Archive for category Dr. Bülent Uran

AŞKI BEYNİNİZDE HİSSEDİN-2



Evlilik aşkı öldürür mü? Kadınlar, erkeklerden daha çabuk mu bağlanır? İlk sevgi ve aşk nesnesi olan, anneyle kurulan ilişki ve sevgi bağı önemli mi? Birçok patolojik olan aşk ilişkisinde sorunun bir kaynağı da çocukluk dönemi mi? Aşkın ömrü var mıdır? Hormonlar sadece bir ham madde midir?

İstanbul Üniversitesi  İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Konsültasyon Liyezon Psikiyatrisi Bilim Dalı Başkanı ve Onkoloji Enstitüsü Psikososyal Onkoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sedat Özkan  şu bilgileri verdi: “Aşk bir duygudur, bir insan yaşantısıdır. Erich Fromm ‘The Art of Loving’ araştırması vardır. Freudien kuramlara kadar tüm kuramların ilgi alanı olmuştur.  İnsan beyni bütün bedenin komutanıdır. Aşk duygu olarak da, düşünce olarak da, kimyasal olarak da önce beyinde    başlar, tıpkı cinsellik gibi. Aşık olunca kalpte pır pırlar yaşanır tabi, ancak o pır pırları yaşatan sonuçta beyindeki kimyasal değişikliktir.


“Aşk Bir Duygudur, Bir İnsan Yaşantısıdır”

Önce biz aşkı sadece karşı cins aşkı olarak tanımlamamak durumundayız. Aşkın birçok alt bileşkesi vardır. Tanrı aşkı da vardır, insan aşkı, karşı cins aşkı, yaşam ideallerine olan aşk da vardır. Kişinin kendisi için anlamlı ve önemli, yaşamsal değeri olan bir davasının da aşkı olabilir. Büyük değerli siyaset, bilim adamlarında da vardır bu aşk. Onlarda davalarına aşkla tutkuyla bağlıdırlar. Aşka böyle geniş bir perspektiften bakmak gerekiyor. Aşk sadece bir kadınla bir erkek ilişkisine indirilemeyecek kadar geniş bir kapasitededir. Bu bağlamda tabi anne aşkı, bir çocuğun anneyle yaşadığı bütünleşmiş ilişki ve ondan sonra ayrılma süreci, en önemli insan deneyimlerinden bir tanesidir. Anneyle sağlıklı bir sevgi ve bütünleşme ilişkisi kurabilen insanlar ve anneyle zamanı gelince doğru ve sağlıklı bir süreçte ayrışabilen insanlar; bağlanma ve sevme ilişkisinde daha sağlıklı ilişkiler kurarlar. Bu anlamda,  bütün insanlar için ilk sevgi ve aşk nesnesi olan, anneyle kurulan ilişki ve sevgi bağının önemlidir. Zaten birçok patolojik, sağlıklı olmayan aşk ilişkilerinde sorunun bir kaynağının da çocukluk döneminde olabildiğini dikkate almamız gerekiyor. Kateksis dediğimiz kuram yani kişinin varlığını, enerjisini, duygularını, düşüncelerini, bir nesneye bir kişiye bir amaca ya da bir uğraşa ataması aslında geniş anlamıyla aşk. O zaman bir kişi olabilir, bir uğraş olabilir, bir yaşam amacı olabilir. Hatta bazen soyut bir kavram olabilir.

“Aşk Bencil Değildir”
Aşkla ilgili bir insanın aşık olma kapasite ve potansiyelini ve ya aşkın bütünleşmiş kavram ve uygulamasını en iyi ortaya koyan kişi olan Mevlana, aşk bu anlamda bir ölçüde sevilen nesneyle bir bütün olma ve bütünleşme çabasıdır. Aşkın, insanoğlunun evrendeki yalnızlığını, terk edilmişliğini veya yok oluşunu hissettiği zaman, en sağlıklı doyum ve çözüm mekanizması olduğu kanaatindeyim. Tabi aşkın özünde ne vardır? Aşk önce bencil değildir, önce kendini değil önce sevdiğini düşünebilmektir ve bir anlamda sevdiğini mutlu ederek mutlu olabilmektir.

Neden “O” Kişi?
Karşı cinse aşık olmak açısından bir titreşim, bir algı, bir görsel, işitsel yani beş duyu organlarıyla algılayan bir kişinin; beyninde, bilinçaltında, bir şekilde çağrışım yapması, bir uyaran yaratmasıdır. Beyinde bir kimyasal ve fizyolojik canlanma yaratıyor aşk algısı. Kimi tercih ettiğini belirleyen unsurlar biraz daha karmaşık. Neden “o” ? kişi uyandırıyor da öbürü uyandırmıyor? Bu daha çok, o kişinin eski deneyimlerine, algılarına, yaşadıklarına, sevgi nesneleriyle ilgili daha önce yaşadığı bütünleşme, çatışmayla, sıkıntıyla, tüm bu süreçlerle doğrudan doğruya ilgilidir.

“Prefrontal Beynin En Üst Korteksi İnsana Özgüdür”
Doğada belki diğer canlılarda kısmen aşk yaşarlar. Memeliler, içerisinde fizyolojik değişikliklerin yanında duygu, düşünce bileşkelerine sahip olanlar insanlardır. Mesela aslanlar, üreme döneminde günde 48 kez çiftleşebiliyorlar ama onlar seks yapmış oluyor, aşk yaşamış olmuyorlar. Aşk bu anlamda insanoğlunun bilinçaltında yapılan bir tercihidir. Bazı insanlar aşk ile cinselliği birbirleriyle özdeşleştirirler. Bu yanlıştır. İnsanoğlunda cinsellik , aşık olduğu karşı cinse ilişkin yaşadıklarının ifade tarzlarından yalnızca bir tanesidir. Onun için aşkta cinsellik vardır. Ancak o sadece bunun yaşanmasının, ifadesinin sadece bir tanesidir. Onun için belki diğer memelilerden farklı olarak insanın farkı; cinselliği aşkla yaşayabilecek özelliklere ve alt yapıya sahip olmasıdır. Burada insanın prefrontal kortexi devreye girer. Prefrontal beynin en üst korteksi insana özgüdür. Eğer beyinde, aşkın bir lokalizasyonu olsaydı önce bu ön korteksten başlaması gerekirdi. Orada algılanan bir dış uyaran beynin diğer depo belleği ile limbik sistemle hipokampusla hipotalamusa uyaranlar gönderirler, yukardan aşağı doğru hoş uyaranlar gider ve o hoş uyaranlarda o insanı bedenen ve ruhen barışık, yaratıcı ve üretken kılar. Bir aşk kişinin bedenine olduğu kadar, duygularını, düşüncelerine hayata bakışını kendisini ve evreni algılayabilmesini etkileyebiliyorsa aşktır. İnsan ne kadar çok gelişmişse, deneyimleri, donanımlarıyla, ruhuyla, yüreğiyle, beyniyle, kültürüyle, sanatıyla, estetiğiyle ne kadar gelişmişse, o kadar aşk yaşar ve yaşatır. Bunun için sanattan edebiyata, politikadan bilime kadar büyük işler başarmış olan yaratıcı insanlar bu duyguyu daha iyi yaşarlar.  Aşk en dürtüsel aynı zamanda en biyolojik, en estetik, en üst düzey, en yaratıcı insan eylemidir.

“Aşk Hem Hipotalamik Sistem Hem de Otonom Sinir Sitemi Canlandırır”
Aşkın mekanizması, prefrontal korteksten başlar, kortekse iner. Beyin, hipotalamus ve limbik sisteme, duygulardan önce algı, yani 5 duyu ile sonra algılayabildiğimiz her şeyi beyindeki sorumlu merkezlere iletir. Merkezler uyarılıyor ondan sonra alt kortekse ve tüm bedene uyaranlar gider. Hormonlar, otonom sinir sistemi çalışır, iç organları besleyen sinir sistemi uyarılır, adrenal aks salgılanır, sempatik ve parasempatik sinir sistemi harekete geçer, ikisi de farklı biçimlerde uyarılır. Böylece, organizma tatlı uyarılma ve alarm durumuna geçer hem hipotalamik sistem hem de otonom sinir sitemi bir şekilde canlanır.

