Archive for category Doç. Dr. Sinan Canan

BİLİNÇALTINIZA BİR ADET GİZLİ MESAJ VAR!

Subliminal yani bilinçaltı mesajlarından haberiniz var mı? Gerçek ihtiyaçlarınızı size bildiren bir liste yoksa çoğu zaman olduğu gibi, marketten, sepetinizde ihtiyacınız olmayan bir dolu ürünle çıkar mısınız?
Bilinçaltınızı etkilediği hatta hayatınızı değiştirdiğini iddia eden yayınlarla karşılaşmışsınızdır. Bilinçaltı yani subliminal mesajlar konusunda YıldırımBeyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan, merak edilenleri yanıtladı.

Bilinçaltı (Subliminal) mesaj nedir?
Subliminal ya da bilinçaltı mesajlar, kişilerin bilinçli algı düzeylerine ulaşmamasına rağmen zihinlerinde ve davranışlarında ölçülebilir etkiler yaratan mesajlar için kullanılan genel bir tanımlamadır. Sanıldığı gibi subliminal mesajların görüntü yahut seslerin içine gizlenmiş mesajlardan oluştuğu durumlar aslında çok nadirdir. Esas subliminal mesajlar cinsellik, renk kodları ve diğer dikkat çekici unsurlar üzerinden “doğrudan” uygulanmaktadır. Örneğin; bir lokantada ağırlıklı olarak kırmızı renk kullanılması, iştah açıcı özelliğinden dolayı belirgin bir subliminal mesajdır.

İlk ne zaman bu mesajlar bulundu ve kullanıldı?
Subliminal mesajların meşhur olması 1950’lerde Amerika’da uygulandığı iddia edilen ama sonra asılsız olduğu bizzat iddia sahibi tarafından itiraf edilen ilginç bir fikre dayanıyor. İddiaya göre, sinema filminin içine tek bir kare şeklinde ilave edilen “Coca Cola iç” şeklindeki yazılar, gözle algılanamasa bile, bilinçaltında “Cola içme isteği” uyandırabiliyordu. Daha sonra böyle bir denemenin iddia edilen etkiyi yaratmadığı gösterilse de, insanların bu tip mesajlarla yönlendirilebileceğine dair korku, hızla kamuoyunu sardı. Fakat daha geniş anlamda subliminal mesajlar, reklamcılık kadar eskidir ve her türlü ürün ve hizmetin reklamında uzun yıllardır başarıyla kullanılmaktadır.

Subliminal mesaj nerelerde ve nasıl kullanılıyor?
Ağırlıklı olarak reklam alanında kullanılıyor. Fakat siyasi ve ideolojik propaganda aygıtlarında da bu tip mesajlara çokça yer verilir.

Etkisi geçici mi yoksa kalıcı mı?
Subliminal mesajlar zannedildiği kadar büyük etkiye sahip değildir. Etki, hedef kişilerin koşullanmaları yaşam tarzları ile yakından bağlantılıdır. Günlük yaşamımızın çoğunu bilinçsiz ve otomatik hareketlerle geçirdiğimiz için, bu tip mesajlarla ne kadar çok karşılaştığımızı pek fark edemeyiz. Fakat bir süpermarkette alışveriş ederken bile, çoğu zaman bilinçsizce sepetimize doldurduğumuz ürünlerle ilgili verdiğimiz kararların altında, duygusal beynimize işlenmiş eski veya yeni mesajların etkileri büyüktür.

Bu mesajların uygulanması yasal mıdır?
Bu konuda bildiğim bir yasal düzenleme yok.

Söz edildiği gibi çok fazla bu mesajlar kullanılıyor mu yoksa hurafe mi?
Hurafe kısmı, yani “gizli ses ve görüntülerle insanlara istemedikleri şeyleri yaptırabilme” faslı, aslında oldukça zayıf etkiye sahip bir uygulamadır. Fakat cinsellik, zenginlik, kişisel başarı ve güç üzerinden verilen subliminal mesajlar sandığımızdan çok daha güçlü etkiye sahiptir. İçecek firmalarının milyonlarca doları bu tip reklamlara yatırması da bundan dolayıdır. Kısacası, asıl korkmamız gereken “gizli” mesajlar değil, gayet aşikar olan subliminal göndermelerdir.

Bilinçaltına hükmetmek bu kadar kolay mı?
Beynimize akan verilerin büyük çoğunluğu bilincimize geçmeden süzülür; fakat bunların büyük bir çoğunluğunun davranışlarımız ve fizyolojimiz üzerinde ölçülebilir etkisi vardır. İnsanlar, özellikle tüketim alışkanlıklarında ve günlük tercihlerinde, bir çoğumuzun yaptığı gibi “otomatik pilot” durumunda davranıyorlarsa, subliminal mesajlara da açık haldedirler ve özellikle bu reklam ve enformasyon çağında bundan korunmanın kolay bir yolu yoktur. Fakat bilinç, neyi nasıl yaptığı ve kararlarını nasıl verdiği üzerine yüksek kontrol sahibi olacak şekilde eğitilmiş ise, çevreden gelen bilinçaltı veya üstü mesajlar ikinci derecede önemli hale gelir. Bu durumu, market alışverişine elinizde belirli bir alışveriş listesi ile gittiğiniz ve liste dışında hiç bir şey satın almadan çıktığınız o ideal duruma benzetebiliriz. Eğer elimizde “gerçek ihtiyaçlarımızı” bize bildiren bir liste yoksa çoğu zaman olduğu gibi, marketten, sepetimizde ihtiyacımız olmayan bir dolu ürünle çıkarız. Zira otomatik pilotta kontrolü ele alan irrasyonel ve duygusal itkilerimiz, bizi her türlü mesaja karşı açık hale getirir. Ne istediğini bilen, seçimlerini bilinçli olarak yapan insanların subliminal mesajlardan da korkmalarına gerek yoktur.

Konu hakkında önereceğiniz kaynaklar nelerdir?
Bu konuda iki adet kitap tavsiye edebilirim: Bunlardan biri Buy-ology (Martin Lindstrom) ve Kara Anı (Jonah Lehrer). Bu kitaplar doğrudan subliminal mesaj konusu üzerinde olmasa da, konu hakkında gerçekten geniş bir perspektif kazanmamızı sağlayacaktır.
Reklamlar

Yorum bırakın

AŞKI BEYNİNİZDE HİSSEDİN-2



Evlilik aşkı öldürür mü? Kadınlar, erkeklerden daha çabuk mu bağlanır? İlk sevgi ve aşk nesnesi olan, anneyle kurulan ilişki ve sevgi bağı önemli mi? Birçok patolojik olan aşk ilişkisinde sorunun bir kaynağı da çocukluk dönemi mi? Aşkın ömrü var mıdır? Hormonlar sadece bir ham madde midir?

İstanbul Üniversitesi  İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Konsültasyon Liyezon Psikiyatrisi Bilim Dalı Başkanı ve Onkoloji Enstitüsü Psikososyal Onkoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sedat Özkan  şu bilgileri verdi: “Aşk bir duygudur, bir insan yaşantısıdır. Erich Fromm ‘The Art of Loving’ araştırması vardır. Freudien kuramlara kadar tüm kuramların ilgi alanı olmuştur.  İnsan beyni bütün bedenin komutanıdır. Aşk duygu olarak da, düşünce olarak da, kimyasal olarak da önce beyinde    başlar, tıpkı cinsellik gibi. Aşık olunca kalpte pır pırlar yaşanır tabi, ancak o pır pırları yaşatan sonuçta beyindeki kimyasal değişikliktir.


“Aşk Bir Duygudur, Bir İnsan Yaşantısıdır”

Önce biz aşkı sadece karşı cins aşkı olarak tanımlamamak durumundayız. Aşkın birçok alt bileşkesi vardır. Tanrı aşkı da vardır, insan aşkı, karşı cins aşkı, yaşam ideallerine olan aşk da vardır. Kişinin kendisi için anlamlı ve önemli, yaşamsal değeri olan bir davasının da aşkı olabilir. Büyük değerli siyaset, bilim adamlarında da vardır bu aşk. Onlarda davalarına aşkla tutkuyla bağlıdırlar. Aşka böyle geniş bir perspektiften bakmak gerekiyor. Aşk sadece bir kadınla bir erkek ilişkisine indirilemeyecek kadar geniş bir kapasitededir. Bu bağlamda tabi anne aşkı, bir çocuğun anneyle yaşadığı bütünleşmiş ilişki ve ondan sonra ayrılma süreci, en önemli insan deneyimlerinden bir tanesidir. Anneyle sağlıklı bir sevgi ve bütünleşme ilişkisi kurabilen insanlar ve anneyle zamanı gelince doğru ve sağlıklı bir süreçte ayrışabilen insanlar; bağlanma ve sevme ilişkisinde daha sağlıklı ilişkiler kurarlar. Bu anlamda,  bütün insanlar için ilk sevgi ve aşk nesnesi olan, anneyle kurulan ilişki ve sevgi bağının önemlidir. Zaten birçok patolojik, sağlıklı olmayan aşk ilişkilerinde sorunun bir kaynağının da çocukluk döneminde olabildiğini dikkate almamız gerekiyor. Kateksis dediğimiz kuram yani kişinin varlığını, enerjisini, duygularını, düşüncelerini, bir nesneye bir kişiye bir amaca ya da bir uğraşa ataması aslında geniş anlamıyla aşk. O zaman bir kişi olabilir, bir uğraş olabilir, bir yaşam amacı olabilir. Hatta bazen soyut bir kavram olabilir.

“Aşk Bencil Değildir”
Aşkla ilgili bir insanın aşık olma kapasite ve potansiyelini ve ya aşkın bütünleşmiş kavram ve uygulamasını en iyi ortaya koyan kişi olan Mevlana, aşk bu anlamda bir ölçüde sevilen nesneyle bir bütün olma ve bütünleşme çabasıdır. Aşkın, insanoğlunun evrendeki yalnızlığını, terk edilmişliğini veya yok oluşunu hissettiği zaman, en sağlıklı doyum ve çözüm mekanizması olduğu kanaatindeyim. Tabi aşkın özünde ne vardır? Aşk önce bencil değildir, önce kendini değil önce sevdiğini düşünebilmektir ve bir anlamda sevdiğini mutlu ederek mutlu olabilmektir.

Neden “O” Kişi?
Karşı cinse aşık olmak açısından bir titreşim, bir algı, bir görsel, işitsel yani beş duyu organlarıyla algılayan bir kişinin; beyninde, bilinçaltında, bir şekilde çağrışım yapması, bir uyaran yaratmasıdır. Beyinde bir kimyasal ve fizyolojik canlanma yaratıyor aşk algısı. Kimi tercih ettiğini belirleyen unsurlar biraz daha karmaşık. Neden “o” ? kişi uyandırıyor da öbürü uyandırmıyor? Bu daha çok, o kişinin eski deneyimlerine, algılarına, yaşadıklarına, sevgi nesneleriyle ilgili daha önce yaşadığı bütünleşme, çatışmayla, sıkıntıyla, tüm bu süreçlerle doğrudan doğruya ilgilidir.

“Prefrontal Beynin En Üst Korteksi İnsana Özgüdür”
Doğada belki diğer canlılarda kısmen aşk yaşarlar. Memeliler, içerisinde fizyolojik değişikliklerin yanında duygu, düşünce bileşkelerine sahip olanlar insanlardır. Mesela aslanlar, üreme döneminde günde 48 kez çiftleşebiliyorlar ama onlar seks yapmış oluyor, aşk yaşamış olmuyorlar. Aşk bu anlamda insanoğlunun bilinçaltında yapılan bir tercihidir. Bazı insanlar aşk ile cinselliği birbirleriyle özdeşleştirirler. Bu yanlıştır. İnsanoğlunda cinsellik , aşık olduğu karşı cinse ilişkin yaşadıklarının ifade tarzlarından yalnızca bir tanesidir. Onun için aşkta cinsellik vardır. Ancak o sadece bunun yaşanmasının, ifadesinin sadece bir tanesidir. Onun için belki diğer memelilerden farklı olarak insanın farkı; cinselliği aşkla yaşayabilecek özelliklere ve alt yapıya sahip olmasıdır. Burada insanın prefrontal kortexi devreye girer. Prefrontal beynin en üst korteksi insana özgüdür. Eğer beyinde, aşkın bir lokalizasyonu olsaydı önce bu ön korteksten başlaması gerekirdi. Orada algılanan bir dış uyaran beynin diğer depo belleği ile limbik sistemle hipokampusla hipotalamusa uyaranlar gönderirler, yukardan aşağı doğru hoş uyaranlar gider ve o hoş uyaranlarda o insanı bedenen ve ruhen barışık, yaratıcı ve üretken kılar. Bir aşk kişinin bedenine olduğu kadar, duygularını, düşüncelerine hayata bakışını kendisini ve evreni algılayabilmesini etkileyebiliyorsa aşktır. İnsan ne kadar çok gelişmişse, deneyimleri, donanımlarıyla, ruhuyla, yüreğiyle, beyniyle, kültürüyle, sanatıyla, estetiğiyle ne kadar gelişmişse, o kadar aşk yaşar ve yaşatır. Bunun için sanattan edebiyata, politikadan bilime kadar büyük işler başarmış olan yaratıcı insanlar bu duyguyu daha iyi yaşarlar.  Aşk en dürtüsel aynı zamanda en biyolojik, en estetik, en üst düzey, en yaratıcı insan eylemidir.

“Aşk Hem Hipotalamik Sistem Hem de Otonom Sinir Sitemi Canlandırır”
Aşkın mekanizması, prefrontal korteksten başlar, kortekse iner. Beyin, hipotalamus ve limbik sisteme, duygulardan önce algı, yani 5 duyu ile sonra algılayabildiğimiz her şeyi beyindeki sorumlu merkezlere iletir. Merkezler uyarılıyor ondan sonra alt kortekse ve tüm bedene uyaranlar gider. Hormonlar, otonom sinir sistemi çalışır, iç organları besleyen sinir sistemi uyarılır, adrenal aks salgılanır, sempatik ve parasempatik sinir sistemi harekete geçer, ikisi de farklı biçimlerde uyarılır. Böylece, organizma tatlı uyarılma ve alarm durumuna geçer hem hipotalamik sistem hem de otonom sinir sitemi bir şekilde canlanır.

“Kadın ve Erkeklerde Hormonal Açıdan Değişiklikler Var”         
Kadın ve erkek beyninde çok farklı işlediği kanaatinde değilim ancak kadının hormonları ve erkeğin hormonları arasında fark var. Beyinsel mekanizmalarda ciddi bir farklılık olmadığı ancak hormonal açıdan değişiklikler olduğu düşüncesindeyim.

“Aşkın Değil Ancak İlişkinin Ömrü Olabilir”
Aşkın ömrü yoktur. İnsanın ömrü vardır. Yani insan aşkıyla birlikte bireysel ve onunla birlikte meçhul yaratıcı eserler koyarak aşkını kalıcı kılabilir. Aşkın değil ancak ilişkinin ömrü olabilir.  Aşk ne kadar besleniyorsa, ne kadar bireysel ve ortak olarak besleniyorsa o kadar uzar. Meyvenin de ömrü vardır önemli olan onu beslemektir. Aşk köleleştirici bir insan eylemi değildir. Canlandırıcı yeniden hayat verici bir duygudur. İşte o yeniden hayat verme devam ettikçe, kişi kendini geliştirdikçe, geliştirdiğini ilişkisine kattıkça aşkın ömrü uzar.  Kısırlaşan beyin ve yürekler ya da yeterince kendini geliştirmeyen bireyler de aşk daha kısa sürelidir. Zaten ondan sonra fizyolojik ihtiyaçlar devam ederken ilişki yara aldığından çiftler ayrılır. Bu anlamda aşkı beslemek önemlidir.

“Sağlıklı Aşk, İnsanın Mantığını da Güçlendirir”
Aşk mantığa aykırı değildir. Aşk mantığı aşar ama mantığa aykırı değildir.  Dürtüler farklıdır. Aşk dürtüyü de mantığı da içerir ama onlarla sınırlı değildir.  Aşkın sağlam ve mantıklıklı bir adama, mantıksız şeyler yaptıracağını düşünmüyorum. Sağlıklı aşk, insanın mantığını da güçlendirir. Yüreğini de güçlendirir. Bazı hastalıklı ilişki tarzları için bunun söz konusu olduğunu düşünmüyorum.

Aşk ile Sevgi Arasındaki Fark Nedir?
Aşk sevgiyi içerir ama onu çok aşar sevgi daha genel bir kavramdır. Bir hoşlanma kavramıdır, çocuğunu, dostunu, arkadaşlarını seversin, o bir duygudur, paylaşımdır ama aşkta bunların dışında sevgi, hoşlanmanın dışında tutku vardır. Bağlılık, adanmışlık ve romantizm vardır. Aşk sevginin yanında romantizm, tutku ve bağlılık içerir.

