayısıyla bu kadar özel bir uygulamanın aslında hazırlanışı ve sunuluşu açısından da bazı özel değerler vardır. Dolayısıyla etik açıdan hem de kullanılışı açısından da çok önemli özellikleri bulunması lazım. Ülkemizde zaten kadavra bulmak çok zordur. Çünkü bizim inançlarımız gereği toprağın bedenle buluşması önceliklidir. Böyle olunca da genellikle sahipsiz bile olsa cenazelerimiz genellikle defnedilir. Dolayısıyla tıp eğitiminin temelinde yer alan kadavranın hazırlanılması ve bir eğitime amaç oluşturmak üzere kullanılması oldukça zordur ama her şeye rağmen yine de elde ettiğimiz kadavraların kullanılması ve bunların özellikle eğitim sırasında öğrencilerle olan münasebetleri son derece özel bir konudur. Tıp fakültesine başlayan öğrenciye verilen ilk eğitimde kadavralara olan hürmeti ve saygıyı öncelikli olarak değerlendirmeniz gerekir yani, kadavra eğitimi sırasında öğrencilerin kendi bedenini onların eğitimine sunmuş olan bu meftalara karşı saygılı olmaları gerekmektedir. Aslında tıp eğitiminde kadavra uygulaması sadece eğitim değildir. Kadavra uygulaması aynı zamanda ölümü tanımak konusunda da tıp öğrencisinin ilk defa karşılaştığı bir eğitimdir. Dolayısıyla anatomi dersi sadece temel bir ders olmaktan çıkmakta öğrenciye, mesleğinde karşılaşacağı insanların bedenlerin ölümlü olduğunu bu ölümlü bedenler üzerinde de ancak eğitim yapabileceğini görmesi açısından son derece ayrı bir eğitim verilmektedir.

“Burada Asıl Amaç İnsan Bedenine Uygulanan Plastinasyon”
Böylesi çok zor bulunan bir bedenin bunların dışında görsel amaçlı hatta sanatsal anlam taşıdığı söylenen manada bile sergilenmesi bence çok doğru değildir. Çünkü burada bedenin sunulmasında farklı beklentilerde vardır, Body Worlds’te olduğu gibi. Benim kanaatime göre Body Worlds özellikle plastinasyon açısından yapılan uygulamaların tanıtımı ve Plastinasyonun marketleşmesi ve piyasaya sürülmesi anlamı varıdır. Yani burada asıl amaç insanın bedenini tanımaktan ve sunmaktan çok insan bedenine uygulanan Plastinasyona ait materyallerin pazarlanması. Dolayısıyla bu pazarlama materyallerinin de örneklerinin tanıtılmasıdır.

“Plastinasyon Yararlı Bir Durum Ancak Herkesin Görebileceği Yerlerde Teşhir Edilmemeli”
Dolayısıyla bunun alet edilmesini de ben çok doğru bulmuyorum. Dolayısıyla insan vücudunun plastinize edilmesi son derece iyi bir uygulamadır. Çünkü bu eğitim amaçlı birçok alanlarda kullanılıyor. Böyle bir alanda gelişti. Bu alan aslında son derece iyi çalışmalarda yapılıyor. Çünkü kadavra temin etmek zor olduğu dönemlerde biz organların veya uzuvların plastinize edilerek uzun süre kullanımını sağlıyoruz. Son derece yararlı bir durum fakat bunların herkesin görebileceği yerlerde teşhir edilmesi sanat olarak sunulması çok doğru değil. Bir yandan merak uyandırırken bir yandan da insanların aklına bedenlerin böyle teşhir edilebileceği düşüncesi ile birlikte özellikle bizim ülkemizde ki insanlarımızın kadavra bağışını da engellemektedir. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığı zaman bu şekilde bir uygulamanın hem etik olarak hem uygulamada getireceği sorunlar açısından hem de pratik olarak bir faydasını görmüyorum. Ama bunu yapan insanların gerçekten maddi beklentileri vardır. Bu uygulama aynı zamanda bir pazarlama tekniğidir. Pazarlama tekniğinin içine sanatsal anlam katmak bir de bunun içine merak uyandırmak, bence bizim ülkemizde çokta yararlı değildir.

“Kadavranın Bağışlanması Konusunda Çok Önemli Bir Engel Oluşturmaktadır”
Eğitimci anatomist olarak ele aldığımda sakıncaları şuradan ortaya çıkıyor, bedenin verilmesinden yani kadavra olarak uygulanmasından sonra böyle bir izin olup olmadığını bilmiyoruz. Ayrıca insanların buna müsaade edip etmediğini bilmiyoruz. Böyle bir müsaadenin olabileceğini de zannetmiyorum. Bunu seyreden insanların kadavraların böyle sunulabileceğini düşünmeleri kadavranın verilmesi ya da kadavranın bağışlanması konusunda çok önemli bir engel oluşturmaktadır. Yani insan vücududur bunun bir şekilde pazarlanıyor olması hoş ve etikte değildir. İşin içine ticari bir beklenti girdiği zaman bütün bu anlamlar ortadan kalkmaktadır. Bir anatomist olarak kadavranın temin edilmesinin bu kadar zor olduğu bir ortamda elde edilmiş olan kadavraların her ne pahasına olursa olsun. Herkesin görebileceği yerlerde sunulmasının doğru olmadığını kesinlikle söyleyebilirim. Çünkü kadavra mahremiyeti vardır. Eğitim dışında sergilenmesi etik değildir. Kadavraların mutlak eğitim kurumlarında ve öğrencilerinde buna gösterdiği saygı içinde sunulması gerekir.

İnsan Vücudunu Öğrenmek İçin Çeşitli Yollar Var
Halkın insan vücudunu görebileceği çok farklı uygulamalar var. Hatta sanal ortamda çok daha farklı tanıma şartları vardır. Burada bence insan vücudunu tanımaktan çok insan vücudunun bu hale gelişi orada çünkü sanatsal pozisyonlarda verilmiştir. O merak uyandırmaktadır. Daha da bilinçaltında insan vücudunun bu hale gelebileceği tanıtılmaktadır. Dolayısıyla bu haliyle insanların oraya giderek insan vücudunu tanımaları zaten mümkün değildir. Çünkü insan vücudunu tanımaları için zaten yeterli materyaller vardır. Oraya gitmeye gerek yoktur. Bunları görmek içinde ciddi ücret ödeniyor. Bunun amacı da merak gidermektir. Bu da medya tarafından oluşturulmuştur. Zaman zaman yapılan yayınlarla bu duygular daha da artırılmaktadır. Bu merak aslında Ülkemiz için bir ciddi ekonomik kayıpla birlikte bu sayede şahısların ticari emellerine alet olunmaktadır. Kadavranın yani insan vücudunun bu şekilde sunulması da insan vücudunu ve özelliklerini hafifletmekte ve eğitiminde gizemini ortadan kaldırmaktadır.

Ülkemizde ve Yurt Dışında Kadavra Bağışı Çok Farklı
Ülkemizde ve yurt dışında kadavra uygulamalarına baktığınızda Avrupa’da insanların inançları buna engel değil, özellikle cenaze masraflı bir iş birçok insan cenazesini bulundukları yerdeki anatomi bölümlerine bağışlanmasında ücretsiz defin edilmelerini sağlıyorlar. Bu çok önemli ve kolay bir yol oluyor. Benim Avrupa’da gittiğim Tıp Fakülteleri Anatomi Bölümlerinde yüzlerce kadavranın ambalajlanmış olarak beklediğini görüyorum. Bunun altında ki konu ekonomiyle ilgilidir. Mesela Avrupa’da defin yaklaşık 7-10 bin Euro’ya mal oluyor. Bu kadar yüksek bir maliyeti insanlar gözden çıkartmak için bu sefer bedenlerini anatomi bölümlerine bağışlıyor. Bu bağışladıktan sonra çalışmalar yapılıyor ve sonra defnediliyor. Bu sayede defin ücretsiz hale geliyor. Ama bizim ülkemiz böyle değil. Bizim ülkemizde hiç sahiplenilmemiş cenaze ortada yoktur. Bizim inançlarımız cenazenin her şekilde defnedilmesini sağlar. Bizim bu yolu kadavra temin etme ve kullanma şansımız yoktur dolayısıyla Avrupa’da çok yoğun olarak kullanılan bu kanal bizde hiç kullanılamamaktadır. Dolayısıyla bizim kadavrayı ancak ve ancak bulma yolumuz bağış yoluyla olabilir ki bu durum çok azdır. Diğer yol ise sahiplenilmemiş cenazelerin,i ilgili yönetmeliğe göre belirli bir dönem muhafaza edildikten sonra kullanılmasıdır ki buda şimdilerde çok kolaya uygulama alanı bulamamaktadır.

“Bizim Kadavra Temini Konusundaki Çalışmalarımızı Engellemektedir”
İnsanlar bedenlerini bağışlamıyor Avrupa’daki gibi, bağışlamak isteyenlerin durumu da bu örneklerden yola çıkarak azalabiliyor. Sonuçta bu yapılan çalışmaların masum beklentileri bile olsa bence tam anlamıyla masum değil. Ticari beklentileri var. Bizim kadavra temini konusundaki çalışmalarımızı engellemektedir. Bir yandan da toplumdaki insanların eğiticilerin hatta öğrencilerin eğitime bakışları hatta kadavranın kullanılışı hakkındaki düşüncelerini de bulandırmaktadır ve bağış konusunda ki içtenlikten uzaklaştırmaktadır. Benim bedenimde böyle sergilenecek düşüncesi oluşabilmektedir”


“Bana Göre Etik Açıdan Sorun Yok”
Adli Bilimciler Derneği Sağlık Hukuku Komisyonu Başkanı Nezih Varol ise şunları söyledi: “Bodys Worlds isimli sergi dünyada birçok yerde yapılmış. Anatomist Dr. Gunther von Hagens isimli kişi tarafından bulunan plastinasyon yöntemiile bağışlanan insan vücutlarındaki suyun yerine bu bulunan maddenin konulması ile sertleşen vücut sergileniyor. Amacı insan vücudunun kişilere tanıtılması. Bana göre etik açıdan sorun yok; eğitim amaçlı olarak yapılıyor. Kişilerden rant elde etmek üzere değil. Ülkemizde çalışmayı, Tüm İstanbul Üniversitesi serginin Akademik danışmanı. Ancak İstanbul Üniversitesi etik kuruldan izin alınmış mı, sergi için izin nereden alınmış. Bunları araştırmak gerek.”


Body Worlds Danışmanı Tarafından Sorular Yanıtlandı
Body Worlds sergisinin akademik danışmanı olan İstanbul Üniversitesi’nin bu konuyla ilgili görevlendirdiği Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Mehmet Üzel şunları söyledi: “Bu serginin çıkış noktası, üniversitelerde eğitim amacı ile bozulmadan yıllarca kullanılabilecek ve bir noktaya kadar kadavraların yerini alabilecek olan plastinatların, sadece tıp eğitiminde değil diğer insanların da bedenlerini tanıma konusunda kullanılmalarını sağlamak olmuştur. İlk başta birkaç plastinat ile başlayan sergiler giderek artan ilgi sebebi ile genişletilmiş ve dünyayı dolaşmaya başlamıştır. Buradaki amaç plastinasyon malzemelerine market oluşturmak değildir, zaten plastinasyon malzemelerinin pazarı da halk değildir. Geniş kitlelerin de vücutları hakkında daha detaylı bilgiye sahip olmalarını, bizleri ve yakınlarımızı etkileyen hastalıkların organlarımıza ne gibi hasarlar verdiği konusunda bilgilendirilmelerini sağlamaktır. Sergilenen bedenlerin tümünün sahipleri, ölmeden önce ilgili kuruma başvurup yazılı onam vermiş ve bedenlerinin sergide kullanılmasına izin verdiklerini belirtmişlerdir. Bu izni vermeyen kişilerin bedenleri sergilere çıkarılmamaktadır. Serginin “herkese” açık olması söz konusu değildir; sergi “isteyen herkese” açıktır. Sergi kapalı bir ortamda, plastinatlar dışarıdan görülmeyecek biçimde ve sadece isteyerek ve üste para vererek sergi alanına gelenlerce gezilebiliyor. Böylece istemeyen kişilerin sergiyi görmeleri söz konusu olmuyor. Bu sergi, hem insanların bedenlerini daha iyi tanımalarına yardım etmiş hem de –en azından anabilim dalımızdaki deneyimlerimize göre- kadavra bağışı bilincini arttırmıştır; sergi sırasında ve sonrasındaki süreçte, öldükten sonra bedenlerini anabilim dalımıza bağışlamak için bilgi alan ve bağış yapan insanların sayısı sergi öncesine göre artmıştır. Sergiyi gezenlerin hemen hepsi sergiyi çok eğitici bulduğunu, bedenlerini daha iyi tanıdıklarını, daha çok saygı duyduklarını ve ona daha iyi bakmaya çalışacaklarını ifade etmiştir. Türkiye’nin en büyük eğitim kurumu olan İstanbul Üniversitesi de zaten bu amaçla sergiyi desteklemiştir.”

Etik Açıdan Kadavra Sergilenmesi
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nesrin Çobanoğlu, öğrencilerinin görüşlerini alarak vaka çalışması yaparken kendi görüşlerini şöyle anlattı: ““Body world sergisi, hekim gözüyle mükemmel bir organizma olan insan vücudunun hayranlık oluşturacak kadar estetik biçimde sergilendiği bir etkinliktir. Bununla birlikte hekim ve insan olarak etik yönden kaygı uyandıran yönleri hakkında çekincelerim var. Öncelikle insan onurunun her durumda korunması bir önceliktir. Bu açıdan sergiyi gezerken özen gösterilmesi, “yaş gruplarına göre farklı düzeyde” biraz bilgi verildikten sonra gezdirilmesi önemlidir. Ayrıca bu bağlamda, onam konusu çok önemlidir. Bedenlerin sahibi olan insanların bedenlerinin sergilenmesi, bu biçimde “şekil verilerek” ve tüm yaş gruplarına sergilenmesi için bilerek, isteyerek onay vermiş olmaları gereklidir.Bu serginin salt ticari amaçlarla oluşturulması ve sergilenmesi değil, gelirinin bilimsel amaçlarla kullanılacak olması beni daha mutlu eder. Çünkü bu bedenler ve onların estetik, eğitici işlevleri “insanlığın ortak kalıtı” kapsamında ele alınabilecek kadar değerlidir. İnsan vücudunu tanımak ve anlamak konusunda çok güzel bir çalışmadır. Son derece estetik hazırlanmıştır. Mesleki uğraşı gereği bilgisini insan bedeni üzerinde uygulayan hekimler, mahremiyet, zarar vermeme, aydınlatılmış onam.. gibi konularda çok iyi bir etik donanım kazandıktan sonra hekim olmaktadır. Tıp öğrencileri için, mutlaka gezmelerini tavsiye edeceğim bir sergidir.”