“Kadın ve Erkeklerde Hormonal Açıdan Değişiklikler Var”         
Kadın ve erkek beyninde çok farklı işlediği kanaatinde değilim ancak kadının hormonları ve erkeğin hormonları arasında fark var. Beyinsel mekanizmalarda ciddi bir farklılık olmadığı ancak hormonal açıdan değişiklikler olduğu düşüncesindeyim.

“Aşkın Değil Ancak İlişkinin Ömrü Olabilir”
Aşkın ömrü yoktur. İnsanın ömrü vardır. Yani insan aşkıyla birlikte bireysel ve onunla birlikte meçhul yaratıcı eserler koyarak aşkını kalıcı kılabilir. Aşkın değil ancak ilişkinin ömrü olabilir.  Aşk ne kadar besleniyorsa, ne kadar bireysel ve ortak olarak besleniyorsa o kadar uzar. Meyvenin de ömrü vardır önemli olan onu beslemektir. Aşk köleleştirici bir insan eylemi değildir. Canlandırıcı yeniden hayat verici bir duygudur. İşte o yeniden hayat verme devam ettikçe, kişi kendini geliştirdikçe, geliştirdiğini ilişkisine kattıkça aşkın ömrü uzar.  Kısırlaşan beyin ve yürekler ya da yeterince kendini geliştirmeyen bireyler de aşk daha kısa sürelidir. Zaten ondan sonra fizyolojik ihtiyaçlar devam ederken ilişki yara aldığından çiftler ayrılır. Bu anlamda aşkı beslemek önemlidir.

“Sağlıklı Aşk, İnsanın Mantığını da Güçlendirir”
Aşk mantığa aykırı değildir. Aşk mantığı aşar ama mantığa aykırı değildir.  Dürtüler farklıdır. Aşk dürtüyü de mantığı da içerir ama onlarla sınırlı değildir.  Aşkın sağlam ve mantıklıklı bir adama, mantıksız şeyler yaptıracağını düşünmüyorum. Sağlıklı aşk, insanın mantığını da güçlendirir. Yüreğini de güçlendirir. Bazı hastalıklı ilişki tarzları için bunun söz konusu olduğunu düşünmüyorum.

Aşk ile Sevgi Arasındaki Fark Nedir?
Aşk sevgiyi içerir ama onu çok aşar sevgi daha genel bir kavramdır. Bir hoşlanma kavramıdır, çocuğunu, dostunu, arkadaşlarını seversin, o bir duygudur, paylaşımdır ama aşkta bunların dışında sevgi, hoşlanmanın dışında tutku vardır. Bağlılık, adanmışlık ve romantizm vardır. Aşk sevginin yanında romantizm, tutku ve bağlılık içerir.

“Aşk Yaşayan İnsan Daha Huzurludur”
Aşk yaşayan insan daha huzurludur. Beyninde endorfin artar daha barışçıldır. Onun dürtüleri daha insanileşir. Sevebilen ve aşk yaşayan insanlar başka insanlara zarar verici davranışlarda daha az bulunurlar.  Samimi, yumuşak ve kabullenici olurlar. İd, aşkla yıkıcı kısmından arınır. İnsanın tabiatında olan,  alt benliğindeki engel tanımayan, yıkıcı olabilen zarar verici olabilen nefs; aşkla terbiye olur ve insanı pozitif hale getirir. Böylece daha mutlu sempatik ve anlayışlı olurlar.

Sadece Üreme İç Güdüsüyle mi Aşık Oluruz?
Aşkın,  insanoğlunu diğer memelilerden ayıran bir önemli farkı da budur. Diğer memelilerin çoğu üremek içgüdüsü ve dürtüsüyle, karsı cinse yönelirler yani onlar hormonlarıyla yönelir ama insan beyniyle yönelir. Beyniyle aşık olur. Bir kadınla bir erkek arasında ortak paylaşımların olduğu cinsellik dışı paylaşım, duygu, algı, ortak yaşam ve ortak ürünler ne kadar fazlaysa, çeşitliyse, yoğunsa aşkta cinsellikte o kadar süreğen olacaktır. Hayattaki paylaşım ne kadar fazlaysa yataktaki paylaşımda o kadar keyifli olacaktır.

“Aşk İnsanı Özgürleştirir”
Aşk insanı özgürleştirir. Aşk ve bilimde tereddüt yoktur, yani bilim koşulları değiştirir, bilim dünyayı değiştirir, dünyayı değiştirmek için koşulları da değiştirir. Aşk ise kimseye zarar vermeden kendi koşullarını yaratır. Aşk biraz da tercihtir. İnsanoğlunun evrimsel sürecine baktığımızda diğer canlılar sadece seksle ilişki kurabildikleri için onlar tercih yapmazlar. Onlar dürtüleri kime rastlarsa bir anlamda ona yönelirler. İnsanoğlu ise; biyolojik ve psikolojik dürtülerini ve potansiyelini tercih ettiği karşı cinse aktarır ve onunla birlikte hayatı kucaklar. Bu anlamda insan aşkı, diğer memelilerde yoktur. İnsan aşkı, bir varoluş ve mutluluk arayışının uzantısıdır ve tercihe dayanır.

Tek Eşlilik ve Çok Eşlilik Yöneliminin,  İnsanlarda Hormonlar Tarafından Tayin Edilmediğini Düşünüyorum”
Oksitosin, genelde dişilerde davranışı ve cinselliği etkileyen önemli bir biyolojik marker’dır.  Erkeklerde testosteron vardır. Oksitosin biraz daha bağlanmayı, dinginliği, edilgenliği sağlayan bir hormondur. Genelde; tek eşli- çok eşli konular tartışılırken değişik yorumlar olmakla birlikte, kadının daha tek eşliliğe ve bağımlılığa yatkın olduğu söylenir. Buna da kısmen oksitosinin yol açtığı söylenir. Ben, tek eşlilik ve çok eşlilik yöneliminin,  insanlarda hormonlar tarafından tayin edilmediğini düşünüyorum. İnsanın özgür iradesiyle ve tercihiyle belirlediği kanaatindeyim.  Testosteron erkeğin cinsel davranışını etkiler ama yinede bu bir tercihtir. Egosu, libidosu güçlü bir erkek, her gün farklı bir kadınla mı seks yapmak ister yoksa sevdiği kadınla her gün mü seks yapmak ister, bunun bir tercih olduğu kanaatindeyim. Hormonlara atfetmemek lazım. İnsan duygusu, insan yönelimi, insan davranışı hormonlardan etkilenir ama hormonlar sadece bir ham maddedir. O ham maddeyi nasıl kullanacağı kişinin tercihidir.  Kişinin, kişilik özellikleri, üst beyin özellikleri, öğrenmeleri, deneyimleri, dünyaya bakışı, üst beyin özellikleri tercih ve davranışı belirler. Tercihi belirleyen birçok başka beyinsel, durumsal, psikolojik faktörler olduğu kanaatindeyim. Yemek yerken de aşık olurken de irade ve özgür bir tercih yapıyoruz. Tercihlerimizi biz yapıyoruz ama tercihlerimiz de bizi etkiliyor.”
 “İki İnsan Arasındaki Tutkulu Bağlılık”
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan şunları söyledi:  “Aşk, tanımı tam olarak yapılamasa da, herkesin kendine göre öznel bir biçimde yaşadığı, hem bedensel hem ruhsal etkileri oldukça derin olan bir duygulanım biçimi. Tanım ve kişisel farklılıklar bir yana, aşk denen duygulanım biçimi genellikle, “sevilen” kişi yahut kavrama üst düzeyde bir tutkuyla bağlı olma anlamı içeriyor. Birçok hatırlananlar arasında aşk kelimesini en çok kullandığımız konu, ‘iki insan arasındaki tutkulu bağlılık’tır. Günümüzde özellikle basın-yayın ve gözde edebiyat yoluyla bizlere aktarılan, kaba hatlarıyla “bedensel tutku”yu temel alan aşk tanımları, baskın olarak kendini kabul ettirmiş gözüküyor. Özellikle fiziksel cazibenin etkisiyle birbirine tutkun hale gelen insanların kimi zaman acıklı, kimi zaman da mutlulukla nihayete eren hikayeleri sıklıkla karşımıza çıkmakta. Fakat bu örnekler çoğu zaman, gerçek aşkın bir örneği olmaktan uzak, ilişkileri sığ bir bakış açısıyla değerlendiren ve değerlendirmeyi öğreten örnekler olarak kalıyor maalesef. Gençlerimiz ise çoğu kez, elde etme isteği ve cinsel güdüleri “aşk” olarak nitelemek kolaycılığından kurtulamıyorlar.

