Archive for category Dr. Çağrı Yalgın

DOKTORLAR SOSYAL MEDYAYI NASIL KULLANIYOR?


Sağlık sektörü sosyal medyada gün geçtikçe daha etkin rol oynama başladı. Sosyal medyayı etkin kullanan doktorlardan, bu konudaki görüşlerini aldık.

Sosyal medya gün geçtikçe hayatımızın merkezine oturmaya başladı. Peki sağlık sektörü ve sağlık haberciliği bundan nasıl etkilenecek? İlerleyen günlerde sağlık nasıl bir yöne gidecek? Sosyal medyayı aktif kullanmayanlar unutulup gidecek mi? Daha bir çok soruyu sosyal medyayı aktif kullanan doktorlara yönelttik. Bakış açıları ve çalışmalarını anlattılar.
“Sosyal Medya Halkın Kendini Özgürce İfade Edebildiği Eşsiz Bir Platform”
İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları uzmanı ve Asistan Hekim sitesi Kurucu-Editörü, Türkiye’de geçtiğimiz dönemde yaşanan asistan  hekim hareketinin öncü isimlerinden Dr. Özgür Niflioğlu: Sosyal medya halkın kendini özgürce ifade edebildiği eşsiz bir platform ve “usülüne uygun” kullanılabilirse müthiş bir “geri bildirim” aracı. Mesafelerin ortadan kalktığı, yönetenle yönetilenin, sanatçılarla hayranlarının bir araya gelebildiği; diğer bir deyişle, günümüzün teknolojik imkanları çerçevesinde beraber ağlanan ve beraber gülünen yeni nesil medya.
Esasında bu maceranın başlangıcı 2004 yılına uzanıyor. Web 2.0 denilen ikinci nesil internet hizmetlerinin kullanılmaya başlanmasıyla, toplumsal iletişim sitelerini kurmak mümkün oldu. İnternet tek yönlü bilgi aktarımından; eş zamanlı ve çift yönlü aktarımı mümkün kılan bir sisteme dönüştü. Sosyal medya işte bu sistemin ürünü.
Türkiye’deki Genç Hekim Hareketi ile Sosyal Medya
Sosyal medyada iki şey gerçekleştirebilirsiniz, ya sıkı bir takipçi olursunuz ya da özgün içerik yaratarak, takip edilen olursunuz. Benim sosyal medyayla tanışmam facebook’un ilk kurulduğu yıllara dayansa da; sosyal medyayı, sosyal medya olarak kullanmam; Türkiye’deki genç hekim hareketinin zamanlaması ile birebir örtüşüyor.
“Arap Baharı’nı”, dünyadaki sosyal ve siyasal gelişmeleri yakından takip eden genç bir hekim olarak, özellikle Mısır’daki gençlerin, Hüsnü Mübarek rejimine karşı tepkilerini, sosyal medya kullanarak, ortak bir dille kamuoyuna yansıtmaları, beni oldukça etkiledi. Özellikle bu bağlamda; nöbet ertesi izin, otuz üç saat aralıksız çalışma, sıfır döner sermaye, sağlıkta şiddet gibi ortak sorunlarımızı ortak bir platforma dökerek gerçekte genç hekimlerin ne düşündüğünü “yönetenlere” iletebilme ve çözüm bulabilme ihtimali, beni bu alanda çalışmaya yöneltti. Geçen süreç içerisinde Türkiye’nin hemen her yerinden birçok genç hekime bu şekilde ulaşarak gerçekleştirdiğimiz çalışmalar; sorunlara çözüm bulmamızı sağladı.
“Olağanüstü Gelişmelerin Paylaşılmasında Hekimler Oldukça Duyarlı”
Hekimler sosyal medyayı en etkin kullanan gruplardan biri. Hekimler sosyal medyadaki içeriklere daha seçici davranıyorlar. Ancak herkes gibi çok uzun metinleri, haberleri ve köşe yazılarını okumuyorlar. Görsel içerikler herkes gibi hekimler tarafından da kolay ve hızlı bir şekilde tüketiliyor. Olağanüstü durumlardaki olağanüstü gelişmelerin paylaşılmasında ise hekimler oldukça duyarlı.

“Hastalar Sağlık Sorunlarını “Daha Hızlı” Çözmek İçin, Sosyal Medyayı Daha Çok Kullanacak”
Sağlık alanının sosyal medyadan etkilenmesini iki çerçevede değerlendirmek lazım. Birincisi sosyal medyanın hekimler üzerine etkisi, ikincisi hekimlerin sosyal medya üzerine etkisi. Bugün sosyal medya sayesinde hekimler birbirleri ile daha hızlı iletişim kurarak mesleki alanda yaşadıkları sorunlara daha çabuk refleks yanıt oluşturabiliyor. Hekimlerin sosyal medya üzerine etkisi ise daha uzun vadede göreceğimiz ve henüz hekimler tarafından çok kullanılmayan bir iletişim yöntemi. Hastalar sağlık sorunlarını “daha hızlı” çözmek için, sosyal medyayı ilerleyen yıllarda daha çok kullanacak. Bu alanda doğru ulusal sağlık politikaları üretilirse halkın sağlık eğitimi anlamında ciddi yol katedilebileceğini düşünüyorum.
“İki Üç Haftada Bir Sosyal Medya Vasıtasıyla Gündeme Oturan Konular Basında İşleniyor”
Sağlık haberciliği sosyal medya değişimi konusunda, sadece sağlık haberciliğinin değil, klasik medya uygulamalarının tümünün, sosyal medyadan etkilendiğini düşünüyorum. Eskiden medya belirli bir grubun elindeyken; şu anda durum biraz daha farklı. Medya gruplarından çok; bireyler, köşe yazarları ve akil adamlar ön plana çıkmış durumda. Popüler kültür de zaman zaman kendi mecrasını yaratıyor. Bu bağlamda düşünürsek, artık yaşadığınız sıkıntıyı dile getirmek için bir medya kuruluşundan çok; çokça takip edilen ve sözü geçen gruplara, sayfalara ya da twitter kullanıcılarına ulaşarak, bunu gündeme taşımak daha akılcı ve etkili bir yaklaşım gibi duruyor. Dikkat ederseniz, en az iki üç haftada bir sosyal medya vasıtasıyla gündeme oturan konular basında işleniyor. Ciddi bir haksızlığa uğramış ya da olağanüstü bir şey “yakalamışsanız” bunu kendi profilinizde paylaşmanız bile kitlesel bir devinim yaratmanız için yeterli oluyor.
Tüm bu açılardan bakıldığında, sağlık haberciliğinin de önümüzdeki yıllarda kurumdan çok kişi odaklı bir hal alacağını düşünüyorum. Ancak burada dikkat edilmesi ve gözden kaçırılmaması gereken en önemli nokta; doğru ve tarafsız haber yapanlarla; safsata, içi boş ve “yalan” haber yayanların birbirinden ayrılabilmesi. Diğer bir deyişle, manasız hezeyan yaratmayacak kişi ya da grupların ön plana çıkması. Kısacası önümüzdeki yıllarda “medyada güven” daha da önemli bir kavram haline gelecek.”