“Aşk Yaşayan İnsan Daha Huzurludur”
Aşk yaşayan insan daha huzurludur. Beyninde endorfin artar daha barışçıldır. Onun dürtüleri daha insanileşir. Sevebilen ve aşk yaşayan insanlar başka insanlara zarar verici davranışlarda daha az bulunurlar.  Samimi, yumuşak ve kabullenici olurlar. İd, aşkla yıkıcı kısmından arınır. İnsanın tabiatında olan,  alt benliğindeki engel tanımayan, yıkıcı olabilen zarar verici olabilen nefs; aşkla terbiye olur ve insanı pozitif hale getirir. Böylece daha mutlu sempatik ve anlayışlı olurlar.

Sadece Üreme İç Güdüsüyle mi Aşık Oluruz?
Aşkın,  insanoğlunu diğer memelilerden ayıran bir önemli farkı da budur. Diğer memelilerin çoğu üremek içgüdüsü ve dürtüsüyle, karsı cinse yönelirler yani onlar hormonlarıyla yönelir ama insan beyniyle yönelir. Beyniyle aşık olur. Bir kadınla bir erkek arasında ortak paylaşımların olduğu cinsellik dışı paylaşım, duygu, algı, ortak yaşam ve ortak ürünler ne kadar fazlaysa, çeşitliyse, yoğunsa aşkta cinsellikte o kadar süreğen olacaktır. Hayattaki paylaşım ne kadar fazlaysa yataktaki paylaşımda o kadar keyifli olacaktır.

“Aşk İnsanı Özgürleştirir”
Aşk insanı özgürleştirir. Aşk ve bilimde tereddüt yoktur, yani bilim koşulları değiştirir, bilim dünyayı değiştirir, dünyayı değiştirmek için koşulları da değiştirir. Aşk ise kimseye zarar vermeden kendi koşullarını yaratır. Aşk biraz da tercihtir. İnsanoğlunun evrimsel sürecine baktığımızda diğer canlılar sadece seksle ilişki kurabildikleri için onlar tercih yapmazlar. Onlar dürtüleri kime rastlarsa bir anlamda ona yönelirler. İnsanoğlu ise; biyolojik ve psikolojik dürtülerini ve potansiyelini tercih ettiği karşı cinse aktarır ve onunla birlikte hayatı kucaklar. Bu anlamda insan aşkı, diğer memelilerde yoktur. İnsan aşkı, bir varoluş ve mutluluk arayışının uzantısıdır ve tercihe dayanır.

Tek Eşlilik ve Çok Eşlilik Yöneliminin,  İnsanlarda Hormonlar Tarafından Tayin Edilmediğini Düşünüyorum”
Oksitosin, genelde dişilerde davranışı ve cinselliği etkileyen önemli bir biyolojik marker’dır.  Erkeklerde testosteron vardır. Oksitosin biraz daha bağlanmayı, dinginliği, edilgenliği sağlayan bir hormondur. Genelde; tek eşli- çok eşli konular tartışılırken değişik yorumlar olmakla birlikte, kadının daha tek eşliliğe ve bağımlılığa yatkın olduğu söylenir. Buna da kısmen oksitosinin yol açtığı söylenir. Ben, tek eşlilik ve çok eşlilik yöneliminin,  insanlarda hormonlar tarafından tayin edilmediğini düşünüyorum. İnsanın özgür iradesiyle ve tercihiyle belirlediği kanaatindeyim.  Testosteron erkeğin cinsel davranışını etkiler ama yinede bu bir tercihtir. Egosu, libidosu güçlü bir erkek, her gün farklı bir kadınla mı seks yapmak ister yoksa sevdiği kadınla her gün mü seks yapmak ister, bunun bir tercih olduğu kanaatindeyim. Hormonlara atfetmemek lazım. İnsan duygusu, insan yönelimi, insan davranışı hormonlardan etkilenir ama hormonlar sadece bir ham maddedir. O ham maddeyi nasıl kullanacağı kişinin tercihidir.  Kişinin, kişilik özellikleri, üst beyin özellikleri, öğrenmeleri, deneyimleri, dünyaya bakışı, üst beyin özellikleri tercih ve davranışı belirler. Tercihi belirleyen birçok başka beyinsel, durumsal, psikolojik faktörler olduğu kanaatindeyim. Yemek yerken de aşık olurken de irade ve özgür bir tercih yapıyoruz. Tercihlerimizi biz yapıyoruz ama tercihlerimiz de bizi etkiliyor.”
 “İki İnsan Arasındaki Tutkulu Bağlılık”
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan şunları söyledi:  “Aşk, tanımı tam olarak yapılamasa da, herkesin kendine göre öznel bir biçimde yaşadığı, hem bedensel hem ruhsal etkileri oldukça derin olan bir duygulanım biçimi. Tanım ve kişisel farklılıklar bir yana, aşk denen duygulanım biçimi genellikle, “sevilen” kişi yahut kavrama üst düzeyde bir tutkuyla bağlı olma anlamı içeriyor. Birçok hatırlananlar arasında aşk kelimesini en çok kullandığımız konu, ‘iki insan arasındaki tutkulu bağlılık’tır. Günümüzde özellikle basın-yayın ve gözde edebiyat yoluyla bizlere aktarılan, kaba hatlarıyla “bedensel tutku”yu temel alan aşk tanımları, baskın olarak kendini kabul ettirmiş gözüküyor. Özellikle fiziksel cazibenin etkisiyle birbirine tutkun hale gelen insanların kimi zaman acıklı, kimi zaman da mutlulukla nihayete eren hikayeleri sıklıkla karşımıza çıkmakta. Fakat bu örnekler çoğu zaman, gerçek aşkın bir örneği olmaktan uzak, ilişkileri sığ bir bakış açısıyla değerlendiren ve değerlendirmeyi öğreten örnekler olarak kalıyor maalesef. Gençlerimiz ise çoğu kez, elde etme isteği ve cinsel güdüleri “aşk” olarak nitelemek kolaycılığından kurtulamıyorlar.

“İnsanın Diğer Hayvanlarla Paylaştığı Bir Takım Özellikler de VarImage_0
Davranışlarımızı yöneten üst kontrol merkezi olarak insan beyni, akıl almaz bir karmaşıklığa sahip olmasına rağmen, birçok işlevini nasıl gerçekleştirdiğini, temel düzeyde de olsa bu gün bilebiliyoruz. Örneğin insana has davranışlarımız olan geleceği planlayabilme, utanma, diğerkâmlık (empati), dikkat, zihinsel yoğunlaşma; hatta ahlak, dinsel değerler ve özgür irade gibi insani özelliklerin, beynimizin hangi bölgeleri tarafından yönetildiğini kısmen de olsa biliyoruz. Bunun yanı sıra, insanın diğer hayvanlarla paylaştığı bir takım özellikler de var. Bu “ortak” zihinsel özellikler arasında öfke, korku, açlık/tokluk, cinsel dürtüler, bellek ve yön bulma gibi özellikler ilk sıralarda sayılabilir.

“Limbik Sistem: Beynin Derinliklerinde, Diğer Hayvanlarla Ortak Özelliklerimizi Yönetir”
Temel olarak beynimizin kıvrımlı üst kısımları “beyin kabuğu” olarak adlandırılır ve insana has özelliklerimizin birçoğu buradaki farklı bölgeler tarafından kontrol edilir. Beynin derinliklerinde yer alan daha basit yapılı bölgeler ise, diğer hayvanlarla ortak özelliklerimizi yönetir. Bu bölgelerden en önemlisi “limbik sistem” adı verilen bir yapıdır. Bu bölge, yukarıda bahsettiğim bütün “alt düzey” duygulanım ve güdülerimizin yönetim yeridir. Konumuz olan cinsel çekim ve tutku da, bu bölgedeki yapıların kontrolü altındadır.

Beyin Kabuğu Kontrolü Önemli
Bu bölgeler farklı işlevleri kontrol etmenin yanı sıra, birlikte büyük bir uyum içinde çalışarak insan davranışlarının dengeli bir şekilde ortaya konmasını sağlarlar. Örneğin, her insan cinsel dürtü hissetmesine rağmen beyin kabuğundaki ‘yüksek’ merkezler, ‘yaşam tecrübelerini’ kullanarak bu isteği sınırlar ve insani bir yaşamı mümkün kılar. Beyin kabuğu kontrolü açısından sağlıklı olmadıkları bilinen insanların “ahlaksız” olarak nitelenebilecek davranışlar ortaya koydukları ve suça yatkın oldukları bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla, insan, hayvansal güdüleri ve insani özellikleri ile bir bütündür ve yaşamının her alanında bu farklı duygulanımların dengede tutulması gerekir. Sağlıklı ve doğru yetiştirilmiş bir ‘beyin’ söz konusu olduğunda, böyle dengeli bir yaşam da son derece kolaydır.

Evlilik Aşkı Öldürür mü?
İki insan arasındaki çekim sadece fiziksel nedenlere dayandığında, bedenin kontrolünü büyük oranda ‘alt beyin bölgeleri’ ele geçirir. Bu sistemlerin amacı, eksikliği hissedilen ve tutkuyla istenen hedefe ulaşmaktır. Burada mantıklı bir hesaplamadan ziyade, bedenin ihtiyaçları ön plandadır. Hedefe ulaşıldığında ise bu merkezler görevlerini tamamlayarak, zihin üzerindeki yönetici etkilerini yitirmeye başlar. Bu aşamadan sonra, eğer fiziksel çekim ve cinsel dürtüler dışında herhangi bir bağlayıcı unsur yoksa, ilişkilerde de kopma yaşanması kaçınılmazdır. İşte bu nokta, ‘evliliğin aşkı öldürdüğü nokta’ olarak alınabilir. Zira burada aşk olarak tanımlanan şey sona ermiş, geride de bir şey kalmamıştır. Evliliğin, yahut ‘zamanın’ öldüremeyeceği aşklar nasıl var oluyor peki? Bu mantıkla cevap oldukça basit: Kişiler arasında alt beyin bölgelerini ilgilendiren hayvani çekim unsurları dışında, üst beyni ilgilendiren yüksek düzeyli bağlantıların da bulunması gerekir. Kişiler arasındaki amaç birliği, entelektüel alışveriş, saygı, sevgi ve hoşgörü gibi olumlu özelliklerle beslenen ilişkiler, çok daha uzun süreli ve çok daha doyurucu bir birliktelik yaşanmasını; hatta ömür boyu sürecek beraberliklerin çok az bir çabayla elde edilebilmesini mümkün kılar. İlk görüşte aşk olarak nitelenen “limbik” yahut “hayvani” cazibe, “insani” yahut “üst beyin aşkı”na veya derinlikli bir sevgiye dönüşmedikçe, birlikteliklerin aşkı öldürmesi kaçınılmaz olacaktır. Yani, seçimlerimiz ve kararlarımız ne kadar “insan”a yaraşır ise, mutluluğumuz da o kadar ‘insânî’ olacaktır.

“Aşkın İlk Döneminde Amfetamin Etkisi, Bağımlılığa Götürebilir”
“Aşk ve Beyin” kitabının yazarı Nöroloji Uzmanı Dr. Bülent Madi şunları söylüyor: “Aşk konusu ile ilgili birçok bilim dalı çok fazla araştırma yapmıştır. Psikoloji, insan aşık olduğunda ruh halinin nasıl değiştiğini görüşmeler veya testler ile değerlendirir. Nöroloji, aşık olan insanların beyninin hangi alanlarında farklılıklar olduğunu inceler. Sosyoloji, aşkın kültürel ve toplumsal özelliklerini inceler. Nöroloji, psikiyatri, nöropsikoloji alanlarında yapılan çalışmalarda genel olarak aşkı yaşayan kişilerin davranışları, duyguları ile beyinlerinin çalışma sistemleri nöroradyolojik yöntemlerle incelenir.  Aşkın dönemleri vardır ve bu dönemlerde farklı kimyasal maddeler artış gösterir ve davranışlarımızı şekillendirir. Aşkın ilk döneminde amfetamin etkisi görülür. Bu etki bağımlılığa götürebilir. Aşkın ikinci döneminde endorfin salgılanır, güven oluşur. Üçüncü aşamada oksitosin salgılanır ve bağlılık duygusu gelişir, cinsel duyguları etkiler. Dopamin ise keyif alma ve neşe ile ilgili bir maddedir, farkındalığı arttırır.

“Kadınlar Bağlanma Aşamasına Hızla Geçerken, Erkeklerde Bu Daha Sonraları Gerçekleşir”
Kadın ve erkeklerin aşkı algılamaları bildiğimiz gibi çok farklı. Aşık olunacak kişinin seçiminde erkekler soylarını devam ettirebilecek, fiziksel açıdan uygun kadınlar ararken, kadınlar güvenebilecekleri, kendilerini koruyabilecek erkekleri tercih ederler. Aşkın aşamaları açısından baktığımızda ise kadınlar bağlanma aşamasına hızla geçerken, erkeklerde bu daha sonraları gerçekleşir.

“Aşk Sosyal İlişkilerde Azalmaya Neden Olur”
Aşk daha çok içinde arzu, tutku barındırır. Sevgide ise paylaşım, benimseme, alışkanlık, güven duyguları birlikte yaşanır. Aşk risklidir ancak sevgi güvenlidir. Aşkın genel olarak sosyal ilişkilerde azalmaya neden olduğunu biliyoruz. Eğer aşk karşılıklı ise zaman genellikle aşık olunan kişi ile birlikte geçirilir. Karşılıksız aşkta ise insan kendi içine döner ve sosyal ilişkileri zayıflar.”

Yorum bırakın

HİPNOTİK DÜŞÜNCELER

Hipnoz alternatif tıp olarak görülse de pek çok hastalıkta kullanılıyor. Hipnoz uygulayan uzmanlardan, hipnozun kullanıldığı hastalıklar ve bilimsel çalışmalar hakkında dosya haber hazırladık.

Tıp camiası tarafından alternatif tıp kapsamında görülmesine rağmen hipnoz, birçok tedavi alanında kullanılıyor. Bu konuda çalışan pek çok isimden bilgi alarak hipnoz hakkında merak edilenleri araştırdık. Hipnoz nedir? Kimler hipnoz yapabilir? Tıp alanında hangi hastalıklarda tercih edilmeli? Hipnoz Türkiye’de yasal olarak tanınıyor mu? gibi pek çok sorunun yanıtını bu haberde bulacaksınız.




http://www.sifirdedigimde.com.tr/

  “Sıfır Dediğimde” Hipnoz

2007 yapımı gizem ve gerilim türünde Türk Sineması’nın ilk filmi olan “Sıfır Dediğimde”, hipnoz konusu ele alınıyor. Psikiyatri kliniğinde yapılan hipnoz ile başlayan olaylar çözülürken gerçeklikle uyuşuyor mu sorusunu akıllara taşıyor. Filmin konusu kısaca şöyle; Aslı, Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Resim Bölümü’nde son sınıf öğrencisidir. Çok sevdiği bir hocasından antika değerinde eski tarihli orijinal bir kitap ödünç alır. Kitabın da içinde olduğu çantasını o gün kaybeder. Ancak çantasını nerede ve nasıl kaybetmiş olabileceği hakkında en ufak bir şey hatırlamamaktadır. En yakın arkadaşı, Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi Nevin, kitabı nasıl kaybettiğini hatırlamaya çalışırken gittikçe bunalıma sürüklenen Aslı’yı bir psikiyatriste götürür. Psikiyatrist Dr. Melih katı bilimsel fikirleri olan bir bilim adamıdır. Aslı’yı görür görmez teşhisini yapar: Dissosiyatif Amnezi. Ve bu tanıya en iyi cevap veren tedaviyi uygulamak ister. Hipnoz… Aslı başlangıçta çekinse de hipnoz olmayı kabul eder. Hipnoz sırasında beklenmeyenler olur ve film şaşırtıcı şekilde biter.
Filmlerde görüldüğü gibi mi yoksa bilinçaltını ya da bilinç dışını temizlemek için mi kullanılmalı? Alanında uzman pek çok isimden bu konuda merak edilenlerin yanıtını Sağlık Dergisi araştırdı.
Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat: “Hipnoz, kelime anlamı olarak “uyku” demek aslında hatalı konmuş bir isim. Kadim Grek Medeniyeti’nde uyku tanrısı “Hypnos”tan ilhamla bu isim verilmiş. Hatta Hypnos ve Thanatos (ölüm tanrısı) sık sık beraber mesaiye çıkarlarmış. Mesmerik yöntemle epey ameliyatı anestezisiz uygulayan İskoçyalı Cerrah Dr. James Braid bu ismi koyduktan sonra bir galat-ı meşhur olup yerleşmiş. Meselâ genel tıpta “hipnotik ilâç“ deyince, uyku getirici maddeler anlaşılır. Hipnoz jargonunda ise yoğun konsantrasyon, gevşeme ve hayal gücüyle ortaya çıkarılan özel bir bilinç hâli kastedilir. Yâni hipnoz esnasında süje (hipnotize edilen kişi) tamamen uyanıktır ama genel uyanıklık seviyesi düşmüş (bilinci daralmış), özel bir alanda (hipnotizörle olan ilişkisinde) artmıştır (bilinci genişlemiştir). Hipnoterapi ise, bu çok özel ruh hâlini elde edebilmek için kullanılan bütün yöntemlere verilen genel bir isimdir. Bütün insanların yüzde 10-15 kadarı hipnoza çok yatkındır ve ortam da uygunsa, fark ettirmeden böyle kişilere hipnoz yapılabilir fakat kesinlikle çok istisnaî bir durumdur. Bunun çok çarpıcı örnekleri arasında kendiliğinden ortaya çıkan hipnotik durumlar sayılabilir. Meselâ araba kullanırken yoldaki şeritlere, yandaki işaretlere gözleri takılıp transa (hipnotik bilinç hali) giren kişiler kazalara karışabilir. Kendinden geçmiş hâlde müzik dinlerken kapıyı işitmeyen, yemeği yakan kişiler de hipnoz içindedir.