“İnsanın Diğer Hayvanlarla Paylaştığı Bir Takım Özellikler de VarImage_0
Davranışlarımızı yöneten üst kontrol merkezi olarak insan beyni, akıl almaz bir karmaşıklığa sahip olmasına rağmen, birçok işlevini nasıl gerçekleştirdiğini, temel düzeyde de olsa bu gün bilebiliyoruz. Örneğin insana has davranışlarımız olan geleceği planlayabilme, utanma, diğerkâmlık (empati), dikkat, zihinsel yoğunlaşma; hatta ahlak, dinsel değerler ve özgür irade gibi insani özelliklerin, beynimizin hangi bölgeleri tarafından yönetildiğini kısmen de olsa biliyoruz. Bunun yanı sıra, insanın diğer hayvanlarla paylaştığı bir takım özellikler de var. Bu “ortak” zihinsel özellikler arasında öfke, korku, açlık/tokluk, cinsel dürtüler, bellek ve yön bulma gibi özellikler ilk sıralarda sayılabilir.

“Limbik Sistem: Beynin Derinliklerinde, Diğer Hayvanlarla Ortak Özelliklerimizi Yönetir”
Temel olarak beynimizin kıvrımlı üst kısımları “beyin kabuğu” olarak adlandırılır ve insana has özelliklerimizin birçoğu buradaki farklı bölgeler tarafından kontrol edilir. Beynin derinliklerinde yer alan daha basit yapılı bölgeler ise, diğer hayvanlarla ortak özelliklerimizi yönetir. Bu bölgelerden en önemlisi “limbik sistem” adı verilen bir yapıdır. Bu bölge, yukarıda bahsettiğim bütün “alt düzey” duygulanım ve güdülerimizin yönetim yeridir. Konumuz olan cinsel çekim ve tutku da, bu bölgedeki yapıların kontrolü altındadır.

Beyin Kabuğu Kontrolü Önemli
Bu bölgeler farklı işlevleri kontrol etmenin yanı sıra, birlikte büyük bir uyum içinde çalışarak insan davranışlarının dengeli bir şekilde ortaya konmasını sağlarlar. Örneğin, her insan cinsel dürtü hissetmesine rağmen beyin kabuğundaki ‘yüksek’ merkezler, ‘yaşam tecrübelerini’ kullanarak bu isteği sınırlar ve insani bir yaşamı mümkün kılar. Beyin kabuğu kontrolü açısından sağlıklı olmadıkları bilinen insanların “ahlaksız” olarak nitelenebilecek davranışlar ortaya koydukları ve suça yatkın oldukları bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla, insan, hayvansal güdüleri ve insani özellikleri ile bir bütündür ve yaşamının her alanında bu farklı duygulanımların dengede tutulması gerekir. Sağlıklı ve doğru yetiştirilmiş bir ‘beyin’ söz konusu olduğunda, böyle dengeli bir yaşam da son derece kolaydır.

Evlilik Aşkı Öldürür mü?
İki insan arasındaki çekim sadece fiziksel nedenlere dayandığında, bedenin kontrolünü büyük oranda ‘alt beyin bölgeleri’ ele geçirir. Bu sistemlerin amacı, eksikliği hissedilen ve tutkuyla istenen hedefe ulaşmaktır. Burada mantıklı bir hesaplamadan ziyade, bedenin ihtiyaçları ön plandadır. Hedefe ulaşıldığında ise bu merkezler görevlerini tamamlayarak, zihin üzerindeki yönetici etkilerini yitirmeye başlar. Bu aşamadan sonra, eğer fiziksel çekim ve cinsel dürtüler dışında herhangi bir bağlayıcı unsur yoksa, ilişkilerde de kopma yaşanması kaçınılmazdır. İşte bu nokta, ‘evliliğin aşkı öldürdüğü nokta’ olarak alınabilir. Zira burada aşk olarak tanımlanan şey sona ermiş, geride de bir şey kalmamıştır. Evliliğin, yahut ‘zamanın’ öldüremeyeceği aşklar nasıl var oluyor peki? Bu mantıkla cevap oldukça basit: Kişiler arasında alt beyin bölgelerini ilgilendiren hayvani çekim unsurları dışında, üst beyni ilgilendiren yüksek düzeyli bağlantıların da bulunması gerekir. Kişiler arasındaki amaç birliği, entelektüel alışveriş, saygı, sevgi ve hoşgörü gibi olumlu özelliklerle beslenen ilişkiler, çok daha uzun süreli ve çok daha doyurucu bir birliktelik yaşanmasını; hatta ömür boyu sürecek beraberliklerin çok az bir çabayla elde edilebilmesini mümkün kılar. İlk görüşte aşk olarak nitelenen “limbik” yahut “hayvani” cazibe, “insani” yahut “üst beyin aşkı”na veya derinlikli bir sevgiye dönüşmedikçe, birlikteliklerin aşkı öldürmesi kaçınılmaz olacaktır. Yani, seçimlerimiz ve kararlarımız ne kadar “insan”a yaraşır ise, mutluluğumuz da o kadar ‘insânî’ olacaktır.

“Aşkın İlk Döneminde Amfetamin Etkisi, Bağımlılığa Götürebilir”
“Aşk ve Beyin” kitabının yazarı Nöroloji Uzmanı Dr. Bülent Madi şunları söylüyor: “Aşk konusu ile ilgili birçok bilim dalı çok fazla araştırma yapmıştır. Psikoloji, insan aşık olduğunda ruh halinin nasıl değiştiğini görüşmeler veya testler ile değerlendirir. Nöroloji, aşık olan insanların beyninin hangi alanlarında farklılıklar olduğunu inceler. Sosyoloji, aşkın kültürel ve toplumsal özelliklerini inceler. Nöroloji, psikiyatri, nöropsikoloji alanlarında yapılan çalışmalarda genel olarak aşkı yaşayan kişilerin davranışları, duyguları ile beyinlerinin çalışma sistemleri nöroradyolojik yöntemlerle incelenir.  Aşkın dönemleri vardır ve bu dönemlerde farklı kimyasal maddeler artış gösterir ve davranışlarımızı şekillendirir. Aşkın ilk döneminde amfetamin etkisi görülür. Bu etki bağımlılığa götürebilir. Aşkın ikinci döneminde endorfin salgılanır, güven oluşur. Üçüncü aşamada oksitosin salgılanır ve bağlılık duygusu gelişir, cinsel duyguları etkiler. Dopamin ise keyif alma ve neşe ile ilgili bir maddedir, farkındalığı arttırır.

“Kadınlar Bağlanma Aşamasına Hızla Geçerken, Erkeklerde Bu Daha Sonraları Gerçekleşir”
Kadın ve erkeklerin aşkı algılamaları bildiğimiz gibi çok farklı. Aşık olunacak kişinin seçiminde erkekler soylarını devam ettirebilecek, fiziksel açıdan uygun kadınlar ararken, kadınlar güvenebilecekleri, kendilerini koruyabilecek erkekleri tercih ederler. Aşkın aşamaları açısından baktığımızda ise kadınlar bağlanma aşamasına hızla geçerken, erkeklerde bu daha sonraları gerçekleşir.

“Aşk Sosyal İlişkilerde Azalmaya Neden Olur”
Aşk daha çok içinde arzu, tutku barındırır. Sevgide ise paylaşım, benimseme, alışkanlık, güven duyguları birlikte yaşanır. Aşk risklidir ancak sevgi güvenlidir. Aşkın genel olarak sosyal ilişkilerde azalmaya neden olduğunu biliyoruz. Eğer aşk karşılıklı ise zaman genellikle aşık olunan kişi ile birlikte geçirilir. Karşılıksız aşkta ise insan kendi içine döner ve sosyal ilişkileri zayıflar.”
Reklamlar

Yorum bırakın

HİPNOTİK DÜŞÜNCELER

Hipnoz alternatif tıp olarak görülse de pek çok hastalıkta kullanılıyor. Hipnoz uygulayan uzmanlardan, hipnozun kullanıldığı hastalıklar ve bilimsel çalışmalar hakkında dosya haber hazırladık.