“Artık İnsanlar Önüne Koyulanı Değil, Kendi Seçtiklerini Okuyor”
Amerika Birleşik Devletleri Mayo Klinik’te Psikiyatri Uzmanı ve USMLE Strateji Merkezi (USMER)’nin kurucusu-yönetim kurulu başkanı Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı: Sosyal medya, internetin televizyonu, gazetesi, radyosu… Eskiden insanlar TV başına oturur ne gösterilirse izlerler, kapılarına getirilen gazetede ne yazıyorsa okur, radyolarda ne yayın yapılıyorsa onu dinlerlerdi. Bu çağdan, günümüze olan geçişi ben kısa hayatımda tecrübe ettim. Artık insanlar önüne koyulanı değil, kendi seçtiklerini okuyor, TV’de gösterileni değil, kendi seçtiklerini izliyor. Bu değişim, her bireyi bir yayıncı haline getirdi. Eskiden yayın organları vardı, artık yayın organları önemini yitiriyor, bireyler ön plana çıkıyor. Bilgisi olan bilgisini sunuyor, sanatçı sanatını paylaşıyor, düşünen kişi düşüncesini tüm dünyanın hizmetine sunabiliyor.  Neyi yayınlayıp, neyi yayınlamayacağına karar veren medya organlarının can çekiştiği bir çağı yaşıyoruz, çağımızda yayın içeriğine karar veren medya organı kavramından, bireylerin sunduğu içeriği dünyaya en hızlı ve en özgün haliyle taşıyabilen medya organları facebook, twitter ön plana çıkıyor.
Günümüzde düşünen ve duyarlı bir bireyin sosyal medya organlarını kullanmaması mümkün değil. Hekimim, dahası ruh sağlığı hekimiyim. Hem hekim olarak hem de ülkesini seven duyarlı bir birey olarak düşüncelerimi paylaşmak, bildiklerimi aktarmak görevlerim arasında diye düşünmekteyim.

“Hekimler Sosyal Medyada Seslerini Duyurdu”
Hekimler sosyal medyada seslerini duyurdu, haklarını aradılar, toplumla “konuşmaya” başladılar. Hekimler dünyanın her yerinde yöneten güçler tarafından gerek stratejik gerek oy kazanma amaçları ile ne yazık ki istismar edilen bir meslek grubudur. Çoğu zaman toplumla iletişimleri iktidardakilerin izin verdiği kadar olur. Sosyal medya, neyin topluma sunulup neyin sunulmayacağına karar veren güçleri de “by pass” ederek toplumla hekimler arasında direk bir iletişime olanak sağlıyor. Bu anlamda tarihte söz edilecek çağları yaşadığımıza inanıyorum. En çok ziyaret edilen ve okunan haberler, bilgiler, düşünceler, mevcut yayın organlarının bugüne kadar izin vermedikleri içeriktir ve bu çok çarpıcıdır. Bazılarının “facebook” ve “twitter” gibi sitelerden rahatsız olması internet erişimine yasaklar koyma gayreti boşuna değil.

“Habercilik, Tarafsız Olduğu Zaman Haberciliktir”
Sağlık haberciliği, sosyal medyanın sansüre izin vermeyen özel yapısından faydalanacaktır düşüncesindeyim. Habercilik, tarafsız olduğu zaman haberciliktir. Gazetecilik günümüzde bu nedenle meslek etiğinden çok taviz vermek durumunda kalmıştır. Bunun nedeni elbette gazeteciler değil, neyin yayınlanıp neyin yayınlanmayacağına karar veren eski usül medya organları ve bunları yöneten sahipleridir. Sosyal medya sunduğu olanaklarla tüm habercilik sektörünün ve meslek etiğinin kendi kendisini düzeltmesine olanak vermektedir.”