Pubmed’te 1636 Makale Var
Hipnoz ile hiç bir anestetik medikal ilâç uygulanmadan ameliyatlar yapılıyor. Ben sadece birkaç diş çekiminde bulundum ve hastanın gözleri açık, çok rahat bir şekilde kanal tedavisi ve diş çekimi yapıldığına şahit oldum. Literatürde açık kâlb ameliyatı da dâhil, her çeşit cerrahi müdahalede ya tek başına ya da kombinasyon hâlinde hipno-anestezi yapıldığını görürsünüz. Mesela Pubmed’e “hypnosis anesthesia” yazınca, 1636 makale çıkıyor karşınıza. Diş hekimliğinde (hipnodonti), genel tıptaki pek çok cerrahî müdahalede (Türkiye de dâhil) hipno-anestezi veya hipno-analjezi kullanılmaktadır. Burada en önemli unsur, doğru hastayı seçmektir.

“Tıp veya Psikiyatri Eğitimi Almamış Kişilere Hipnoz Yaptırıp Aklî Dengesini Kaybetmeyin”
Çok önemli bulduğum bir hususu da vurgulamak isterim: Ülkemizde çok yoğun bir şekilde sınır ihlalleri ve suiistimaller yaşanmaktadır. Meselâ hiçbir tıp veya psikiyatri eğitimi olmayan psikologlar, ne demek olduğunu bilemediğim birtakım “koçlar”, sözüm ona medyumlar, ev hanımları, tahsilinin ne olduğu belirsiz pek çok kişi bireysel veya toplu hipnoz seansları yapmaktadır. Bunu stresle başa çıkmak için filan yapsalar ama psikoterapi için, psikiyatrik hastalıkları tedavi amacıyla uyguluyorlar. Bu tipler işin içine mutlaka biraz veya bol mistifikasyon ve esrarengiz ifadeler katarak, kendilerine müritler yaratabiliyor ve birer guru olabiliyorlar. Tabii ki bunun kabûl edilmesi mümkün değildir. Nitekim böyle kişilere gidip de aklî dengesini kaybeden veya zaten bozuk olan dengesi iyice perişan olan çok hasta görüyoruz. Ben kimseye kanal tedavisi yapmıyorum veya dişini çekmiyorum mesela! Burada etik çok mühim bir kontrol mekanizması… Maalesef bu konudaki yasal kısıtlama hâlen ortalarda yok!

Kendi Kendine Hipnoterapi Yapmak
Hipnoterapist olmak için teorik temel olmadan hipnoz uygulamak hem etik hem de pratik değildir. Hipnoza sokma (indüksiyon), derinleştirme gibi teknikleri yeterince zekâsı ve öğrenme yeteneği olan herkes kısa sürede öğrenebilir. Bu tıpkı iğne yapmayı öğrenmek gibi bir şey… Ama enjektörün içine ne koyacağınızı öğrenmek için senelerin tecrübesi gerekir. Kendi kendine hipnoterapi uygulamasından önce, mutlaka bir uzmanın rehberliğinde hipnozu öğrenmek, hâttâ hipnotize edilmek ve daha sonra oto-hipnoza (self-hypnosis) geçmek en doğrusudur. Esasen her hipnoz seansı bir oto-hipnozdur. Meselâ kişiye “şimdi kolunuz gevşiyor, rahatlıyor” dediğinizde o bunu kendine telkin etmez yahut tam aksini yaparsa, mümkün değil hipnotize etmeniz. Hipnoterapide amaç, hangi durum için uygulanıyor olursa olsun, hastayı (süjeyi) oto-hipnoz yapabilir hale getirip, sonra da geniş aralıklı pekiştirmeler yapıp, hekime bağımlı hale getirmemektir.

Özellikle Uzakdoğu ve Avrupa’da, ülkemizde paramedikal branş dediğimiz akupunktur ile ağrı kontrolü, hipnoterapi gibi branşlar tıp fakültesi eğitimi sırasında veya sonrasında medikal branşların alt dalları muamelesi görürken, ülkemizde bu konular daha çok bu alana meraklı olanların ilgi alanı gibi algılanıyor. Tıbbi veya psikiyatrik hipnoterapiyi iyi bilip de, bunun eğitimini, öğretimini verecek uzman azlığından dolayı. Meselâ Rahmetli Babam Prof. Dr. Recep Doksat’ın psikiyatri ihtisas tezi hipnozdu ve sırf konuyu bilmedikleri ve Sigmund Freud hipnoza kara çaldığı için, epey canını sıkmışlardı. Bu konudaki kitabı da hala en doğru Türkçe kaynaktır ve yeniden bastırıyorum; yeniliklerle ilgili katkılarımı ek bir bölüm halinde ekliyorum.

Medikal alanda hipnoterapi ile hastaları tedavi etmek için ne kadar süre hipnoterapi temel eğitim için sadece hekimlere ve klinik psikologlara iki-üç günlük uygulamalı temel eğitim yeterli. Daha ileri uygulamalar için ayrı ayrı eğitimler, workshoplar gerekiyor. Piyasada verilen eğitimleri etik bulmuyorum. Çünkü bunları yapanların CV’lerine baktığınızda daha önce bahsettiğim gibi yetersizlikleri görüyorsunuz. Sadece uzman ve yeterliliği bilinen kişiler bu eğitimi vermeli.

Hipnoz ile Hatıra Tamiri Yapılabilir
Hipnoz ile bilinçdışını düzenlemek mümkün, hâttâ çok özel durumlarda travma (zihinsel incinme, yaralanma) yaratan hatıraların bir miktar tamiri dahi yapılabilir. Mesela Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu’nda (Çoğul Kişilik Bozukluğu) böyle teşebbüslerde bulunuyoruz fakat bunlar çok büyük dikkat ve tecrübe gerektiren, tehlikeli olabilecek şeylerdir ve ancak uzmanlarca yapılabilir.

Hipnoz Konusunda Pubmed’te 124 Bin 224 Yayın Var
Pubmed’te “hypnosis” konusunda 124 bin 224 yayının, sadece bin 93’ü gözden geçirme makalesi, diğerleri araştırma ve vaka takdimleri. “Hhypnotherapy” yazınca 12 bin 585 makale, “hypnotherapy smoking” yazınca 242, “hypnotherapy cerebral” yazınca 902, “hypnotherapy obesity” ile 109, “hypnotherapy dentistry” ile 649 makale çıktı. Bunlar çok arttırılabilir. Yani güvenilir bilimsel veri-tabanlarında hipnoz lâyık olduğu yeri çoktan bulmuş vaziyette. Ama Google’da yapacağınız bir aramada hemen hepsi de asparagas yahut kandırmaca olan ilan bulabilirsiniz. Bunlara asla itibar etmemek gerekir; ümit, vakit ve nakit tuzaklarıdır çünkü!

Hipnoterapistlik Bir Unvan Değildir
Hipnoterapistlik bir unvan değildir. Hâttâ meselâ bir psikiyatri profesörü ve Türkiye’de bu işin duayeninin oğlu olarak, benim dahi kartvizitime veya tabelama bunu yazmam etik dışıdır! “Hipnozla bir insana ahlâkdışı bir şey yaptırabilir misiniz” sorunun klasik cevabı “hayır, asla” şeklindedir. Ancak kimin bilinçdışında, hâttâ bilincinde hangi bastırılmış duyguların, fantezilerin, beklentilerin yattığını alnından okuyamazsınız ki. Çok safiyane bir şekilde başlayan hipnoz seansları, âdeta bastırılmış veya yaratılmış arzuların doğmasına ve her türlü istenmeyen amaçla kullanıma kadar da varabilir. İşte, hekimin bilgisi ve ahlaki tavrı çok önem taşır. Nefsine hâkim olması, seansların sevk ve idaresinde çok dikkatli davranması şarttır. Aksi takdirde, her iki tarafın da büyük zarar göreceği bir süreç başlayabilir.”

Kadın hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Bülent Uran: “Hipnoz bir telkinin bilinçaltı tarafından kabul edilmesi halidir. Çocukluk dönemi fark edilmeden hipnoz uygulanmaktadır. Bir kişi ancak kabul etmeye eğilimli olduğu telkinleri kabul eder. Yani önceki hipnozları o telkini kabul etme yönündeyse gizli hipnoz hali işleyebilir. Hipnoz ile hiçbir anestezik madde uygulanmadan ameliyat yapıldığına dair raporlar var. Günümüzde özellikle yurt dışında bazı merkezlerde uygulanıyor. Hipnoterapist olmak için teorik ve pratik bilgi her ikisi de belli oranlarda gereklidir. Pratik ancak teorik temel sağlamsa gelişebilir. Kişinin kendi kendine hipnoterapi uygulama alanları kendinde bazı eylemsel değişikler yapmak, motive etmek, enerjisini yükseltmek, planlı programlı olmak, daha önce verilmiş telkinleri güçlendirmek gibi alanlarda self hipnozdan yararlanabilir.

“Hipnoz Sadece Tıbbi Alanda Değil Birçok Farlı Meslek Dallarında Da Yardımcı Bir Teknik Olarak Kullanılıyor”
Hipnoz teknikleri bazı tıbbi sorunları aşmada diğer tıbbi girişimlere ya da tedavi yöntemlerine yardımcı olduğu gerçektir. Tabii ki tıbbi eğitimin bir parçası olması bana göre esas olması gerekendir. Ancak hipnoz sadece tıbbi alanda değil birçok farlı meslek dallarında da yardımcı bir teknik olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle geniş bir meraklı kitlesi olması doğaldır. Hastaları sadece hipnoterapi ile tedavi etmek gibi bir gerçek olmadığını önce vurgulamak gerekir. Hipnoterapi de diğer tedavi yöntemleri gibi bir tekniktir. Bir eğitimin parçası olabilir ya da bağımsız eğitimi verilebilir. Eğer bunu bir tıp doktoru öğrenecekse alacağı eğitim süresi tıp dışı birisinin öğrenmesinden daha farklı bir süreyi kapsayacaktır. Basit bir telkin verme öğrenilecekse ve sadece bu uygulanacaksa kısa süreli bir eğitim yeterlidir.

Öncelikle Etik Kuralların Belirlenmesi Gerekir
Her eğitim hangi amaçla verildiğine göre ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir. Birçok gelişmiş yurt dışı Ülkede ABD gibi hipnoz birlikleri oluşturulmuş ve bu kuruluşlar kendi eğitim standartlarını belirlemiştir. Ancak bu standartlar tavsiye niteliğindedir ve orada bile eğitim veren kuruluşları bağlamamaktadır. Bu kuruluşların standartları benimsenerek ona uygun bir eğitim programının belirlenmesi ve bunu hangi özelliklere sahip kişi ya da kurumların vereceği olması gereken bir durumdur. Ama demek ki ortada bir talep var ve bu talebi karşılayacak ciddi düzenlemeler yapılmadığı için piyasa talebi karşılamaya çalışmaktadır. Mevcut eğitimler etik midir değimlidir? Bunu diyebilmemiz için öncelikle etik kuralların belirlenmesi gerekir. Böyle bir kabul edilmiş kurallar olmadığına göre etiklik konusunda yorum yapmam doğru olmaz.

“Hipnoz O Kadar Güçlü ve Abartılacak Bir Teknik Değildir”
Bilinçaltı nedir? Bilinçaltını düzenlemek nedir? Bunlar somut olarak tanımlanmadan hipnozun bilinçaltını etkilediğini ileri sürmek ya da bir kişinin bilinçaltında ciddi değişiklikler yaptığını ileri sürmek yanlış olacaktır. Ama piyasada böyle bir hava yaratılmaktadır ve bu yanlıştır. Hipnoz o kadar güçlü ve abartılacak bir teknik değildir ve etkisi sınırlıdır. Bilinçaltında kalıcı bir değişim yapması beklenmemelidir. Pubmed de hipnoz başlığı altında 12 binin üzerinde makale var. Hipnoterapiyle sonuç alınan vaka serileri ya da vakalarla ilgili yüzlerce yayın var. Ben de 2011 yılında Aile hekimleri kongresine “kronik sorunlarda regresyon hipnoterapisinin etkinliği” adı altında bir çalışma sundum.

“Hipnoterapist Unvanını Sağlık Bakanlığı Düzenlemeli”
Bazı unvanlar yasayla belirlenir. Yasayla belirlenmemiş unvanların kullanımı konusunda bir yasa olmadığından ülkemizde isteyen istediği unvanı kullanmaktadır. Yurt dışında hangi unvanları kimlerin hangi kısaltmalarla kullanacağına dair yasal kataloglar oluşturulmuştur. Terapi sağlık alanına giren bir unvan olduğuna göre hipnoterapist unvanını nasıl bir eğitim aldıktan sonra kimler tarafından uygulanması gerektiğini Sağlık Bakanlığının düzenlemesi gerekir. Ancak hipnoz ölçülebilen ve saptanabilen bir durum değildir. Kişiler rahatlıkla değişik başlıklar altında yaşam koçluğu, NLP, gevşeme, nefes teknikleri, Reiki, bilmem ne masajı, imajinasyon gibi hipnotik uygulamalar yapabilir ve yapmaktadır.”
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan: “Hipnoz, üstün farkındalık ve yoğunlaşmanın söz konusu olduğu değişik bir bilinç durumudur; Uyku yahut kendinden geçme hali olmadığı gibi, bilinçsizlik durumu da değildir. Beynin özellikle alfa dalgalarının yoğun olarak gözlenebildiği farklı bir yoğunlaşma haline geçtiği hipnoz halinde kişiler yüksek zihinsel yoğunlaşmalarına başlı olarak telkinlere ve çevresel uyaranlara daha duyarlı hale gelirler. Hipnozun “sahne hipnozu” diyebileceğimiz popüler tipleri olduğu gibi “klinik hipnoz” olarak bilinen ciddi ve hekimler tarafından uygulanan türleri de mevcuttur. Bir kişiye kendi isteği dışında hipnoz yapmak mümkün olmakla birlikte bu pratikte çok zordur ve genellikle başarılı olamaz. Ayrıca hipnoz esnasında kişiye kendi öz değerlerine aykırı bir şeyleri bilinçsiz olarak yaptırmak da mümkün değildir.

Hipnozla Analjezi Sağlandığın Tanık Olmadım
Hipnoz ile hiç bir anestezik medikal ilaç uygulanmadan ameliyatlar yapıldığı böyle uygulamalar özellikle diş hekimliğinde sıklıkla uygulanıyor; fakat daha büyük operasyonlarda, genel anestezi gerektiren uygulamalarda başarı oranı tartışmalı. Ben bu tip büyük bir operasyonda tamamen hipnozla analjezi sağlandığın tanık olmadım ama bunu yapabildiğini iddia edenler oluyor. Bu mümkün olsa bile ancak belli durumlarda ve belli kişiler üzerinde sağlanabilecek bir durum olup, genel bir “anestezi” yöntemi olarak kullanılması söz konusu değildir.

“Otohipnozu Birçok İnsan Farkında Olmadan Uyguluyor”
Hipnoterapi için kanunen hekimlik diplomasına sahip olmak gerekiyor zaten. Onun dışında da elbette hipnozla ilgili deneyim sahibi olmak önemli. Otohipnoz dediğimiz kendi kendine hipnoz meselesi aslında birçok insanın farkında olmadan uygulayabildiği bir durumdur. İnsanlar çok sevdikleri bir işi yaparken, mesela dikkat ve heyecanla bir kitap okurken yahut el sanatlarıyla veya hobileri ile uğraşırken aslında çoğu zaman beyin hipnoza benzer bir moda geçer ve bu kişiler bu sayede yaptıkları işe aşırı derecelerde yoğunlaşabilirler. Bunun dışında, öğrenilebilen otohipnoz teknikleri ile de ibadet ve meditasyondaki gibi dingin ve odaklanmış zihin durumları oluşturulabiliyor. Bu tip teknikler, strese bağlı hastalıkların giderilmesinde ve depresyon benzeri durumların kontrol altına alınmasında etkin olarak kullanılmakta.