Tıp camiası tarafından alternatif tıp kapsamında görülmesine rağmen hipnoz, birçok tedavi alanında kullanılıyor. Bu konuda çalışan pek çok isimden bilgi alarak hipnoz hakkında merak edilenleri araştırdık. Hipnoz nedir? Kimler hipnoz yapabilir? Tıp alanında hangi hastalıklarda tercih edilmeli? Hipnoz Türkiye’de yasal olarak tanınıyor mu? gibi pek çok sorunun yanıtını bu haberde bulacaksınız.




http://www.sifirdedigimde.com.tr/

  “Sıfır Dediğimde” Hipnoz

2007 yapımı gizem ve gerilim türünde Türk Sineması’nın ilk filmi olan “Sıfır Dediğimde”, hipnoz konusu ele alınıyor. Psikiyatri kliniğinde yapılan hipnoz ile başlayan olaylar çözülürken gerçeklikle uyuşuyor mu sorusunu akıllara taşıyor. Filmin konusu kısaca şöyle; Aslı, Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Resim Bölümü’nde son sınıf öğrencisidir. Çok sevdiği bir hocasından antika değerinde eski tarihli orijinal bir kitap ödünç alır. Kitabın da içinde olduğu çantasını o gün kaybeder. Ancak çantasını nerede ve nasıl kaybetmiş olabileceği hakkında en ufak bir şey hatırlamamaktadır. En yakın arkadaşı, Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi Nevin, kitabı nasıl kaybettiğini hatırlamaya çalışırken gittikçe bunalıma sürüklenen Aslı’yı bir psikiyatriste götürür. Psikiyatrist Dr. Melih katı bilimsel fikirleri olan bir bilim adamıdır. Aslı’yı görür görmez teşhisini yapar: Dissosiyatif Amnezi. Ve bu tanıya en iyi cevap veren tedaviyi uygulamak ister. Hipnoz… Aslı başlangıçta çekinse de hipnoz olmayı kabul eder. Hipnoz sırasında beklenmeyenler olur ve film şaşırtıcı şekilde biter.
Filmlerde görüldüğü gibi mi yoksa bilinçaltını ya da bilinç dışını temizlemek için mi kullanılmalı? Alanında uzman pek çok isimden bu konuda merak edilenlerin yanıtını Sağlık Dergisi araştırdı.
Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat: “Hipnoz, kelime anlamı olarak “uyku” demek aslında hatalı konmuş bir isim. Kadim Grek Medeniyeti’nde uyku tanrısı “Hypnos”tan ilhamla bu isim verilmiş. Hatta Hypnos ve Thanatos (ölüm tanrısı) sık sık beraber mesaiye çıkarlarmış. Mesmerik yöntemle epey ameliyatı anestezisiz uygulayan İskoçyalı Cerrah Dr. James Braid bu ismi koyduktan sonra bir galat-ı meşhur olup yerleşmiş. Meselâ genel tıpta “hipnotik ilâç“ deyince, uyku getirici maddeler anlaşılır. Hipnoz jargonunda ise yoğun konsantrasyon, gevşeme ve hayal gücüyle ortaya çıkarılan özel bir bilinç hâli kastedilir. Yâni hipnoz esnasında süje (hipnotize edilen kişi) tamamen uyanıktır ama genel uyanıklık seviyesi düşmüş (bilinci daralmış), özel bir alanda (hipnotizörle olan ilişkisinde) artmıştır (bilinci genişlemiştir). Hipnoterapi ise, bu çok özel ruh hâlini elde edebilmek için kullanılan bütün yöntemlere verilen genel bir isimdir. Bütün insanların yüzde 10-15 kadarı hipnoza çok yatkındır ve ortam da uygunsa, fark ettirmeden böyle kişilere hipnoz yapılabilir fakat kesinlikle çok istisnaî bir durumdur. Bunun çok çarpıcı örnekleri arasında kendiliğinden ortaya çıkan hipnotik durumlar sayılabilir. Meselâ araba kullanırken yoldaki şeritlere, yandaki işaretlere gözleri takılıp transa (hipnotik bilinç hali) giren kişiler kazalara karışabilir. Kendinden geçmiş hâlde müzik dinlerken kapıyı işitmeyen, yemeği yakan kişiler de hipnoz içindedir.

Pubmed’te 1636 Makale Var
Hipnoz ile hiç bir anestetik medikal ilâç uygulanmadan ameliyatlar yapılıyor. Ben sadece birkaç diş çekiminde bulundum ve hastanın gözleri açık, çok rahat bir şekilde kanal tedavisi ve diş çekimi yapıldığına şahit oldum. Literatürde açık kâlb ameliyatı da dâhil, her çeşit cerrahi müdahalede ya tek başına ya da kombinasyon hâlinde hipno-anestezi yapıldığını görürsünüz. Mesela Pubmed’e “hypnosis anesthesia” yazınca, 1636 makale çıkıyor karşınıza. Diş hekimliğinde (hipnodonti), genel tıptaki pek çok cerrahî müdahalede (Türkiye de dâhil) hipno-anestezi veya hipno-analjezi kullanılmaktadır. Burada en önemli unsur, doğru hastayı seçmektir.

“Tıp veya Psikiyatri Eğitimi Almamış Kişilere Hipnoz Yaptırıp Aklî Dengesini Kaybetmeyin”
Çok önemli bulduğum bir hususu da vurgulamak isterim: Ülkemizde çok yoğun bir şekilde sınır ihlalleri ve suiistimaller yaşanmaktadır. Meselâ hiçbir tıp veya psikiyatri eğitimi olmayan psikologlar, ne demek olduğunu bilemediğim birtakım “koçlar”, sözüm ona medyumlar, ev hanımları, tahsilinin ne olduğu belirsiz pek çok kişi bireysel veya toplu hipnoz seansları yapmaktadır. Bunu stresle başa çıkmak için filan yapsalar ama psikoterapi için, psikiyatrik hastalıkları tedavi amacıyla uyguluyorlar. Bu tipler işin içine mutlaka biraz veya bol mistifikasyon ve esrarengiz ifadeler katarak, kendilerine müritler yaratabiliyor ve birer guru olabiliyorlar. Tabii ki bunun kabûl edilmesi mümkün değildir. Nitekim böyle kişilere gidip de aklî dengesini kaybeden veya zaten bozuk olan dengesi iyice perişan olan çok hasta görüyoruz. Ben kimseye kanal tedavisi yapmıyorum veya dişini çekmiyorum mesela! Burada etik çok mühim bir kontrol mekanizması… Maalesef bu konudaki yasal kısıtlama hâlen ortalarda yok!

Kendi Kendine Hipnoterapi Yapmak
Hipnoterapist olmak için teorik temel olmadan hipnoz uygulamak hem etik hem de pratik değildir. Hipnoza sokma (indüksiyon), derinleştirme gibi teknikleri yeterince zekâsı ve öğrenme yeteneği olan herkes kısa sürede öğrenebilir. Bu tıpkı iğne yapmayı öğrenmek gibi bir şey… Ama enjektörün içine ne koyacağınızı öğrenmek için senelerin tecrübesi gerekir. Kendi kendine hipnoterapi uygulamasından önce, mutlaka bir uzmanın rehberliğinde hipnozu öğrenmek, hâttâ hipnotize edilmek ve daha sonra oto-hipnoza (self-hypnosis) geçmek en doğrusudur. Esasen her hipnoz seansı bir oto-hipnozdur. Meselâ kişiye “şimdi kolunuz gevşiyor, rahatlıyor” dediğinizde o bunu kendine telkin etmez yahut tam aksini yaparsa, mümkün değil hipnotize etmeniz. Hipnoterapide amaç, hangi durum için uygulanıyor olursa olsun, hastayı (süjeyi) oto-hipnoz yapabilir hale getirip, sonra da geniş aralıklı pekiştirmeler yapıp, hekime bağımlı hale getirmemektir.

