Archive for category Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı

DOKTORLAR SOSYAL MEDYAYI NASIL KULLANIYOR?


Sağlık sektörü sosyal medyada gün geçtikçe daha etkin rol oynama başladı. Sosyal medyayı etkin kullanan doktorlardan, bu konudaki görüşlerini aldık.

Sosyal medya gün geçtikçe hayatımızın merkezine oturmaya başladı. Peki sağlık sektörü ve sağlık haberciliği bundan nasıl etkilenecek? İlerleyen günlerde sağlık nasıl bir yöne gidecek? Sosyal medyayı aktif kullanmayanlar unutulup gidecek mi? Daha bir çok soruyu sosyal medyayı aktif kullanan doktorlara yönelttik. Bakış açıları ve çalışmalarını anlattılar.
“Sosyal Medya Halkın Kendini Özgürce İfade Edebildiği Eşsiz Bir Platform”
İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları uzmanı ve Asistan Hekim sitesi Kurucu-Editörü, Türkiye’de geçtiğimiz dönemde yaşanan asistan  hekim hareketinin öncü isimlerinden Dr. Özgür Niflioğlu: Sosyal medya halkın kendini özgürce ifade edebildiği eşsiz bir platform ve “usülüne uygun” kullanılabilirse müthiş bir “geri bildirim” aracı. Mesafelerin ortadan kalktığı, yönetenle yönetilenin, sanatçılarla hayranlarının bir araya gelebildiği; diğer bir deyişle, günümüzün teknolojik imkanları çerçevesinde beraber ağlanan ve beraber gülünen yeni nesil medya.
Esasında bu maceranın başlangıcı 2004 yılına uzanıyor. Web 2.0 denilen ikinci nesil internet hizmetlerinin kullanılmaya başlanmasıyla, toplumsal iletişim sitelerini kurmak mümkün oldu. İnternet tek yönlü bilgi aktarımından; eş zamanlı ve çift yönlü aktarımı mümkün kılan bir sisteme dönüştü. Sosyal medya işte bu sistemin ürünü.
Türkiye’deki Genç Hekim Hareketi ile Sosyal Medya
Sosyal medyada iki şey gerçekleştirebilirsiniz, ya sıkı bir takipçi olursunuz ya da özgün içerik yaratarak, takip edilen olursunuz. Benim sosyal medyayla tanışmam facebook’un ilk kurulduğu yıllara dayansa da; sosyal medyayı, sosyal medya olarak kullanmam; Türkiye’deki genç hekim hareketinin zamanlaması ile birebir örtüşüyor.
“Arap Baharı’nı”, dünyadaki sosyal ve siyasal gelişmeleri yakından takip eden genç bir hekim olarak, özellikle Mısır’daki gençlerin, Hüsnü Mübarek rejimine karşı tepkilerini, sosyal medya kullanarak, ortak bir dille kamuoyuna yansıtmaları, beni oldukça etkiledi. Özellikle bu bağlamda; nöbet ertesi izin, otuz üç saat aralıksız çalışma, sıfır döner sermaye, sağlıkta şiddet gibi ortak sorunlarımızı ortak bir platforma dökerek gerçekte genç hekimlerin ne düşündüğünü “yönetenlere” iletebilme ve çözüm bulabilme ihtimali, beni bu alanda çalışmaya yöneltti. Geçen süreç içerisinde Türkiye’nin hemen her yerinden birçok genç hekime bu şekilde ulaşarak gerçekleştirdiğimiz çalışmalar; sorunlara çözüm bulmamızı sağladı.
“Olağanüstü Gelişmelerin Paylaşılmasında Hekimler Oldukça Duyarlı”
Hekimler sosyal medyayı en etkin kullanan gruplardan biri. Hekimler sosyal medyadaki içeriklere daha seçici davranıyorlar. Ancak herkes gibi çok uzun metinleri, haberleri ve köşe yazılarını okumuyorlar. Görsel içerikler herkes gibi hekimler tarafından da kolay ve hızlı bir şekilde tüketiliyor. Olağanüstü durumlardaki olağanüstü gelişmelerin paylaşılmasında ise hekimler oldukça duyarlı.