“Medya Alanlarının Ürettiklerini Bizler Tüketirdik”
Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı’nda yan dal yapan ve Facebook Medikal Paylaşım sayfasının Editörü Dr. Erdinç Nayır : “Sosyal medya, günümüzde çok popüler bir kavramdır ve herkesin diline takılmış gidiyor. Eskiden bildiğimiz bir medya vardı. Bu medyada sadece televizyon, radyo, gazete ve dergiler vardı. O medya alanlarının ürettiklerini bizler tüketirdik. Sosyal medya ise internetin tam kendisidir bence. Facebook, Twitter, Linkedin, bloglar, sözlükler vs sayesinde birçok kişi üretebilip paylaşabiliyor ve internet kullanan herkes bu üretilene katılabiliyor. Bu açıdan katılımın yüksek olduğu bir alan sosyal medya.
“Bir Düşüncenin Ürünlerine Katılımın Olması, Benim İçin Mutluluk Kaynağı”
Sosyal medyayı kullanma sebebim hem gündemi daha hızlı takip etmeyi istemem, hem de ürettiklerimi, düşüncelerimi çevremdeki meslektaşlarımla, arkadaşlarımla, dostlarımla ve hatta internet kullanan herkesle paylaşmak. Bir düşüncenin ürünlerine katılımın olması, destek görmesi ve paylaşılması benim için mutluluk kaynağı. Hem kendi sosyal medya alanlarımda yaptıklarımla, hem de danışmanlığını yaptığım sosyal medya platformları vasıtasıyla yıllardır bu mutluluğu yaşamaktayım.
“En Fazla Takip Edilen Sağlık Sistemiyle Alakalı Gelişmeler”
Tüm halkımızda olduğu gibi hekimlerinde sosyal medyaya karşı ilgisi var, bu çok net bir şekilde görünüyor, fakat sosyal medyada bir şeyler üretmek, bir sosyal medya alanında popülasyon oluşturmak konusunda meslektaşlarım pek beklediğim konumda değil. Bu mesleğimizin de getirdiği bir sonuç aslında. Çalıştığımız ortamlardaki yoğunluğumuzdan ve tıptaki gelişmeleri takip etmek, bilgilerimizi sürekli güncel tutma çabamızdan dolayı kendimize ve sevdiklerimize ayırdığımız zaman kısıtlı oluyor. Bu kısıtlı zamanda sosyal medyada yeterli düzeyde yer almak da doğal olarak zorlaşıyor.
Sosyal medyada en fazla gündem ile alakalı haberler takip ediliyor. Sağlık alanında en fazla takip edilen ise özellikle sağlık sistemiyle alakalı gelişmelerin haberleri, sağlık çalışanlarının yaşamlarıyla ilgili haberler ve ne yazık ki sağlıkta şiddet haberleri.
“Hekimler Artık Mobil Cihazlarla Sosyal Medyayı Yakından Takip Ediyor”
Her alanda olduğu gibi sağlık alanı da sosyal medya sayesinde pozitif etkileniyor. Birçok dernek sosyal medyada kendini göstermeye başladı, bu aktivasyonların sayısı bence daha da artmalı. Hekimler de artık mobil cihazlarla sosyal medyayı yakından takip ediyor. Sağlık alanında her türlü gelişmeyi daha kolay takip ediyorlar. Dernekler, hekimler, sağlık alanında yer alan tüm kurumlar sosyal medyada üretime ve katılıma ne kadar önem verirse sosyal medyada sağlık alanını o kadar iyi etkiliyor. Çünkü gelişimin en önemli ihtiyaçlarından biri iyi bir iletişim. İşte bu iyi iletişim ağı, sosyal medya aracılığıyla olabiliyor.
“İnternette En Kısa Zamanda Ulaştığım Bir Bilgiyi, Saatler Sonra Televizyonda Görebiliyorum”
Gündemi yakın takip eden biriyim ve gündemi en hızlı şekilde sosyal medyadan takip edebiliyorum. İnternette en kısa zamanda ulaştığım bir bilgiyi ancak saatler sonra televizyonda ve hatta bir gün sonra gazetede görebiliyorum. Sağlık haberlerini de aynı hızda takip etmeye çalışıyorum, sosyal medyada sağlık haberciliği yeterli konumda olmasa bile.”
“Sosyal Medyadaki Sağlık Bilgilerini Verenlerin Kim Olduğuna Dikkat Edin”
Japonya RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü Doktora sonrası araştırmacı ve Açık Bilim dergisi yazarı Dr. Çağrı Yalgın: “Sosyal medya, herkesçe olduğu kadar hekimlerce de dikkatle kullanılması gereken bir imkân. Buradan sağlıkla ilgili duyurularını sorumlulukla yapanlar var. Ancak, ciddiyetsiz kullanıcılarca, tıbbi ürün veya hizmet satışı yapanlarca, hattâ şarlatanlarca ciddi bir bilgi kirliliği yaratıldığını göz önüne almak gerekli. Bu nedenle sosyal medyadaki sağlık bilgilerini verenlerin kim olduğuna, verilen bilgilerin hangi kaynaklara ya da araştırmalara dayandığına dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum.

“Bilim Temelli Tıp”

Buna uygun olarak, verdiği bilgilerin kaynağını belirten, özellikle birinci elden bilimsel kaynakları değerlendirerek bilgi verenlerin sosyal ortamlardaki yazı ve duyurularını izliyorum. Özellikle beğendiğim bir site www.sciencebasedmedicine.org adresindeki “Bilim Temelli Tıp” adlı İngilizce site. Bu sitede tıbbi konular hem güncel araştırmalara hem de işin bilimsel temeline göre hekimlerce değerlendiriliyor. Sitenin aramayı kolaylaştıran bir dizini de var. Hepsi hekim olan birkaç yazarın düzenli katkı yaptığı bu siteyi tavsiye ederim.

Bu gibi sitelerde yazılar bilimsel makalelere dayandırılıyor ve yazının altına eklenen yorumlarla tartışma sağlanıyor. Bilimsel dergilere ücretsiz erişim imkânlarının yaygınlaşmasıyla hekimler de bahsedilen araştırmaların makalelerine daha kolaylıkla ulaşabiliyor. Yani güncel bilimsel gelişmeleri ve tartışmaları izlemek sosyal medya sayesinde daha kolaylaştı. Bu gibi imkânların Türkiye’de de artmasını temenni ederim.

“Hekimlerin Sosyal Medyadan Sağlık Tavsiyesi Vermesi Sorunlar Yaratabilir”

Öte yandan, hekimlerin sosyal medyadan sağlık tavsiyesi vermesi sorunlar yaratabilir. Ülkemizde hekime danışmayan, rahatsızlığı için komşusuna verilmiş ilâcı kullanan insanlar var. Bu insanlar internetteki sağlık bilgilerini de kendilerine ve çocuklarına bilinçsizce uygulayabilir. Bu nedenle hekimin bizzat aldığı hikâye, bizzat yaptığı fizik muayene ve tetkiklere göre önereceği tedavinin yerini hiçbir şeyin tutmayacağının topluma anlatılması gerekiyor.

“Sorumsuzca Yapılan Duyuru ve Haberlerin Zararları Nasıl Azaltılabilir?”

Sorumsuzca yapılan duyuru ve haberlerin zararları nasıl azaltılabilir? Bunun için hemen harekete geçilmesi şart olduğundan, uzmanların ve uzmanlık derneklerinin bu teknolojilerden haberdar olmasının ve gerektiğinde sağlık habercileriyle işbirliği yaparak gerekli cevapları yaymasının  toplum sağlığı açısından önemli olduğunu düşünüyorum.”


“Facebook En Sık Tıklanan”
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve SENATURK (Senoloji Akademisi) Başkanı Prof. Dr. Bahadır Güllüoğlu: “Sosyal medya insanların toplum içerisinde ihtiyaçları olan kişilerarası ilişkileri fiziksel ortam ve uygun zaman şartı aramaksızın kurabilmeleri ve sürdürebilmeleri için geçerli olan sanal ortamdır. Sosyal medyayı kullanma nedenim, kendilerini görebilme şansım hiç olmayan ya da çok az olan eski ya da yeni arkadaşlarım, meslektaşlarım ile temas sağlayabilmek ve ortam paylaşımlar sağlayabilmek için.
Genç meslektaşlar için vazgeçilmez, geç kuşaklar için ise merak edilen ve içine girilince de büyük bir oranda benimsenen ancak sık başvurulmayan bir ortam. Facebook en sık tıklanan. Anılar ve tecrübeler en sık okunanlar.