Özellikle Uzakdoğu ve Avrupa’da, ülkemizde paramedikal branş dediğimiz akupunktur ile ağrı kontrolü, hipnoterapi gibi branşlar tıp fakültesi eğitimi sırasında veya sonrasında medikal branşların alt dalları muamelesi görürken, ülkemizde bu konular daha çok bu alana meraklı olanların ilgi alanı gibi algılanıyor. Tıbbi veya psikiyatrik hipnoterapiyi iyi bilip de, bunun eğitimini, öğretimini verecek uzman azlığından dolayı. Meselâ Rahmetli Babam Prof. Dr. Recep Doksat’ın psikiyatri ihtisas tezi hipnozdu ve sırf konuyu bilmedikleri ve Sigmund Freud hipnoza kara çaldığı için, epey canını sıkmışlardı. Bu konudaki kitabı da hala en doğru Türkçe kaynaktır ve yeniden bastırıyorum; yeniliklerle ilgili katkılarımı ek bir bölüm halinde ekliyorum.

Medikal alanda hipnoterapi ile hastaları tedavi etmek için ne kadar süre hipnoterapi temel eğitim için sadece hekimlere ve klinik psikologlara iki-üç günlük uygulamalı temel eğitim yeterli. Daha ileri uygulamalar için ayrı ayrı eğitimler, workshoplar gerekiyor. Piyasada verilen eğitimleri etik bulmuyorum. Çünkü bunları yapanların CV’lerine baktığınızda daha önce bahsettiğim gibi yetersizlikleri görüyorsunuz. Sadece uzman ve yeterliliği bilinen kişiler bu eğitimi vermeli.

Hipnoz ile Hatıra Tamiri Yapılabilir
Hipnoz ile bilinçdışını düzenlemek mümkün, hâttâ çok özel durumlarda travma (zihinsel incinme, yaralanma) yaratan hatıraların bir miktar tamiri dahi yapılabilir. Mesela Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu’nda (Çoğul Kişilik Bozukluğu) böyle teşebbüslerde bulunuyoruz fakat bunlar çok büyük dikkat ve tecrübe gerektiren, tehlikeli olabilecek şeylerdir ve ancak uzmanlarca yapılabilir.

Hipnoz Konusunda Pubmed’te 124 Bin 224 Yayın Var
Pubmed’te “hypnosis” konusunda 124 bin 224 yayının, sadece bin 93’ü gözden geçirme makalesi, diğerleri araştırma ve vaka takdimleri. “Hhypnotherapy” yazınca 12 bin 585 makale, “hypnotherapy smoking” yazınca 242, “hypnotherapy cerebral” yazınca 902, “hypnotherapy obesity” ile 109, “hypnotherapy dentistry” ile 649 makale çıktı. Bunlar çok arttırılabilir. Yani güvenilir bilimsel veri-tabanlarında hipnoz lâyık olduğu yeri çoktan bulmuş vaziyette. Ama Google’da yapacağınız bir aramada hemen hepsi de asparagas yahut kandırmaca olan ilan bulabilirsiniz. Bunlara asla itibar etmemek gerekir; ümit, vakit ve nakit tuzaklarıdır çünkü!

Hipnoterapistlik Bir Unvan Değildir
Hipnoterapistlik bir unvan değildir. Hâttâ meselâ bir psikiyatri profesörü ve Türkiye’de bu işin duayeninin oğlu olarak, benim dahi kartvizitime veya tabelama bunu yazmam etik dışıdır! “Hipnozla bir insana ahlâkdışı bir şey yaptırabilir misiniz” sorunun klasik cevabı “hayır, asla” şeklindedir. Ancak kimin bilinçdışında, hâttâ bilincinde hangi bastırılmış duyguların, fantezilerin, beklentilerin yattığını alnından okuyamazsınız ki. Çok safiyane bir şekilde başlayan hipnoz seansları, âdeta bastırılmış veya yaratılmış arzuların doğmasına ve her türlü istenmeyen amaçla kullanıma kadar da varabilir. İşte, hekimin bilgisi ve ahlaki tavrı çok önem taşır. Nefsine hâkim olması, seansların sevk ve idaresinde çok dikkatli davranması şarttır. Aksi takdirde, her iki tarafın da büyük zarar göreceği bir süreç başlayabilir.”

Kadın hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Bülent Uran: “Hipnoz bir telkinin bilinçaltı tarafından kabul edilmesi halidir. Çocukluk dönemi fark edilmeden hipnoz uygulanmaktadır. Bir kişi ancak kabul etmeye eğilimli olduğu telkinleri kabul eder. Yani önceki hipnozları o telkini kabul etme yönündeyse gizli hipnoz hali işleyebilir. Hipnoz ile hiçbir anestezik madde uygulanmadan ameliyat yapıldığına dair raporlar var. Günümüzde özellikle yurt dışında bazı merkezlerde uygulanıyor. Hipnoterapist olmak için teorik ve pratik bilgi her ikisi de belli oranlarda gereklidir. Pratik ancak teorik temel sağlamsa gelişebilir. Kişinin kendi kendine hipnoterapi uygulama alanları kendinde bazı eylemsel değişikler yapmak, motive etmek, enerjisini yükseltmek, planlı programlı olmak, daha önce verilmiş telkinleri güçlendirmek gibi alanlarda self hipnozdan yararlanabilir.

“Hipnoz Sadece Tıbbi Alanda Değil Birçok Farlı Meslek Dallarında Da Yardımcı Bir Teknik Olarak Kullanılıyor”
Hipnoz teknikleri bazı tıbbi sorunları aşmada diğer tıbbi girişimlere ya da tedavi yöntemlerine yardımcı olduğu gerçektir. Tabii ki tıbbi eğitimin bir parçası olması bana göre esas olması gerekendir. Ancak hipnoz sadece tıbbi alanda değil birçok farlı meslek dallarında da yardımcı bir teknik olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle geniş bir meraklı kitlesi olması doğaldır. Hastaları sadece hipnoterapi ile tedavi etmek gibi bir gerçek olmadığını önce vurgulamak gerekir. Hipnoterapi de diğer tedavi yöntemleri gibi bir tekniktir. Bir eğitimin parçası olabilir ya da bağımsız eğitimi verilebilir. Eğer bunu bir tıp doktoru öğrenecekse alacağı eğitim süresi tıp dışı birisinin öğrenmesinden daha farklı bir süreyi kapsayacaktır. Basit bir telkin verme öğrenilecekse ve sadece bu uygulanacaksa kısa süreli bir eğitim yeterlidir.

Öncelikle Etik Kuralların Belirlenmesi Gerekir
Her eğitim hangi amaçla verildiğine göre ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir. Birçok gelişmiş yurt dışı Ülkede ABD gibi hipnoz birlikleri oluşturulmuş ve bu kuruluşlar kendi eğitim standartlarını belirlemiştir. Ancak bu standartlar tavsiye niteliğindedir ve orada bile eğitim veren kuruluşları bağlamamaktadır. Bu kuruluşların standartları benimsenerek ona uygun bir eğitim programının belirlenmesi ve bunu hangi özelliklere sahip kişi ya da kurumların vereceği olması gereken bir durumdur. Ama demek ki ortada bir talep var ve bu talebi karşılayacak ciddi düzenlemeler yapılmadığı için piyasa talebi karşılamaya çalışmaktadır. Mevcut eğitimler etik midir değimlidir? Bunu diyebilmemiz için öncelikle etik kuralların belirlenmesi gerekir. Böyle bir kabul edilmiş kurallar olmadığına göre etiklik konusunda yorum yapmam doğru olmaz.

“Hipnoz O Kadar Güçlü ve Abartılacak Bir Teknik Değildir”
Bilinçaltı nedir? Bilinçaltını düzenlemek nedir? Bunlar somut olarak tanımlanmadan hipnozun bilinçaltını etkilediğini ileri sürmek ya da bir kişinin bilinçaltında ciddi değişiklikler yaptığını ileri sürmek yanlış olacaktır. Ama piyasada böyle bir hava yaratılmaktadır ve bu yanlıştır. Hipnoz o kadar güçlü ve abartılacak bir teknik değildir ve etkisi sınırlıdır. Bilinçaltında kalıcı bir değişim yapması beklenmemelidir. Pubmed de hipnoz başlığı altında 12 binin üzerinde makale var. Hipnoterapiyle sonuç alınan vaka serileri ya da vakalarla ilgili yüzlerce yayın var. Ben de 2011 yılında Aile hekimleri kongresine “kronik sorunlarda regresyon hipnoterapisinin etkinliği” adı altında bir çalışma sundum.