İnternet Üzerinden Etik Tartışma Yapıldı
Prof. Dr. Çobanoğlu, internet ortamından tıp fakültesi 4. Sınıf öğrencilerinin görüşlerini etik tartışma konusu olarak belirleyerek, Sağlık Dergisi’ne şunları söyledi: “Facebook birçok amaçla farklı biçimde kullanılabilir. Benim açımdan özel gruplarda eğitim amaçlı kullandığım teknolojik bir yenilik oldu. Facebook’ta bu eğitim yılı başlamadan önce Dönem 4 öğrencileri grup oluşturdular. Etkili ve hızlı iletişim için öğrencilerimin tamamına yakınının takip ettiği bu gruba ben de üye oldum ve hemen bu konu hakkında soru sordum. Ayrıca, D4 Klinik etik derslerine başlamadan önce konuya ısınmalarını ve artık 4. sınıfta insan bedenine stajyer doktor sıfatıyla dokunmaya başlamadan önce, insan bedeniyle düzenlenmiş bu sergiyi etik açısından tartışarak 1,2, ve 3. sınıflarda anlattığım etik kavramlar ışığında değerlendirme yapmayı denemelerini amaçladım. Dönem 4 lere Klinik etik anlatıyorum. Gerçek vakaları etik açıdan değerlendiriyoruz.

Buse Doğan, Bir insanın bedenini sadece ve sadece bir doktor açmalıdır ve amacı da sadece ve sadece o insana faydalı olmak olmalıdır. Bu bedenlere bir şey öğrenmek için değil de eğlence gözüyle bakmak bana mantıklı gelmiyor. Tıp öğrencilerinin amacı bir şeyler öğrenmek ve insanlığa faydalı olmaktır. Aynı şekilde doktorlarında amacı o insana faydalı olmaktır. O sergiye giden herkes bu bilinçle gitmedi.

Tuğce Ayyıldız, Ölen biri toprakta çürüyeceğine insanlığa faydası olacaksa neden etik olmasın. organ bağışlama başka bir insan yaşasın diye, kadavra biz ögrenelim diye, bu da bence tıp eğitimi almayan veya alan biri için güzel bir öğrenim şekli, hem merak uyandıran böylelikle daha da kalıcı olabilen sergiydi. İnsan vücudu kapalı bir kutu olmamalıdır

Ali Demir, Ben çok büyük bir etik problem görmüyorum orada sergilenen bütün insanlar kendini enstitüye bağışlamış. Belki de idealleri buydu insanlara kendi vücutlarını tanıma konusunda yardımcı olmak veya bizleri de düşünmüş olabilirler malum kadavra sıkıntısı var. Belki burada etik bir problem olacaksa o da bunun ticarileştirilmesi ve bundan rant sağlanılması…

Nihan Kırçıl, sergideki insan bedenleri bağış yolu ile elde ediliyor yani bağışçılar bunu önceden kabul etmiş demektir. Yani sergideki insan bedenlerinin özlükleri ile ilgili sıkıntılı bir durum olduğunu düşünmüyorum. Sergiyi gezmiş bir tıbbiyeli olarak bu soruyu iki aşamada değerlendirmek isterim. Sıradan bir vatandaş gibi bir heykeltıraşın eserlerini gezercesine alelade bir yaklaşım mantığına hiç hoş gelmiyor ancak plastinasyon yöntemi ile muhteşem bir eser haline getirilmiş insan bedenleri(gönüllü bağışçılar olduğunu unutmadan) bilimsel bir amaca hizmet etmesi bence etiktir.

Gaye Kübra, etik olan ve olmayanın belirli yasal düzenlemelerle sınırlandırdığında ve böyle bir organizasyonun da etik ilkelere aykırı olmayan prosedürlere dayanarak hazırlandığında herhangi bir sorun oluşturacağını düşünmüyorum. Bununla birlikte eğitimimize katkı sağlayacağı bir gerçek evet,ama her durumda önce kişilerin haklarını ölü de olsa diri de olsa gözetmek zorundayız.sadece eğlence amaçlı ziyaretlerde bulunanların tüm o ölü kişilere haksızlık ettiğini ve etik açıdan suç işlediğini düşünüyorum.Nihayetinde eğer amaç eğitim ise bunun da verilen kitleye göre farklı yöntemlerle uygulanmasından yanayım. Böyle bir sunum daha farklı bir şekilde yapılabilirdi bu açıdan ama bu noktada işin içine maddi çıkarlar girecektir ki,tüm bunlar da bütün artı ve eksiler tartışıldıktan sonra bir yargıya varmamızı gerektirir.

Latife Gözde Uçar, sergiyi gördüğümde ilk aklıma gelen bütün tıp fakültelerindeki kadavraların bu şekilde korunması gerektiğiydi. Laboratuardaki kadavralara bakamazken bunlardan gözümü alamıyordum. O sergide insan bedenine karşı herhangi bir saygısızlık görmedim aksine insanların insan bedenine tıbba ve bilime saygısının artacağını düşündüm. Çünkü bedenler oldukça estetik ve büyüleyici görünüyordu. Laboratuvardaki kadavralarla kıyaslanamaz bile. Etik açıdan en önemli nokta bedenlerin gönüllü bedeni olması. Sonuçta kimileri öldükten sonra yakılmayı kimileri gömülmeyi kimileri kadavra olmayı kimileri de plastinat olarak sergilenmeyi seçiyor. Toprağa gömülmek yakılmak ya da kadavra olmak ne kadar etikse o kadar etik görüyorum Body Worlds’u çünkü ölmüş kimselerde olsa bedenlerini o şekilde sergilemek onların seçimi saygı duymak gerekir.

Süleyman Aliyazıcıoğlu, plastinasyon güzel bir şey ama zaten maketler var . Bu yöntemden yola çıkılarak belki ” elastinasyon” yapılabilir.

Nurgül Baldemir, Nesrin hocam bu konuyu tartışmaya açtığınız için teşekkürler. Geçen yıl Aralık ayında arkadaşlarla sergiye gittiğimizde,aynı soruyu biz de birbirimize sorduk. Gördüklerimizden çok acaba “etik miydi” bunu düşündük gerçekten. Ama tabi ki çok net bir cevabı yok ne yazık ki.
Sergi; sanatsaldır elbette çünkü insan bedeni daha bilmediğimiz milyonlarca ayrıntısıyla en güzel şekilde yaratılmıştır, hiçbir maketin bir insan vücuduyla birebir aynı yapılmış olabileceğine bu noktada inanmıyorum. Atlaslardakinden, maketlerden çok farklı ve gerçekler. Sergi,bilimseldir de. Her maketin yanında organlara,kaslara ait bilgiler yer alıyordu bu da önemli bir ayrıntı hatta belli hastalıkları olan insanların kısa öyküleri de vardı,aynı zamanda bedenler anatomik pozisyonda değil hepsi bambaşka bir pozisyonda dondurulmuş farklı bir heykel gibi,bu açıdan da edebi ve sanatsaldır. ”Tıp bir zanaat mıdır,sanat mıdır ?”diye bir soru sormuştunuz bize bir dersimizde ve her ikisi de olduğuna kanaat getirmiştik. Bu sergi bir ilk değil aynı zamanda. Vesalius Orta Çağ’da ”De Fabrica Humani Corporis” diye bir eser yazmış ”Anatomi Tiyatrosu”nda gözlemledikleriyle, o dönemde de böyle sergiler varmış ve halka açıkmış. Bu sergideki sorun halka açık olması ve aydınlatılmış onamların alındığı ama insanların onamı alınırken ne kadar aydınlatıldıklarını bilemememiz. Kendi bedenlerinin her ne şekilde kullanılacağını her ayrıntısıyla bilerek onaylamışlarsa etik bir sorun yoktur ama işin ticari boyutu da çok büyük bir etik sorun. Halka açıklığında insanlarda uyandırdığı merak onları bağışa teşvik edecektir ve gelen yüzlerce bağış sonrasında ne olacak? Tıbbın teknolojinin bu kadar ilerlediği şu zaman diliminde yüzlerce insan bedenlerine sadece heykel parçası olarak mı bakacağız? Ruh ve beden birbirinden ayrıldığında bedenin mahremiyeti ortadan kalkmamalı diye düşünüyorum. Olayın bu boyuta gelebilme ihtimali beni tedirgin ediyor,evlere konulan bir biblo gibi yüzlerce sayıda insan heykeli. Fikrim böyle bir serginin halka açık değil de sadece bilim insanlarına açık olmasından yana. İnsanların merakını durduramayız ama faydacılık ilkesine göre böyle olması gerektiğini düşünüyorum.

Sait Yıldırım, organ ve kadavra bağışında yasal bir engel yok fakat insan anatomisini bilim dışında görsel şölen haline getirmek kanımca etik değil.

Vedat Sarıdilek, vatandaşın bakış açısı ile hekimin yorumu aynı olmayacağı kesin. Biraz sirke dönüştürülmüş gibi. Sadece hekimlere katkı sağlasaydı daha yüce olacaklardı.Şimdi sirkteki maymundan aslandan farkları kalmadı.Biyolojik bilimlere meraklı lise seviyesi altında ki yaş gruplarında etkisini düşünemiyorum.Biz bile ilk kadavrayı gördüğümüzde nasıl etkilendik hafızalarınızı zorlarsanız yaşamla ölüm sonrası arasındaki çizgi ve bozulmamışlık ve çürümemişlik. Acaba herkes kendisinin sonraki durumu için ne düşünebilir?

Yorum bırakın

SAĞLIK HUKUKUNDA ELE ALINMAYANLAR KONUŞULDU

Ankara Barosu Sağlık Hukuku Kurultayında, sağlık hukuku alanında daha önce ele alınmamış konulara açıklık getirildi.

Bu yıl dördüncüsü düzenlenen Ankara Barosu Sağlık Hukuku Kurultayı, sağlık hukuku alanında çalışan akademisyenler, hekim ve hukukçuların katılımları ile gerçekleştirildi. İki gün boyunca devam eden Kurultay’da katılımcılar, “Etik-Hukuk İlişkisi”, “Psikiyatride Hukuki Sorunlar”, “Diş Hekimliğinde Hukuki Sorunlar”, “Sağlık Sektöründe Reklamın Hukuki Boyutları” ve “Tıbbi Bilirkişilik” konularını masaya yatırdı.

“Sağlık Sektörü ve Sağlık Hukuku Alanında Sıkıntılı Bir Süreç”
Kurultayın açılışında konuşan Ankara Barosu Başkanı Av. Metin Feyzioğlu, sağlık sektörü ve sağlık hukuku alanında sıkıntılı bir süreçten geçildiğine dikkat çekerek, “Sanırım bunun ilk nedeni, siyasi iktidarın sağlık alanında temel değişiklikleri, sivil toplumun demokratik kitle örgütlerinin, sağlık mesleği çalışanlarının, hukukçuların kısacası bütün bir toplumun tartışmasına değerlendirmesine sunmadan Kanun Hükmünde Kararnameleri ile yapmış olmasıdır. Kapalı kapılar ardında, sivil toplumu dışlayan düzenlemeler ile demokrasi olamaz.Performans sistemi doktor ve hekimleri tüccar yerine koyuyor. Yapılması gereken ilk şey, hekimlerin hekim olduğunu kabullenmek ve sağlık hizmetinin bir ticaret olmadığını anlamak. Böylece sağlık hizmetinden yararlananlar kendilerine yapılan tetkiklerin, müdahalelerin performansı artırmamak için yapıldığından emin olabilirler ve sağlık mensupları da gönül rahatlığıyla hastalarına ayırmaları gerektiği vakti ayırabilir” dedi.

“Sağlık, Hukukun ve Hukukçuların İlgi ve Bilgi Alanı İçindedir”
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Vedat Ahsen Coşar ise, sağlık hakkının temel bir insan hakkı olduğunun kaydederek, “Sağlık hizmetinin özgürlükler gibi iyi örgütlenmesi, iyi düzenlenmesi, adil biçimde dağıtılması ve bu hizmetten herkesin eşit biçimde yararlanmasının sağlanması ve bütün bunların yasalarla güvence altına alınması gerekir. Zira sosyal devlet olmanın, insan ve hizmet odaklı devlet olman asgari koşulu budur. Sağlığın temel bir hak olması nedeniyle hukuk, sağlıkla ilgilenmektedir. Sağlık, hukukun ve hukukçuların ilgi ve bilgi alanı içindedir” diye konuştu.

Tartışılmayanlar Tartışıldı
Sağlık Hukuk Kurulu Başkanı Pınar Aksoy, kurultay hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi. Aksoy, “Toplantımız Ankara Barosu Sağlık Kurulu tarafından 2007 yılından bu yana devam ediyoruz. Bu kurultaylarda özellikli olarak hukukta ve sağlıkta tartışılması gereken konulara değinmeye çalışıyoruz. İlk 3 hukuk kurultayında ele aldığımız konular haricindeki konuları taşımaya çalıştık. Diş hekimlerinin çalışmaları, cerrah ya da pratisyen hekimlerin yaptığından çok daha farklı ele alınıyor. Sağlık sektöründeki reklamlar yasa ve yönetmelikle sınırlandırılmış durumda, ancak bir taraftan da çeşitli reklamlar görülüyor. Sağlıkta reklam gerekli midir? gibi konular tartışıldı” diye konuştu.