“Sağlık Alanında Kurumların ve Devletin Nabız Tutma Zemini”
Sosyal medya, hastalar ya da potansiyel hastalar açısından doktorlar için reklam zemini.Her an güncellenen yapısı nedeni ile, herkese açık olması ve tek bir zümrenin etkisi olmadan bağımsız ve demokratik bir haberleşme, fikir üretme, fikir paylaşma, fikir test etme ortamı olmasından ötürü tüm değişimlere zemin oluşturuyor. Sosyal medya sağlık alanında kurumların ve devletin nabız tutma zemini olacak.“


“Sosyal Medyanın Benim İçin En Önemli Özelliği, Kaliteli İçeriğe Prim Vermesi”
Social Touch Genel Koordinatörü. Tek Doz Dijital Kurucu- Editörü Dr. Sertaç Doğanay: “İnternet kullanıcılarının kendi içeriklerini oluşturup paylaştıkları ve başkalarının içeriklerine yorum yapabildiği tüm alanlar bana göre sosyal medyadır. Elbette buna, ihtiyaç duydukları içeriğe erişmek için arama yaptıkları mecraları da katıyorum.  Sosyal medya benim hem işim, hem keyfim.  Sosyal medya sayesinde dünyanın her yerindeki arkadaşlarımla anında haberleşebiliyorum, etkileşebiliyorum. Neredeyse tamamen ücretsiz olarak bilgimi, üretimimi, tecrübemi paylaşıyorum. Sosyal medyanın benim için en önemli özelliği, kaliteli içeriğe prim vermesi ve bu içeriği logaritmik hızla yayması. Benim üretimim genel olarak dijital alanda olduğu için, bunu paylaşmak ve gelir modeli oluşturmak için doğru yer de yine dijital alan bana kalırsa.
An itibariyle dijital (sosyal) medya haricinde bir başka yolla fikir, duygu ve üretiminizi bu kadar hızlı paylaşamazsınız. Zaten bu soruları ancak bizim gibi X, bilemediniz Y kuşakları oturup cevaplar. Sonraki kuşaklar için bu sorular “neden telefon kullanıyorsunuz?” sorusu gibi algılanıyor. Çünkü onlar dijital yerli, biz ise göçmeniz.

“A.B.D. ve Özellikle İngiltere’de Hekimler Bu Alanı Çok Daha Aktif ve Verimli Kullanıyor”

Sosyal medya yönetimi ve danışmanlığı hizmeti verdiğim müşteriler arasında hekimler de var. A.B.D. ve özellikle İngiltere’de hekimler bu alanı çok daha aktif ve verimli kullanıyor. Henüz Türkiye’de yolun başındayız. Sosyal medya iletişiminin bazı temel kuralları var, bunları bir kenara bırakalım, bir de hekim-hasta iletişimi kuralları var. Bu ikisini bir arada doğru uygulamadığınız zaman maalesef elinize yüzünüze bulaştırıyorsunuz. Ben hastalarla iletişimde, belli sınırlar dahilinde sosyal medya kanallarının kullanımını doğru buluyorum. Bu aslında biraz da kolay bir yol olduğundan destekliyorum. Biz genelde büyük şehirlerdeki kişileri hesaba katarak yorum yapıyoruz ama bir de şöyle düşünün: Türkiye’de kadın doğum uzmanı olmayan binlerce köy, hatta ilçe var. Eğer siz doktorlar olarak ya da bir adım öteye gideyim, sağlık hizmeti sağlayıcılar olarak, mobil ve dijital teknolojileri de kullanıp en uzaktaki kişiye ulaşıp, onun bir derdine çözüm bulabiliyorsanız işte o zaman bundan daha yararlı bir şey yok. Hekimlerin en çok hangi sayfaları ziyaret ettiğine dair net bir bilgim olduğunu söyleyemem.
“İlaç, Doktor ve Hastanelerle İlgili İnternette Bilgi Arayanların Oranı % 90”
Sağlık alanı, sosyal medyadan çok etkileniyor. Eylül 2012’de kurucusu olduğum SocialTouch, doktorsitesi.com kullanıcıları arasında bir anket düzenledi. Bin 289 kişiye 8 soru yöneltildi. İlaç, doktor ve hastanelerle ilgili internette bilgi arayanların oranı % 90’larda. Yüksek oranda Google aramalarında en üstte çıkan linklere tıklanıyor, bir ölçüde doktorlara soru sorabilecekleri platformlara giriyorlar. En çarpıcı sonuç ise, % 40’ının şimdiye kadar en az bir defa, internette gördüğü bir bilgi yüzünden hekimin reçete ettiği ilacı kullanmaktan vazgeçmiş olması. Dolayısıyla sağlık hizmetleri sağlayan resmi ve özel kurumların, sivil toplum kuruluşlarının, uzmanlık derneklerinin dijital alanda olup bitenden haberdar olması gerekiyor.

“Sağlık Haberciliği Dijital Medyanın Kurallarına Ayak Uydurduğu Sürece Ayakta Kalacak”

Sağlık haberciliği de diğerleri gibi dijital medyanın kurallarına ayak uydurduğu sürece ayakta kalacak. Yazılı basında bir haber yayınlıyorsanız, sadece elinde o kağıt parçasını tutan insana ulaşabiliyorsunuz, bilemediniz yanındaki birkaç kişiye daha. Sosyal medya sayesinde ise, hem o kişinin beğenisini görebiliyor, hem bu sayede binlerce başka kişiye da görünür olabiliyor, düzeltme ve yorumlanma fırsatlarını kullanıyorsunuz.”

1 Yorum

BİLİMSEL MASALLAR

Bilim dünyası yalan ve yanlı haberlerden şikayetçi olduğu için haber yapmaya ve paylaşıma kapılarını kapatabiliyor. Ancak bir başka kısım doğru bilginin nasıl iletileceği ve bilimsel diye anlatılan yalanların nasıl kontrol edileceği konusunun öğretilmesinden yana. Sağlık Dergisi bilimsel diye anlatılan aslında masalların doğruluğundan emin olmanız için gerekenleri araştırdı.