“Hipnoterapist Unvanını Sağlık Bakanlığı Düzenlemeli”
Bazı unvanlar yasayla belirlenir. Yasayla belirlenmemiş unvanların kullanımı konusunda bir yasa olmadığından ülkemizde isteyen istediği unvanı kullanmaktadır. Yurt dışında hangi unvanları kimlerin hangi kısaltmalarla kullanacağına dair yasal kataloglar oluşturulmuştur. Terapi sağlık alanına giren bir unvan olduğuna göre hipnoterapist unvanını nasıl bir eğitim aldıktan sonra kimler tarafından uygulanması gerektiğini Sağlık Bakanlığının düzenlemesi gerekir. Ancak hipnoz ölçülebilen ve saptanabilen bir durum değildir. Kişiler rahatlıkla değişik başlıklar altında yaşam koçluğu, NLP, gevşeme, nefes teknikleri, Reiki, bilmem ne masajı, imajinasyon gibi hipnotik uygulamalar yapabilir ve yapmaktadır.”
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan: “Hipnoz, üstün farkındalık ve yoğunlaşmanın söz konusu olduğu değişik bir bilinç durumudur; Uyku yahut kendinden geçme hali olmadığı gibi, bilinçsizlik durumu da değildir. Beynin özellikle alfa dalgalarının yoğun olarak gözlenebildiği farklı bir yoğunlaşma haline geçtiği hipnoz halinde kişiler yüksek zihinsel yoğunlaşmalarına başlı olarak telkinlere ve çevresel uyaranlara daha duyarlı hale gelirler. Hipnozun “sahne hipnozu” diyebileceğimiz popüler tipleri olduğu gibi “klinik hipnoz” olarak bilinen ciddi ve hekimler tarafından uygulanan türleri de mevcuttur. Bir kişiye kendi isteği dışında hipnoz yapmak mümkün olmakla birlikte bu pratikte çok zordur ve genellikle başarılı olamaz. Ayrıca hipnoz esnasında kişiye kendi öz değerlerine aykırı bir şeyleri bilinçsiz olarak yaptırmak da mümkün değildir.

Hipnozla Analjezi Sağlandığın Tanık Olmadım
Hipnoz ile hiç bir anestezik medikal ilaç uygulanmadan ameliyatlar yapıldığı böyle uygulamalar özellikle diş hekimliğinde sıklıkla uygulanıyor; fakat daha büyük operasyonlarda, genel anestezi gerektiren uygulamalarda başarı oranı tartışmalı. Ben bu tip büyük bir operasyonda tamamen hipnozla analjezi sağlandığın tanık olmadım ama bunu yapabildiğini iddia edenler oluyor. Bu mümkün olsa bile ancak belli durumlarda ve belli kişiler üzerinde sağlanabilecek bir durum olup, genel bir “anestezi” yöntemi olarak kullanılması söz konusu değildir.

“Otohipnozu Birçok İnsan Farkında Olmadan Uyguluyor”
Hipnoterapi için kanunen hekimlik diplomasına sahip olmak gerekiyor zaten. Onun dışında da elbette hipnozla ilgili deneyim sahibi olmak önemli. Otohipnoz dediğimiz kendi kendine hipnoz meselesi aslında birçok insanın farkında olmadan uygulayabildiği bir durumdur. İnsanlar çok sevdikleri bir işi yaparken, mesela dikkat ve heyecanla bir kitap okurken yahut el sanatlarıyla veya hobileri ile uğraşırken aslında çoğu zaman beyin hipnoza benzer bir moda geçer ve bu kişiler bu sayede yaptıkları işe aşırı derecelerde yoğunlaşabilirler. Bunun dışında, öğrenilebilen otohipnoz teknikleri ile de ibadet ve meditasyondaki gibi dingin ve odaklanmış zihin durumları oluşturulabiliyor. Bu tip teknikler, strese bağlı hastalıkların giderilmesinde ve depresyon benzeri durumların kontrol altına alınmasında etkin olarak kullanılmakta.

“Hipnoterapi ve Akunpunktura İnanmamak Rasyonel Söylemler Değil”
Hipnoterapi ve akunpunktur gibi uygulamaların etrafını saran gizemli ve efsanelerle süslenmiş söylenceler, bu dalların sağlıklı ve bilimsel bir şekilde değerlendirilmesini ciddi olarak engelliyor. Her ne kadar tıp eğitimi almış ve okumuş olursa olsun birçok insanın “ben hipnoza/akupunktura inanmıyorum” gibi ifadeler kullandığına şahit olabiliyoruz. Halbuki hipnoz ve akupunktur gibi teknikler, bilinen geleneksel tıp uygulamalarından farklı gözükse de aslında tamamen vücudun doğal güçlerini kullanan ve etkileri fizyolojik olarak ölçülebilen tekniklerdir. Bunların “inanıp-inanmamak” ekseninde değerlendirilmesi çok da rasyonel söylemler değil. Herkes tarafından rahatlıkla öğrenilebilecek ve uygulanabilecek bu teknikler, özellikle koruyucu hekimlik açısından bence çok önemli bilgiler ve içgörüler sağlıyor. Paramedikal branş tanımlamasına ise asla katılmıyorum; zira insan bedenini doğrudan etkileyebilen ve bu kadar belirli etkiler yapabilen teknikleri “tıp dışı” şeklinde nitelemek bana biraz önyargı ve bilgi eksikliği gibi görünüyor.

“Hipnoterapi gibi Tekniklerin Standartları Tıp Bilimi Tarafından Belirlenmeli”
Hipnoterapi teknikleri birkaç haftalık eğitimle öğrenilebiliyor ama bu alanda başarılı bir uygulayıcı olmanın yolu uzun süre pratik yapmak ve özellikle hipnozun uygulanacağı alanlardaki sorunları ve hasta profilini iyi tanımayı gerektiriyor; aynen diğer tüm tıbbi tekniklerdeki gibi. Piyasada verilen eğitimler, her konuda olduğu gibi elbette bu konuyu da para kazanma aracı olarak kullanan şarlatanlar mevcut. Özellikle tıp bilimi ve tıp camiası bu konulara uzaktan bakmaya devam ettikçe bu suiistimallerin önüne geçebilmek de zor görünüyor. Hipnoterapi gibi tekniklerin standartları tıp bilimi tarafından sağlıklı bir şekilde belirlenebildikçe bu sıkıntıların da ortadan kalkacağını düşünüyorum.

“Üst Beyin ile Şuursuz Hafızamız Arasındaki Bazı Hatalı Ve İstenmeyen Bağlantıların Hipnoz İle Değiştirilebilir”
Hipnoz ile bilinçaltını düzenlemek sınırlı bir düzeyde evet. Bilinçaltı dediğimiz şey, varlığı tartışmalı da olsa, davranışlarımıza yön veren ve bedenimizin iç işleyişinin genel ayar noktasını belirleyen, şuur dışı itkilerimizdir. Bu itkilerin birçoğu ise yaşamsal alışkanlıklarımız ve tecrübelerimize dayanır. Üst beyin ile şuursuz hafızamız arasındaki bazı hatalı ve istenmeyen bağlantıların hipnoz seansları sonucunda daha sağlıklı bir yine doğru değiştirilmesi elbette mümkündür. Mesela madde bağımlılığında veya panik atak gibi bozukluklarda hipnoterapi ile yapılmaya çalışılan şey aslında budur; kişilerin zihinsel şebekeleri, bedenlerindeki arızayı giderecek şekilde yeniden programlanabilir. Tabii ki bunun ön şartı, kişinin bilinçli olarak bu programlamayı arzu etmesi ve bu yönde bir kararlılık sergilemesidir. Bundan sonra hipnoterapistin işi büyük oranda bu yeniden programlama sürecini kolaylaştıracak teknikler uygulamaktır.