Araştırmanın Her Aşamasında Bilimsel Sorgulamalar
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nesrin Çobanoğlu, “Etik ve Hukuk” konulu konuşmasında şunları dile getirdi: “Etik soru ve sorunlar gelişen bilim ve teknoloji ile çeşitlenerek artmaktadır. Bu sorunların çözümünde, farklı amaç ve kapsamda etik kurullar kurulmaktadır. Günümüzde giderek artan sayıda ve çeşitlilikte etik kurullar söz konusudur. Kamu Görevlileri Etik Kurulu’ndan, Hayvan Deneyleri Etik Kuruluna uzanan yelpazede uluslararası, ulusal ve kurumsal etik sorunları çözümlemek üzere etik kurullar vardır. Hem hukukçuların hem de hekimlerin katıldığı bir platformda hiç tartışılmayan konular ele alınıyor.Tıbbi bilimsel araştırmalar, hem bilimsel hem de etiksel açıdan çok daha hassas, ayrıntılı, çok yönlü etkileri düşünülerek tasarlanmalıdır. Araştırmanın her aşamasında bilimsel sorgulamalar, insan hakları ve onurunu koruyacak, gelecek kuşaklar açısından canlıların yaşama hakkında kalıcı zararlar oluşturmayacak biçimde tasarlanmalı ve uygulanmalıdır. Bu nedenle dünyada ve ülkemizde öncelikle tıp alanında olmak üzere, araştırma etik kurulları kurulmuştur. Araştırma etik kurullarının kuruluş amacı, insanı temel alan bilimsel araştırmalar, yayınlar hakkında etik ilke ve kurallar oluşturmak, insan onuru ve haklarının korunmasına yardımcı olmaktadır.”

Yorum bırakın

“ETİK” YARIŞMASI PİTTSBURGH’A GÖNDERDİ

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı tarafından bu yıl 2.’si düzenlenen “Ulusal Tıbbi Etik Proje Yarışması” katılımcıların yoğun ilgisiyle gerçekleştirildi. Yarışma sonunda birinci olan katılımcı Pittsburgh Üniversitesi’nde tüm giderleri karşılanarak bir ay staj hakkı kazandı.

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı tarafından düzenlenen “2. Ulusal Tıbbi Etik Proje Yarışması” bu senede geniş katılım ile gerçekleşti. “Kanser ve Etik” olarak belirlenen temalı yarışmaya, tıp fakültesi öğrencilerinin yani sıra tıp etiği ile ilgili olabilecek bölümlerde lisans düzeyinde öğrenim gören üniversite öğrencileri de katıldı. Jüri üyeleri Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu başkanlığında, Kanser Savaş Daire Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Emel Cabı Ünal, Medicana Ankara Hastanesi Radyoloji Bölümünden Prof. Dr. Barış Diren, ULAKBIM Türk Tip Dizini Kurul Başkanı Doç. Dr. Orhan Yılmaz, Sabancı Üniversitesi’nden Erhan Sertoğlu ve Pembe Hanım Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Pakize Tarzi Hastanesi Medikal Direktörü Op. Dr. Sevil Öz yer aldı.

“Etik Sorunlar Konusunda Farkındalık Oluşturmak”
Açılış konuşmasını yapan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tip Etiği ve Tip Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu şunları söyledi: “Amacımız öğrencilerin mesleki yaşantılarında karsılaşabilecekleri etik sorunlar konusunda farkındalık oluşturmak ve etik ikilemlerde çözüm önerileri geliştirebilmelerini sağlamak. Yarışma için öğrencilerimizin yoğun çabalarını görmek bizi gururlandırdı. Hazırlanmış projeler profesyonel bir jüri tarafından değerlendirildi. Yarışmaya 18 farklı Üniversite’den 96 katılımcı başvurdu ve 21 Öğretim üyesi akademik danışmanlık yaptı. Ayrıca yarışmamıza yurtdışından (Almanya, Ukrayna, Azerbeycan, Gürcistan, ABD) katılmak isteyenler oldu ve “Türkçe” olmak koşuluyla kabul edebileceğimizi söyledik. İngilizce olarak yapılan başvuruları, bizim temel şartımıza uymadığı için kabul edemedik. Bu yoğun ilgi, ülkemizde ve araştırmalarımıza göre Dünya’da ilk kez düzenlenen Ulusal Tıbbi Etik Proje Yarışması’nın 2.sinde ulaştığımız evrensellik ve etkinlik bağlamında gurur verici bir gelişmedir. Katılımcıların cinsiyet dağılımında çoğunluğun kadın olmasını da, “G.Ü. Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü” kimliğimle önemli buluyorum”

“Kanser ve Etik Paneli”nde Bu Alandaki Duayenler Konuştu
Ödül töreninde “Kanser ve Etik” konulu panelde alanın önde gelen isimleri Prof Dr. Ayhan Çavdar, Prof Dr. Emin Kansu ve Prof. Dr. Ömer Uluoğlu konuşmacı olarak yer aldılar. Panel başkanlığını Doç Dr. Nesrin Çobanoğlu’nun yaptığı panelde, çevre sorunlarının da etkisiyle kanserin ölüm nedenleri arasında üst sıralara çıkması evrensel bir sorun olarak tanımlandı. Kanser tedavisinin interdisipliner niteliği vurgulanarak, bu alanda hizmet veren Onkoloji Enstitüleri ve Onkoloji Hastanelerinin önemine değinildi. Kanser hastalarına “kanser tanısı”nı kimin söyleyeceği kadar, nasıl söylenmesi gerektiği üzerinde duruldu.

“Meme Kanseri Ölüm Oranlarına Göre Yüzde 15 ile Akciğer Kanserinden Sonra 2. Sırada”
Ödül töreni etkinlikleri kapsamında konferans için davet edilen Pittsburgh Üniversitesi Magee-Womens Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Atilla Soran “Meme Kanseri Tanısında Etik” başlıklı konuşmasında şunları söyledi: “Meme kanseri tanı ve tedavisinde etik konusunda ABD istatistiklerine göre 2011 yılında yaklaşık olarak 208 bin kişide görülecek bu da tüm kadınların yüzde 28’ini oluşturuyor. Ölümlerde ise yüzde 15 ile akciğer kanserinden sonra 2. sırada geliyor. Meme kanserindeki tarama ve tedavilerin gelişmesiyle birlikte insidansın 70’lerden itibaren artmaya başladı. Fakat 2001 yılından itibaren düşmesiyle meme kanserinde belirli bir ilerleme kaydedildi.

“Meme Kanserinde Türkiye’nin tahmini rakamı yüz binde 60-65 Olmalı”
Türkiye’de 2006 yılı insidansı meme kanseri yüz binde 37.3’tür. Bu gerçek insidans değildir bu tamamen bizim elimizde olan verilerin sunumudur. Dolayısıyla yüz binde 37 gerçek rakamları yansıtmamaktadır. Çevre ülkelere bakacak olursanız bu yüz binde 60-65’tir. Bizim ülkemizde de bu oranlar beklenir. Meme kanseri kadınlar arasında insidansı en yüksek olan kanserdir. Enteresan olan ise ülkemizde kadınların ölüm nedeninin birinci sırasında meme kanseri gelmektedir. Bence bu da doğru değil. Bu yalnızca kayıt altında olan ölüm nedenlerinden dolayı birinci sıradadır.

“Yapabileceklerimizin Limitini Etik ve Onun Vazgeçilmez Hukuku Belirler”
Tıp bilimi çok hızlı gelişiyor. Yapmamız gerekenden daha iyisini yapmamız gerekiyor. Yapabileceklerimizin limitini etik ve onun vazgeçilmez hukuku belirler. Serbest piyasa hükümet politikası gibi sistemler güç oluşturmaktadır. Ama etik bunları dengeleyen bir güç olarak karşımızdadır. Etik sonradan oluşturulmuş anabilim dalları değildir aslında. Hipokrat zamanından beri etik bilinen bir şeydir. Hipokrat “Eğer bir hastalığı tedavi için ilaç veriyorsanız ve bu ilaç fayda göstermiyorsa bu hasta ne kadar zengin olursa olsun. O hastaya artık ilaç vermeyin” diyerek aslında etiği, pasif veya aktif ötonaziyi belirtmiştir. Etik davranışın 4 temel prensibi vardır. İyilik, zarar vermemek, otonomi ve doğruluk. Değişik olgularda uygulayabilirsiniz. Değişik değerlerler ve kültürler arasında fark yoktur”

Birincilik
“Meme Kanserli Hastaların Tedavisinde Onkoetik Duruş” çalışmalarıyla Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Şule Barman ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Ata Baytaroğlu Danışman Hocaları Doç. Dr. Osman Kurukahvecioğlu ile birinciliği aldılar.

İkincilik
“Ölmek midir İncitici Olan, Yoksa Amansız Hastalıkla Giriştiği Savaşı Kaybeden Kurban Olarak Nitelendirilmek mi?- Medyada Kanser ve Etiği” ismiyle Danışman Hocaları Doç. Dr. Tamer Akça desteğiyle çalışan Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 öğrencisi Ayça Kuru, Berna Taşkın ve Nazmiye Özcan paylaştı.

Üçüncülük
“Tütün Kontrolünde Görsel Öğelerin Kullanılmasının Etik Boyutu” Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Eray Horoz ve Mert Nakip paylaştı.
Özel ödüller arasında en dikkat çekeni ise “Patoloji Raporları ve Etik” çalışmaları ile Azerbaycan Tıp Üniversitesi öğrencileri oldu.
Ankara dışından da yoğun katılımın olduğu, 2. Ulusal Tıbbi etik Proje Yarışması Ödül Töreni etkinliklerini toplam 597 kişi katılım belgesi alarak izledi.

Yorum bırakın

SAĞLIK ÇALIŞANLARI MOBBİNG MAĞDURU MU?

Mobbing mağduru sağlık çalışanlarının, motivasyonlarının azalmasından yaşadıkları psikolojik baskı sonucu hayattan kopmaya kadar uzanan psikiyatrik sorunlara yol açmasını önlemek için birçok kurum yeni kararlar almaya başladı.

Mobbing, “iş yeri terörü” olarak da tanımlanan ve son günlerde davalar ile gündeme gelen bir durum halini aldı. “Yıldırma” sözcüğü mobbingi en iyi anlatan kavram. Bu durumdan mağdur olanlar için dernekler kuruluyor, hukuki olarak izlenecek yol belirleniyor. Yapılan araştırmaların sonuçlarını açıklayan hukukçular; mobbinge maruz kalan kişilerin çalışma hayatlarında zeka, dürüstlük, yaratıcılık, başarı gibi birçok olumlu özelliği gösteren, duygusal zekası yüksek kişiler oldukları belirtirken, mobbingi uygulayanların ise kompleksli, kişilik sorunu olan bireyler olduğu söyleniyor. Mobbing kapsamında olması gerektiği hekimler tarafından dile getirilen konular ise şöyle; performans sistemi, gün aşırı nöbetler ve kötü çalışma koşulları. Hemşireler üzerinde yapılan araştırma sonucu ise çarpıcı gerçekleri gözler önüne seriyor. Hemşirelerin yaklaşık yarısı kurumlarından, mesleklerinden memnun değiller ve fırsatları olsa başka bir işte çalışmak istiyorlar.

Başbakanlık: “Mobbingin, Çalışma Hayatına ve Örgüt Başarısına Birçok Olumsuz Etkisi Var”
Başbakanlık tarafından 19 Mart tarihinde “İşyerlerinde Psikolojik Tacizin (Mobbing) Önlenmesi” konulu bir genelge yayımlandı. Genelgeye göre; “Genel olarak “bir veya birkaç kişi tarafından diğer bir kişiye yönelik olarak, düşmanca ve ahlak dışı yöntemlerle sistematik bir biçimde uygulanan psikolojik terör” seklinde tanımlanan ve birine karşı cephe oluşturma, duygusal saldırıda bulunma gibi anlamları da barındıran mobbing kavramı, özellikle son yıllarda “işyerinde mobbing” kavramı yerine kullanılmaya başlandı. Mobbing, çalışma hayatına ve örgüt başarısına birçok olumsuz etkisi bulunan, çalışan performansını ve başarısını önemli ölçüde düşüren bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Bu sebeple mobbing’in tanımlanması, mobbing davranışlarının tespit edilmesi, nedenlerinin ortaya çıkarılması ve mobbing ile başa çıkma yöntemlerin belirlenmesi, hem çalışanlar hem de yöneticiler bakımından büyük önem taşıyor. Özellikle, mobbingi yaşayan fakat yaşadığının mobbing olduğunun bilincinde olmayan birçok çalışan olduğundan hareketle; öncelikli olarak yapılması gereken, mobbingin farkındalığının arttırılmasıdır. Mobbing konusunda toplumun bilinçlendirilmesinin ardından, mobbing uygulamalarına karşı yaptırımların açıkça belirtildiği, caydırıcı ve düzenleyici bir hukuki alt yapının oluşturulması gerekiyor.”

Sağlık Bakanlığı: “ALO 170” ile Çalışanlara Destek
Genelge kapsamında Sağlık Bakanlığı Performans Yönetimi ve Kalite Geliştirme Daire Başkanlığı tarafından konu hakkında bir açıklama yapıldı. Açıklamaya göre: “Başbakanlıkça yayınlanan bu genelge kurum ve kuruluşlarda mobbingle ilgili önlemlerin alınmasını sağlamak üzere hem sağlık yöneticileri hem de sağlık çalışanları arasında konu ile ilgili farkındalığın oluşmasını sağlamak, aynı zamanda da mevzuatla konunun hukuki dayanağını oluşturmak üzere atılmış önemli bir adımdır. Genelgede, psikolojik tacizle mücadeleyi güçlendirmek üzere Çalışma ve Sosyal Güvenlik İletişim Merkezi “ALO 170” üzerinden psikologlar vasıtasıyla çalışanlara yardım ve destek sağlanacağı belirtiliyor. Ayrıca çalışanların uğradığı psikolojik taciz olaylarını izlemek, değerlendirmek ve önleyici politikalar üretmek üzere Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bünyesinde Devlet Personel Başkanlığı, sivil toplum kuruluşları ve ilgili tarafların katılımıyla “Psikolojik Tacizle Mücadele Kurulu” kurulacağı da genelgede ifade ediliyor. Daire Başkanlığı tarafından mobbinge karşı kurumsal mücadele için şu önerilerde bulunuldu: Sağlık kurumlarında; mobbing mağduru çalışanlar için kurum yapısına özgü danışmanlık sistemi kurulmalı, iletişime açık, güvenilir bir bilgi paylaşım ortamı sağlanmalı. Çalışanların görev tanımları açıkça belirlenmiş olmalı. Etik değerlere verilen önem hissettirilmeli ve çalışanların da bu değerler doğrultusunda hareket etmelerini teşvik edilmeli. Çalışanlar arasında güvene ve saygıya dayalı ekip ruhu vurgulanmalı, bireysel başarıdan ziyade ekip başarısı ön planda tutulmalı. Çalışanların kişisel gelişimlerine yönelik eğitimler gerçekleştirilmeli ve çalışanlar arasında sosyal iletişimi sağlayıcı sosyal ortamlar oluşturulmalı. Çalışanların yaratıcılığı ve girişimciliği teşvik edilmelidir.”