“Hipnoterapi ve Akunpunktura İnanmamak Rasyonel Söylemler Değil”
Hipnoterapi ve akunpunktur gibi uygulamaların etrafını saran gizemli ve efsanelerle süslenmiş söylenceler, bu dalların sağlıklı ve bilimsel bir şekilde değerlendirilmesini ciddi olarak engelliyor. Her ne kadar tıp eğitimi almış ve okumuş olursa olsun birçok insanın “ben hipnoza/akupunktura inanmıyorum” gibi ifadeler kullandığına şahit olabiliyoruz. Halbuki hipnoz ve akupunktur gibi teknikler, bilinen geleneksel tıp uygulamalarından farklı gözükse de aslında tamamen vücudun doğal güçlerini kullanan ve etkileri fizyolojik olarak ölçülebilen tekniklerdir. Bunların “inanıp-inanmamak” ekseninde değerlendirilmesi çok da rasyonel söylemler değil. Herkes tarafından rahatlıkla öğrenilebilecek ve uygulanabilecek bu teknikler, özellikle koruyucu hekimlik açısından bence çok önemli bilgiler ve içgörüler sağlıyor. Paramedikal branş tanımlamasına ise asla katılmıyorum; zira insan bedenini doğrudan etkileyebilen ve bu kadar belirli etkiler yapabilen teknikleri “tıp dışı” şeklinde nitelemek bana biraz önyargı ve bilgi eksikliği gibi görünüyor.

“Hipnoterapi gibi Tekniklerin Standartları Tıp Bilimi Tarafından Belirlenmeli”
Hipnoterapi teknikleri birkaç haftalık eğitimle öğrenilebiliyor ama bu alanda başarılı bir uygulayıcı olmanın yolu uzun süre pratik yapmak ve özellikle hipnozun uygulanacağı alanlardaki sorunları ve hasta profilini iyi tanımayı gerektiriyor; aynen diğer tüm tıbbi tekniklerdeki gibi. Piyasada verilen eğitimler, her konuda olduğu gibi elbette bu konuyu da para kazanma aracı olarak kullanan şarlatanlar mevcut. Özellikle tıp bilimi ve tıp camiası bu konulara uzaktan bakmaya devam ettikçe bu suiistimallerin önüne geçebilmek de zor görünüyor. Hipnoterapi gibi tekniklerin standartları tıp bilimi tarafından sağlıklı bir şekilde belirlenebildikçe bu sıkıntıların da ortadan kalkacağını düşünüyorum.

“Üst Beyin ile Şuursuz Hafızamız Arasındaki Bazı Hatalı Ve İstenmeyen Bağlantıların Hipnoz İle Değiştirilebilir”
Hipnoz ile bilinçaltını düzenlemek sınırlı bir düzeyde evet. Bilinçaltı dediğimiz şey, varlığı tartışmalı da olsa, davranışlarımıza yön veren ve bedenimizin iç işleyişinin genel ayar noktasını belirleyen, şuur dışı itkilerimizdir. Bu itkilerin birçoğu ise yaşamsal alışkanlıklarımız ve tecrübelerimize dayanır. Üst beyin ile şuursuz hafızamız arasındaki bazı hatalı ve istenmeyen bağlantıların hipnoz seansları sonucunda daha sağlıklı bir yine doğru değiştirilmesi elbette mümkündür. Mesela madde bağımlılığında veya panik atak gibi bozukluklarda hipnoterapi ile yapılmaya çalışılan şey aslında budur; kişilerin zihinsel şebekeleri, bedenlerindeki arızayı giderecek şekilde yeniden programlanabilir. Tabii ki bunun ön şartı, kişinin bilinçli olarak bu programlamayı arzu etmesi ve bu yönde bir kararlılık sergilemesidir. Bundan sonra hipnoterapistin işi büyük oranda bu yeniden programlama sürecini kolaylaştıracak teknikler uygulamaktır.

Hipnoz Sırasında EEG Kayıtları
Ben doğrudan hipnoz üzerinde çalışmalar yapmıyorum; şu anda bir grup üniversite öğrencisi ile yürüttüğümüz ve geçmişte yaptığım birkaç ufak çalışmanın dışında konu doğrudan uzmanlık alanıma girmiyor. Fakat bilimsel literatürde bu konunun göz ardı edilmesinin temel sebebi demin de söylediğim gibi önyargılar aslında. Mesela bizim çalışmalarımızda hipnoz sırasında EEG kayıtlarında belirgin değişiklikler olduğu gibi fizyolojik parametrelerin yanı sıra, bizzat benim üzerimde uygulanan hipnoz seanslarında şahsi olarak deneyimlediğim ilginç olaylar var. Bunlara bakınca, bilimle uğraşan insanların bu konuya uzak kalmalarını biraz yadırgıyorum. Fakat bununla birlikte, anlayabiliyorum da; zira geleneksel tıbbi ve bilimsel yaklaşımlarımızdan biraz farklı bir bakış açısı gerekiyor bu tip konuları çalışabilmek için.”
Ankara Tıbbi Hipnoz Derneği Başkanı Dr. Dilek Türkoğlu: “Hipnoz, trans dediğimiz zihnimizin farklı bir farkındalık seviyesine ulaştığı bir duruma geçmeyi sağlamak için kullanılan yöntemin ismidir. Trans günlük yaşantımızda defalarca kez kendiliğimizden girdiğimiz bir durumdur. Örneğin bir film seyrederken filmin gerçek olmadığını biliriz, ama kendimizi filmdeki duyguları yaşarken buluruz. Hipnoz filmlerde gördüğümüz gibi uyku değildir, birinin diğerini kontrolü altına alması değildir, aksine kendi zihnimizi istediğimiz şekilde yönlendirmemizi sağlayan bir yöntemdir. Bu tanımdan anlaşılacağı gibi başka birinin isteği olmadan hipnoza alınması mümkün değildir. Beynimiz beyin dalgaları denilen bir çeşit elektriksel uyarılar yayarak çalışır. Tamamen uyanık olduğumuzda beta dalgaları denilen uyarılar yayarken uykuda farklı dalgalar yayar. Uykuyla uyanıklık arasında, dalıp gittiğimizde, uykudan uyanırken ise alfa dalgaları yayar. Hipnoz sırasında da alfa dalgaları hakim olur. Alfa dalgaları, çok normal ve herkeste oluşan dalgalardır. Bu sırada telkine yatkınlığımız artar ve değişime daha açık hale geliriz. Alfa düzeyine geçmenin örneklerinden birisi da film seyrettiğimiz zamanlardır. Filmdekilerin gerçek olmadığını, rol yaptıklarını bildiğimiz halde üzülür, hatta ağlarız, ya da güleriz. Bir tarafımız gerçek olmadığını bildiği halde diğer tarafımız duygularını yaşar. Hipnozda da bir tarafımız neler olduğunun farkındadır ama diğer tarafımız verilen telkinlere uygun duyguları yaşar.
Söylenilenleri anlamakta ve İletişim kurmakta güçlük çekilen hastalara zeka özürü ya da Alzheimer gibi bir rahatsızlığı olan hastalara, psikotik bozukluk dediğimiz, gerçeği değerlendirme yetisi bozulmuş olan hastaların önemli bir kısmına ve hipnozu tercih etmeyen hastalara uygulanmaz. Kadın doğumdan diş hekimliğine, sporda performans arttırılmasından yanık tedavisine kadar her alanda hipnozdan yardım alabiliyoruz.

“Hipnoza Yatkınlığı Yüksek Olan Kişiler Hiç Bir Anestetik Madde Almadan Ameliyatlar Olabiliyorlar”
Hipnoza yatkınlığı yüksek olan kişiler, zihinlerini öyle kontrol etmeyi başarıyorlar ki hiç bir anestetik madde almadan ameliyatlar olabiliyorlar. Ancak herkesin yatkınlığı bu kadar yüksek değildir. Öncesinde oldukça emek verilerek yapılması gereken bir hazırlık süreci vardır. Günümüzde de bu yöntemler uygulanıyor hatta ülkemizde bu çalışmaları ile yurt dışından da örnek olarak alınan hekimlerimiz var. Özellikle anestetik maddeye allerjisi olan ya da bir şekilde anestezi almayacak kişilerde bu yöntemi uyguluyor. Ancak hipnoz Türkiye’de yasal olarak tanınmadığı ve dolayısı ile de pek çok hekim hipnozu tanımadığı için faydalı olabilecek pek çok alanda da kullanılamamaktadır. Hipnoz derneklerinin başlıca amaçlarından biri de hekimler tarafından hipnozun tanınmasını sağlamaktır. Hipnoz yatkınlığı yüksek olanlar dikkatini toplayabilen, imajinasyon gücü daha yüksek insanlardır. Bütün ünlü insanlar yine hayal güçlerini iyi kullanabilen, imgeleme gücü, yaratıcılıkları güçlü insanlardır. Örneğin Mimar Sinan Selimiye Cami’sini yapmaya başlamadan önce, uzun bir zaman sadece oturup caminin yapılacağı alana bakmış. Görenler hiçbir şey yapmadan tembel tembel oturduğunu sanmışlar. İnşaatın ne durumda olduğunu görmek için gelen padişaha planlarını anlatarak gezdirirken bir yerde başını eğerek geçmiş. Nedeni sorulunca verdiği cevap;” Orada bir sütun var, başımı çarpmamak için eğdim. “olmuş. O kadar net gözünde canlandırmış ki!

“Türkiye’de Hipnoz Yasal Olarak Tanınmıyor”
Hipnoterapist olmak için teorik ve pratik bilgi eğitimlerde birlikte verilir. Ancak Türkiye’de hipnoz yasal olarak tanınmadığı için hipnoterapist ünvanı da bulunmamaktadır. Umarım yasal düzenlemeler yakın zamanda yapılacak, dolayısıyla sınırlar daha iyi tanımlanacaktır. Kendi kendine hipnoz özellikle motivasyon ve kendimize sürekli verdiğimiz yanlış komutların düzeltilmesi amacıyla oldukça etkin kullanılabilmektedir. Mesela bu iş çok zor, yapamazsam dediğimizde yanlış komut verip yapamama ihtimalimizi yükseltiriz. Bunun tersi de performansımızı ve motivasyonumuzu arttırır. Self hipnozda ise kendiniz alfa düzeyine bilinçli olarak geçmeyi öğrendiğiniz durumlarda kendi kendinize telkinler verebilirsiniz.

“Avrupa’da ve Amerika’da Hipnoz Yasal Olarak Kabul Ediliyor”
Hem akupunktur, hem hipnoz yapılan bilimsel çalışmalarla, yayınlanan makalelerle kendini kanıtlamış olmasına karşın henüz tıp fakültelerinin müfredatında ya da sürekli eğitim kapsamında yer almamaktadır. Eğer bilimsel olarak kanıtlanmış bir yöntemse ve pek çok alanda faydası varsa bir an önce faydalı olanın kullanılmasının sağlanması gerekir. Avrupa’da pek çok ülkede ve Amerika’da hipnoz yasal olarak kabul edilen hatta bir kısmında da sağlık sigortası tarafından ödemesi yapılan bir yöntemdir. Yakın zamanda bizim ülkemizde de benzer düzenlemelerin yapılacağını düşünüyorum.

“’İsteyen Herkese Öğretirim O da Nerede Kullanırsa Kullansın’ Anlayışı Yanlış”
Hipnoterapi eğitimi pek çok ülkede kendi programlarına göre değişmektedir. Ayrıca hekimin hangi alanda kullanacağına göre de değişmelidir. Örneğin cerrahi branşlarda ağrı kontrolü gibi konularda kullanılacaksa alınacak eğitim süresi ile psikiyatri/psikolojide kullanılacaksa alınacak eğitim süresi değişmeli, psikolojide kullanacak olanların mutlaka gerekli diğer psikoterapilerle de desteklenmesi sağlanmalıdır. Dolayısıyla süre kullanılacak alana göre değişmelidir. Verilen eğitimler öncelikle yasal sınırlar çizilmediği için çok çeşitlilik gösteriyor. Öncelikle kimlerin bu eğitimi alacağı, alan kişilerin nerelerde kullanacağı gibi pek çok soru yasal düzenlemelerle sınırları çizilerek yapılmalıdır. Aksi türlü “parayı veren eğitimi alır” ya da “isteyen herkese öğretirim o da nerede kullanırsa kullansın” şekline dönüşmekten kurtarılamaz.

“Daha İyi Hissetmeye ve Daha Sağlıklı Olarak Düşünmeye Sevk Edilebilir”
Bilinçaltını düzenlemek “Daha iyi hissetmeye ve daha sağlıklı olarak düşünmeye sevk edilebilir” psikoloji alanında hipnozun kullanımındaki amaç budur zaten. Hipnoterapi ile fayda gören hastalar pubmed de pek çok bilimsel dergide bu konuda yayın var zaten. Yayın olmamış olsa bilimsel olan bir yöntem olduğundan söz edemezdik. Psikiyatrinin ve diğer pek çok branşın saygın dergilerinde hipnoz ile ilgili bilimsel makaleler var. Türkiye’den de son yıllarda uluslararası dergilerde yayınlar çıkmaya başladı. Ayrıca uluslararası kongrelerde sunumlar da yapılmaktadır.

Hipnoz uyku uyanıklık arası bir durum olduğu için gece uyumadan önceki düşüncelerimiz de çok önemlidir. Çocukluğumuzdan beri bize akşam yatağa yattığımızda günün muhasebesini yapmamız öğretilmiştir. Oysa gece uyumadan önceki dönem hayal gücümüz daha da genişler, mantık biraz daha geri planda kalır. Gündüz bizi o kadar çok etkilemeyecek durumlar-yazık ki daha çok negatif olanlar- gece zihnimize üşüşür. Ertesi gün uyandığımızda ise kendimiz halsiz, yorgun hissederiz. Bu geceden itibaren, günün muhasebesini yapacaksanız yatağa girmeden önce yapın ve yattığınız andan itibaren muhasebe yapmayı ya da olumsuz şeyleri düşünmeyi bırakın. Zihninize tamamen pozitif anılar, hayaller, düşünceler getirin. Çok rahat hissettiğiniz bir anınız, çok sevdiğiniz birisi, hatta sadece bir gülen yüz bile getirebilirsiniz aklınıza. Ertesi gün çok daha dinlenmiş kalktığınızı fark edecesiniz.”
Ankara Tıbbi Hipnoz Derneği (ATHD) Kurucu Başkanı Diş Hekimi Emine Çelik: “Türkiye’de Hipnozun Tarihçesi 1935 ve 1936 da JANET’in bir kitabını Cemil Sena Ongun “Ruhi Mucizeler” ve “Hipnotizma” adları altında yayınlamıştır. 1946’da Dr. Bedri Ruhselman’ın “İspritizma” yayınında hipnotizmaya yer verilmiştir. 1951’de D.D. Watson adında hekim olmayan bir profesyonel hipnozitör İstanbul Dişçi Mektebinde Hipnoz ile ağrısız diş çekimini başlatmıştır. Sonra da Ankara Tıp Fakültesinde hipnoz ile ağrısız iki ameliyat yapılmıştır. Haseki Hastanesinde Dr. C. Tan ve Dr. Aksoy’un Türk Nöropsikiyatri Cemiyetinde hipnoz ile ilgili tebliği ilk ilmi faaliyet olarak bilinir. Ayrıca Dr. Sevil AKAY’ın bundan daha önce hipnozla ağrısız bademcik ameliyatı yaptığı bilinmektedir. Ankara Tıp Fakültesinden Prof. Dr. Op. Orhan Toygar hipnotik anestezi ile ameliyatlar yapmıştır. 1961 yılında Dr. Rafet Kayserilioğlu Gureba Hastanesinde ve Eminönü Halkevinde hipnotizma ve ekminezi uygulamaları yapmıştır. 1961’de Dr. Recep Doksat, hipnoz konusunda Türkiye’deki ilk ihtisas tezini sunmuştur. Bu tezde Doksat, hipnozu: “ Hipnoz, pek spesifik ve labil bir uykuya benzer hal olan hipnotik trans’ın sinonimidir. Hipnotizmadan murad ise, bu hali elde etmeye yarayan bütün tekniklerin kullanılması ve benimsenmesidir.” diye tarif etmektedir. Ege Diş Hekimliği Fakültesinden Prof. Dr. Turhan Cengiz doktora tezini “Hipnodonti” konulu olarak vermiştir. Atatürk Üniversitesinden Prof. Dr. Hayati Çelebi’nin hipnoz çalışmaları vardır. Türkiye’de “Bilinçli Hipnoz” tekniğinin kurucusu Op. Dr. Hüsnü İsmet Öztürk‘tür. 1914 doğumlu Öztürk, Tıp eğitimini İstanbul Tıp Fakültesini ve Almanya’da Jena Üniversitesinde tamamlayıp, Zürih ve Tubingen Üniversitelerinde cerrahi ve anestezi ihtisasları yapmıştır. 1951 yılından sonra Haydarpaşa Numune Hastanesinde Hariciye servisinde çalışmaya başladı. 1979’da vefat etmiştir. Öztürk 2 bin üzerinde hipnoterapi uygulamış ayrıca 250’ye yakın hastaya kendisi hipnoanestezi yaparak ameliyat etmiştir. Bilinçli hipnozun 1979’dan sonra Türkiye’deki temsilcileri Dt. Ali Eşref Müezzinoğlu ve Dr. Ali Özden Öztürk olmuşlardır. Bilinçli Hipnoz çalışmaları “Tıbbi Hipnoz Derneği” çatısı altında devam etmektedir.