Hipnoz Sırasında EEG Kayıtları
Ben doğrudan hipnoz üzerinde çalışmalar yapmıyorum; şu anda bir grup üniversite öğrencisi ile yürüttüğümüz ve geçmişte yaptığım birkaç ufak çalışmanın dışında konu doğrudan uzmanlık alanıma girmiyor. Fakat bilimsel literatürde bu konunun göz ardı edilmesinin temel sebebi demin de söylediğim gibi önyargılar aslında. Mesela bizim çalışmalarımızda hipnoz sırasında EEG kayıtlarında belirgin değişiklikler olduğu gibi fizyolojik parametrelerin yanı sıra, bizzat benim üzerimde uygulanan hipnoz seanslarında şahsi olarak deneyimlediğim ilginç olaylar var. Bunlara bakınca, bilimle uğraşan insanların bu konuya uzak kalmalarını biraz yadırgıyorum. Fakat bununla birlikte, anlayabiliyorum da; zira geleneksel tıbbi ve bilimsel yaklaşımlarımızdan biraz farklı bir bakış açısı gerekiyor bu tip konuları çalışabilmek için.”
Ankara Tıbbi Hipnoz Derneği Başkanı Dr. Dilek Türkoğlu: “Hipnoz, trans dediğimiz zihnimizin farklı bir farkındalık seviyesine ulaştığı bir duruma geçmeyi sağlamak için kullanılan yöntemin ismidir. Trans günlük yaşantımızda defalarca kez kendiliğimizden girdiğimiz bir durumdur. Örneğin bir film seyrederken filmin gerçek olmadığını biliriz, ama kendimizi filmdeki duyguları yaşarken buluruz. Hipnoz filmlerde gördüğümüz gibi uyku değildir, birinin diğerini kontrolü altına alması değildir, aksine kendi zihnimizi istediğimiz şekilde yönlendirmemizi sağlayan bir yöntemdir. Bu tanımdan anlaşılacağı gibi başka birinin isteği olmadan hipnoza alınması mümkün değildir. Beynimiz beyin dalgaları denilen bir çeşit elektriksel uyarılar yayarak çalışır. Tamamen uyanık olduğumuzda beta dalgaları denilen uyarılar yayarken uykuda farklı dalgalar yayar. Uykuyla uyanıklık arasında, dalıp gittiğimizde, uykudan uyanırken ise alfa dalgaları yayar. Hipnoz sırasında da alfa dalgaları hakim olur. Alfa dalgaları, çok normal ve herkeste oluşan dalgalardır. Bu sırada telkine yatkınlığımız artar ve değişime daha açık hale geliriz. Alfa düzeyine geçmenin örneklerinden birisi da film seyrettiğimiz zamanlardır. Filmdekilerin gerçek olmadığını, rol yaptıklarını bildiğimiz halde üzülür, hatta ağlarız, ya da güleriz. Bir tarafımız gerçek olmadığını bildiği halde diğer tarafımız duygularını yaşar. Hipnozda da bir tarafımız neler olduğunun farkındadır ama diğer tarafımız verilen telkinlere uygun duyguları yaşar.
Söylenilenleri anlamakta ve İletişim kurmakta güçlük çekilen hastalara zeka özürü ya da Alzheimer gibi bir rahatsızlığı olan hastalara, psikotik bozukluk dediğimiz, gerçeği değerlendirme yetisi bozulmuş olan hastaların önemli bir kısmına ve hipnozu tercih etmeyen hastalara uygulanmaz. Kadın doğumdan diş hekimliğine, sporda performans arttırılmasından yanık tedavisine kadar her alanda hipnozdan yardım alabiliyoruz.

“Hipnoza Yatkınlığı Yüksek Olan Kişiler Hiç Bir Anestetik Madde Almadan Ameliyatlar Olabiliyorlar”
Hipnoza yatkınlığı yüksek olan kişiler, zihinlerini öyle kontrol etmeyi başarıyorlar ki hiç bir anestetik madde almadan ameliyatlar olabiliyorlar. Ancak herkesin yatkınlığı bu kadar yüksek değildir. Öncesinde oldukça emek verilerek yapılması gereken bir hazırlık süreci vardır. Günümüzde de bu yöntemler uygulanıyor hatta ülkemizde bu çalışmaları ile yurt dışından da örnek olarak alınan hekimlerimiz var. Özellikle anestetik maddeye allerjisi olan ya da bir şekilde anestezi almayacak kişilerde bu yöntemi uyguluyor. Ancak hipnoz Türkiye’de yasal olarak tanınmadığı ve dolayısı ile de pek çok hekim hipnozu tanımadığı için faydalı olabilecek pek çok alanda da kullanılamamaktadır. Hipnoz derneklerinin başlıca amaçlarından biri de hekimler tarafından hipnozun tanınmasını sağlamaktır. Hipnoz yatkınlığı yüksek olanlar dikkatini toplayabilen, imajinasyon gücü daha yüksek insanlardır. Bütün ünlü insanlar yine hayal güçlerini iyi kullanabilen, imgeleme gücü, yaratıcılıkları güçlü insanlardır. Örneğin Mimar Sinan Selimiye Cami’sini yapmaya başlamadan önce, uzun bir zaman sadece oturup caminin yapılacağı alana bakmış. Görenler hiçbir şey yapmadan tembel tembel oturduğunu sanmışlar. İnşaatın ne durumda olduğunu görmek için gelen padişaha planlarını anlatarak gezdirirken bir yerde başını eğerek geçmiş. Nedeni sorulunca verdiği cevap;” Orada bir sütun var, başımı çarpmamak için eğdim. “olmuş. O kadar net gözünde canlandırmış ki!

“Türkiye’de Hipnoz Yasal Olarak Tanınmıyor”
Hipnoterapist olmak için teorik ve pratik bilgi eğitimlerde birlikte verilir. Ancak Türkiye’de hipnoz yasal olarak tanınmadığı için hipnoterapist ünvanı da bulunmamaktadır. Umarım yasal düzenlemeler yakın zamanda yapılacak, dolayısıyla sınırlar daha iyi tanımlanacaktır. Kendi kendine hipnoz özellikle motivasyon ve kendimize sürekli verdiğimiz yanlış komutların düzeltilmesi amacıyla oldukça etkin kullanılabilmektedir. Mesela bu iş çok zor, yapamazsam dediğimizde yanlış komut verip yapamama ihtimalimizi yükseltiriz. Bunun tersi de performansımızı ve motivasyonumuzu arttırır. Self hipnozda ise kendiniz alfa düzeyine bilinçli olarak geçmeyi öğrendiğiniz durumlarda kendi kendinize telkinler verebilirsiniz.

“Avrupa’da ve Amerika’da Hipnoz Yasal Olarak Kabul Ediliyor”
Hem akupunktur, hem hipnoz yapılan bilimsel çalışmalarla, yayınlanan makalelerle kendini kanıtlamış olmasına karşın henüz tıp fakültelerinin müfredatında ya da sürekli eğitim kapsamında yer almamaktadır. Eğer bilimsel olarak kanıtlanmış bir yöntemse ve pek çok alanda faydası varsa bir an önce faydalı olanın kullanılmasının sağlanması gerekir. Avrupa’da pek çok ülkede ve Amerika’da hipnoz yasal olarak kabul edilen hatta bir kısmında da sağlık sigortası tarafından ödemesi yapılan bir yöntemdir. Yakın zamanda bizim ülkemizde de benzer düzenlemelerin yapılacağını düşünüyorum.

“’İsteyen Herkese Öğretirim O da Nerede Kullanırsa Kullansın’ Anlayışı Yanlış”
Hipnoterapi eğitimi pek çok ülkede kendi programlarına göre değişmektedir. Ayrıca hekimin hangi alanda kullanacağına göre de değişmelidir. Örneğin cerrahi branşlarda ağrı kontrolü gibi konularda kullanılacaksa alınacak eğitim süresi ile psikiyatri/psikolojide kullanılacaksa alınacak eğitim süresi değişmeli, psikolojide kullanacak olanların mutlaka gerekli diğer psikoterapilerle de desteklenmesi sağlanmalıdır. Dolayısıyla süre kullanılacak alana göre değişmelidir. Verilen eğitimler öncelikle yasal sınırlar çizilmediği için çok çeşitlilik gösteriyor. Öncelikle kimlerin bu eğitimi alacağı, alan kişilerin nerelerde kullanacağı gibi pek çok soru yasal düzenlemelerle sınırları çizilerek yapılmalıdır. Aksi türlü “parayı veren eğitimi alır” ya da “isteyen herkese öğretirim o da nerede kullanırsa kullansın” şekline dönüşmekten kurtarılamaz.