TBMM Başkanlığı: “Hemşirelerin Yüzde 86’sının Mobbing’e Maruz Kaldığının Belirlendi”
TBMM Başkanlığı, yaptırdığı araştırmada mobbing’i (psikolojik şiddet) “çalışma hayatındaki gizli tehlike” olarak nitelendirilirken, vakaların en sık akademik hayat ve sağlık alanında yaşandığı vurgulandı. Bu konuda yapılan anketlere de yer verilen çalışmada, 505 hemşirenin katıldığı anket sonucunda, hemşirelerin yüzde 86’sının mobbing’e maruz kaldığının belirlendiği kaydedildi.”

Türkiye Psikiyatri Derneği : “Ülkemizde Hemşirelerde Son Bir Yılda Yıldırma Davranışına Maruz Kalma Oranı Yüzde 86.5”
Türkiye Psikiyatri Derneği Genel Sekreteri Üyesi Doç. Dr. Burhanettin Kaya, mobbing (yıldırma) hakkında şu bilgileri verdi: “Mobbing, psikolojik şiddet, kuşatma, topluca saldırma, rahatsız etme veya sıkıntı vermedir. Hiyerarşik olarak yapılanmış gruplarda, kontrolün zayıf olduğu örgütlerde, gücü elinde bulunduran kişinin ya da grubun, diğerlerine ruhsal yollar kullanılarak, uzun süreli sistemli baskı uygulaması, duygusal saldırı ve yıpratma yaratması olarak tanımlanabilir. Fakat mobbingi bireyin psikolojik yapısından kaynaklanan ya da yalnızca bireyi ilgilendiren bir sorun olarak görmek son derece yanlış ve tehlikeli. Mobbing her geçen gün daha iyi tanınan ve bilinen bir gerçekliğe dönüştüren çalışma ortamının özellikleri ve bunu belirleyen koşullar. Sağlık çalışanları ve hekimler; performans sistemi, gün aşırı nöbetler ve kötü çalışma koşullarının mobbing ile ilişkisinin hem özgün örneklerini oluşturuyorlar, hem de bu konunun altını çiziyorlar. Bugün hekimleri sağlık hizmeti sunmama ve sokaklara çıkmaya zorlayan süreç de özünde bir mobbing yani yıldırma sürecidir. Uygulanan politikalar, hekime yönelik şiddetin artışı, çalışma koşullarını zorlaştırılması, “performans” adı verilen ücret sistem ile iş barışının bozulmasıdır. Hizmetin niteliğinden çok, niceliği ve işletmeye getireceği karın temel alınması, hekimin bir sigorta müfettişine dönüştürülmesi, hekimin meslek bağımsızlığını ortadan kaldıran düzenlemelerin yapılması, rekabetin temel iletişim biçimine dönüştürülmesi, eşitlikçi bir ücret ve hizmet politikasının olmayışı, aşırı çalışma bunların tümü hem mobbingi üreten hem de mobbingin var olduğunu kanıtlayan süreçler. Diğer önemli bir nokta da yöneticilerin seçilme biçimi ve çalışma tarzları. Bunlar da politik bir tercihin sonuçlarıdır. Liyakate göre değil iktidara, iktidar partisini destekleyen siyası yapılara yakınlık üzerinden atanan, amaçları sağlık hizmetini nitelikli biçimde sürdürmek değil sağlıkta uygulanan politikaları her şeye rağmen yaşama geçirmek olan ve iktidara şirin görünmek isteyen yöneticiler sonuç olarak bu mobbingin üreticileri, uygulayıcıları ve baş mimarları oluyorlar. Örgüt içinde çatışmalı iklime yol açan tüm ruhsal etkenlerin bileşimi sonucunda ortaya çıkan, çalışma barışını bozan örgütsel bir sorun. Haksız yere suçlama, dedikodu yoluyla saygınlığını zedeleme, küçük düşürme doğrudan veya dolaylı şiddet uygulayarak, bir kişiyi işi bırakmaya zorlama amaçlı kötü niyetli girişimleri içeren yıldırma son yıllarda sosyoloji ve hukuk başta olmak üzere birçok disiplinin üzerine çalıştığı bir konu. Ancak ülkemizde henüz yeterince tanınan bir olgu değil. Yıldırma, aşırı iş yükünden kaynaklanan doyumsuzluk, çalışma ortamının demokratik olmayan niteliği, var olan liderlik biçimi, çoğul roller ile ortaya çıkan rol belirsizliği ve rol çatışması ile bağlantılıdır. Bu durum ABD ve Avrupa’da sıra dışı bir olay değil. ABD’de yaklaşık 6 çalışandan birinin yani yüzde 16,8’i işyerinde mobbing mağduru iken, ABD’de kamu çalışanlarını kapsayan bir araştırmada, kadın çalışanların yüzde 42’si, erkek çalışanların ise yüzde 15’i son iki yılda işyerinde tacize ve zorbalığa maruz kalıyor. AB ülkelerinde yüzde 4-16 arasında, yaklaşık 12 milyon kişi, eş deyişle çalışan nüfusun yüzde 8’i. İsveç’te ise intiharların yüzde 15’inin mobbing kaynaklı olduğu belirtiliyor. Erken emeklilik nedeni olduğu ifade ediliyor. Bazı meslek gruplarında mobbing daha sık görülüyor. Tayvan’da sağlık çalışanlarında yapılan bir çalışmada, mobbing yaygınlığının 1 yıl için yüzde 50.9, Bosna’da sağlık çalışanlarında yıldırma davranışına maruz kalma oranının yüzde 76, ülkemizde hemşirelerde yapılan bir çalışmada son bir yıl içinde yıldırma davranışına maruz kalma oranının ise yüzde 86.5 olduğu belirtiliyor.”

Hemşirelerde Mobbing: “Tüm Hastanelerde Çalışan 814 Hemşirenin de Yüzde 17’si Mobbing Yaşıyor”
Karadeniz Teknik Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Havva Öztürk ve ekibi mobbingin hemşireler üstündeki olumsuz etkilerini araştırdı. İl Sağlık Müdürlüğü ve Üniversite Hastanesi Etik Kurulundan izin alınarak Trabzon il Merkezindeki tüm devlet hastanelerinde ve Üniversite Hastanesinde 974 hemşireden 814’ünden görüş alındı. 7 demografik özellik, 10 mobbing ile ilgili soru ve hemşirelerin düşüncelerinin alındığı anket ve 68 maddelik mobbing ölçeği ile toplandı. Mağdur olduğunu belirten 329 hemşirenin yüzde 42’si (139) gerçek mobbing mağduru. Tüm hastanelerde çalışan 814 hemşirenin de yüzde 17’si mobbing yaşıyor.

“Üniversitede Çalışan Hemşireler Devlette Çalışanlara göre Daha Fazla Mobbing Yaşıyor”
Mağdur hemşirelerin yüzde 58’i devlet hastanesinde çalışıyor. Yüzde 89’u hemşire statüsünde, ortalama 10-6 yıllık deneyime sahip, 31- 35 yaş ortalamasında ve yüzde 61’i evli, yüzde 56’sı da çocuk sahibi. Ülkemiz sağlık sektöründe mobbing, diğer mesleklere göre hemşirelere uygulanan şiddet çok daha yaygın. Mağdur hemşirelerin yüzde 46’sı çalıştığı hastaneden ve yöneticilerinden memnun değil ve yüzde 46’sı fırsatı olsa hemşireliği bırakıp başka bir işte çalışmak istiyor. Devlet hastanesinde daha fazla hemşire mobbing mağduru olmasına rağmen, üniversite hastanesinde çalışan hemşirelerde devlet hastanelerinde çalışanlara göre daha ağır mobbing yaşadığı saptandı. Mağdur hemşirelerin yüzde 23’ü halen, yüzde 35’i 3 yıl ya da üstünde ve yüzde 30.9’u kıskançlık nedeniyle mobbing yaşadığını belirtti. Hemşirelerinde yüzde 53’ü mobbing durumunu arkadaşları ve ailesi ile paylaşıyor. Mağdur hemşirelerin yüzde 76’sı kurumlarında bir başkasına mobbing uygulandığını belirtiyor. Mobbing uygulayanların yüzde 54’ü yönetici, yüzde 45’i kadın, yüzde 16’sı da kadın ve erkeklerden oluşan bir grup tarafından mobbing saldırılarına maruz kalıyor. Mobbing nedenleri arasında kıskançlık, işteki başarılar, dünya ve yaşam hakkındaki görüşler, nedensiz, yetenekler, dış/fiziksel görünüşüm, yaşam tarzı, eğitim durumu, dini inanç/inaçlar, siyasi görüşler, medeni durum ve işteki başarısızlıklar yer alıyor. Hastanelerde yaşanmaması gereken mobbing yaklaşık 1/6 oranında uygulanıyor ya da yaşanıyor. Ayrıca mobbing ölçeği güvenilir ve geçerlidir. Hemşireler kullanılabilir. Hemşirelerin yaklaşık yarısı kurumlarından, mesleklerinden memnun değillerdir ve fırsatları olsa başka bir işte çalışmak istiyor.”

Tıp Etiği Açısından: “Mobbingden En Çok Etkilenen Kesimin Kadınlar”
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu: “İşyerinde psikolojik tacizin (mobbing) her yaş ve konumdaki insana uygulanabilmekle birlikte, kadınlara karşı daha fazla uygulandığı ama toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle daha “normal” algılandığı gözleniyor. Eşitsizlik kavramının her biçiminin ahlaki ve etik bir yönü vardır. Bu nedenle işyerinde toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ve mobbing önemli bir etik sorunsalı oluşturuyor. Türkiye’de son hafta içinde yaşanan bu sıcak gelişmeler ışığında; toplumsal cinsiyet ayrımcılığı bağlamında mobbing, psikolojik şiddet ve cinsel taciz konularının birlikte değerlendirilmesi ve bu bağlamda konunun etik açısından incelenmesi önemlidir. Mobbing, psikolojik şiddet ve cinsel tacizden en çok etkilenen kesimin kadınlar olduğu görülüyor. BM ve TBMM Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komisyonu tarafından 24-25 Mart 2011 tarihinde İstanbul’da Başbakan’ın açılışını yaptığı “Uluslararası Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği” sempozyumu düzenlendi, orada da çalışma yaşamında kadınlara uygulanan mobbing farklı başlıklar altında ulusal ve uluslararası boyutlarıyla konuşuldu ve sempozyumdan 1 hafta önce Başbakanlık tarafından 19 Mart 2011 tarihinde “İşyerlerinde Psikolojik Tacizin (Mobbing) Önlenmesi” konulu bir genelge yayımlandı. Genelgeye göre; “Genel olarak “bir veya birkaç kişi tarafından diğer bir kişiye yönelik olarak, düşmanca ve ahlak dışı yöntemlerle sistematik bir biçimde uygulanan psikolojik terör” seklinde tanımlanan mobbingin sağlık işkolunda önlenmesinde ve toplumdaki mobbing mağdurlarının tedavisinde sağlık çalışanlarına önemli etik sorumluluk düşüyor.

“Hekimlikte Hasta Olarak İnsan, Genel Olmayan, Standartlaştırılamayan Eylem Nesnesidir”
Etik, insan eylemlerini konu alır. Etik ilişkinin yapısını ve sorunlarını araştırmada tek ipucu insan eylemleridir. Etik, bir eylemi, iyi bir eylem yapan niteliksel durumu sorar. Herhangi bir eylemin, değerlendirmesi bir takım etik ilkeler (kodlar) temel alınarak yapılmalıdır. Konumuzla ilgili etik ilkeler, mahremiyete saygı, gizlilik, zarar vermemek, yararlılık, aydınlatılmış onam, özerkliğe saygı, adalet ve eşitlik olarak sayılabilir. Etik, insan eylemleri ile uğraştığı, hekimlik mesleği de insan odaklı olduğu için tıp etiğini meslek etiklerinin başlangıcı sayabiliriz. Hekimlik mesleği özel olarak sanattır, çünkü onun yöneldiği “şey” hasta olarak insan, genel olmayan, standartlaştırılamayan eylem nesnesidir. Tarihin her evresinde ayrıcalıklı bir yere sahip olan hekimlerin davranış biçimleri de meslekleri kadar önemli olmuştur. Bu bağlamda, mobbing, psikolojik şiddet ve cinsel taciz bir etik sorun kümesidir. Mağdurların yaşadıkları travma sonucu edindikleri farklı hastalıklarla (hipertansiyon, depresyon, uyku bozukluğu..) geldikleri sağlık çalışanları açısından ise tıp etiği ilkeleri doğrultusunda kökendeki soruna ilişkin tanı koymak ve tedavi sürecinde sosyal hizmet uzmanları, psikologlar ile birlikte çözümler üzerinde çalışmak gibi sorumluluklar doğurur.”

Adli Bilimciler Derneği: “Mobbing, İş Yeri Terörüdür”
Adli Bilimciler Derneği Başkanı ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamit Hancı: “Mobbing, Duygusal Taciz/ Yıldırma ya da Mobbing hatta literatürdeki başka bir tanımla iş yeri terörüdür. Mobbing için manevi şiddet teriminin kullanılması öneriliyor. Psikolojik taciz, kişiye yöneltilen sürekli ve olumsuz söz, fiil ya da benzeri diğer türden tutumlarla yaratılan yıldırıcı etkilerle kişinin, kendisini yalnız, yetersiz, kişilik zaafı bulunan bir birey, toplulukta sevilmeyen, yer edinemeyen bir kişi gibi duygu ve düşünceler içerisine itilmesidir. Örnekler arasında, üstlerin yüksek sesle emir ve talimat vermeleri, yine yüksek sesle işini iyi yapmadığı söylenmesi, telefonla konuşmasına aldırmadan emir verilmesi, bir işi bitirmeden diğer bir işe koşturulması, çalışma ortamında düşmanca bir havanın oluşması gibi durumlar yer alıyor. Üstün en temel sosyal davranışları bile sergilememesi, en sıradan nezaket kurallarına uymaması, örneğin karşılaştığında selam vermemesi psikolojik tacizde, esas itibariyle, mağdurun kişilik hakkına yönelen bir saldırıda bulunduğu anlamına gelir.