“Hipnoza Giriş Sırasında Beyin Orbitofrontal Lobunda Kan Akımı Artar”
Bilinçli Hipnoz farkındalığın kaybolmadığı, bireyin düşünebildiği, uyku hali olmadan, talebe bağlı telkin alabilme halidir. Tıbbın hemen her dalında kullanılan bir yöntemdir. Hipnoza giriş sırasında beyin orbitofrontal lobunda kan akımının arttığı bildirilmiştir, bu da dikkat yetisinin hipnoz durumunun oluşmasında yoğun bir biçimde kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Katalepsi, anestezi, analjezi ve amnezi Hipnozun olgusudur. Hipnozda 4 aşama tarif edilir. Aşamalar arasında kesin sınırlar yoktur, fakat geçiş yavaştır. Davis ve Husband’ın 0 ila 30 arasında nümerik ölçeği ile ölçülmektedir. Hipnotik derinlik ölçeğine göre: uyanıklık, hafif hipnoz, orta hipnoz ve derin hipnoz, çok derin hipnoz.
Tüm Hipnotizörler İdeomotor (bilinçsiz oluşan adale hareketler,gözü açamama) ve ideoduyusal (duyusal hayal gücü,dokunsal,işitsel,görsel uyaranlarla oluşur)şartlanmayı kullanırlar.

Hipnoz Uygulaması
1-İletişim:
  • İletişim Kurulabilir mi?
  • Kişinin sorunu hipnoz ile ilgili mi?
  • Kişi kendi iradesi ile bu sorunu çözmeye hazır mı?
  • Kişi hipnoza inanıyor mu?
  • Sorununun hipnozla çözüleceğine inanıyor mu?
  • Bu konuda hekimine güveniyor mu?
 2-Etkileşim
  • Mayalama
  • İndüksiyon
  • Hipnoz
3-Değişim
  •  Direkt veya İndirekt Telkin Verilmesi
  • Gerekirse otohipnoz
“Kelimeler, İnsanlığın Hizmetindeki En Kuvvetli İlaçtır”
 Yakın zamanlarda positron emisyon tomogragi (PET), fonksiyonel manyetik resonans görüntüleme (fMRI) gibi yöntemlerle yapılan araştırmalarda gerçek uyaranlarla, hipnoz durumunda telkinle oluşturulan uyaranların beyinde aynı alanlarda aktivasyonlara neden olduğu gözlenmiştir.

“Hipnoz Düzeyinin Derinleşebilmesi Hipnoz Uygulanan Kişinin Özelliği”
 Hipnoz düzeyinin derinleşebilmesi hipnoz uygulanan kişinin özelliğidir. Bu özelliğe, “hipnoza yatkınlık” ya da “hipnoza duyarlılık” adı verilir. Kişilerin hipnoza duyarlılığı, zeka gibi yaşam boyu belirli düzeyde devam eder. Bu açıdan Harvard ve Stanforipnoz”Hd gibi hipnotik ölçüm testlerinin güvenirlikleri kanıtlanmıştır. 0-sıfır duyarlılığın en düşük, 12 en yüksek olduğunu gösterir. Yaklaşık olarak toplumun yüzde 80’i orta düzeyde, yüzde10 yüksek duyarlı ve yüzde10’u düşük duyarlılık gösterir. Günlük yaşamlarında dikkatini istisnai bir şekilde odaklayabilen kişilerin hipnoza duyarlılığının yüksek olduğu belirlenmiştir.”

1 Yorum

BEYİN MERAK OKLARI HEDEFİNE ULAŞIYOR

Beyinle ilgili bilmek istediğiniz birçok bilginin yer aldığı kitap “Fraktal Düşünceler” Doç. Dr. Sinan Canan, tarafından herkesin okuyabileceği bir dille hazırlandı. Kitapta, “Lisan nedir?”, “Yeni paranoyamız: zihin kontrolü”, “Tıbbın dil yarası”, “Evlilik aşk’ı öldürür mü?”, Ne istiyorsunuz? gibi başlıklar yer alıyor.
Ülkemizde nörobilim alanında çalışan ve bu alanda “Fraktal Düşünceler” kitabıyla beyin araştırmalarına farklı bir boyut kazandıran Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan, kitabında beyin ile ilgili merak edilen birçok konuyu ele alarak açıklıyor. Kitap, anlaşılır bir dille hazırlandığı için herkesin okuyabileceği şekilde yazdığını kaydeden Canan, “bir bilim adamının ilginç bulduğu meseleler hakkındaki düşünceleri”ni ele aldığını söylüyor. Kitapta, “Lisan nedir?”, “Yeni paranoyamız: zihin kontrolü”, “Tıbbın dil yarası”, “Evlilik aşk’ı öldürür mü?”, Ne istiyorsunuz? gibi başlıklar yer alıyor.
‘Sesin Rengi’ ve ‘Ağrının Sesi’
Kitapta Doç. Dr. Sinan Canan şunları söylüyor: “Şimdi, ilk okuyuşta garip gelebilecek bir düşünce deneyi yapalım: Gerçekte mümkün olmamasına rağmen, örneğin görme sinyallerini beyne taşıyan görme sinirlerini, normalde gittikleri yer olan beynin arka lobundan çıkartıp, tat almayla ilgili beyin bölgesine bağladığımızı düşünelim. Bu durumda ne olur? Gözünüzden ışık uyarıları ile oluşturulan elektriksel sinyaller, tat bölgesine giderek sizde ‘değişik tad’ hisleri uyandıracaktır! Bütün duyular için aynı düşünce deneyini yapabilirsiniz. Yani gerçekte bu deneyi yapmak mümkün olsaydı, ‘sesin rengini’, ‘ağrının sesini’, ‘kelimelerin tadını’ vb.. hissedebilecektik…”
“İki başlı bebekler doğduğu zaman hayret ediyoruz; bir insanın dünyaya gelmesi çok sıradanmış gibi…
Bungee-jumping gibi uç sporları yapanlara hayret ediyoruz; tavanda yürüyen sinek basit bir iş yapıyormuş gibi…
Bilgisayar dünyasındaki gelişmelere hayret ediyoruz; hepsinin çıktığı yer olan beynimiz çok basitmiş gibi.”
Doç. Dr. Sinan Canan, “Fraktal Düşünceler” kitabı hakkında Sağlık Dergisi’nin sorularını yanıtladı.
Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1972 Ankara doğumluyum. Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’nü bitirdikten sonra yüksek lisans ve doktoramı sırasıyla Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji-Embriyoloji ve Fizyoloji bölümlerinde tamamladım ve ardından Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Bölümü’nde 5 yıl, Turgut Özal Üniversitesi’nde 1 yıl çalıştım. Şu anda Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı’nda doçent olarak çalışıyorum. Buraya kadar olan bölüm akademik özgeçmiş; onun dışında evli, üç çocuk babası ve çocukluk meraklarını unutmamaya çalışan birisiyim. Bilimsel faaliyetler dışında amatör fotoğrafçılık, rock müzik ve internet yayıncılığı ile uğraşırım.
Kitabınızın adından başlayalım; neden böylesine zor anlaşılır bir isim koydunuz?
Kitaba isim koyarken bu kadar anlaşılmaz olmak niyetinde değildim ama yayınlandıktan sonra sanırım bana en çok sorulan soru bu oldu. Aslında bu ismi seçerken, kitabın ilk taslağında olan ama daha sonra çıkarttığım bir bölüm vardı. Bu bölüm, kitapta var olan fraktal geometri ile ilgili bölümden sonra “düşüncenin fraktal yapısı” üzerine bir denemeydi. O yazıda, düşünce zincirimizin bilgisayardaki kayıtlar gibi olmadığını; adeta fraktal geometrideki biçimler gibi, detaylara inildikçe karmaşıklığın ve bilginin arttığı bir yapıda olmasından hareketle, bunun beyindeki olası mekanizmalarını tartışıyordum. Genel okuyucuya bu haliyle oldukça ağır gelebilecek bu bölümü çıkartmış olmama rağmen, “Fraktal Düşünce” kavramı kitaba isim olarak kaldı. Açıkçası ben memnunum ama sebebini anlatırken biraz zorlanıyorum.
Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
“Fraktal Düşünceler” adlı kitabımdaki yazıları yıllar boyunca sinancanan.net internet adresimde ve Haber Ajanda adlı aylık haber dergisinde yazdığım yazılardan ortaya çıktı. Yıllar içinde bilim ve düşünce üzerine yazdığım yazıları belli bir konsept içinde toplama fikri ortaya çıkınca oturup üç ana başlık belirledim ve yazılarımı bir araya toplayarak hepsini gözden geçirdim. Özellikle bilim ve kaos teorisine ilişkin kısımların üzerinde bir hayli çalıştım fakat bunların çoğunu, kitabın içeriğini muhtemelen ağırlaştıracağı için kitaptan çıkartmak zorunda kaldım. Neticede, amacım özellikle gençler için “bir bilim adamının ilginç bulduğu meseleler hakkındaki düşünceleri”ni içeren bir kitap ortaya koymaktı, sanırım bir nebze olsun başarabildim. Özellikle gençlerden gelen geri bildirimler benim için oldukça cesaretlendirici oldu.
Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?
Aslında tam olarak bu kitabın devamı olmasa da, Fraktal Düşünceler’de kısa bahsettiğim bazı düşünce ve fikirlerin geliştirilmiş halleri üzerine iki kitap çalışmam daha var. Uzun süredir vakit bulamadığımdan tamamlayamadım ama iki yıl içinde tamamlama niyetim var. Bu arada sürekli olarak özellikle üniversite gençleriyle yaptığımız seminer ve konferans toplantılarında bu gelecek çalışmalar için zihin jimnastiklerine de devam ediyoruz.

Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
Kitapta aslında “bilmek” dediğimiz eylemin hepimizin işi olduğu ve bütün bilginin aslında aynı gerçekliğin parçaları olduğunu vurgulamaya çalışıyorum. Benim gibi sinirbilimleri ile uğraşan bir fizyolog da olsanız hem hayatın her yönüne dair söyleyebilecek sözleriniz vardır; hem de kendi konunuzda bile kesin konuşmaya yetmeyecek kadar bilgi sahibi olduğunuzun da farkında olmalısınızdır. İşte özellikle bilimin son yirmi-otuz yılda fark etmeye başladığı yeni bilimsel gerçeklerden de hareketle, insani erdemlerimiz ve düşünce namusu üzerine bir takım mesajlar vermek istedim. Fraktal Düşünceler’in esas motivasyonu sanırım budur.
Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Aslında iletmek istediğim çok mesaj var ama bunları sanırım kitaplar halinde derli toplu sunmak en iyisi olacak. Ama elbette, çok yönlü okumalarını salık vermek buradan hemen yapmam gereken bir şey. Günümüzde gerçekliği anlamayı en çok zorlaştıran şeylerden bir tanesi, bilgilerin ve ifade fırsatlarının sınırsız çeşitliliği. Bu yüzden gerçeğin peşindeki zihinlerin iş gücü çok artıyor. Eskiye oranla okunacak, düşünülecek ve anlaşılacak çok fazla şey var. Ben de bu süreçte özellikle gençlere yardımcı olmak için elimden geleni yapmaya çalışacağım.
Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Türkiye’de kitap okurunun çok fazla geri bildirim vermediğini biliyorum. Fakat genç arkadaşlardan aldığım tepkiler beni oldukça şaşırttı. Kitabı okuduktan sonra benim hiç tahmin etmediğim çok ilginç fikirlerle bana dönenler oldu. Ayrıca bana ulaşan tepkilerin hemen tamamı son derece olumluydu. Bir kaç arkadaşım kitapta kendilerine göre gördükleri eksik ve yanlışlıkları da bildirdiler. Ama genelde, oldukça samimi olarak yazmaya çalıştığım bu metinler yine çok samimi olarak karşılık gördü diyebilirim.
Kitabınız yazar olarak size neler kazandırdı?
Bu benim ilk kitabım; dolayısıyla insanın arada bir kendisini “yazar”mış gibi hissetmesi güzel bir şey. Ama onun dışında yazmanın büyük bir sorumluluk olduğunu da fark ediyorsunuz. Önceden hiç kitap yazma telaşım yokken, şu anda geçen zamanla ilgili suçluluk duyma psikolojisi başladı; zira yazacağım her kitapta olduğu gibi Fraktal Düşünceler de eksik ve o eksikleri bir an önce elimden geldiğince tamamlamam gerekiyor.
Mutlaka herkesin okuması gereken kitap/ müzik/film sizce hangisi?
Subjektif bir listem var aslında: Türkiye’de yaşayan herkesin Alev Alatlı’yı hatmetmesini öneririm mesela. Özellikle Yaşasın Ölüm ile Kabus ve Rüya başlıklı kitapları gerçekten bende çok etkili olmuş kitaplardır. Müzik deyince aklıma Dream Theater’dan başkası gelmez pek; zira yıllardır her daim en fazla dinlediğim grup o oldu. Filmlerde ise çok zengin bir listem var fakat elbette henüz seyretmemiş olan varsa Matrix ve Crash adlı filmleri tavsiye ederim.
Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Benim de hasbelkader içinde bulunduğum bir sektör olarak dergicilik özellikle ülkemizde kötü durumda. Sağlık haberciliği ise sizin gibi bu işe gönül vermiş bir kaç ismi hariç tutarsak halen oldukça yetersiz düzeyde. Zira sağlık alanında yapılan haberler, diğer tüm alanlarda olduğu gibi sadece insanları haberdar etmekle kalmıyor, sağlık alanındaki insanlar arasında da bir iletişim aracı olarak çok önemli bir görev ifa ediyor. Ülkemizde dergi ve dergiciliğin neredeyse can çekiştiği günümüzde maalesef tüm sektörler de bundan nasibini alıyor. Umuyorum, özellikle dijital yayıncılık çağına girdiğimiz şu zamanlarda, kaçırmak üzere olduğumuz haber tabanlı iletişim fırsatını tekrar yakalayabilelim.
Türkiye’deki çalıştığınız alandaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sinirbilimleri ile uğraşıyorum; Türkiye’de müstakil kongresi ve derneği olan büyük bir çalışma alanıdır sinirbilimleri. Her yıl Nisan ayı Türk sinirbilimcileri Ulusal Sinirbilimleri Kongresi başlığı altında bir araya gelerek çalışmalarını paylaşırlar. Türkiye’de son yirmi yıldır gerçekten hızlı ilerleyen ve gittikçe daha gözde hale gelen bir alan sinirbilimleri. Fakat yine de hayal ettiğimiz global ivmeyi yakalamakta başarılı değiliz. Bunun önemli sebeplerinden birisi insanların münferit gruplar olarak çalışmaları ve gruplar arasındaki iletişim ve alışverişin oldukça sınırlı kalması. Eğer iletişim ve paylaşım kanallarını açacak faaliyetlere daha fazla ağırlık verebilirsek, çok önemli ilerlemeler kaydetmememiz için bir sebep göremiyorum. Elbette sinirbilimleri ile ilgili dernek ve kuruluşlarımız bu konuda gerçekten güzel çalışma ve faaliyetler yapıyorlar; fakat biraz da bu alandaki bilim insanlarımızın bireysel olarak bu paylaşım ve iletişim kültürünü benimsemeliler diye düşünüyorum.
Hâlâ planlayıp gerçekleştiremediğiniz projeniz var mı?
Olmaz mı? Mesela halen bir müzik albümü çıkartamadım. Üniversitede Knighmare grubu olarak çıkarttığımız demo albümü saymazsak. Bilimsel alanda ise elden geldiğince farklı proje ve sorunlar üzerinde çalışmaya devam ediyorum. Umarım yakında hayalim olan araştırma merkezimizi kurma çalışmalarında ciddi bir mesafe alacağız. Ayrıca dünyanın en güzel fotoğrafını çekmek, çocuklarımı dünyanın en iyi insanları olarak yetiştirmek gibi hedef ve arzularım da var ama bakalım gelecek neler gösterecek?

ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!

Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

– Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.
8 Mart Perşembe günü saat 23:00’a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 9 Mart Cuma sabahı buradan duyurulacaktır.