Haberlerin eksik, yanlış, yanlı ve hatta asparagas olma ihtimali üzerinde hiç düşündünüz mü? Edinilen bilginin doğruluğu sorgulanmadan, yazılması yanlışlara hatta insanların hayatına mal olabilir. Bu bilgilere göre insanlar ilkyardım uyguluyor, tanı ve tedavi yöntemini belirliyor. Edinilen bilgiler bilimsel veriler ile analiz edilerek sorgulanmalı, Bilimsel diye anlatılan yazının doğruluğundan emin olmadan paylaşılmaması konusunda bilim adamları uyarıyor. Peki bunu nasıl sağlayacaksınız!
Farklı alanlarda çalışan hekimlerden bu konuda görüş aldık.
ABD’de tıbbi bilişim danışmanlığı yapan, araştırma görevlisi olarak çalışan, Açık Bilim yazarı ve yalansavar.org isimli web sitesinin kurucusu Dr. Işıl Arıcan konu ile ilgili şu bilgileri verdi: “Günümüzde, internet bizler için inanılmaz bir bilgi kaynağı olduğu kadar hurafe ve asılsız bilgilerin de yayılmasında en büyük kaynak. Bu nedenle bilimsel diye aktarılan bilgilerin gerçekten de bilimsel olup olmadığını anlamak kimi zaman oldukça zor olabiliyor. Gerçek bilimsel haberleri sansasyonel hurafeler ve sözde-bilimden ayırmak için ben Scientific American dergisi yazarı ve Skeptic dergisi kurucusu Michael Shermer’in özetlediği “Safsata Tespit Kiti” (Baloney Detection Kit) öneriyorum. Safsata Tespit Kiti, herhangi bir bilimsel haber veya iddia ile karşılaştığınızda bu haberi okurken sormanız gereken 10 sorudan ibaret:
1. Haberin kaynağı ne kadar güvenilir? : Özellikle sözde bilimciler haberleri ve yazılarını muhtelif veri ve iddialarla doldurmayı çok severler. Ama haber kaynağının diğer haber/ iddialarının ne kadar akla yakın olduğuna bakmak haberin ciddiyeti hakkında iyi bir fikir verebilir.
2. İddianın sahibi daha önce benzer başka iddialarda da bulunmuş mu? : Verileri çarptırarak sansasyonel haber yaratmak isteyen ya da sözde bilimle uğraşan kişiler genel bilimsel topluluk tarafından kabul görmeyen tuhaf iddiaları sürekli ortaya atma eğilimindedirler.
3. İddia/haber başka bilimsel kaynaklar tarafından teyit edilmiş mi?: Geçerli bilimsel iddialar, tanım itibariyle tekrarlanabilir olmalıdır. Tek bir kişi ya da ekip tarafından bulunduğu söylenen ve başka ekipler tarafından tekrar edildiğinde aynı sonucu vermeyen iddialara her zaman için şüphe ile yaklaşmalıyız.
4. İddia/haberin dayanak noktası yaşadığımız dünya ile uyumlu mu? : Buna en güzel örnek belki de geçen yıl CERN’de saptandığı söylenen “ışıktan hızlı giden nötrino’lar”. İddia ilk ortaya atıldığında tüm bilim dünyası oldukça heyecanlanmıştı, ama bir o kadar da tereddütlüydü kabul etmek için. Çünkü gözlendiği söylenen fenomen, Einstein’in görecelik kavramı ve bildiğimiz fizik kurallarına oldukça ters idi. Zaman içinde gördük ki, yapılan deneylerde elde edilen veriler aslında bir cihaz hatasından ibaretmiş, bildiğimiz fizik kuralları halen geçerliliğini koruyor.
5. Herhangi birisi, öne sürülen iddianın yanlış olduğunu göstermek için herhangi bir girişimde bulunmuş mu? Bilimsel çalışmalarda, tüm bilimle uğraşanların içine düşebilecekleri ciddi bir durum var: teyit önyargısı. Hepimiz inandığımız, bulmak istediğimiz şeyleri bulmaya, inancımızla çelişen şeyleri ise görmezden gelmeye meyilliyiz. Bu, bilimsel çalışma yapan bilim insanları için de geçerli. Bu nedenle bir çalışma yapıldıktan sonra onu tekrar eden veya aksini iddia eden çalışmaların yapılması ve bir konu hakkında yargıya varırken o konunun lehine ve aleyhine olan tüm çalışmaların birlikte değerlendirmesi objektiflik adına çok önemli.
6. Diğer bilimsel verileri iddia sahibinin öne sürdüğü iddiayı destekliyor mu, yoksa aksini mi gösteriyor? Eğer bir konuda yapılmış 100 çalışma bir şey söylerken tek bir çalışma tam zıddını söylüyorsa, bu çalışmaya biraz şüpheyle yaklaşmak yerinde olacaktır.
7. İddia sahibi bildik, kabul görmüş bilimsel yöntemleri mi kullanıyor, yoksa kendi iddiasını destekleyecek şekilde yöntemleri seçiyor/ çarpıtıyor mu? Bilimsel çalışmalardaki altın standart çift kör kontrollü deneylerdir. Çünkü bu tip deneyler hem deneğin hem deneyi yapanın içinde bulunabileceği teyit önyargısı ya da plasebo etkisi gibi durumlara karşı en dayanıklı olan yöntemlerdir. Benzer iddiaları sınamak için yapılan çalışmalarda, daha sıkı kontrol kullanan çalışmanın sonuçlarının daha güvenilir olacağını her zaman hatırlamak gerekli.
8. İddianın sahibi, yeni bir iddiada bulunurken kendi görüşünü destekleyecek veriler mi sunuyor, yoksa sadece kendi görüşünün karşıtı olan verileri mi karalıyor? Bilimsel iddialar, kanıtlara dayalı olmak zorunda. Eğer bir iddia sahibi kendi iddiasını verilerle desteklemek yerine, enerjisini kendisine karşıt görüşte olan iddiaları çürütmek için kullanıyorsa bu da bizim için bir alarm unsuru olmalı. Bu durum, genelde iddia sahibinin elinde kendi iddiasının doğru olduğunu gösteren bir veri olmadığının, yerine ideolojik olarak iddiasının karşıtı verileri karalamayı seçtiğinin bir işareti.
9. İddia sahibinin öne sürdüğü şey, eski ve kabul gören açıklamadan daha kapsamlı bir açıklama sunuyor mu? Bilim sayesinden her geçen gün yaşadığımız dünya hakkında daha kapsamlı bilgi sahibi oluyoruz. Her yeni bilimsel buluşun, gözlenen fenomenleri yerini aldığı eski teoriye göre daha kapsamlı ve iyi şekilde açıklaması gerekir. Bunun aksine güzel bir örnek AIDS teorisi karşıtları. Çok tuhaf gelebilir ama bugün hala AIDS’in HIV nedeniyle olmadığını, eşcinsellere özgü yaşam biçiminin meydana getirdiği fizyolojik bir durum olduğunu iddia edenler var. Bu kimseler AIDS ile ilgili yeni bir hipotez ortaya koyuyorlar. Ancak hipotezlerini verilerle destekleyemedikleri gibi, öne sürdükleri iddia eşcinsel olmayanların nasıl AIDS kaptıklarını açıklayamıyor.
10. İddia sahibininin ideolojik bakış açısı veya bireysel kazancı iddia ile na kadar ilintili? Hepimiz belirli ideolojilere ve inançlara sahibiz, bunlardan arınmak ise oldukça zor. Bu nedenle bilimsel yayınların hakem denetimli yayın organlarında yayınlananlarını ciddiye almakta yarar var. Hakem denetimi, yapılan çalışmanın, yapan kişinin ideolojik veya maddi bağlarından soyutlanmış olup olmadığını denetlemek açısından önemli bir adım.
Elbette bu liste yüzde yüz işe yarıyor diyemeyiz. Ancak bir haberin buradaki maddelerin kaçına sahip olduğu, bize haberin güvenilirliği hakkında bir fikir verebilir.