“Mobbing Uygulayanlar, Aşırı Kontrolcü, Korkak, Nevrotik ve İktidar Açlığı Olan Kişiler”
Mobbing uygulayanlar, aşırı kontrolcü, korkak, nevrotik ve iktidar açlığı olan kişiler olarak tanımlanıyor. Ek olarak mobbing uygulayanın yaptıklarını patron olarak hak olarak görmesi, şişirilmiş benmerkezcilik, narsist kişilik, çocukluk travmaları da özellikleri arasında sayılıyor. Bu kişilerin güç konusunda hırslı, o kurum ya da birim için vazgeçilmez olduğunu düşünen, ayrıcalıklı olmak isteyen, kendine güven ve benlik değerlerinde boşluklar olan, başkaları üzerinde kontrol kurarak otoriter hissetmeye ihtiyaç duyan , aile yaşantılarından memnun olmayan , mesleki deneyimleri oldukça iyi ancak teorik bilgi eksiklikleri bulunan kişiler olduğu da ilave ediliyor.

“Mobbing Sağlık Sektörü ve Üniversitelerde Daha Çok Düzeylerde”
Mobbingin yeri, zamanı, iş kolu ayrımı olmamakla birlikte sağlık sektörü ve üniversitelerde daha çok görüldüğü söylenebilir. Genellikle nitelikli kişilere karşı niteliksiz üstlerin uyguladığı bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Yapılan araştırmalar, mobbinge maruz kalan kişilerin çalışma hayatlarında zeka, dürüstlük, yaratıcılık, başarı gibi bir çok olumlu özellik gösteren duygusal zekası yüksek kişiler olduklarını ortaya koyuyor. Mobbing genellikle ; işini çok iyi hatta mükemmel yapan, ilişkileri olumlu olan ve çevresindekilerce sevilen, çalışma ilkeleri ve değerleri sağlam, bunlardan ödün vermeyen, dürüst ve güvenilir, kuruluşa sadık, bağımsız ve yaratıcı, zorbanın yeteneklerinden üstün özelliklere sahip olan kişilere yöneliyor. Mobbingin psikolojik etkisi sürekliliği ile pekişen bir zarar yaratır. Saldırıya uğradığını düşünen kişi için bir tıkanma ve pasifize olma halindedir. Mobbing sadece bireysel bir saldırı olmayıp, toplumun huzurunu doğrudan etkileyen bir saldırıdır. Hatta teröre bile temel oluşturabileceği iddia ediliyor.

İşyerindeki Etkileri
Mobbing, kurumlar içinde bulaşıcı bir hastalık gibidir. İyileştirici önlemler alınmazsa kurumun bütün yaşamsal organlarına yayılır. Çalışan personelde, işletmeye ve çalışma arkadaşlarına olan güven ve saygı azalır, motivasyon düşer, çalışma ortamı ve çalışanlar arasında uyumsuzluk başlar, iş verimliliği düşer. Üst merci, ima ve alayla, karşısındakinin toplumsal itibarını düşürmeye yönelik saldırgan bir ortam yaratarak kişiyi işten ayrılmaya zorlar. Bir iş yerinde sistematik baskı yaratıp, kişilerin performanslarını ve dayanma güçlerini yok ederek iş ortamında dışlanması, özel taktiklerle ya da zorbaca gerçekleştirilmektedir.

“İsveç’te İntiharların Yüzde 15’i Mobbing Kaynaklı”
Mobbing, alkol ya da madde kullanımı, anksiyete, öfke durumu, benlik saygısında azalma hipertansiyon gibi psikosomatik rahatsızlıklar, depresyon hatta intiharla sonuçlanabilmektedir. Leymann İsveç’te intiharların yüzde 15’inin mobbing kaynaklı olduğunu söyleniyor. Başta mobbinge uğrayan birey olmak üzere, bireyin ailesi ve çalıştığı kurum da yaşanan mobbing sürecinden etkilenmektedir.

Mücadele Yöntemleri Nelerdir?
Mobbing durumunda pasif saldırganla başa çıkmak aktif saldırgana göre daha zordur. Çünkü pasif saldırganlar kötü davranışlarını örtmek için uygun ortamlarda anlayışlı ve samimi davranışlar sergilerler. Mobbing bir suç olmasına rağmen mağdurlar, kendilerini savunurken ‘kimi, kime şikayet edecekleri’ gibi bir açmazı yaşanıyor. Zorbaya açıkça duruma itiraz ettiğini söylemek, taciz edici söz ve davranışlarını durdurmasını istemek, bu esnada yanında güvenilen ve gerekirse tanıklık edebilecek bir iş arkadaşı bulundurmak , ayrıca olayları, verilen anlamsız emirleri ve uygulamaları yazılı olarak kaydetmek alınması gereken önlemler arasında yer alıyor. İlk fırsatta zorba, yetkili birine rapor edilmeli, mobbinge uğrayanın eşiti ise üstüne, üstü ise yönetim kurulu ve insan kaynaklarına durum açıkça ve kanıtlarıyla bildirilmelidir. Gerekiyorsa, tıbbi ve psikolojik yardım alınmalıdır. Tıbbi yardım ve raporlama hem yardımcı olacak, hem de kanıt oluşturacak. Bunlar mobbingi bir bütün olarak durdurmuyorsa hukuksal başvuru için yeterince kanıt elde edilmiştir.

“Mobbinge karşı örgütlü çözüm hem etkili hemde süreklidir”
Her ne kadar mevzuatımızda direk olarak mobbing tanımlanmamışsa da Anayasa başta olmak üzere iş yasası, ceza yasası ve borçlar hukukunda yer alan birçok madde aslında mobbinge karşı birçok hükmü barındırmaktadır. Uygulamada mobbing içerikli hareketler için bu maddeler uygulanabilir. Türkiye’de mobbing davaları açılmaya ve kazanılmaya başlandı. Adli Tıp raporlarında işyerinde psikolojik şiddet (mobbing) iddiası içeren başvurular, 01.06.2005 tarihinden itibaren yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu’ nun 86. maddesinin birinci fıkrası kapsamında değerlendiriliyor.
“Kasten yaralama Madde 86- (1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Hukuki Olarak İzlenecek Yol
Mobbing’e uğrayanlara şu yolu izlemeli: Kendinizle barışık olun. Öğrenilmiş çaresizlik içerisinde olmamalısınız. Olayların sonuçlarını asla kontrol edemeyeceğinizi düşünüp karamsarlığa düşebilirsiniz. Yaşananların kendi suçunuz olmadığını bilmeli ve yaşadıklarınıza bu açıdan bakmalısınız. Mobbing sürecinde yaşanan olayları, tarih, yer ve olaya şahit olan kişileri belirterek bir yere not ediniz. Bunlar dava açtığınız zaman yarar sağlayacaktır.”

Mobbing ile Mücadele Derneği
Kısa bir süre önce Mobbing İle Mücadele Derneği kuruldu. MOB-DER Yönetim Kurulu adına Dernek Başkanı Hüseyin Gün görev yapıyor. Dernek iletişimi: web sitesi http://www.mobbing.org.tr
Twittter: www.twitter.com/mobbingehayir
www.twitter.com/mobbingdernegi

Yorum bırakın

“KANSER VE ETİK”

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu, tıp uygulamalarında “Kanser” hastalığının oluşumuna yol açan etkenlerden, saptanma yöntemlerine, tanısının kim tarafından söyleneceğinden, tedavi sürecine ve terminal dönemdeki hastaların ölüm biçimlerine kadar çok önemli etik ikilemler hakkında Sağlık Dergisi’ne açıklamalarda bulundu.

“Kanser ve etik” konusunda, toplumsal, siyasal ve ekonomik boyutları olan, tıbbın tüm uzmanlık alanlarını ilgilendiren bir hastalıkla ilgili değer sorunlarından söz ediliyor. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu, kanser olgusunun tıp etiği açısından tedavi sürecinde hekim – hasta ilişkisinde yansımalarına dikkat etmek gerektiğini söyledi.

Tıp Etiği Açısından Kanser
Kanser hastaları için geçmişte “kanser” tanısı eşittir “ölüm” gibi algılandığını kaydeden Doç. Dr. Çobanoğlu, günümüzde bilimsel teknolojik gelişmelerin yansımasıyla, bu algılamanın kısmen değişse de hala sürdüğünü dile getirdi. Hastanın organik rahatsızlıkları yanında, kanser tanısıyla psikolojik açıdan da olumsuz etkilendiğini hatırlatan Doç. Dr. Çobanoğlu konu ile ilgili şu bilgileri verdi: “Hastanın algılaması açısından durum böyleyken, sigorta şirketleri de kanser hastalığı tanısı almış bireylere sağlık sigortası yapmayı reddederler. İşe alınma ölçütleri açısından da bu hastalık bir istenmeme nedeni olabilir. Kanser hastalığının tedavisinin çok yönlü olması interdisipliner çalışmayı gerektirirken, maliyetinin yüksekliği nedeniyle ekonomik boyutları da gündemdedir. Toplumun sağlık sisteminin kanser hastası bireye yansıma biçimi de hekim – hasta ilişkisini çok yönlü olarak etkiler.

Kanserde Multidisipliner Yaklaşım Şart
Kanser farklı uzmanlık alanlarının interdisipliner çalışmasının gerekli olduğu bir hastalıktır. Kanserin görüldüğü organ ve dokuların yapısının farklılıkları yanında, tedavi uygulamalarının farklılığı da kanserli hasta-hekim ilişkisine yansır. Bu bağlamda günümüzde Onkoloji hastaneleri ya da Onkoloji Enstitüleri kurulur. Bu tür kurumlarda, cerrahi, patoloji, psikiyatri, radyasyon onkolojisi gibi alanların bir arada çalışması yanında Medikal Onkoloji alanı gibi disiplinler doğrudan kanser hastalıkları ile ilgilenir. Bu bağlamda Cerrahi Onkoloji ve Medikal Onkoloji açısından kanserli hastalarla karşılaşan hekimlerin yaklaşımları önem arz ediyor.

Cerrahların Kanser Hastalarına Yaklaşımı Nasıl Olmalı?
Özellikle kanser ve cerrahi gibi tıbbın hassas bir hastalık konusunun, cerrahi gibi özel bir disiplinde yansıması birçok etik sorun kümesi oluşturuyor. Cerrah, bilimsel etik, sanat ve klinik uygulamasında etik konularında hastasına, meslektaşlarına ve kendine karşı sorumluluk duymalıdır. Uygulamalarında hastasına ve kendine karşı sorumluluklar taşır. Bir doku ya da organın alınması kararında optimum dengeyi yakalama yetisine sahip olmalıdır. Kanser hastaları ile iletişimde zaman zaman hekimin bireysel sorumluluk düzeyini aşan bazı ikilemler söz konusu olabilir. Hastane ortamında hastanın kendisi ya da ailesiyle, iç ve dış kurumsal ilişkilerde, hastanın tedavi maliyetinde, kanserli hastalarla yapılacak araştırmalarda, tedavinin sürdürülmesinde gibi yaşanan bazı sorunların ve etik ikilimlerin çözüm yeri hastane etik kurullarıdır.

Kanser Hastalarını Aydınlatma Nasıl Olmalıdır?
Hekim hastasını, hastalığı hakkında bilgilendirmekle yükümlüdür. Bu bilgilendirme açık, anlaşılabilir bir dille, hastanın kültür düzeyine uygun biçimde ve sevecen bir yaklaşımla anlatılmalıdır. Hekim yargılayıcı değil hastalık hakkında bilgilendirici olmaya özen göstermelidir. Her hastanın yaşamı ile ilgili hastalığı hakkında bilgilenme hakkı vardır. Yaşamını buna göre biçimlendirecektir. Hastanın tedavisini üstlenen hekimin, hastalıkla ilgili açıklayıcı bilgileri vermesi en uygun yaklaşımdır.

Hastaya, Hastalığı İle İlgili Bilgi Verilmesi Uygun mudur?
Bazen toplumumuzda kanserli hastanın yakınları gerçeğin söylenmemesi konusunda hekime baskı yaparlar. Öncelikle hastanın doktoru olduğumuzu unutmamalıyız. Bununla birlikte bazen hastanın gerçekleri öğrenmek istemediğine de tanık olabiliriz. Burada hastanın hastalığını anlayabileceği biçimde ifadeler kullanılmasına karşın hasta, “kanser” sözcüğünü duymak istemeyebilir ve bunu da davranışları ile belli eder. Bu çok ince ve hassas bir ayrım noktası olmakla birlikte, özellikle “klinik duyu” dediğimiz hekim duyarlılığı geliştikçe daha kolay anlaşılabilen bir durumdur. Bu durumda hastanın “bilmek istememe” hakkına da saygılı olmak gerekir. Bu konuda uygun olan hekimin tek başına karar vermeyerek, etik kurul gibi bir kurula danışması ve tartışılarak uygulamaya yansıtılmasıdır. Hasta yeteri kadar bilgilendikten sonra kendisiyle ilgili olarak bağımsız düşünüp karar verebilme ve bu karar doğrultusunda eylemde bulunma yeterlik ve yetkinliğine sahipse, özerklik ilkesi gündemdedir. Özerklik ilkesinin yaşama geçirilmesinde hekim-hasta arasındaki bilgisel eşitsizliğin gereken oranda giderilmesi ve hastanın düşünüp, karar verip kendisi için uygun gördüğü eylemi uygulayabilmesi gereklidir. Hekim, bilgilendirdiği hastasının alacağı tıbbi kararların yaşama geçirilmesi ve hastanın tedavi sürecinde kararlara katılımına bu ilke doğrultusunda davranarak olanak tanımalıdır.

Her Tür Koşulda Hasta Yararına Öncelik Verilmelidir
Yararlılık İlkesi, hekimlik uygulamalarında hasta bireylerin yararını artırmaya yönelik eylemler olarak, “her tür koşulda hasta yararına öncelik verilmelidir” biçimde yükümlülük konumuna getirilerek yararlılık ilkesine dönüştürülmüştür. Bu ilke, mutlak yararlı olmak ve yararla zararın dengelenmesi olarak iki altkümede değerlendirilebilir. Son yıllarda önemleri artan hasta hakları ve aydınlatılmış onam kavramları ve hastanın özerkliğine saygı ilkesiyle hekim tarafından değerlendirilen yararlılık ilkesi zaman zaman çatışmaktadır.

Hemşireler Özerklik, Doktorlar Yararlılık İlkesini Uygulamaya Yatkın
Hekimler bilgisel üstünlükleri nedeniyle özerklik ilkesini, yararlık ilkesi lehine göz ardı edebilmektedirler. Yapılan bir araştırmada hekimler ve hemşirelerin yararlılık ve özerklik kavramını algılayış ve klinik uygulamalarında yer verme anlamında öncelikle kişisel karakter özelliklerinin daha çok belirleyici olduğu, bununla birlikte mesleki olarak da farklılık içeren biçimde davrandıklarını saptamışlardır. Hemşireler özerklik, doktorlar yararlılık ilkesini uygulamaya yatkın bulunmuşlardır.