“Daha İyi Hissetmeye ve Daha Sağlıklı Olarak Düşünmeye Sevk Edilebilir”
Bilinçaltını düzenlemek “Daha iyi hissetmeye ve daha sağlıklı olarak düşünmeye sevk edilebilir” psikoloji alanında hipnozun kullanımındaki amaç budur zaten. Hipnoterapi ile fayda gören hastalar pubmed de pek çok bilimsel dergide bu konuda yayın var zaten. Yayın olmamış olsa bilimsel olan bir yöntem olduğundan söz edemezdik. Psikiyatrinin ve diğer pek çok branşın saygın dergilerinde hipnoz ile ilgili bilimsel makaleler var. Türkiye’den de son yıllarda uluslararası dergilerde yayınlar çıkmaya başladı. Ayrıca uluslararası kongrelerde sunumlar da yapılmaktadır.

Hipnoz uyku uyanıklık arası bir durum olduğu için gece uyumadan önceki düşüncelerimiz de çok önemlidir. Çocukluğumuzdan beri bize akşam yatağa yattığımızda günün muhasebesini yapmamız öğretilmiştir. Oysa gece uyumadan önceki dönem hayal gücümüz daha da genişler, mantık biraz daha geri planda kalır. Gündüz bizi o kadar çok etkilemeyecek durumlar-yazık ki daha çok negatif olanlar- gece zihnimize üşüşür. Ertesi gün uyandığımızda ise kendimiz halsiz, yorgun hissederiz. Bu geceden itibaren, günün muhasebesini yapacaksanız yatağa girmeden önce yapın ve yattığınız andan itibaren muhasebe yapmayı ya da olumsuz şeyleri düşünmeyi bırakın. Zihninize tamamen pozitif anılar, hayaller, düşünceler getirin. Çok rahat hissettiğiniz bir anınız, çok sevdiğiniz birisi, hatta sadece bir gülen yüz bile getirebilirsiniz aklınıza. Ertesi gün çok daha dinlenmiş kalktığınızı fark edecesiniz.”
Ankara Tıbbi Hipnoz Derneği (ATHD) Kurucu Başkanı Diş Hekimi Emine Çelik: “Türkiye’de Hipnozun Tarihçesi 1935 ve 1936 da JANET’in bir kitabını Cemil Sena Ongun “Ruhi Mucizeler” ve “Hipnotizma” adları altında yayınlamıştır. 1946’da Dr. Bedri Ruhselman’ın “İspritizma” yayınında hipnotizmaya yer verilmiştir. 1951’de D.D. Watson adında hekim olmayan bir profesyonel hipnozitör İstanbul Dişçi Mektebinde Hipnoz ile ağrısız diş çekimini başlatmıştır. Sonra da Ankara Tıp Fakültesinde hipnoz ile ağrısız iki ameliyat yapılmıştır. Haseki Hastanesinde Dr. C. Tan ve Dr. Aksoy’un Türk Nöropsikiyatri Cemiyetinde hipnoz ile ilgili tebliği ilk ilmi faaliyet olarak bilinir. Ayrıca Dr. Sevil AKAY’ın bundan daha önce hipnozla ağrısız bademcik ameliyatı yaptığı bilinmektedir. Ankara Tıp Fakültesinden Prof. Dr. Op. Orhan Toygar hipnotik anestezi ile ameliyatlar yapmıştır. 1961 yılında Dr. Rafet Kayserilioğlu Gureba Hastanesinde ve Eminönü Halkevinde hipnotizma ve ekminezi uygulamaları yapmıştır. 1961’de Dr. Recep Doksat, hipnoz konusunda Türkiye’deki ilk ihtisas tezini sunmuştur. Bu tezde Doksat, hipnozu: “ Hipnoz, pek spesifik ve labil bir uykuya benzer hal olan hipnotik trans’ın sinonimidir. Hipnotizmadan murad ise, bu hali elde etmeye yarayan bütün tekniklerin kullanılması ve benimsenmesidir.” diye tarif etmektedir. Ege Diş Hekimliği Fakültesinden Prof. Dr. Turhan Cengiz doktora tezini “Hipnodonti” konulu olarak vermiştir. Atatürk Üniversitesinden Prof. Dr. Hayati Çelebi’nin hipnoz çalışmaları vardır. Türkiye’de “Bilinçli Hipnoz” tekniğinin kurucusu Op. Dr. Hüsnü İsmet Öztürk‘tür. 1914 doğumlu Öztürk, Tıp eğitimini İstanbul Tıp Fakültesini ve Almanya’da Jena Üniversitesinde tamamlayıp, Zürih ve Tubingen Üniversitelerinde cerrahi ve anestezi ihtisasları yapmıştır. 1951 yılından sonra Haydarpaşa Numune Hastanesinde Hariciye servisinde çalışmaya başladı. 1979’da vefat etmiştir. Öztürk 2 bin üzerinde hipnoterapi uygulamış ayrıca 250’ye yakın hastaya kendisi hipnoanestezi yaparak ameliyat etmiştir. Bilinçli hipnozun 1979’dan sonra Türkiye’deki temsilcileri Dt. Ali Eşref Müezzinoğlu ve Dr. Ali Özden Öztürk olmuşlardır. Bilinçli Hipnoz çalışmaları “Tıbbi Hipnoz Derneği” çatısı altında devam etmektedir.

“Hipnoza Giriş Sırasında Beyin Orbitofrontal Lobunda Kan Akımı Artar”
Bilinçli Hipnoz farkındalığın kaybolmadığı, bireyin düşünebildiği, uyku hali olmadan, talebe bağlı telkin alabilme halidir. Tıbbın hemen her dalında kullanılan bir yöntemdir. Hipnoza giriş sırasında beyin orbitofrontal lobunda kan akımının arttığı bildirilmiştir, bu da dikkat yetisinin hipnoz durumunun oluşmasında yoğun bir biçimde kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Katalepsi, anestezi, analjezi ve amnezi Hipnozun olgusudur. Hipnozda 4 aşama tarif edilir. Aşamalar arasında kesin sınırlar yoktur, fakat geçiş yavaştır. Davis ve Husband’ın 0 ila 30 arasında nümerik ölçeği ile ölçülmektedir. Hipnotik derinlik ölçeğine göre: uyanıklık, hafif hipnoz, orta hipnoz ve derin hipnoz, çok derin hipnoz.
Tüm Hipnotizörler İdeomotor (bilinçsiz oluşan adale hareketler,gözü açamama) ve ideoduyusal (duyusal hayal gücü,dokunsal,işitsel,görsel uyaranlarla oluşur)şartlanmayı kullanırlar.

Hipnoz Uygulaması
1-İletişim:
  • İletişim Kurulabilir mi?
  • Kişinin sorunu hipnoz ile ilgili mi?
  • Kişi kendi iradesi ile bu sorunu çözmeye hazır mı?
  • Kişi hipnoza inanıyor mu?
  • Sorununun hipnozla çözüleceğine inanıyor mu?
  • Bu konuda hekimine güveniyor mu?
 2-Etkileşim
  • Mayalama
  • İndüksiyon
  • Hipnoz
3-Değişim
  •  Direkt veya İndirekt Telkin Verilmesi
  • Gerekirse otohipnoz
“Kelimeler, İnsanlığın Hizmetindeki En Kuvvetli İlaçtır”
 Yakın zamanlarda positron emisyon tomogragi (PET), fonksiyonel manyetik resonans görüntüleme (fMRI) gibi yöntemlerle yapılan araştırmalarda gerçek uyaranlarla, hipnoz durumunda telkinle oluşturulan uyaranların beyinde aynı alanlarda aktivasyonlara neden olduğu gözlenmiştir.

“Hipnoz Düzeyinin Derinleşebilmesi Hipnoz Uygulanan Kişinin Özelliği”
 Hipnoz düzeyinin derinleşebilmesi hipnoz uygulanan kişinin özelliğidir. Bu özelliğe, “hipnoza yatkınlık” ya da “hipnoza duyarlılık” adı verilir. Kişilerin hipnoza duyarlılığı, zeka gibi yaşam boyu belirli düzeyde devam eder. Bu açıdan Harvard ve Stanforipnoz”Hd gibi hipnotik ölçüm testlerinin güvenirlikleri kanıtlanmıştır. 0-sıfır duyarlılığın en düşük, 12 en yüksek olduğunu gösterir. Yaklaşık olarak toplumun yüzde 80’i orta düzeyde, yüzde10 yüksek duyarlı ve yüzde10’u düşük duyarlılık gösterir. Günlük yaşamlarında dikkatini istisnai bir şekilde odaklayabilen kişilerin hipnoza duyarlılığının yüksek olduğu belirlenmiştir.”

1 Yorum