Tıpta Tartışmalı Konulara Yaklaşım
Tıptaki tartışmalı konular, bilimsel sürecin bir parçası. Özellikle cevabını bilmediğimiz konularda pek çok farklı ekip, farklı hipotezler üzerinde çalışıyor. Burada yapılması gereken bilimsel sürecin işlemesini sağlayıp her iddia sahibinin verilerini ve vardığı sonucu tarafsız olarak değerlendirmek. Ancak elbette binlerce bilim adamının farklı yer ve zamanda benzer konu ile ilgili yaptıkları çalışmayı profesyonel olarak bu işle ilgilenmeyen birinin takip etmesi imkansız bir durum. Burada meta-analiz denen bilimsel yöntem devreye giriyor. Meta-analiz dediğimiz yöntem, aynı konu üzerindeki hipotezlere ait bilimsel araştırma verilerinin toparlanarak istatistiksel analizi ve sunulmasına dayanıyor. Meta-analiz sayesinde, ufak deney grupları ile varılan sonuçlara teker teker bakmak yerine, tüm araştırmaların ortaklaşa oluşturduğu çok daha geniş bir denek grubuna bakmak ve hipotezin gerçek etki büyüklüğünü incelemek mümkün. Örneğin, bir ilacın etkin olup olmadığını anlamak için 20’şer denekle yapılan 100 farklı çalışmanın birbirinden farklı sonuçları olabilir. Hatta canlı fizyolojisindeki varyasyonlar ve deneklerin seçimi sırasındaki rastlantısallık nedeniyle bazı çalışmalar birbirinin zıttı sonuç bile vermiş olabilir. Ancak bu çalışmaların meta-analizi yapıldığında, artık 20 deneklik çalışmayı değil, 2000 deneklik dev bir çalışmayı görmek ve ilacın sonuçlarını çok daha net olarak değerlendirmek mümkün. Bilim dünyasında bu çalışmaları yapan Cochrane Colloboration ve benzeri bazı tarafsız kuruluşlar var.
“Bir Şey Her Şeye İyi Geliyorsa Muhtemelen Aslında Hiçbir Şeye İyi Gelmiyordur”
Burada çok önemli olan bir başka husus ise, bilim dünyasında “tartışmalı” olmayan, ancak kamuoyunda tartışmalıymış gibi lanse edilen konular olması. Örneğin bugün bilimsel literatüre baktığımızda aşıların bulaşıklı hastalıklardan koruyucu olduğu ve halk sağlığı açısından vazgeçilmez oldukları konusunda bilimsel anlamda bir görüş birliği mevcut, ancak kamuoyu sözde-bilim ve hurafe savunucularının etkisinde kalarak, sanki bu konuda bir görüş ayrılığı varmış izlenimi yaratıyor. Benzer durum, gerçekte fizyolojik etkisi olmayan homeopati algısı için de mevcut. Burada medyaya çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Haber yaparken güvenilir ve bilimsel kaynakların kullanılması ve konunun gerçek uzmanlarına danışılması çok önemli. Son olarak da, genelde her şeyi tedavi ettiğini iddia eden yöntemleri pek de ciddiye almamak gerekiyor. Zira, “Bir şey her şeye iyi geliyorsa muhtemelen aslında hiçbir şeye iyi gelmiyordur “ .
“5N1K Olayı Genelde Bilim Haberlerinde Yanıtlanmıyor”
Bilimsel haber yaparken habercinin bilginin doğru kaynağına ulaşması ve güvenilir kaynaklardan aldıkları bilgileri desteklemesi çok önemli. Aksi takdirde kamuoyunun yanlış bilgilenmesine neden oluyorlar. Bir diğer önemli konu ise habercilikte olması gereken ama nedense bilim haberlerinde hiç göremediğimiz 5N1K olayı. “Ne?”, “Nerede?”, “Ne zaman?”, “Nasıl?”, “Neden?”, “Kim?” soruları genelde bilim haberlerinde yanıtlanmıyor. Hatta bunlara bence bir de “Nereden?” sorusunun eklenmesi gerekli.
“Kimi Zaman Haber Metninde, “Bilim Adamları“ Açıklaması Yeterli Görülüyor”
Sıklıkla gördüğümüz durum, bir muhabir arkadaşın internette dolanan bir hurafeyi, kendisine e-maille gelen bir yazıyı, habermiş gibi sunması. Kimi zaman haber metninde çalışmayı yapan ekibin adı bile yer almıyor, “bilim adamları“ açıklaması yeterli görülüyor. Hangi bilim adamları? Hangi araştırma? Araştırma ne için yapılmış? Ne bulunmuş? Belli değil. Daha da fenası bazen makalede adı geçen kişinin aslında bilim adamı bile olmaması, sadece makaleye isim doldurmak için yerleştirilmiş olması.
Bir de dikkat çekici başlık sorunu var elbette. Çoğu bilimsel makale içerik kaygısı veya bilgi aktarımı kaygısı olmaksızın, sadece reyting adına yayınlanıyor. Durum böyle olunca, haberin metninde ne yazdığından çok başlığının dikkat çekici olmasına çalışılıyor. Haberin başlığı “kahve içen çiftlerin seks hayatı daha renkli“, ya da “yoğurt yiyen fareler daha seksi“ olduğu sürece içeriğiyle kimsenin fazla ilgilendiği yok. Kimi zaman, bu haberlerin dayanağı olan bilimsel çalışmayı bulup okuduğunuzda, aslında ne yapılan çalışmanın, ne de varılan sonucun haberin içeriğiyle hiçbir alakası olmadığını görmek mümkün.
“Herhangi İlginç Bir Fenomen Karşısında Bilim Adamlarının Yaptığı şey Şaşırıp Kalmak Değil”
Bilim, zaten sırrı çözülemeyen şeyleri açıklamaya çalışan bir yöntem. Bu nedenle herhangi ilginç bir fenomen karşısında bilim adamlarının yaptığı şey şaşırıp kalmak değil, aksine bu durumu açıklayabilecek hipotez geliştirip, üzerinde çalışarak olası bir açıklama bulmak. Bu nedenle bilim insanlarını şaşırtan şeyler, onlar için genelde birer motivasyon kaynağı, birer yeni çalışma alanı.
Bu tip yazı ve haberlerle ilgili bence en büyük sorun, bilimin henüz açıklayamadığı her hangi bir şeyin açıklamasının otomatikman sözde-bilimle yapılması. Bilimin henüz açıklayamadığı şeyler, hemen hurafe savunucuları tarafından doğaüstü olaylara atfediliyor. Ve işin tuhaf tarafı bu sözde-bilim açıklamaları, herhangi bir kanıt göstermeseler de kendilerini fenomeni açıklamış sayıyorlar. Örneğin pek çok kişi çakralardan bahsediyor, ama bugüne dek çakraların varlığını kanıtlayan herhangi bir veri sunulmuş değil.
“200 Yıl Önce Hastalıkların İçimize Giren Kötü Ruhların Marifeti Olduğunu Düşünüyorduk”
Bir fenomenin bilimsel olarak “henüz” açıklanamamış olması, bilimsel açıklamasının olamayacağı anlamına gelmiyor. Yüzyıllar boyunca bilimin açıklayamadığı pek çok olayın aslında gizemli şeyler olmadığı ve somut nedenleri olduğunu öğrendik. Bundan 200 yıl önce hastalıkların içimize giren kötü ruhların marifeti olduğunu düşünüyorduk, ama artık hastalık yapan sayısız etmeni, bakterileri, virüsleri biliyoruz. Güneş tutulmasının gökyüzündeki canavarların güneşi yutması nedeniyle ortaya çıktığını sanıyorduk, artık Ay’ın Dünya’yla Güneş arasında girmesi nedeniyle oluştuğunu biliyoruz. Bilim ilerledikçe, şu an anlayamadığımız pek çok fenomene yanıt bulacak, bu yanıtları bulmanın yolu da durup şaşırmak değil, açıklanamayan olayları merak edip araştırmak, nedenlerini bilimsel yöntem ile açıklamaya çalışmak.”