Hekimin Sır Saklama İlkesi Hukuki Bir Zorunluluk
Sır Saklama İlkesi Hipokrat andında da belirtilen sır saklama ilkesi, Türk Tıbbi Deontoloji Tüzüğü’nde de vurgulanmıştır. Hastalığın ortaya çıkarılmasında hastanın vereceği bilgiler önemlidir. Hekimin sır saklama ilkesi Medeni Kanunun 24-25. Maddeleri gereği hukuki bir zorunluluktur. Ayrıca, Türk Ceza Kanunu’nun 198. maddesinde de hekimin sır saklama ilkesi cezai yaptırımı olan bir yükümlülük olarak tanımlanmıştır. Bu etik ilke, kanser hastaları açısından aynı zamanda deontolojik ve yasal bir yükümlülüktür.

Bir Cerrah Yaptığı Ameliyatın Büyüklüğü İle Değil, Küçüklüğü İle Övülmelidir
Alman atasözünde dediği gibi “ Bir cerrah yaptığı ameliyatın büyüklüğü ile değil, küçüklüğü ile övülmelidir.” Bu bağlamda yarar ve zararın dengelenmesi ameliyat edilecek organ ve dokularda sınırların optimum düzeyde belirlenmesi cerrahın başarısının ölçütü olacaktır. En az zarar vererek en yüksek yararı elde etmeyi hedeflemelidir.

Araştırmalara Göre Hastalara Yapılan Bilgilendirmeler Yetersiz
Günümüzde hastalara hastalıkları ile ilgili açıklama yapılıyor. Hastaya doğrunun söylenmesi hekim-hasta ilişkisinde güven ilişkisi açısından önemlidir. Ancak araştırmalar göstermiş ki hastalara yapılan bilgilendirmeler yetersiz oluyor. Hastalar, hastalıkların nedenlerini ve ne olduğunu biliyorlar, öğreniyorlar ancak prognozları ile ilgili yeterli bilgi alamıyorlar. Bunun nedeni olarak da hekimlerin hastalığın prognozu ile ilgili güvenilir bilgi verememesi gösteriliyor. Araştırmaya göre hekimlerin yaptığı tahminlerin 1/5’in doğru çıkıyor. Tıp etiği açısından prognoz hakkında mümkün olduğunca rakamsal ifadelerle konuşmamak tercih ediliyor. Hastanın “sadece sayısal bir değer olmadığı” unutulmadan, güvenilir bilgi sunulmalıdır.

Hastaya Operabl ve İnoperabl Durumları Nasıl Söylenmelidir ?
Kötü haberi verirken temel iletişim kurallarına dikkat edilmelidir. Görüşme sırasında hastasını tüm korkuları, duyguları, gereksinimleri ve istekleri ile kabul eden, onu bir hasta veya hastalık olarak değil bir insan olarak gören, bilgilendirme ve bilgi almada rahat ve aceleci olmayan bir doktorun hastasıyla iletişimi tüm hastalık sürecinde başarılı olacaktır. Cerrah, kanser hastalarına operabl durumda tanıyı ve yapılacak ameliyatı onun anlayabileceği bir dille, açık biçimde anlatmalıdır. Hastalar, uygulanacak tedavi yöntemi ile hastalıktan tamamen kurtulup, kurtulmayacaklarını sorduklarında, kesin garanti vermeyip, inancının bu yönde olduğunu, garanti vermeden, hastayı umutsuzluğa düşürmeden açıklamalıdır. Operasyon İnoperabl hastalarda daha güç olmakla birlikte, hastalıklarının adını başka birinden değil, uygun biçimde hekimden duymaları daha doğru bir yaklaşım olabilir. Ancak “Sizde kanser var. Ameliyat zamanı da geçmiş!” biçiminde değil, kanserin pek çok türü olduğunu, kimi türlerinin ameliyata gerek kalmaksızın başka yöntemlerle kurtulduğunu, gereksiz yapılacak ameliyatın zararlı olabileceğini, gerekirse ileride yine ameliyat olabileceğini anlatmak gerekir. Böylece hasta kendisinden bir şey saklanmadığı için güvensizlik duymayacak, böylece, ilerde palyatif bir ameliyat gerekirse “Hani bana ameliyat yapılmazdı?” sorusu zihninde oluşmayacaktır.

Ulusal Tıbbi Etik Proje Yarışması
“Kanser ve Etik” konusunu tüm boyutları ile tartışmak amacı taşıyan ve gelecek kuşakların bu ikilemli konuları çözmelerine olanak sağlayacak dinamik bir süreci paylaşmak istiyorum. Çevre etiğinden, tıp etiğine uzanan bir uygulamalı etik çerçevesinde tartışılabilecek yönler içeren konumuzun tüm yönlerini kapsayan bir yarışma planladık. Tıp fakültesi öğrencilerinin tıbbi etik sorun kümeleri hakkında farkındalıklarını artıracak ve çözümleme becerilerini geliştirecek bu yarışmanın ana teması “kanser ve etik” olacak. 2. Ulusal Tıbbi Etik Proje Yarışması geçen yıl olduğu gibi Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı tarafından düzenlenecektir. Ana konusu “Kanser ve Etik” olan yarışma 29 Nisan 2011 tarihinde Ankara’da yapılacaktır. Yarışmaya son katılım tarihi 18 Şubat 2011’dir.”

Yorum bırakın

TIBBIN DUAYENLERİ: NESRİN ÇOBANOĞLU

Alanında özgün 4 kitap yazan, Dünya’nın değişik ülkelerini de kapsayan 811 konferansta konuşma yapan, çok sayıda uluslararası ve ulusal makalesi olan, hem hekimlikteki kariyeri ile Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı hem de Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Uzmanlığıyla Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktora dersleri veren Dr. Nesrin Çobanoğlu, her biri ilgi uyandıran geniş katılımlı konferanslarını, çıkar çıkmaz tükenen kitaplarını, Gazi Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü’ndeki çalışmalarını ve hayatını Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı.

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı aynı zamanda Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde görev yapan Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu, başarılı bir kadın hakları savunucusu. Farklı fakültelerde uzmanlık almasının nedenlerini, eğitim hayatı boyunca birinciliklerle dolu başarılarını ve neden “etik” üzerine çalıştığını Sağlık Dergisi’ne anlatan Doç. Dr. Çobanoğlu, hayatın bazen bir cümleye göre yönlendirilebileceğini söylüyor. Doç. Dr. Çobanoğlu, eşinin Murat Belge’nin Tarihten Güncelliğe kitabından aktararak “Somut Bugün, Soyut Bir Yarın Uğruna Feda Edilmeli mi?” sözünün, hayatının temel taşı haline geldiğini kaydetti. Kendi ağzından çok yönlü başarılarını, hayatını ve yaşadıklarını dile getiren Doç. Dr. Çobanoğlu şunları anlattı:
“Aslen Gaziantepliyim ancak babamın işi nedeniyle Elazığ’da doğdum. Benden önce 5 çocukları vardı, hepsi üniversitedeyken ben boş kalan evde özlemi hafifletmek ve sevilmek için doğurulan son çocuğum. Doğduğumda kardeşlerim üniversitede okuyordu ve hepsinin ortak özellikleri herkes kendi okulunun birincisiydi. Babamın hala konuşulan ve kullanılan buluşları vardır. Bende üniversiteye kadar hep birincilikler ve birçok başarı ödülleri aldım. Üniversiteye o kuşağın tüm hekimleri gibi ilk binlerde yer alıp, ilk tercihimi kazanarak başladım.

En Büyük Şansım Ailem
En büyük şansımın ailem olduğunu düşünüyorum. Kocaman kütüphanesi olan bahçeli, havuzlu bir evde, sıcak sevgi ve bilinçli bir ilgiyle büyüdüm. İyi eğitimli ve akıllı ablalarımın varlığı her zaman en büyük hazinemdir. Ben doğduğum yıl, en büyüğümüz olan Abim, İTÜ Elektrik Mühendisliğinden mezun olmuş. Öğretmen olan Nermin Ablamın müziğe ilgisinin bana yansımasıyla, 11 yaşında keman dersleri almaya başladım. Böylece, üniversiteye kadar klasik keman çalmayı öğrendim. Gazi Üniversitesi’nden mezun alanında öncü olan Modacı Pervin Ablam sayesinde tüm hayatım boyunca hep özel tasarlanıp, hazırlanan giysi ve takılarımla kendimi çok özel hissettim. Onlarla sohbet etmeye alıştığım için, hala o yaş kuşağıyla daha iyi anlaşırım.

Öğrenmeyi Hep Sevdim!
Herhangi bir konuda çalışırken, zorunluluk olarak değil, severek öğrendim. Ben bunu öğreneceğim özgüveniyle pozitif baktım, sıkılmadım. Öğrenmek varoluş nedenim gibiydi. Öğrenmeyi hep sevdim!

Etiği Seçmem Tesadüf Değil
Cerrahpaşa Tıp Fakültesini seçme nedenim, Cerrahpaşa’nın adı, İstanbul ve deniz birlikte olduğu için ilk tercihimdi. İstanbul bir Dünya kentidir. Tıp okurken ilk zamanlar anatomi ve fizyolojiyi ilgiyle öğrendiğimde, sokakta insanlara bakarken, kemikleri, kasları, damarları ve sinirlerine kadar vücudu biliyor olduğumu düşünür, hekimliğin ayrıcalığını hissederdim. Derslere devamlılığa dikkat ederdim. Ancak not tutmazdım. Duyduklarımı ve gördüklerimi asla unutmam. Derslerle ilgili merak ettiğim konuları, araştırır ve okurdum. Cerrahpaşa’da o dönem sınav sistemindeki değişiklikler nedeniyle de olsa gerek, altı yıl boyunca hiçbir sınavda hiçbir zaman. hakkına kalmadan geçen 8 kişiden biri olarak, gazetelere haber olmuştuk.
Üniversite okul olmasının dışında bir kültür ortamıdır. Ders çalışırken, tıp kitapları okurken onların yazarını da araştırırdım. Sınav için çalışmazdım. En yoğun sınav dönemlerinde bile felsefe kitapları okurdum. Yani bir tür “Tıp Felsefesi” diyebileceğimiz Tıp Etiği’ni seçmem tesadüf değildi. Okulda her zaman başarılıydım. İlgilendiğim çalıştığım konularda deliler gibi “tutkuyla” çalışarak hızlı öğrenmek, öğrenmeyi sevmek, çok hızlı okuyabilme yeteneğim ve güçlü hafızam şansım oldu.

Özden Toker ile Ismet Paşanın EKG’sine bakarken

Birinci Sınıfta İlk Doğumumu Yaptırdım
Üniversitede öğrenci evimin duvarları maviydi, geniş, sıcak ve okulun tam karşısındaydı. Penceremin altındaki ağacın dalları arasında, üniversitenin üzerinden denizi görüyordum. Evimin okula yakın olmasından dolayı nerdeyse her gece acil, kadın doğum ve cerrahi alanlarında gönüllü nöbetlere giderdim. İliklerime kadar hekim olmanın keyfini yaşayarak geçen bir eğitim sürecim oldu. Birinci sınıfta ilk doğumumu yaptırdım! Bu süreçte birçok cerrahi vakayı uygulamalı olarak, pratiğiyle birlikte öğrendim. Böylece teoriyi görerek ve uygulayarak öğrendim.

Hekimlikte “Pardon” Yoktur
Tıp fakültemizde ameliyatları öğrenciler izleyebiliyordu. Bende sık sık izlemeye giderdim. Ameliyathanenin üstünde çepeçevre orayı görebildiğiniz camlı bir bölme vardı. Ses bağlantısı da olduğundan, görerek ve dinleyerek eğitim vakalarını izlememiz mümkündü. Kadın doğum ve cerrahinin ortak yaptığı, 16 yaşında karnında kitle olan genç bir kızın ameliyatı vardı. Cerrah bistürüyü vurdu, su fışkırdı. Kız hamileymiş. Cerrah bisturiyi fırlatıp, ameliyathaneden öfkeyle çıktı! Cerrah, ameliyata başlamadan gebelik testinin yapılıp yapılmadığını sormuştu, duyduk. Ancak kadın doğum hocası, hastanın tanıdığı bir ailenin bakire kızı olduğunu söyledi. Bu vaka benim için çok eğitici oldu. Tıpta insanla uğraşıyoruz, her zaman her şey olabilir. İkisi de halen Türkiye’nin önde gelen saygın ve ünlü ismi olan ve o yılların parlak genç hocalarıydı. Bu ameliyatla alanında başarılı olsa da herkesin hata yapabileceğini gördüm. Hekimlikte “Pardon” yoktur. Mükemmel olmak zorundasınız. Her zaman!

“İlk Aşkım Olan Eşimin, Gözlerine Baktığımda Aşkı Hissettim”
Eşim Murat ile tıp fakültesinde 1. Sınıfta tanıştım. 17 yaşındaydım ve eşimi ilk gördüğümde aşık oldum. Gözleri, simsiyahtı. İçinde binlerce yıldız olan aydınlık siyah çekik gözler! Ama hep onu görünce kaçtım. Kendimden, beni sarsan duygularımdan korktum! Ve o çok çapkındı. Dört kişi birlikte nöbetlere kalıyorduk. Murat bana aşık olduğunu söyledi. Daha önceleri başkalarına dediğim gibi “hayır” demeliydim, diyemedim. Cevap vermeden kaçtım.

“Somut Bir Bugün, Soyut Bir Yarın Uğruna Feda Edildi” Murat Belge
Bir hafta sonra ortopedi dersinde Murat geç geldi ve ben dersi dinlerken yanıma oturdu, ellerimi tuttu ve yüksek sesle “Ne diyeceksin bana! Ben dayanamıyorum artık. “Evet” mi “hayır” mı?”dedi. Hocamız Prof. Dr. Nişan dersi kesti; anlayışlı ve sevecen bir ses tonuyla bu “deli”kanlı ile beni sorunumuzu çözmemiz için dışarı gönderdi. Sonrasında okuldan çıktım, ilk gelen otobüse bindim, Murat’ta arkamdan geldi. Otobüste parayı Murat verdi, muavin bana “yenge” dedi. Ben çok kızdım tabii. Aklım “hayır” derken kalbim “evet” dememi istiyordu. Yaman bir çelişki! Kitapçıya girdik, birkaç kitap aldım. Bu esnada, Murat Belge’nin kitabından “Somut bir bugün, soyut bir yarın uğruna feda edildi” cümlesini gösterdi. Sonrasında da kararımı vermemde ve yaşam felsefemde bu sözün derin etkisi oldu. Tıp fakültesi bitmeden evlendik.