ÇEKİLİŞİ Müjgan Gedik KAZANDI. ADRESİNİ İLETTİĞİNDE KİTABI GÖNDERECEĞİM

22 Yorum

NÖRONAL NOTALAR

En ilkel kabilelerden en gelişmiş ülkelere kadar her toplumda müzik, insan yaşamının vazgeçilmez unsurlarından biridir. Müzik bazen bizi neşelendirir, zaman zaman dans ettirir, bazen hüzne boğar, bazen de yıllar öncesine götürür. Son yıllarda nörobilimde elde edilen gelişmelerle artık müziğin beynimizi nasıl etkilediğini öğrenmeye başladık. Bu çalışmalar sonucu müziği evrensel kılan sırların perdesini aralarken müziğin olağanüstü gücü ile beynimizin fiziksel yapısını değiştirebileceğimizi ve müzik eğitimi ile başarımızı artırabileceğimizi de öğrendik.
Müzik sadece “hoş zaman geçirmek, rahatlamak veya heyecanlanmak” için dinlenen ses dizilerinden ibaret değil; müzik doğrudan beynimizi biçimlendirici ve hayatımızı yönlendirici bir etkiye sahip. Beyinin gizemli kıvrımlarında birlikte gezmeye ne dersiniz? Aşık Veysel; içindeki müzik aşkından öyle bir beslenmişti ki gözleri kör olsa bile beyin ona çok farklı bir görsel sunuyordu bu yüzden toprağı gördü ve anladı. Beethoven kulakları sağırdı ama kulağa ihtiyacı yoktu çünkü beyni ona görmesi gerekeni duyması gerekeni müzikal olarak sunuyordu. Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz ile bundan sonra her ay beynin gizemli dünyasını keşfe çıkacaksınız.
Müzik Beyinde Nasıl Ilerliyor?
Amerika Birleşik Devletleri Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı, müziğin beyindeki iletilmesi ve etkisi ile ilgili şu bilgileri verdi: “Müziği oluşturan seslerin beyindeki yolculuğu, kulak kepçesinden içeriye girdikten hemen sonra başlar. Kulaktan içeriye giren ses dalgaları dış kulakta kısa bir süre seyahat ettikten sonra, orta kulakta bulunan kulak zarı ve kulak kemikleri aracılığıyla işitme sinirini (8. numaralı kranyal sinir = nervus vestibulocochlearis) kullanarak sinir uyarılarına dönüşür. Ses dalgasını yolculuğu orada bitmiştir ve ses artık nöronların anladığı dile tercüme edilmiştir. Tercüme edilmiş sinir uyarıları içkulakta bulunan koklea epitelyal hücrelerine (hair cells) taşınır ve buradan medullaya geçer. Sinir uyarıları, işitsel medullada bulunan dorsal ve ventral çekirdekler (kalp hızını düzenleyici çekirdekler = cardioregulatory nuclei) aracılığıyla orta beyindeki (midbrain) inferior kolliküle taşınır buradan thalamus bölgesindeki medyal genikulat cisme doğru devam ederler. Uyarılar, thalamusa ulaştıktan sonra buradan beynin temporal lobunun işitsel korteks tabakasına ulaşır. İşitsel korteks sesin sinir uyarılarına dönüşmüş halinin değerlendirildiği beyindeki en üst merkezdir. Müziğin birey tarafından anlaşıldığı ve değerlendirildiği ilk an burada başlar ama yolculuk burada bitmeyecektir. İşitsel kortekse ulaşan uyarılar bir taraftan birey tarafından değerlendirilirken bir taraftan değişik bağlantılar yapmaya devam ederler. İşitsel korteksten amigdala çekirdek grubunun dış kısmı (lateral) aracılığıyla medulla’ya kardiyak düzenleyici çekirdeklere (cardioregulatory nuclei) doğru geri dönerler. Aynı uyarılar amigdalanın basolateral ve sentromedyal çekirdekleri aracılığıyla hipotalamusa ulaşarak değişik salgıların örneğin kortizol düzenlenmesine etki edebildiği bilinmektedir.
Müzik Beyindeki Yolculuğu Sırasında Ne Gibi Etkilere Yol Açabilir?
Müziğin (ses dalgalarının) beyinde yürüdüğü yollara bakılarak kalp hızını, kan basıncını ve buna bağlı olarak kişinin kaygı (anksiyete) seviyesini etkileyebildiğini ileri sürmek mümkündür. Bu düzenlemelerin tam olarak nasıl yapıldığını açıklayacak yeterli derecede veri yok. Ancak bu değerlendirmeler sadece ses dalgalarının işitsel kortekse, diğer deyişle, beynin müziği “okuduğu” alana ulaşana dek geçtiği yollarda yaptığı düşünülen etkilerdir. Müziğin işitsel kortekste “okunmasından” sonra bilinen devam yolları dışında, ne gibi ileri uyarılar verdiği ve uyarıların bireyden bireye nasıl değişiklik göstereceği konusu bir sırdır. Müziğin “anlamlandırıldığı” andan itibaren her bireydeki anlamlanma sürecine göre, beyin korteksinde diğer alanlardan bilgi çağıracağı (anılar), duyu merkezlerinden daha önce alınmış verilere ulaşabileceği, müziğin daha önce dinlendiği anda kaydedilen tatlar, kokular, duyular düşünülürse eğer, her bireyin beyninde aynı müziğin tam olarak ne yaptığını genel geçer nörofizyolojik bir mekanizma ile açıklamak mevcut bilimsel bilgiler ışığında mümkün değil.
Müzik Bağımlılık Yapabilir mi?
Müziğin nöral verilere dönüştükten sonra işitsel kortekse kadar ulaştığı yollarda bağımlılık yolağı olarak bilinen nucleus accumbens, ventral tegmenal alan sistemi ile direk ilişki kurduğuna dair bilimsel bir veri yok. Ancak daha önce açıklandığı üzere, müziğin oluşturduğu sinirsel verinin işitsel kortekse değerlendirildikten sonra çok karmaşık bir değerlendirmeye tabi tutulduğu ve bireyden bireye sınırsız bir çeşitlilik göstereceği tahmin edilebilir. Eğer işitsel korteks, okuduğu bu veriyi “motive bir davranışa” dönüştürmenin bir sinirsel yolağını oluşturabilirse (nucleus accumbens -ventral tegmental alan yolağında nörotransmitter salınımına ulaşabilirse) o halde, oluşacak motive davranış, ödüllendirilmiş (reinforced) bir davranış haline gelebilir. Fizyolojik bağımlılık olarak adlandırılan sendromların bilinenlerinin tamamı alkol, uyuşturucu ve ilaç bağımlılığı beyinde nucleus accumbens-ventral tegmental sistemi kullanarak bağımlılık sendromunu ortaya çıkarır ve bunun devamı için gerekli motive davranışlara yol açarlar. Müziksel verinin, beyin tarafından okunduktan sonra bu özel alana sinirsel yolla ulaşabilen ve geribildirim alabilen bir sinirsel, döngü oluşturabildiğine dair bilimsel bir veri yoktur,
Müzik Parçalarındaki “Zirve Peryotlari” Nelerdir?
İnsanların müzik dinleme biçimleri incelendiğinde görülecektir ki, bir müzik parçasının her anı eşit derecede keyifli uyarıya yol açmaz. Müzik parçasının bazı kısımları özellikle beğenilir ve yeniden dinlendiğinde o kısımlar beklenir. Bu “zirve peryotları” parçanın çoğunluğunu oluşturuyorsa o parçayı severiz ve yeniden dinlemek isteriz. Bu zirve peryotları çok uzun bir parçanın ortasına saklanmışsa aynı derecede istekle dinlemeyebiliriz ya da o kısmına ulaşmak için ileri sarabiliriz. Eğer bu zirve peryotlarından hiç yoksa, diğer deyişle, keyif verici müziksel veri parçanın hiçbir yerinde yoksa, o halde bu parçayı genellikle bir daha dinlemek istemeyiz. Müziğin insan beyninde yol açtığı karmaşık etkilerin (özellikle işitsel korteks tarafından okunduktan sonrakiler) sırrı bu “zirve” noktalarındadır. Kimi zaman bize güzel bir anıyı hatırlattığı için, kimi zaman sevdiğimiz bir tadı aklımıza getirdiği için, kimi zaman ise sadece zirve peryodunun işitsel korteksteki tercümesinin bize verdiği anlık keyif nedeniyle bazen parçaları dinlerken bu zirve noktaları hiç bitmesin isteriz. Zirve anlarının her bireyde sınırsız derecede çeşitlilik gösterebilmesi de bu zirve anlarının işitsel korteks tarafından “okunmasından” sonra oluşabildiğini desteklemektedir, şayet müziksel verinin daha once açıklandığı üzere, kulaktan girdikten sonra işitsel kortekse kadar aldığı yol tüm insanlarda benzerdir, ama her müziksel verinin “anlamlandırılması” sürecinden sonra olup bitenler sırrını korumaktadır. Bu zirve peryotları sırasında yaşanan çok kısa süren “keyif” anının nasıl oluştuğu ve bu süreçte beyindeki bağımlılık merkezi olarak bilinen nucleus accumbens, ventral tegmental alan yolağında herhangi bir etkinlik olup olmadığı bilinmemektedir.
Müzik Kadında ve Erkekte Farklı Etkilere Yol Açar mı?
Kadın ve erkek beyni birbirinden hem yapısal olarak hem de gelişimsel olarak farklıdır. Her iki beynin birbirine üstün olduğu değişik alanlar olduğu bilinmektedir. Anne karnında cinsiyet belirlendiğinden itibaren ve yaşam boyunca her iki cinsiyet farklı hormonlara maruz kalarak gelişmektedir. Yaşam boyu devam eden hormonal dengelerin ve yapısal değişikliklerin aynı kökene sahip ama ciddi yapısal ve işleyiş farklılıklarına sahip iki değişik beyni ortaya çıkardığı çok açıktır. Birçok bilgiyi farklı üstünlüklere ve özelliklere göre değişik işleyen erkek ve kadın beyninin, müziksel veriyi de işlerken farklılık gösterebileceği ileri sürülebilir. Ancak müziğin beyinde yaptığı değişiklikler yukarı açıklandığı üzere çok daha temel noktalarda bireysel çeşitliliğin yarattığı kompleks bir takım mekanizmalara tabidir ve kadın erkek beyninin bu konudaki farklılıklarının detaylı değerlendirilmesini yapabilmek mevcut bilimsel veriler ve bilinen mekanizmalar ışığında mümkün görünmemektedir.”
Müzik ve Zihin Üzerine Çarpıcı Gerçekler
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan müziğin beyine etkisi üzerine şu bilgileri verdi: “Müzik algısı, “lisan” dediğimiz özelliğimiz ile yakından ilişkili, insana has bir algılama yeteneğine verdiğimiz isimdir. Belli frekansta duyulabilir seslerin (nota) belli kalıplarla (gam veya makam) dizilmesiyle oluşan sesler, her insanda farklı duygu ve düşüncelerin ortaya çıkmasına, bazen beynin çalışma sisteminin tamamen değişmesine kadar varan etkiler yapabiliyorlar. Beynin ve zihnin sadece sesle böyle şekillendirilebilmesinin altında, beynimizin doğuştan lisan ve müzik algısına göre yapılandırılmış olması yatıyor.
“Alzheimer Hastalığı gibi Yıkıcıo Durumlarda Bile, Müzikle Uğraşmış Insanların Müzikal Yetenekleri Çok Az Zarar Görüyor”
Beynin bütün bilişsel yeteneklerini birer birer kaybettiği Alzheimer hastalığı gibi yıkıcı durumlarda bile, müzikle uğraşmış insanların müzikal yetenekleri çok az zarar görüyor ve kimi zaman kendi adını dahi hatırlayamayan insanlar, eskiden öğrendikleri ezgileri rahatlıkla hatırlayıp terennüm edebiliyorlar, Oliver Sacks’ın kitabında bu konuda ilginç örnekler var. Bu da müziğin beynimizde ne kadar derin ve kalıcı bir biçimde kaydedildiğinin bir başka göstergesi.
Yazar Daniel Levitin’in “This is Your Brain on Music” adlı kitabında beynin müzikle olan ilişkisi hakkında çok ilginç bilgiye yer veriyor. Kişiler, belli bir yaştan sonra, duydukları herhangi bir müzik ezgisini, zihinlerindeki bu şemalara göre değerlendirerek algılıyor ve onlarla bu şemalara göre bağlantı kuruyorlar. Levitin’e göre bu şemalar, algımızı belirleyen yaşamsal öneme sahip süzgeçler gibi iş görerek, neyi nasıl algılayacağımızı dahi belirliyorlar!
Beyin, Dinlediği Müzik Türlerine göre “Formatlaniyor”
Çocukların müziğe olan ilgisi anne karnından başlamakla birlikte yaklaşık 10 yaş civarında şemaların teşekkül etme süreci başlıyor ve bu dönemde müzikal arayışlar gündeme geliyor. 14 yaş civarında ise o zamana kadar dinlenen müzik kalıplarına hissi olarak yapılan bağlantıların da etkisiyle, müzik tercihleri sağlam bir şekilde oturmaya başlıyor. Beyin, dinlediği müzik türlerine göre “formatlanıyor” dersek, konuyu çok abartmış olmayacağız!
“Müzik Algılaması ve Dil Yeteneğinin Beyinde Yönetildiği Noktaları Kısmen Biliyoruz”
Müzik sadece “hoş zaman geçirmek, rahatlamak veya heyecanlanmak” için dinlenen ses dizilerinden ibaret değil; müzik doğrudan beynimizi biçimlendirici ve hayatımızı yönlendirici bir etkiye sahip. Müzik tüm insan toplumlarında ortak bir özellik. Dünyanın ücra köşelerinde yaşayan bazı kabilelerde, sayı ve renk gibi kavramlar bulunmazken, bir “dil” ve özel bir “müzik” muhakkak karşımıza çıkıyor. Müziğin evrenselliği hususunda başlı başına ilginç bir bulgu. Müzik algılaması ve dil yeteneğinin beyinde yönetildiği noktaları kısmen biliyoruz. Fakat bunların arasındaki ilişkileri; veya eğer mevcutsa, dilin müziğini ve müziğin dilini çözümleyen ortak beyin bölgelerini henüz tam olarak keşfedemedik. Bildiklerimizden bazıları şunlar: Müzik ve sesler, öncelikle beynimizin yan kısımları olan temporal loblardaki işitme merkezlerinde çözümleniyor. Ardından, parietooksipitotemporal korteks denen, beynimizin sol yan-arka bölümlerinde yer alan ve içinde Wernicke alanı olarak bildiğimiz özel bölgeleri de içeren “ilişkilendirme” (asosiyasyon) alanlarında, bu verilerin “anlamı” çözümleniyor.
“Beynin Sağ Bölgesindeki Hasarlar Genellikle Müziğin Duygusunu Anlamayi Etkiler”
Ardından beyin devrelerimiz müzk verilerini beynin iç kısımlarında “limbik sistem” olarak bildiğimiz, hislerimizi ve iç dünyamızı kontrol eden bölgelere yönlendirmesiyle, müziğin “duygusal” anlamları deşifre ediliyor. Bu deşifreye göre de bedenimizde, beynin üst kısımları ve hipotalamus dediğimiz kontrol merkezi üzerinden karmaşık tepkiler üretiliyor. Gözlerimiz yaşarabiliyor, kas gerginliğimiz azalabiliyor, hatta bağışıklık sistemimizin çalışması değiştirilebiliyor. Bunlar beynimizin daha ziyade “sol” yarısında olan işler. Bu bölgelerin sağ taraftaki karşılıkları ise müziğin “armonik” çözümlemesini yaparak, duygusal deşifreyi sağlayacak olan limbik sisteme ilave veri sağlıyorlar. Nitekim, beynin sağ bölgesindeki hasarlar genellikle müziğin duygusunu anlamayı etkilerken, soldaki hasarlar daha çok metrik çözümlemeyi ritim, tempo ve ton algılamasını bozuyor.
“Beyincik Gürültü Işitilmesinde Aktifleşmiyor Ama “Müzik” Duyulduğunda Aktif Oluyor”
Amigdala ve hippokampus, sırasıyla duygulanım ve hafıza ile görevli olan en önemli limbik alanların başında gelir. Hipotalamus ise çok küçük hacimli bir bölge olmasına rağmen tüm vücut üzerinde kontrol sahibi olan adeta vücudun orkestra şefliğini üstlenen bir bölge ve duygusal dünyamızın bedenimize şuursuz olarak yansımasını kontrol eden bölgelerin de başında geliyor. Beyincik (cerebellum), aslında hareketlerimizi kontrol eden, dengemizi korumamızı sağlayan bir hareket bilgisayarı gibi işlev görür. Beyne oranla bayağı küçük olmasına rağmen, beyindeki toplam sinir hücresi sayısının yarısından fazla sayıda sinir hücresi içermesi açısından dikkate değer bir bölgedir. Bütün vücuttan denge ve duyu verilerini alarak vücudun durumu hakkında bilgi edinen, hareketlerimizin konuşma dahil amacına uygun gerçekleşmesini sağlayan bu yapının müzikle aktive olması ilginçtir. Yapılan deneyler, beyinciğin gürültü işitilmesinde aktifleşmediğini ama “müzik” duyulduğunda aktif olduğunu gösteriyor. Hareket sistemimizin kalbinin bu şekilde müzikten etkilenmesi de elbette ki “dans” dediğimiz hadisenin sadece öğrenilen bir tepki olmadığını gösteriyor. Zira bir çok deneyde, çalınan müziğin temposuna uygun beden hareketleri bir çok denekte kendiliğinden ortaya çıkıyor.”
Sürekli Müzik Aleti Çalmak Beynin Büyüklüğünü Olumlu Yönde Etkiliyor
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Odyoloji ve Konuşma Bozuklukları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erol Belgin, şunları söyledi: “Müzik dinlemenin ve müzikle uğraşmanın faydaları çok boyutludur. Müzik çocukların kendini ifade etme yeteneklerini geliştirir, estetik, yaratıcı ve yapıcı düşünme kapasitelerini artırır. Müzikle birlikte disiplin gibi konular çocuğa yavaş yavaş aşılanabilir. Müzik akademik performansı da olumlu etkiler. Okul çağındaki çocukların daha hızlı okumaları; yazma, anlama ve düşünmede öğrenme güçlüğü çeken çocukların eğitimleri; stresin ve sıkıntının azaltılması yine müzikle başarılabilir. Bilim adamlarına göre müzik, bilişsel düşünme kabiliyetini artırmaktadır. Bilişsel düşünme ile müzik arasında güçlü bir ilişki olduğundan müzikle uğraşanlarda ya da sık müzik dinleyenlerde beyin aktivitesi artmaktadır. Almanya’da Friedrich Schiller Üniversitesinde yürütülmüş araştırmalar sonucunda profesyonel ya da amatör olarak müzikle uğraşan insanların beyinlerinin daha büyük olduğu belirlenmiştir. Düzenli olarak müzik aleti çalmanın beynin görme, duyma, hareket etme ve koordinasyonla ilgili bölümlerinin büyümesini sağladığı tespit edilmiştir. Araştırma çerçevesinde, müzikten anlamayan ve müzikle amatör veya profesyonel olarak ilgilenen kişiler seçmişlerdir. Yapılan MR (manyetik rezonans) görüntülerinin müzisyenlerin beyinlerinin daha büyük olduğunu açıkça gösterdiğini belirlemiş, müzisyenlerin beyinlerinde duyma, görme, hareket etme ve koordinasyonla ilgili bölgelerde daha fazla “gri madde (gri hücre)” olduğunu saptamışlardır. Ayrıca MR görüntülerinden müzik aleti çalan ve günlük hayatta ağırlıklı olarak sağ elini kullandığını ifade eden kişilerin aslında sol ellerini de daha sık kullandıklarını tespit ederken, sürekli müzik aleti çalmanın beynin büyüklüğünü olumlu etkilediği sonucuna varmışlardır. Bunu da beynin kaslar gibi egzersiz yaptıkça büyüdüğünü; örneğin, piyano çalmanın notaları algılayan beynin tuşlara dokunan parmaklara ve pedallara basan ayağa emir vermesiyle bir koordinasyon oluşturarak beynin birden fazla bölgesini aynı anda çalıştırdığını, çok yönlü düşünmeyi ve bağlantılar kurmayı sağladığını, dolayısıyla da beynin kullanımını geliştirdiğini belirtmişlerdir.
“Kaliteli Müzik Beyine Yeni Nöral Bağlantılar Kazandırır”
Müzik hem bir sanat hem de bir bilimdir. Matematiksel bir mantık, disiplin, diyalog kurma, zamanı kullanma ve ilişkiler sanatıdır. Seslerin özel bir matematiksel dizilimidir. Bununla birlikte, müzik, beyin gelişimi için önemli bir uyarandır. Çocukların beyinlerinin hızlı gelişimi doğum öncesi dönemde başlar ve doğumdan sonra da devam eder. Doğumdan önce hücre oluşumu neredeyse tamamlanmasına rağmen yenidoğan bir bebekte yaklaşık 100 milyar beyin hücresi vardır. Beyin maturasyonu, önemli nöral yollar ve bağlantılar doğumdan sonra erken çocukluk döneminde ilerleyici olarak gelişir. Bu nedenle, erken çocukluk dönemi, beyin ve santral sinir sisteminin nasıl büyüyüp geliştiğinin belirlenmesinde önemli bir etkiye sahip olan çevrenin gelişimindeki bir süreçtir. Bilimsel araştırmalar, beynin bu kritik dönemde uygun uyarı almadığında, daha sonraki zamanlarda yeni nöral bağlantılar oluşturamayacağını belirtmektedir. Kaliteli müzik beyine yeni nöral bağlantılar kazandırır ve beyin gelişimini hızlandırır. Örneğin, müzisyenlerde, corpus callasum daha kalındır. Corpus callosum, sağ ve sol hemisfer arasındaki bağlantıyı sağlar ve hemisferler arası iletişimi kolaylaştırır. Buna karşılık, doğumdan önce ve yaşamın ilk yıllarında dinlenilen kalitesiz müzik, beyin gelişimini ve yeni nöral bağlantıların oluşumunu engeller. Sesteki özel matematiksel düzenleme beyindeki alfa dalgalarını uyararak kişiyi sakinleştirir ve gevşetir. Klasik batı ve Türk müziğinin insan beyni üzerinde olumlu etkileri olur. Anne karnındaki bebek klasik müzik dinleyince yumuşak hareketler yaparken, rock türü müzikler dinleyince tekmelerin şiddeti artıyor. Bilim adamlarına göre, alçak frekanslı tonların fazlaca bulunduğu rock müzik, kişiyi mekanik olarak hareketlendirir ancak, mental ve fiziksel enerjiyi deşarj eder. Nitelikli müzik, beynin işitme yani müzikle ilgili bölümü olan sağ temporal lobunu ve “uzaysal algı”yı güçlendiriyor.
Müzik Endorfin Salgılatır
Sesteki özel matematiksel düzenleme beyindeki alfa dalgalarını uyararak kişiyi sakinleştirir ve gevşetir. Klasik müzik matematiksel düşünceyi güçlendirir ve öğrenme fonksiyonuna yardımcı olur. Sesteki özel matematiksel düzenleme beyindeki alfa dalgalarını uyararak kişiyi sakinleştirir ve gevşetir. Bu durum, öğrenme kapasitesini artırır. Müzik ayrıca, beynin doğal bir kimyasalı olan ve salgılanması halinde rahatlık, güzel duygular ve heyecan veren endorfin salgısını artırır. Endorfinin salgılanması, ağrıyı ve stresi azaltır, yaşlanma sürecini yavaşlatır. Hoş melodiler beyini yiyecek ve seksten daha üst düzeyde uyarır. Şarkı söylemek beynin duşudur, hayatın gerçek tadıdır. Nasıl söylediğiniz önemli değil.
“Enstrüman Dersi Alan Okul Öncesi Çocuklarda Uzaysal Algı, Bu Eğitimi Almayanlardan Yüzde 34 Daha Fazla”
“Müzik ruhun gıdası” sözü çok doğru ve bilimsel bir ifade. Kulaktan beyne giden sesler beyinde olağanüstü elektriksel ve metabolik hareketlilik sağlar. Beyin birtakım hormonlar salgılar. Damarlar genişler, tansiyon düşer, tüm vücuda canlılık ve zindelik gelir. Hangi yaşta olursanız olun enstrüman çalmak, işitme ve konuşmayla ilgili temporal lobları önemli ölçüde geliştirir ve işitme ve lisanla ilgili yetileri güçlendirir. Enstrüman çalarken beyin kabuğunda fizyolojik değişiklikler, çok sayıda aktivite göze çarpar. Enstrüman dersi alan okul öncesi çocuklardaki uzaysal algının bu eğitimi almayanlardan yüzde 34 daha fazla olduğu görülmüştür.
“Hamile Kadınlar 7. Aydan Itibaren Bebeklerine Müzik Dinletsin”
İnsanın müzik ile iletişimi anne karnında başlar. Küçük yaştan itibaren iyi müzik ile beslenen çocuklar, büyüdükleri zaman müzisyen olmasalar bile iyi birer müzik dinleyicisi olurlar. Hamile kadınların yedinci aydan itibaren bebeklerine müzik dinletmesi, çocuğun kişiliğinin oluşmasına, davranışlarının ve gözlem yeteneğinin gelişmesine katkı sağlıyor. Bebekler, anne karnında dinledikleri müzikleri doğduktan sonra hatırlar. Anne karnında klasik müzik dinleyen bebekler, yumuşak hareketler yapar. Rock türü müzik dinleyen bebekler ise, sert tekmeler atar. Bebek, bu tarz müziklerden hoşlanmaz. İnsan dünyaya geldiği zaman hayatına ilk giren müzik, ‘ninni’dir. Ninni, dinginlik sağlayan bir makama sahiptir. Anne sesi ile bütünleştiği zaman da bebeği huzura kavuşturarak, uyutur. Erken dönemde ninni ile başlayan ve ardından gelen düzgün uyarılar, çocuklarda kendini iyi ifade edebilme becerisine, estetik duygusuna, spor gelişimi ve ritmik gelişimine, ses ve dil gelişimine, sosyal ve grup gelişime katkı sağlar. Bir çocuğun gelişmiş ölçütleri de bunlar ile orantılıdır. Piyano çalmak beyin gelişimine büyük katkı sağlar. Müzik eğitimi için mutlaka bir enstrüman çalmak şart.
Fonksiyonel MR Görüntüleme ve Müzik
Avrupa Nöroradyoloji Dernek Başkanı Prof. Dr. Turgut Tali konu ile ilgili şu bilgileri verdi: “Fonksiyonel MR görüntüleme, BOLD “blood oxygen level dependent” tekniği kullanılarak yapılır. Hastalara değerlendirilecek fonksiyon (sensörimotor, konuşma veya bellek gibi) ile ilgili paradigmalar uygulanarak nöronal aktiviteye sekonder gelişen doku kanlanmasındaki anlık değişikliklerden sinyaller elde edilir. Sinirsel aktivitedeki artış oksijen tüketiminde ve enerji metabolizmasında artışa neden olur. Oksijenini yitiren hemoglobin konsantrasyonu artar ve manyetik sinyalde küçülme meydana gelir. Yerel kan akımındaki artış ile saniyeler içerisinde oksijen tüketiminde artış olur. Beyin kan akımındaki artış, oksijen tüketimindeki artışın üzerine çıktığından oksi-hemoglobin konsantrasyonu artar ve sinyal büyüklüğünde artış görülür. Fonksiyonel MRG; tümör ve epilepsi cerrahisi öncesinde preoperatif planlama açısından çok önemlidir, böylece lezyonlarin motor-duyusal korteks, konuşma ve bellek merkezleriyle ilişkisini belirlemek mümkün olmaktadır. Müzik insan türünün en eski ve en temel sosyokognitif parçalarından biridir. İnsanın müzik yeteneğinin dilin evriminde anahtar filogenetik öneme sahip olduğu ve müzik yapma davranışının iletişim, grup koordinasyonu ve sosyal birliktelik gibi evrimsel fonksiyonların gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir.
“Fonksiyonel MR Çalışması ile Düzenli veya Düzensiz Akortta Parçalar Dinletmek”
Fonksiyonel MR, dinletilen müziğin beyinde nasıl bir metabolik etki oluşturduğunu tespit etmeye yarar. Bir fonksiyonel MR çalışmasında polifonik müzikle istirahat eden bireylerde beyin korteksinin ön ve yan bölgelerinde (frontal, temporal, pariyetal) kan akımı artışı olduğu ve sonuçta dikkat, hafıza, anlamlandırma ve hedefe yönelme fonksiyonlarının arttığı gözlenmiştir. Değişken derecelerde müzik eğitimi almış 10 yaşındaki çocuklar, daha önce müzik eğitimi almamış erişkinler ve erişkin müzisyenlerle yapılan bir fonksiyonel MR çalışmasında, gönüllülere düzenli veya düzensiz akortta parçalar dinletilmiştir. Düzensiz akort dinletilen erişkenlerde inferior frontal girus, orbital frontolateral korteks, anterior insula, ventrolateral premotor korteks, superior temporal girusun anterior ve posterior alanları, superior temporal sulkus ve supramarginal girusta aktivasyon sinyalleri izlenmiştir. Çocuklardaki aktivasyon paterni sağ hemisferde erişkinlerdekine benzer iken, erişkinlerde sol hemisferde supramarginal girusta, prefrontal alanlarda ve temporal alanlarda daha geniş aktivasyon alanları izlenmiştir. Hem erişkin, hem de çocuklarda müzik eğitimi almış olmak frontal operkulum ve superior temporal girus anterior kesiminde daha kuvvetli aktivasyon sinyalleriyle sonuçlanmıştır.
Yüksek Frekanslı Müzik
Fransız tıp ve bilim akademileri üyesi Dr. Alfred Tomatis’e göre, beyin hücrelerindeki elektriksel enerjinin azalması konsantrasyonun bozulmasına ve yorgunluğa sebep olmaktadır. Bu durumda beynin piller gibi şarj edilmesi gerekmektedir. Tomatis, beynin enerjiyle şarj edilme yollarından biri olarak 5000 ila 8000 Hz arasında yüksek frekanslar içeren müziklerin dinlenmesinin olduğunu saptamıştır. Yıllar süren analizlerden sonra Tomatis bu frekans aralığındaki seslerin Mozart müziklerinde çok sayıda mevcut olduğunu tespit etmiştir. Mozart müziği sağ temporal lobu güçlendirmekte ve uzaysal algıyı geliştirmektedir.”
“Müzik Beynimize Güç Veriyor”
RTGD Medya Oscarlarında bu yıl Yılın Radyo Dj’i seçilen ve yıllardır müzikle iç içe olan MaX FM Yayın Editörü Özgür Aksuna, gözlemlerini paylaştı: “Müzik demek aslında hayatın tüm duygularını içinde barındıran ve gerekli olduğu dönemlerde insanın ihtiyaç duyulan türünü ve çeşidini yaşadığı bir mucize demektir. Sabah uyanmak için hareketli ve neşeli şarkılar, dinlenmek için yumuşak ritimler, hüznü paylaşmak için duygu dolu sözlerin olduğu dizeler, aşık olduğunuzda bunu ifade etmek için aşk dolu ritimler, dans etmek için bol bol davullar, yemek yerken ruhu da doyuran enstrümanlar ve hayatta yaşanan her ana hitap eden notalarla dolu şarkılar vardır her yanımızda. Radyo da bu mucizeye insanların istedikleri zaman ulaşmalarını sağlayan büyük bir güçtür çünkü radyo insanın olduğu her yerde her zaman vardır. Radyo dinleyen insanların daha mutlu ve daha başarılı oldukları bir çok araştırma ve anketle tespit edilmesi aslında müziğin beynimize de güç verdiğinin en önemli göstergesidir. Müzik mutlu eder,güç verir,paylaşır, azaltır, çoğaltır, güldürür, ağlatır, sevdirir, özletir ve benzer yüzlerce insani hislere tercüman olur o yüzden aslında müzik hayat demektir.”