“Kanser Adı Altında Toplanan Birçok Hastalığın Tedavileri Farklı”

Japonya RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü Doktora sonrası araştırmacı ve Açık Bilim dergisi yazarı Dr. Çağrı Yalgın, şunları kaydetti : “Bilimsel diye anlatılan ve asılsız olan haberlerin yalan olduğunu anlamak her zaman kolay değil, ancak bazı ipuçları var. Meselâ özellikle sağlık haberlerindeki ‘her derde deva’ ya da ‘mucizevi’ tedavi önerilerine dikkatle yaklaşmak gerekiyor. Tıp bilimi giderek daha zor hastalıkların tedavileri üzerinde çalışıyor ve bunların tedavileri için genelde farklı hasta gruplarına farklı tedaviler veya tedavi kombinasyonları öneriliyor. Meselâ kanser adı altında toplanan birçok hastalığın altında yatan sebep ve süreçler birbiriyle aynı olmadığından bunların tedavileri farklı. Durum böyleyken bir haberde veya reklâmda ‘kanser tedavisi’, yani her kansere etki eden bir tedavi öneriliyorsa ona şüpheyle yaklaşmak gerekir. Bu, tepeden tırnağa her şeyi tedavi ettiği ileri sürülen yöntemler için daha da geçerli.
Bahsi Geçen Araştırmayı Kim Yapmış?
Bir bilim haberini okurken şunları da sormak gerekiyor: Atılan başlık haberin içeriğine uygun mu? Yoksa sadece okuyucu çekmek için içerikle uyumsuz ama çarpıcı bir başlık mı atılmış? Haberin kaynağı nedir? Bahsi geçen araştırmayı kim yapmış? Araştırmacı ve üniversitenin, hattâ daha iyisi araştırmanın yayınlandığı akademik derginin ismi verilmiş mi, yoksa ‘İsviçreli bilim adamları’ gibi üstünkörü bir kaynak mı belirtilmiş? Araştırmacının ifadeleriyle haberdeki yorumlar birbirini tutuyor mu? Haber kendi içinde tutarlı mı? Tabii bunları değerlendirirken en azından lise düzeyinde fizik, kimya, biyoloji ve coğrafya bilgisinin ve bilimsel düşünce yetisinin gerektiğini düşünüyorum. Bilimselliği, birkaç paragrafta açıklanamayacak ve ancak yıllar süren bilim, matematik ve felsefe eğitimiyle anlaşılabilecek bir olgu olarak görüyorum.

“Sigaranın Akciğer Kanserine Sebep Olduğunu Kamuoyu Yıllarca Anlayamadı”