Askerde Eşime Çuvallar Dolusu Mektup Yazdım
O yıllarda ansızın konulan Mecburi hizmetle Nevşehir’e gittik. Ben hastane aciline, Murat ise “iriyarı” olduğu için cezaevine atandı! Cezaevi doktorluğu o yıllarda konulan bir kadroydu. Murat, Hakkari Şemdinli Derecik mevkiinde askere gitti, ben 4-5 aylık hamileydim. İran, Irak ve Türkiye sınırındaki bir dağın tepesindeki karakolda Jandarma komando olarak askerlik yaptı. Güneş harekat bölgesi ve çatışmaların en çok olduğu dönemdi. Yolu yok, telefonu yok ve tehlikeli bölge. Murat askerdeyken sabah, öğlen ve akşam mektup gönderdim. 3-4 ayda bir helikopterle çuval içerisinde pirinç, un gibi gıdalar giderken; bunlar da “Dr. Murat’ın mektupları” diye, çuvalla mektuplarım gidermiş.
Hamileliğimin çoğunda yalnızdım, doğumuma eşim 3 günlüğüne geldi ve hiç uyumadı. Nüfus dairesinde, canım oğluma en çok hangi isimle seslenmek istediğimi düşünüp, karar verdim; “Murat Can” ! Murat 18 ay sonrasında askerden döndüğünde, kucağımda bebeğimizle karşıladım.

Cezaevinde İşkenceye Karşı Mücadele!
Askerden dönen eşim, yine cezaevinde göreve başladı. Ancak o dönem cezaevinde çok farklı olaylarla karşılaştı. O dönem 12 Eylül sonrası, cezaevleri sağcı ve solcu birçok genç insanla doluydu. Bizzat başsavcı tarafından sakat kalmalarına neden olabilecek biçimde Şiddet uygulanan mahkumlara, işkenceyi belgeleyen rapor veren Murat’a ağır baskı uyguladılar. Saldırdılar. Olayların dışa yansımaması için baskı gördük. Ancak yine de yılmadık, mücadele ettik. Sonunda da şiddet olaylarının gündeme getirilmesini sağladık ve o kişiler yargılandı. Ceza aldılar. Böylece o dönemde işkenceye karşı çıkan, bu nedenle çok sıkıntı yaşayan ilk hekimlerden olduk. Türk Tabipler Birliği ve Birliğin o zamanki Başkanı Prof. Dr. Nusret Fişek bize çok destek verdi. Başsavcı, “böyle bir şey yok” derken, Fişek tarafından Bakanın masasına konulan raporlar ve filmlerle hesap sorulunca, kendi dövdüğü mahkumlarla ilgili olaya dava açmak zorunda kaldı. Gardiyanlar yargılandı, ceza aldılar. Bizlerde görevi kötüye kullanmaktan yargılandık. Beraat ettik. Murat’ın suçu darp ve işkence raporu vermek ve belinde kırık olan iki mahkumu hastaneye sevk etmekti (görevini yapmak), benim suçum ise raporları TTB aracılığıyla Bakan’a iletmekti. Zaten dava bu raporlar sayesinde açılmıştı. Çelişkiye bakar mısınız? O yıllarda, Nokta, Tempo Arena gibi dergilerde “Hekimlik Onuru’nu savunan Hekimler” olarak kapaktan haber olduk. Toplumsal destek ve hekimlerin desteği hep yanımızdaydı. 1989 yılında Dr. Cengiz Kılıç Tıp Ödülü ile İnsan Hakları ve Demokrasi Ödülü Murat Çobanoğlu’na verildi. Ödülü alırken “Sadece “hekim” olarak görevimi yaptım” dedi. Biz sadece mesleğini çok seven, onurunu koruyarak doğruyu yapan hekimlerdik. Bedeli bazen çok ağır olabiliyor.

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Sınavı ile Tabip Odası Seçimleri Aynı Dönemdi
Kamu yönetimi ve siyaset bilimini okumaya bu yaşadıklarımdan sonra karar verdim. Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi, TODAİE denilen kurumda “Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi” mastır programına başvurmak üzere, ÖSS tarafından yapılan bir sınava girdim. Hekim olarak, sınava girmem için yasal bir engel yoktu, ancak “kazanamazsınız” dediler. Konular çok farklıydı. Aynı yıl içinde tabip odası seçimleri de vardı. On gün arayla sınava da girdim, seçimlere de katıldım. Sınavı ilk sıralarda kazandım. Ankara Tabip odası yönetim kurulu üyeliğine ve genel sekreterliğe seçildim.

Ankara Tabip Odasının En Genç ve İlk Kadın Genel Sekreteriyim
Nuriye Ortaylı ve Füsun Sayek ile birlikte TTB’nin ilk kadın komisyonunu kurduk, Beyaz yürüyüşü yaptık. Ben sıradan bir hekim olarak yaptıklarımla seçildim, hiçbir zaman ideolojik bir duruşum olmadı. En genç ve ilk kadın genel sekreter olarak, kızlık zarı kontrollerine karşı hekim tutumu ve TUS negatifler konularında aktif rol oynadım. TUS kazanamadıkları halde, yurt dışına gidip birkaç ay sonra ülkemize asistan olarak dönenenleri engelledik ve bu haksız durumun önüne geçtik. Oldukça aktif bir dönemdi.

Siyaset Bilimi ve Etik Çalışmalarım
Ben master yaparken eşim Beyin Cerrahisi asistanlığına başladı. O dönem Prof. Dr. Yaman Örs, “Tıp Etiği” kavramını ilk kez Türkiye’nin gündemine getirdi. Konuşmasını dinledikten sonra hekim kimliğimle var olabileceğim, hem de kamu yönetimi ve siyaset bilimi birikimimi birlikte kullanabileceğim alanın “Etik” olduğuna karar verdim. Hekimlik, bütün ilgi alanlarım ve felsefeyi buluşturan, bana en uygun alan diye düşündüm. Sınavlara girdim ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde Etik çalışmaya başladım. Tıp ve siyasaldan öğrendiklerimi, hekimlik deneyimim ve Tabip Odası Yönetimindeki birikimimi birlikte yoğurdum ve yepyeni bakış açıları kazandım. Ayrıca, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi uzmanlığını dereceyle bitirenler arasından seçilerek, Almanya’nın Berlin Eyaleti İçişleri Bakanı tarafından, Almanya’nın yerel yönetimlerini incelemek üzere burslu olarak davet edildim. Berlin Duvarı yeni yıkıldığı için bugünün Berlin’inden farklı, iki Berlin’i birlikte görebileceğim özel bir dönemdi.
Gazi’de WHO, WMA, MSIC’in önerdiği eğitimle uyumlu; Evrensel Tıp Etiği Eğitimi
Başkent Üniversitesi ve Gazi Üniversitesi’nde Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı’nın kuruculuğunu yaptım. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde şu anda verdiğimiz etik eğitimi WHO, WMA, MSIC’in önerdiği eğitim biçimiyle uyumlu, evrensel standartlarda bir tıp etiği eğitimidir. Dönem1,2,3 ve Dönem dörtlerde 1 yıla yayılan staj dersi var.

“Toplumsal Dinamikleri Harekete Geçiren Kadın”
Human Rights Watch 1993 dünya raporunda hakkımda “Toplumsal dinamikleri harekete geçiren kadın” diye söz eder. Kadına desteği olan insanlardanım. Bir hastane başhekimi 17 yaşındaki bir hemşireyi makamında tokatlıyor. Olayı duyan eşim ve arkadaşları, şiddet olayına karşı hastanede gösteri yaptı. Bende bu olay ile ilgili tarafsızlık ilkesi gereği karışmadıklarını söyleyen kesimlere yönelik “Tarafsızlık” üzerine bir yazı yazdım. “Tokatlanan güçsüz bir kişi var ve bu durumda susmak zaten güçlü tarafı seçmektir”. Eşitler arasında tarafsız kalınır. Bir taraf çok güçlüyken, diğer taraf zayıfsa bu durumda tarafsız kalınamaz.
Gazi Üniversitesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi AD Başkanlığımın yanı sıra Gazi Üniversitesi Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü dönemi kadın hakları konusunda akademik ve aktivist kimliğimin buluştuğu bir görev olmuştur. Sayısız önemli etkinlik ve Türkiye’de ilk kez Gazi Tıp Fakültesi’nde, Özerk yapıda kurulan “Kadına Yönelik Şiddeti Önleme Birimi” o dönemde yaşama geçmiştir.

Hayatımın Sac Ayağı
Hayatımı oluşturan önemli öğeleri sac ayağına benzetirim. Bunlar; ailem, işim ve spordur. En güç koşullarda bile ailemi ihmal etmedim. Sorunları aşmak için, sevgiyle bakmak gerekiyor. Evimin kapısından girdiğim anda işteki güncel sorunlardan arınırım, şarteli kapatırım. Yemeğimi kendim yaparım. Murat, sevgi dolu ve pozitif olmasaydı bunları başaramazdım. Ailemle birlikte olduğum zaman net olarak onlarla birlikteyimdir. Eşim ve oğlum yattıktan sonra çalışırım. İşimde yaşadıklarımı evime yansıtmam. Oğlumun her şeyiyle ben ilgilendim. “İnsanın hırsı ve aklı belli bir dengede olmalıdır. Hırsı aklının bir milim bile ötesindeyse bedeli çok ağır olur” sözü benim için çok etkili olmuştur. İnsanın hırsı motive edici güçtür. Dengeyi iyi kurmak gerekir. Arada “mavi fırtına” kavgalar yaşansa da hep çok sevdiğim ilk askımla evlenmek ve oğlumun varlığı mutluluğumdur. Her haliyle çok sevdiğim ama sıra dışı ulusal ve uluslararası başarılarıyla defalarca tescillenen zekasıyla oğlumun annesi olmaktan gurur duyuyorum. Şu anda Oğlum da Carnegie Mellon Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği ve Pittsburg Tıp Fakültesinin ortak doktora programında, tam burslu “ilaç tasarımı” üzerine çalışıyor ve yine dönem birincisi oldu. Henüz 23 yaşında ve yayına kabul edilen 4 SCI makalesi var.

Sporun Mücadeleci Yapıma Büyük Etkisi Oldu
Sporda lisanslı olarak, atletizmde üniversiteler arası müsabakalarda ikinciliğim var. Judoyu eşim sevdiği için başladım. Judo da eşim, oğlum ve benim derecelerimiz vardır. Lisanslı dağcıyım. Dağcılık azim ve kararlılığımı oluşturmada çok etkili olmuştur. Dağa tırmanırken yola asfalt dökmüyorlar, zirveye giden yola tırmanmak gerekiyor. Dağcılık, hekimlik gibi hata affetmez, bazen sizin hatanız olmasa da koşullar nedeniyle çok güç anlar yaşayabilirsiniz. Bu anlarda bazen, “Ne işim var burada” diye düşünürüm sonra zirveye ulaştığımda, uzaklara bakıp, o sessizlikte, “başarmanın sadeleştiği durumda” ama gururla; güven içinde evde oturan TV izleyen insanların yasayamadığı çok özel anlar yasadığımı düşünürüm. Tırmanırken zirveye ulaşacak yolda engellere değil, zirveye kilitlenirim “go for it!” derim. Dağcılık, çok sevdiğim felsefe alanına ilgimi boyutlandıran katkılar sunmuştur. Ayrıca, Kayağı 15 yaşındayken, Uludağ’da 1 günde öğrenip, hocamı şaşırtmıştım.

Datça’da Etiğin Doğduğu Yerde “Etik Akademisi” Kuracağım
Datça’da bahçe içerisinde taş bir binada “Etik Akademisi” kurma hayalim var. Hekimliğin meslek olarak doğup, geliştiği ve felsefenin anayurdu olan bu topraklarda nar ve portakal ağaçları içerisinde bir akademi kuracağım.

“Ben Öğrencilerime Güveniyorum”
Hayatımda beni çok duygulandıran ve iyi ki bu işi yapıyorum dediğim iki olay var. Birisi, Toplumsal Etik Derneği tarafından TÜBA’nın kurucusu Dünyaca ünlü bilim kadını Prof. Dr. Ayhan Çavdar’ın elinden “Türkiye Etik Ödülü”nü almamdır. Diğeri ise, öğrencilerimden gelen geri bildirimlerdir. Sadece Türkçe Tıp Öğrencilerime yılda 260 saat ders veririm. İngilizce Tıp ve Doktora derslerimi saymıyorum bile; yine çok yoğun sabahtan akşama aralıksız çalıştığım bir gün, dersten geldim ve “Neden bu kadar çalışıyorum, kimse farkında bile değil” diye düşündüm. Masamda mesaisi bittiği için çıkan sekreterimin bıraktığı, öğrenci geri bildirimleri zarfını gördüm. 200 kişilik sınıftan, 150 tane bana özel yazılmış görüşün olduğu zarfı açtığımda o kadar güzel sözlerle karşılaştım ki gözlerim doldu. Çok iyi bir iş yaptığımı anladım. Beni gururlandıran mutluluklar öğrencilerimin başarılarıdır. En büyük başarım, geleceğin “iyi hekimleri” öğrencilerimdir.

Bir Yaşama Birkaç Hayat Sığdırmak
Hedeflerimi önce kafamda belirlerim, insanların ne dediğini dinlemem sonunda da yaparım. Özgüven çok önemlidir. ABD’de ders verdim, oradaki öğrencilerle buradaki öğrencilerim arasında gözlemlediğim en temel farklardan birisi; burada tıp öğrencileri çok zeki, oradaki öğrencilerin ise özgüveni çok yüksek. Buradaki öğrencilerin özgüvenini yükseltmemiz gerekiyor. Şu anda Gazi Tıp Fakültesi’nde çok iyi bir tıp etiği eğitimi verilmesi için uğraşıyoruz. Tıp fakültesine ilk geldiğim dönem, 4. sınıfların derslerine ilk girdiğimde, bildikleri soruları bile yanıtlamaktaki çekingenliklerinin nedenini sorduğumda; bir ders önce bir hoca tarafından kendilerine “saksı kafalılar” denildiğini söylediler. İşte öğrencilerin özgüveninin yok olmasına neden olan bir örnek. Bir tıp hocasının meslektaşlarına hitabı acı ama gerçek. Onların her biri geleceğin hekimleri ve çok değerliler. Öğrencilerime karşı etiği öğretme sorumluluğum ve sevgi bağım vardır. Sizin yarışınız birbirinizle değil, kendinizin rakibisiniz derim. Ayrıca dakik olmaya özen gösteririm. Yoksa bir yaşama birkaç hayat sığdıramazdım. Yaşamayı, üretmeyi ve hayatı seviyorum. Hayatı dolu dolu yaşıyorum.