3 Yorum

EN KÖTÜ KÂBUSUMUZ: “TOPLUMSAL AFAZİ”

“Celbedilmiş Toplumsal Sözyitimi ”, çoktan teşhisi konmuş olan ve bilinçli olarak pek fazla bilinmese de, günlük yaşamımızı derinden etkileyen bir toplumsal hastalık. Bu konu ile ilgili bilim çevreleri tarafından “lisan beyni nasıl etkiliyor?” sorusunun yanıtı araştırılıyor.

Afazi( Konuşamama, Sözyitimi), insan beynini diğer canlılardan büyük oranda ayıran en önemli özelliklerden birisi olan “lisan” özelliğinin bozulması durumu.
Beyin kabuğunda bulunan, adına “lisan” dediğimiz bu karmaşık mekanizmayı yürüten bir takım merkezler olduğunu belirten Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan konu hakkında Sağlık Dergisi’ne şunları söyledi: “ Bu merkezler, görme ve işitme duyuları başta olmak üzere, duyusal yollardan algılanan verilerden yola çıkarak, kelimeleri algılama, anlamlarını kavrama, uygun anlamlı kelime dizileri üretme ve bunları konuşarak ifade etme şeklinde özetlenebilecek bir takım karmaşık süreçleri yönetir. Tam mekanizması halen açıklığa kavuşturulamamış bu karmaşık süreçler sayesinde, “konuşma” ve “anlama” dediğimiz işlemler gerçekleştirilir. Eğer bu beyin bölgelerinden bir ya da bir kaç tanesi yaralanma, damar tıkanması, beyin kanaması gibi çeşitli nedenlerle hasara uğrarsa, hasar gören bölgenin işlevine göre özel bir sözyitimi tablosu ortaya çıkar. Bu konu, tıbbi pratikte oldukça önemli olup, birçok farklı hastalık tipini içerir.
Celbedilmiş Toplumsal Sözyitimi ise, organik bir rahatsızlığa, yaralanmaya, hasara bağlı olmayan; organik açıdan tamamen sağlıklı beyinlerde de görülebilen ve nispeten yeni tanımlanmaya başlanan bir sözyitimi tipi. Bu tanım aslında sevgili Alev Alatlı hocaya aittir. Bu toplumsal “hastalık” günümüzde yaşadığımız bir çok kavramsal sorunun da temelini oluşturuyor.