Tıpta tartışmalı konulara yaklaşım, o konunun kimlerce tartışıldığına bağlı. Her bilim dalında doğal olarak hâlâ cevabı verilememiş, araştırmaları ve tartışması süren birçok soru var. Bu tartışmalarda kimin haklı olduğunu ancak yeni veriler, yani zaman gösterir. Ama bir de bilim insanlarının uzlaşısına rağmen kamuoyunun hâlâ tartışmalı olduğunu sandığı konular var ki bu durumda basın-yayın kuruluşlarının vebali büyük. Meselâ sigaranın akciğer kanserine sebep olduğunu kamuoyu yıllarca anlayamadı, çünkü özellikle ABD basını bu görüşü paylaşan binlerce uzman bilim adamı ve hekimin görüşlerini, buna itiraz eden birkaç kişininkiyle aynı kefeye koydu. Bu yüzden halk artık bitmiş bu tartışmayı hâlâ sürüyor sandı. Aynı durum edilgen (pasif) sigara içiciliğinin de erişkinlerde akciğer kanserine, çocuklarda akciğer hastalıklarına sebep olduğunun kamuoyunca bilinmesini uzun süre engelledi.
Böyle konularda muhabirlerin konunun uzmanlarına ve uzmanlık derneklerine danışarak ve etraflıca araştırma yaparak yayın hazırlamaları gerektiğine inanıyorum.
“Asıl Çalışmanın Sonuçlarının Çok Abartıldığını, Hattâ Saptırıldığını Sıkça Görüyoruz”
Bilimsel haberler yapılırken öncelikle bilimsel gelişmenin abartılmaması gerekiyor. Asıl çalışmanın sonuçlarının çok abartıldığını, hattâ saptırıldığını sıkça görüyoruz. Bunun sebebi çarpıcı bir haberle okuyucu çekme kaygısı gibi görünüyor. Bu açıdan bence bilim insanlarına da görev düşüyor. Bilimsel gelişmelerin, özellikle de kendi araştırmalarının topluma doğru duyurulmasına önayak olmalılar. Ayrıca bir araştırmayı muhabirlere aktarırken ölçülü örnekler, benzetmeler ve okurların ilgisini çekecek bilgiler vermeliler ki muhabirler ilginç malzeme sıkıntısı çekmesin.
İkinci olarak bilim haberlerinde araştırmanın sürecinden ve yöntemlerinden bahsedilmeli. Meselâ: Araştırmada cevabı aranan soru neydi? Ne gibi varsayımlar kuruldu? Bu sorular hangi bilimsel yöntemlerle cevaplandırıldı? Sonuçlar nasıl yorumlandı? Bu sonuçların ortaya çıkardığı yeni sorular nedir? Bunların anlatılması toplumun bilimsel yöntemi özümsemesine katkı sağlayacaktır. Böyle bir toplumda daha çok birey bilimsel olanla olmayanı ayırt edebilecektir. Bu nedenle daha az sayıda da olsa daha zengin içerikli bilim haberi hazırlanmasını, uzun vadede topluma daha yararlı buluyorum.
“Gazetelerde Bilim İnsanlarını Şaşırttığı Söylenen Birçok Olgunun Aslında Makul Bir Açıklaması Olduğunu Biliyoruz”
Bilimsel araştırmalar, doğal olarak bilinmeyeni bulmak üzere yapılır. Özellikle zorlu araştırmalarda bilim insanlarının şevki en çok bilinmeyene yönelik meraktan gelir. Dolayısıyla ‘bilim insanlarını şaşkınlığa uğratan deve’ gibi haberler gerçek olduğunda bile bunlar araştırmacıların hayıflanmasına değil, meraklanmasına sebep olur. Gazetelerde bilim insanlarını şaşırttığı söylenen birçok olgunun aslında makul bir açıklaması olduğunu biliyoruz. Ama bir olgunun sebebi gerçekten bilinmediğinde de bunun bilim insanlarının merakını kamçıladığını ve genellikle bunlardan ilginç sonuçlar çıktığını düşünerek rahat edebilirsiniz.”

“Çoğu Durumda Gruplardan Biri Kaynakta Yazanları Kendi Amacına Uygun Olarak Değiştirmiş, Çarpıtmış Veya Farklı Yorumlamış Oluyor”

Salk Enstitüsü laboratuvarında post-doc çalışan Biyolog Bilal Kerman, şunları söyledi: “Bilimsel diye anlatılan ancak asılsız olan haberlerin yalan olduğu konuyla ilgili yazıları inceleyip gerektiğinde, mesela iki tanesi arasında çelişki varsa, kaynaklarına giderek olabildiğince ayrıntılı incelemek gerekli. Çoğu durumda gruplardan biri kaynakta yazanları kendi amacına uygun olarak değiştirmiş, çarpıtmış veya farklı yorumlamış oluyor. Makaleleri ayrıntılı inceleyip önce ve sonrasında yapılan yayınlara bakarak konu açığa cıkmış mı, birinin yaptığı bir hata, eksik kontrol var mı diye bakmak gerekiyor. Eğer bunların hiç biri yoksa daha çok araştırma, gözlem ve deney gerekiyor demektir.
Haberi okuyanların bahsedildiği şekilde kapsamlı bir analiz yapması çoğu durumda mümkün olmadığı için bu sorumluluk haberi hazırlayana düşüyor. Ne yazık ki Türkiye’deki medya kuruluşlarının bilim haberleri hazırlamak için özelleşmiş muhabirleri ya yok ya da çok az sayıda var. Böyle olunca haber hazırlanırken gerekli kontroller uygulanamıyor ve yanlış ya da eksik haberler hazırlanıyor. Halka doğru haberlerin ulaşabilmesi için ve de bazen kötü sonuçlar doğurabilecek sınanmamış tedavilerin halkımızı etkilemesini önlemek için medya kuruluşlarının temel bilim eğitimi almış kişileri de kadrosuna katması gerekli.”

“Tıpta Hiçbir Zaman “Kesin, Garanti, Yüzde100 Başarı Ve Risksiz” Gibi Kelimelere Yer Yok”

Op. Dr. Orhan Ayar, şunları dile getirdi: “Bilimsel diye anlatılan ancak asılsız olan haberlerin yalan olduğu öncelikle bu konuyla ilgili konuşan kişinin tespit edilmesiyle olur. Herhangi bir fakülteyi bitirip bir konuda hasbelkader bir doktora yaparak isminin başına “Dr” ekleyen ve tıbbi konularda ahkam kesen insanlar devlet kanallarında bile boy gösteriyor. Ama maalesef halk tarafından bakıldığında tıbbi terimleri anlamak ve bu insanların söylediklerinin ne derece doğru olduğuna kanaat getirmek çok da kolay değil. Fakat tıpta hiçbir zaman “kesin, garanti, yüzde100 başarı ve risksiz” gibi kelimelere yer yok. Eğer birisi bu kelimeleri sık telaffuz ediyorsa doğru söylemiyordur.
Tıpta tartışmalı konulara bilimsel veri ve yayınlar eşliğinde bilgi veren doktorlara güvenmek gerekir. Kişisel tecrübeler de bir yere kadar önemlidir fakat bilimsel açıdan değerli değildir. Bilimsel haberler yapılırken bu konuyla ilgili dallarında uzman, kendilerini bilimsel olarak kanıtlamış 3 veya daha fazla bilim adamından bilgiler alınır. Ortaya çıkan haber metni için hepsinden teker teker onay alınır ve haber sunulur. Ancak bu şekilde o haber güvenilirdir. Fakat tek bir kişinin yaptığı, bilimsel kaynağa dayanmayan, kişisel görüşleri içeren haberler yanlış yönlendirir.”

Yorum bırakın