Tıp Etiği Alanında 4 Kitap Yazdım
Kitaplarımla ve öğrencilerimle iz bırakmak istiyorum. “Söz uçar yazı kalır”, Hekimliğimin ilk gününden bu yana (kamu yönetimi alanıyla birlikte) toplam 811 konferansta konuşma yaptım. Ancak kitaplarımın benim için ayrı bir yeri vardır. “Tıp Etiği”, “Kuramsal ve Uygulamalı Tıp Etiği” ve yakın zamanda çıkacak olan “Biyoetik – Biyopolitikalar” isimli kitaplarım benim en güzel hazinelerim. Ayrıca, 21 kitap bölümü yazdım. Bir de Editörlüğünü yaptıklarımdan ve yine hemen tükenen “Etik Kurullar” kitabını önemsiyorum.

Tarhun Otu ve Faydalarına İnanırım
Hititler zamanında, fırtına tanrısının “kutsal otu” olarak bilinen “Tarhun otu”nu, taze ya da kuru olarak çok severim ve yemeklerimde kullanırım. “French Taragon” denilen, Ankara ve Antep’te yetişen, tıbbi bitkilerde de birçok yararı bilinen bir bitki. Bir de kefir yoğurdunun yararına çok inanıyorum. Yakın çevreme yemeleri için mayasını dağıtarak yaptırıyorum. Dünya mutfakları ilgimi çeker. Pek çok ülkenin mutfağını yerinde tattım ama Antep Mutfağı Favorimdir. Yemek yapmayı, yeni tatlar yaratmayı severim. Ekşi ve tatlı kuru meyvelerle tatlandırılan geleneksel Osmanlı yemeklerini günümüze uyarlamayı seviyorum. Portakal kabuğu ile tatlandırılmış bonfile çok hoş bir lezzet oluşturuyor. Ekşi ve tatlıyı özlerini koruyan biçimde aynı yemekte birlikte tatmayı seviyorum

Hayatımda iz bırakan kitap, film ve müzikler vardır
Tüm uğraşlarımı ve hayatımdaki her şeyi seviyorum. Okumaktan zevk aldığım Nikos Kazancakis’in yazdığı “Zorba”, Richard Bach’in “Martı”, Platon’un “Diyaloglar” ve “Devlet”, Hans Reıchenbach’ın “Bilimsel Felsefenin Doğuşu”, Dr. Frank Vertosick’in “Beynine Bir Kez Hava Değmeye Görsün” ve Balzac’ın “Iki yeni Gelin” isimli kitapları beni etkileyen yapıtlardır. “Hair Musical-Bırak Güneş İçeri Girsin” ve “Hayat güzeldir” filmleri hayatımda iz bırakmıştır. Müzikte de klasik caz dinlemeyi severim, Sting ve Leman Sam’ ı çok beğenirim.”

22 Yorum

ARAŞTIRMANIN GÜCÜ

Amerika’da yaptığı çalışmalar sonucunda EECP yönteminin kalp yetmezliği tedavisinde güvenirliği ve etkinliğini, FDA onayı alarak ispatlayan Pittsburg Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı EECP Tedavi Laboratuvarı Direktörü Doç. Dr. Özlem Soran, çalışmalarını ve başarı öyküsünü “Kişiliğimizin Tıbbi Etik’le Buluşması Konferansı”nda anlattı.

Kişiliğimizin Tıbbi Etik’le Buluşması Konferansı Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı tarafından düzenlendi. Tıp Etiği Konferansları kapsamında, Pittsburg Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı EECP Tedavi Laboratuvarı Direktörü Doç. Dr. Özlem Soran “Ağacın Geçici Gölgesi mi, Ağacın Kendisi mi? Kişiliğimizin Tıbbi Etik’le Buluşması” başlıklı bir konuşma yaptı. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu’nun açılış konuşmasıyla başlayan konferans; Prof. Dr. Rıdvan Ege’nin katılımıyla renklenirken öğretim üyeleri ve öğrenciler tarafından büyük ilgiyle takip edildi.
Yaptığı çalışmaları hem özel hem de iş hayatından örneklerle anlatan Doç. Dr. Soran, konuşmasında iyi gözlem yapabilmenin yanı sıra, gözlemi araştırmaya dökebilmenin önemine dikkat çekerken araştırmalarda mutlaka risk/yarar oranının iyi değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

“Kontrandikasyonu, Endikasyona Çevirmek İçin Önemli Girişimlerden Geçmek Gerekiyor”
Yaptığı çalışma ile kalp damar tıkanıklığında (koroner arter hastalığı) uygun bulunmayan EECP yönteminin, sanılanın aksine başarılı sonuç verdiğini FDI onayı alarak ispat eden Doç. Dr. Soran, çalışma hakkında şunları kaydetti: “Koroner arter hastalığında damarlarda oluşan tıkanıklık, günümüzde by-pass ve stent uygulaması ile tedavi ediliyor. Bu tedavi yöntemleri her ne kadar tıkanıklığı çoğu zaman başarı ile tedavi etse de damarlarda tekrar tıkanıklık oluşmasını ya da hastalığın ilerleyip başka damarlarda da görülmesine engel olabilen tedavi yöntemleri değillerdi. Bu sebepten dolayı araştırmacılar senelerdir sadece tıkanıklığa yönelik tedavi yapmaktansa hastalığın oluşmasını yavaşlatacak ya da yeni kılcal damar ağı geliştirebilecek tedavi yöntemleri geliştirmek için çalışıyorlardı. 1995 yılında koroner arter hastalığı tedavisinde kullanılmak üzere FDA onayı alan ve 1999 yılından beri Amerikan devleti ( medicare; bizdeki sağlık güvenlik kurumu dengi) tarafından ödeme kapsamına alınan EECP tedavisi, kalpte kollateral dolaşım denen kılcal damar ağı oluşumunu geliştirerek, nörohormon dengesini sağlıyor. Damarlarda koruyucu görevi olan endotel tabakasının fonksiyonunu iyileştirerek bypass ve stent yöntemlerine destek oluyor. EECP tedavisi günde bir saat uygulanıyor ve 35 gün devam ediyor. Hastane yatışı gerekmeden hastanın ayaktan gidip gelerek tedavi gördüğü bir sistemdir. Tedavi sistemi alt ekstermitelerde (bacak ve kalcalar) dolaşan kanı kalbin gevşeme fazında kalbe göndererek kalbin kanlanmasını artıran, kalbin kasılma fazında ise kalbin önündeki yükü azaltarak kalp kasılmasını güçlendiren bir mekanizma ile çalışıyor. Bugüne kadar 14 binin üstünde hastada araştırmalar yapılmış, 200 binin üstünde hastada ise tedavi rutin olarak kullanıldı. Gerek araştırma hastalarında olsun gerekse günlük rutin kullanımda olsun hastaların tedaviye cevabı yüzde 8’dir. Ancak bu tedavi yönteminin daha önceki yıllarda kalp yetmezliğinde kullanılamayacağı düşünülmekteydi. Oysaki öngörülenin aksine kalbin önündeki yükü azaltan bu tedavinin kalp yetmezliğinde fizyolojik ve hemodinamik açıdan düşünüldüğünde güvenilir bir şekilde kullanılabilir olması gerekiyordu. Buradan yola çıkarak oluşturduğum hipotezi projeye dönüştürdüm. Tıbbi etiğin en önemli unsurlarından biri risk/yarar oranıdır. Bu oranı çok iyi değerlendirdikten sonra gerekli izinleri ve hasta onamlarını alarak, ekip arkadaşlarımla birlikte araştırmayı başlattık. Daha önce yapılan etiketlemede kalp yetmezliğinde kullanılması düşünülmediği için kontrandikasyonu, endikasyona çevirmek için önemli girişimlerden geçmek gerekiyordu. Sadece güvenilirlik çalışmasını yapabilmek için FDA’den onay almak zorunda kaldık. Çalışmayı tamamladığımızda, FDA çalışmamızı hızlandırdı çünkü kalp yetmezliğinde önemli iyileşme olduğunu gördük. Fonksiyonel kapasite ve hastanın yaşam kalitesinde önemli iyileşmeler mevcuttu. 2 yıl süren uzun çalışmalarda istenmeyen bir durum olmadan hastaların hayatta kalma oranlarını inceledik ve başarılı olduğunu gördük. Bu tedavinin acil servis yatışlarında ve hastane yatışlarındaki etkisini değerlendiren çalışmalar yaptık. O çalışmalarda da hastaların acil servis yatışında ve hastane yatışında yüzde 80’lere varan oranlarda azalma saptadık. Avrupa’dan da yapılan araştırma sonuçları yüzde82’lere varan hastane yatışlarında azalma olduğunu gösterdi. 4 yıl süren çalışmalar sonucunda FDA, 2002 yılında bu tedavinin kalp yetmezliğinin tedavisinde de kullanılmasına onay karar verdi.”

“Bugün ABD’de EECP Tedavisi Gören 200 Binin Üzerinde Hasta Mevcut ve Bunların 3’te Biri Kalp Yetmezliği Hastası”
“Bence araştırmacı olmanın güzelliği, hayatınızda hiç görmeyeceğiniz ve hiç tanımayacağınız insanların hayatlarına dokunabilme şansına sahip olmak. Bugün ABD’de EECP tedavisi gören 200 binin üzerinde hasta mevcut ve bunların 3’te biri kalp yetmezliği hastası” diye konuşan Doç. Dr. Soran, etikte sadece hastanın yararı ve doktorun korumacılığına bakılmaması gerektiğine dikkat çekti. Doç. Dr. Soran, etiğin odaklanması gereken noktalardan birinin, tedavilerin maliyeti, o ülkede uygulanabilirliği değerlendirilmesi olduğunu söyleyerek,araştırma sonucunun ülke şartlarında kullanılabilecek olması ve araştırmanın boşa gitmemesi gerekliliğini işaret etti.

Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e açıklamalarda bulunan Doç. Dr. Soran, “Türkiye’de bu tedaviyi kullanan 8 merkez var. Bunlar içerisinde Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi de yer alıyor. Bu tedavi yönteminin maliyeti düşük, hem devlet bütçesi hem hastalar açısından faydaları yüksektir. Buna rağmen Türkiye’de sosyal güvenlik ödeme planı içerisinde halen yer almıyor. Oysaki Amerika dahil birçok ülke de devlet tarafından tedavi ödenmekte. EECP tedavisini devlet sağlık ödeme kapsamı içine almalı ki, sadece parası olan hastalar değil aynı zamanda, bu maliyeti düşük, ülke koşullarımızda uygulanabilirliği kolay tedaviden genel olarak Türk hastalarda yararlanabilsin” dedi.

“ABD’de Bir Senede Kalp Yetmezliği İçin 38 Milyar Dolar Harcanıyor”
Kalp yetmezliği hastalarının tedavi edilmesinde belli hedefler olduğunu dile getiren Doç. Dr. Soran, “Hedefimiz sadece hastanın yaşamını uzatmak değil aynı zamanda, hastanın yaşam kalitesini arttırmaktır. Fonksiyonel kapasiteyi arttırabilmek, şikayetleri azaltmak için önemli. Hastaların hastaneye yatışlarını azaltabilmek, sadece hastayı değil, ülke ekonomimizi de büyük bir yükten kurtarıyor. ABD’nin bir senede kalp yetmezliği için harcadığı 38 milyar doların, 23 milyon doları tekrarlayan hastane yatışlarından kaynaklanmaktadır” diye konuştu.

“Kalp yetmezliği Hastalarında Eğitim ve Takip Grubu Çalışması ile Maliyetin Düştüğünü Gösterdik”
Doç. Dr. Soran şunları kaydetti: “Kalp yetmezliği hastalarına yapılan araştırma maliyeti yüksek, yüksek teknoloji gerektiren hastane sonrası monitorizasyon programlarının hangisi kullanılırsa kullanılsın, hastane yatışlarında azalma olduğunu gösterdi. Oysaki bu araştırmaları dikkatle incelendiğimizde birçoğunda kullanılan kontrol grubunun ideal şartlarda takip edilmediğini gözlemledik ve hipotezimizi bu yönde kurduk. Ekip arkadaşlarımla araştırmayı başlattık. Bizim çalışmamızda yüksek maliyet ve teknoloji gerektiren hastane sonrası monitorizasyon programını iyi bir eğitim ve takip programı ile karsılaştırdık. Ancak kullandığımız kontrol grubunda hastanın eğitim ve takibinin ideal şartlarda olmasını sağladık. Yüksek maliyet gerektiren Telemonitorizasyon ile hastalar evlerinden kontrol edilebilerek, günlük kilo ve şikayet kontrolü yapıldı. Bu veriler 7 gün 24 saat hizmet veren eğitimli personel tarafından takip ediliyor ve verilerde değişiklik olursa hastanın doktoru uyarılıyordu. Araştırmamızın sonucu iyi planlanmış bir eğitim ve takip programının yüksek teknoloji gerektiren telemonitorizasyon programları kadar basarîli ve maliyet açısından da çok kazançlı olduğunu gösterdi. Bu çalışma sonucunda, ABD hükümeti, takip programlarına yönelik ödemeler değiştirildi. ”

“Hastaların Yüzde 95’i Hastalığıyla İlgili Doğru Bilgiye Sahip Değil”
Kalp yetmezliği olan hastalarla ilgili Türk Kardiyoloji Derneği ile ortak bir çalışma yürüttüklerini bildiren Doç. Dr. Soran, “12 merkezde hastalara kalp yetmezliği konusunda eğitim veriliyor. Tıpkı diyabetik hastalarda olduğu gibi hastalara, hastalıkları öğretiliyor. Nasıl şeker hastası aktivitesine bağlı olarak alacağı insülin dozunu ayarlayabilirse, kalp yetmezliği hastası da yapacağı aktiviteye ya da tuz alımına göre bazı ilaçlarını kendi ayarlayabilir. İlaç kullanımını öğrenen ve hastalığı ile yapması/yapmaması gereken şeyleri bilen hastaların hastaneye yatışları önemli ölçüde azalıyor. Bu çalışma bize hastaların yüzde 95’inin hastalığıyla ilgili doğru bilgiye sahip olmadığını gösterdi.

Yorum bırakın