Çince ve İngilizce konuşan insanların anadillerini dinlerken beyinlerindeki faaliyetleri gösteren fotoğraflar. Görüldüğü gibi, Çince konuşanlar dillerini anlamak için İngilizce konuşanlara göre daha büyük bir beyin alanı kullanıyorlar ve dolayısıyla iki lisanın birbirlerinden sadece yapı açısından değil, beyinde değerlendirme açısından önemli farkları olduğu ortaya çıkıyor. Bu fotoğraflardaki farklılıklar, farklı lisanlar konuşanların beynindeki işlevsel bağlantıların da farklı olduğunun bir işareti aslında…

“Anlamlarını Bilmediğimiz Kelimelerle Konuşuyoruz”
“Bilgi toplumu” olma yolunda hiç bir ciddi politika üretilemedi. Bir de buna, sürekli “asli hedef” gibi takdim edilen “yabancı lisanla eğitim” ve batı karşısındaki geri kalmışlık komplekslerini de ekleyelim. Nedenler muhtelif; fakat neticede, insanların birbirleriyle iletişimde kullandıkları en önemli araç olan lisanın temel elementleri olan kelimeler, anlamlarını yitirmeye başladılar. Anlamlarını bilmediğimiz kelimelerle konuşuyor, karşımızdakinin söylediğini ancak kendi tanımlarımızla anlayabiliyoruz.
“Sonraki Nesiller, Sadece Kendilerine Dikte Edilene İnanacak”
Celbedilmiş Toplumsal Sözyitimi ve bundan kaynaklanan sorunlar, beynimizdeki anlamlandırma mekanizmasında ciddi bir bozulmaya işaret ediyor. Beyninizde herhangi bir terimin net bir tanımı bulunmuyorsa; veya sizin tanımınız, diğer beyinlerdekilerden ciddi farklılıklar gösteriyorsa, bu durumda afazi mağduru olmanız işten bile değil. Bu durumda sonraki nesiller, sadece kendilerine dikte edilene inanacakları, kendi düşüncelerini üretemeyecekleri ve hür düşünce diye bir kavramın artık anlaşılmaz bir “lüks” olacağı bir ortamda yetişmeye mahkum olabilirler. Zira lisanımız, dünyayı anlamlandırmakta kullandığımız en önemli araçtır ve kelimeler anlamını yitirdiğinde, yavaş yavaş her şeyin anlamı da silinmeye ve belirsizleşmeye başlayacaktır.

“İletişimin Anayasası” Hazırlanmalı

En önemli kalkan, belli ki bilgilenmektir. Ayrıntılı ve dinamik bir kavramlar sözlüğü hazırlanabilir. Böyle bir başvuru omurgası ise, bir nevi “iletişimin anayasası” gibi kullanılarak, ihtilafların ve afazinin önüne büyük oranda geçilebilir. Her konuda fikir beyan etmenin “ayıp” olduğunun sıklıkla hatırlanması ve bunun eğitiminin programlı bir şekilde yeni nesillere verilmesidir. Konuşan, konuştuğu konudaki konu ve konuyla ilgili birikimi hakkında bilgi sahibi olmalı, yani, kendinin farkında olmalıdır
“Lisan, Sol-Ön Tarafındaki Özel Bölgelerle Kontrol Edilir “
Dil, yahut lisan, bildiğimiz anlamıyla sadece insanoğluna has, çok özel bir iletişim biçimidir. Bilinen evrendeki en karmaşık biyolojik organizasyon olan beynimizde çok önemli miktarda bir alan, bu lisan işlevine ayrılmış durumdadır. Birçok insanda, özellikle beynin sol-ön tarafındaki özel bölgelerle kontrol edilen dil işlevi, insana has zihinsel özelliklerin belki de en önemlisi olarak nitelenebilir.

“Öğrenilen Lisana Göre Beyin Bölgeleri Şekillenir”

Bebekler beyinleri, etraflarında duydukları sesleri sınıflandırarak, ileriki yıllardaki konuşma yetenekleri için gerekli değişikliklerin oluşması ile meşguldür. Bu sayededir ki, 1 yaşını takip eden dönemlerde anlamlı sesler çıkarılmaya başlanır. İki yaşından sonra ise artık basit kelimelerle cümleler kurabilecek bir yetkinliğe erişir insanoğlu. Bunun ardından ise daha karmaşık cümleler gelir. İşte bu dönemler, çocukların adeta “boyundan büyük laflar ettiği” dönemler olarak bilinir. Tüm bunlar olurken, sadece bebeğin davranışları değildir değişen; bebeğin beyni de yapısal olarak büyük bir değişim gösterir. Öğrendiği lisana göre şekillenen lisan bölgelerinin yanı sıra, etrafındaki dünyayı algılama, değerlendirme, yorumlama gibi özellikleri de öğrendiği dille paralel olarak gelişmeye başlar.
Günümüzde insanların neden birbirlerini anlayamadığını; basit kavramların etrafında nasıl bu kadar kavgalar çıkarılabildiğini ve edebiyatta-sanatta ve diğer kültürel özelliklerde neden gittikçe köreldiğimizi anlamak istiyorsak, lisanın zihindeki yerini yeni veriler ışığında derinlemesine düşünmeliyiz. Ayrıca, dilimiz üzerinde oynanan oyunların ne kadar yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini de yine bu bağlamda değerlendirme zamanı çoktan geldi. Bu mesele hayatî mertebede önemlidir, zira, lisanımız yoksa biz de yokuz”

Yorum bırakın

BEYİN KAOTİK Mİ ÇALIŞIYOR?


Beynin çalışma prensipleri üzerine yıllardır farklı teoriler geliştiren bilim adamları son yıllarda tahmin edilenin ötesinde düzensizlik içerisinde matematiksel ve kaotik bir çalışma prensibi olduğunu keşfetti. Kaos teorisinin temelleri hakkında bilgi veren Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan, düzensizlik içerisinde oluşan düzenin canlı sistemlerde de etkileyici görünümleri olduğunu söyledi.

Beyin araştırmaları yapan bütün insanlar detaylara indikçe temel bir sıkıntı ile karşılaşıyorlar: Hemen her gün, sinir sistemini oluşturan parçaların çalışma ilkelerine dair yeni buluşlar yapılırken, bütünün işleyişini anlamak konusunda halen ciddi bir yol kat edilebilmiş değil. Nöronların tek tek işlevini araştıran bilim adamları, zoologların karınca kolonilerindeki karıncaların davranışlarına bakarak bütün koloninin davranışını anlayamadıkları gibi, beynin çalışma sistemini de anlamakta zorlanıyorlar. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan, beynin çalışma şekliyle ilgili son gelişmeleri Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e değerlendirdi.

Doç. Dr. Canan, nöronların çalışma prensibinin parçaların toplamından daha fazla bir şey olma ilkesine dayandığını söylüyor. Örnek olarak, karıncaların koloniler halinde yaptıkları çok kompleks yuvaları gösteriyor. Sadece karıncaların tek tek incelenmesi ile bu yuvaların nasıl yapıldığının anlaşılamayacağı gibi, nöronları tek başına incelemenin beyin hakkında çok fazla bilgi veremeyeceğini dile getirdi. Doç. Dr. Canan, “Elinize gelecek netice şudur, her karınca tamamen bilinçsiz davranır. Hiç bir karınca galerileri tasarlayacak zekâya sahip değildir. Fakat karıncalar toplu halde davrandıkları zaman böyle bir yapı ortaya çıkartıyorlar. Tabiatta böyle bir şey var tek tek bileşenler bilinçsizce hareket ediyor gibi düşünürken onların bir araya gelmesinden ortaya çıkan şaşırtıcı derecede düzenli davranışlar var. Bu gün insan beynindeki hücrelerin tek tek seslerini dinleyebiliyoruz. MRI, fMRI EEG ve SPECT gibi tekniklerle beynin değişik koşullarda nasıl çalıştığını görüntüleyebiliyoruz. Bunların hepsiyle ulaştığımız yer tabiri yerinde ise “bilinçsiz karıncalar”! Yani sinir sisteminin iş yapan birimleri olan hücrelere ve onların alt birimlerine kadar iniyoruz ama bunların davranışları bütün sinir sisteminin nasıl çalıştığını bize söylemiyor. Aksine biz detaya indikçe işler iyice garipleşiyor; anlamamız zorlaşıyor” dedi.

Nöronların Çalışma Prensipleri Araştırılıyor

Nöronların kendi kendine elektrik üreten ve bazen diğer hücrelerden aldığı elektrik sinyalleriyle bir başkasını uyaran yapılar olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Canan şunları söyledi: “Bu hücrelerden nasıl olup da his duygu, hatıra, öfke oluştuğunu çok fazla anlayamıyoruz. İndirgemecilik denilen bilimde parçalarına bölerek anlama mantığı bu konuda bize çok fazla yardımcı olmuyor. Şu anda daha global ve daha uzaktan bakarak beyini bir sistem olarak ele alan bir yaklaşım geliştirmeye çalışılıyor. Tabii bunun içinde karmaşıklık kuramı sistem teorisi, kaos teorisi gibi alanlardan yararlanılıyor.”
Beynimiz, Borsa gibi Kaotik Çalışıyor
Doç. Dr. Canan, “Sistem Teorisi” hakkında şu bilgileri verdi: “Birbiriyle ilişkisi içinde olan çok sayıda bileşenlerin belirli bir kritik karmaşıklık düzeyine ulaşmasından sonra aralarındaki ilişkilerin kompleks davranış ortaya koyduğu durumları inceleyen bilim alanına bu gün karmaşıklık bilimi deniyor. Borsa bu bağlamda çok iyi bir örnektir. Ben para kazanmak istiyorum, siz para kazanmak istiyorsunuz. Binlerce insan var, uzaktan baktığımızda tamamen bireysel davranışlar temelinde rastgele ve kargaşa içinde yürüyor görünmesine rağmen, farklı bir açıdan bakınca böyle bir sistemde bile karmaşık bir düzen oluştuğunu görüyoruz. Kendi kendine yazılı kuralları olmayan kimsenin önceden planlamadığı belli düzenler oluşuyor. Borsaların kaotik bir düzeni olduğu söylenir. İşte bu karmaşık ve alışılagelmişin dışında özellikler gösteren davranış ve biçimleri sistem kuramı ve karmaşıklı bilimi inceliyor. Kaos kuramı sistem bakışının bir alt aracıdır.”
Kaos Teorisi
Kaos teorisinin beynin çalışma prensibinin temellerini açıklayabildiğini belirten Doç. Dr. Canan, biyolojik dokuların “saat gibi” değil, kaotik bir çalışma sistemine dayanarak işlev yaptığını dile getirdi.
Doç. Dr. Canan şöyle devam etti: “Kaos teorisinin başlangıcında, 1971 yılında, Lorenz adlı bir meteoroloji uzmanı, hava tahminleri yapmakla uğraştığı laboratuvarındaki bilgisayarında garip bir şeyler keşfetti. Lorenz, düzensiz gibi görünen bazı olayların arkasında yüksek düzeyde matematiksel ve çıplak gözle anlaşılamayacak bir düzenin var olduğunu gösterdi. Hava koşulları bunun en iyi örneğidir. Bu gün bile hava durumunun 5 günden daha uzun süre için kesin olarak tahmin edilemediğini göreceksiniz. Bu teknik bir yetersizlikten kaynaklanmıyor; havanın ‘kaotik’ olmasından kaynaklanıyor. Ne kadar hassas ölçüm yaparsanız yapın, her hangi bir anda ölçemediğiniz minicik bir değişikliğin sistemin davranışında çok kısa bir zaman sonra büyük değişimlere sebep olabileceği bir davranış şeklidir, kaotik davranış…

Kelebek Etkisi “Başlangıç Şartlarına Hassas Bağlılık”

Lorenz bu bulgularını yayınladığı makalesinde, bugün oldukça popüler bir terim olan “kelebek etkisi”ni ilk kez kullanmıştır “Kelebek etkisi”, dünyanın bir yanında kanat çırpan bir kelebeğin, dünyanın bambaşka bir köşesinde fırtına çıkmasına sebep olabileceğini söyler. Elbette kanat çırpan her kelebek bir fırtınaya sebep olmaz; fakat meydana gelecek bir fırtınayı çok önceden tahmin etmek istiyorsak, hava durumu gibi karmaşık bir sistemde, bir kelebeğin kanat çırpmasından kaynaklanan minik hava akımları kadar küçük değişkenleri bile hesaba katabilecek bir ölçüm ve modelleme sistemimiz olması gerekir. Kelebek etkisi kavramı, kaotik sistemlerin önemli bir özelliği olan “başlangıç şartlarına hassas bağlılık” özelliğini de veciz bir biçimde ifade eder.
Başlangıç koşullarına hassas bağlılık ilkesi uyarınca, siz ister doğal bir olayı gözlemliyor olun isterseniz bilgisayarınızda kaotik bir sistem tasarlayın, ortamın herhangi bir andaki durumunda ihmal edilebileceğini düşündüğünüz küçük bir değişiklik bile yapsanız (ki buna engel olamazsınız; gözlem yapmak muhakkak bir şeyleri değiştirir), kısa bir süre sonra sistemin davranışlarında öngörülmez değişiklikler ortaya çıkacaktır. Doğal olayları bu derece karmaşık hale getiren şey de budur.

Aynı Genetik Enformasyon Olsa da Tek Yumurta İkizlerinde de Farklılıklar Var

Tek yumurta ikizlerini çok ilginç bir özelliği, parmak izleri birbirinden farklı olması. Bu bizlere şunu düşündürmeli: Vücudumuzdaki bütün şekil ve biçimlerin tırnağımızın şeklinden gözümüzün rengine kadar her şeyin genetik olarak belirlendiğini düşünüyoruz. Fakat vücudumuzdaki biçimler, mesela parmak izleri ve retinadaki damarlar gibi, ikizlerde bile birbirine benzemiyor. Aynı genetik enformasyona sahip olsalar, aynı karında, aynı ev ortamında büyüseler bile, büyüme ve gelişmeleri sırasındaki çoğu zaman ölçülemeyecek kadar küçük ve belirsiz farklılıklardan dolayı bedensel biçimler farklı gelişim gösteriyorlar. Burada şaşırtıcı olan şudur: Elin parmak izi söz konusu olduğunda kardeşlerin parmak izleri birbirine ne kadar benziyorsa, bizim parmak izlerimiz de onlara o kadar benzer. Parmak izini kim görse tanır, şekli hep aynı gibidir; detaya baktığınızda ise her parmak izi benzersizdir. Aynen elma ağaçları gibi; dünyanın neresinde görürseniz görün bir elma ağacını tanırsınız; ama bütün dünyayı gezseniz de birbirinin tıpatıp aynısı iki elma ağacı bulamazsınız. Zira doğadaki tüm biçimler kaotik kurallarla oluşur.

Beynin Düzenli ve Tahmin Edilebilir Şekilde Çalışması Hastalık Belirtisi

EEG (Elektroensefalografi) beynin elektriksel faaliyetlerini kaydetmemizi sağlıyor. Örneğin epilepsi (sara) benzeri rahatsızlıklarda bu yöntem çok faydalıdır; beyin dalgaları kaydedilir ve küçük, düzensiz dalgaların birden epileptik dalgalara dönüşüp dönüşmediğine bakılır. Fakat normal bir insandan dinlenme halinde alınan dalgalar “gürültü” gibidir ve yakın zaman kadar da böyle nitelendiriliyordu. Gözle ayırabildiğimiz kalıp tekrarının olmadığı, irili ufaklı karmaşık dalgalar ortaya çıkıyordu. Fakat bu faaliyetler doğrusal olmayan matematiksel yöntemlerle incelendiklerinde görüldü ki aynı Lorenz’in hava durumunda gösterdiği gibi beynimizin içinde de kaotik düzen oluşturan bazı odaklar var. Beynimizin gürültü gibi gözüken aktivitesini hiç de düşünüldüğü gibi rastgele ve kaza eseri olmadığı; belli bir matematiksel düzeninin olduğu gösterildi. Hatta aynı şey kalp ve birçok organ içinde geçerlidir. Artık organlarımızın, beyin dahil, yüksek düzeyde kaotik çalıştığı zaman sağlıklı olduğu; düzenli ve tahmin edilebilir şekilde çalışmaya başlamasının ise “hastalık belirtisi” olabileceğine dair yaygın bir kanı var. Eğer gözle ya da geleneksel yöntemlerle bir düzen görebiliyorsanız, bu genellikle, beyin ve kalp gibi organlarda normalden sapan bir faaliyetin varlığını gösteriyor olabilir (Beyinde epilepsi ve depresyon dalgaları; kalpte, kalp hızı değişkenliği (HRV) dediğimiz parametrede azalma gibi). Çalışmalardan biliyoruz ki, epilepsi krizlerinden önce beynin “kaotikliği” azalır. Kalp krizlerinden önce kalp atımlarının kaotik durumunun değiştiği biliniyor. Dolayısıyla kaos ve karmaşıklık bilimi, canlılığı anlamamız için çok merkezi bir yerde duruyor.

Beyin Saat gibi Çalışmaz

Genel kanının aksine vücudumuz bir saat gibi yahut bilgisayar gibi çalışmaz. Garip bir düzeni vardır. Nedeni ise, bir saatin içerisine küçük bir yabancı madde parçası attığınızda bütün saat bozulur, çalışamaz olur. Çünkü böyle bir sistemde bütün parçalar birbirine doğrusal olarak bağlıdır. Ancak kaotik sistemlerde ise bozucu etkiler belli derecelerde telafi edilebilir çünkü kaotik sistemlerin böyle kendine katıcı ve benzetici özellikleri vardır. Bozucu etkilerin üstesinden gelebilirler. Gün içerisinde karşılaştığımız ani durumlar karşısında kalbimizin durmaması mesela muhtemelen böyle bir mekanizmaya bağlı…

Yorum bırakın