“Hastalar Sağlık Sorunlarını “Daha Hızlı” Çözmek İçin, Sosyal Medyayı Daha Çok Kullanacak”
Sağlık alanının sosyal medyadan etkilenmesini iki çerçevede değerlendirmek lazım. Birincisi sosyal medyanın hekimler üzerine etkisi, ikincisi hekimlerin sosyal medya üzerine etkisi. Bugün sosyal medya sayesinde hekimler birbirleri ile daha hızlı iletişim kurarak mesleki alanda yaşadıkları sorunlara daha çabuk refleks yanıt oluşturabiliyor. Hekimlerin sosyal medya üzerine etkisi ise daha uzun vadede göreceğimiz ve henüz hekimler tarafından çok kullanılmayan bir iletişim yöntemi. Hastalar sağlık sorunlarını “daha hızlı” çözmek için, sosyal medyayı ilerleyen yıllarda daha çok kullanacak. Bu alanda doğru ulusal sağlık politikaları üretilirse halkın sağlık eğitimi anlamında ciddi yol katedilebileceğini düşünüyorum.
“İki Üç Haftada Bir Sosyal Medya Vasıtasıyla Gündeme Oturan Konular Basında İşleniyor”
Sağlık haberciliği sosyal medya değişimi konusunda, sadece sağlık haberciliğinin değil, klasik medya uygulamalarının tümünün, sosyal medyadan etkilendiğini düşünüyorum. Eskiden medya belirli bir grubun elindeyken; şu anda durum biraz daha farklı. Medya gruplarından çok; bireyler, köşe yazarları ve akil adamlar ön plana çıkmış durumda. Popüler kültür de zaman zaman kendi mecrasını yaratıyor. Bu bağlamda düşünürsek, artık yaşadığınız sıkıntıyı dile getirmek için bir medya kuruluşundan çok; çokça takip edilen ve sözü geçen gruplara, sayfalara ya da twitter kullanıcılarına ulaşarak, bunu gündeme taşımak daha akılcı ve etkili bir yaklaşım gibi duruyor. Dikkat ederseniz, en az iki üç haftada bir sosyal medya vasıtasıyla gündeme oturan konular basında işleniyor. Ciddi bir haksızlığa uğramış ya da olağanüstü bir şey “yakalamışsanız” bunu kendi profilinizde paylaşmanız bile kitlesel bir devinim yaratmanız için yeterli oluyor.
Tüm bu açılardan bakıldığında, sağlık haberciliğinin de önümüzdeki yıllarda kurumdan çok kişi odaklı bir hal alacağını düşünüyorum. Ancak burada dikkat edilmesi ve gözden kaçırılmaması gereken en önemli nokta; doğru ve tarafsız haber yapanlarla; safsata, içi boş ve “yalan” haber yayanların birbirinden ayrılabilmesi. Diğer bir deyişle, manasız hezeyan yaratmayacak kişi ya da grupların ön plana çıkması. Kısacası önümüzdeki yıllarda “medyada güven” daha da önemli bir kavram haline gelecek.”

“Artık İnsanlar Önüne Koyulanı Değil, Kendi Seçtiklerini Okuyor”
Amerika Birleşik Devletleri Mayo Klinik’te Psikiyatri Uzmanı ve USMLE Strateji Merkezi (USMER)’nin kurucusu-yönetim kurulu başkanı Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı: Sosyal medya, internetin televizyonu, gazetesi, radyosu… Eskiden insanlar TV başına oturur ne gösterilirse izlerler, kapılarına getirilen gazetede ne yazıyorsa okur, radyolarda ne yayın yapılıyorsa onu dinlerlerdi. Bu çağdan, günümüze olan geçişi ben kısa hayatımda tecrübe ettim. Artık insanlar önüne koyulanı değil, kendi seçtiklerini okuyor, TV’de gösterileni değil, kendi seçtiklerini izliyor. Bu değişim, her bireyi bir yayıncı haline getirdi. Eskiden yayın organları vardı, artık yayın organları önemini yitiriyor, bireyler ön plana çıkıyor. Bilgisi olan bilgisini sunuyor, sanatçı sanatını paylaşıyor, düşünen kişi düşüncesini tüm dünyanın hizmetine sunabiliyor.  Neyi yayınlayıp, neyi yayınlamayacağına karar veren medya organlarının can çekiştiği bir çağı yaşıyoruz, çağımızda yayın içeriğine karar veren medya organı kavramından, bireylerin sunduğu içeriği dünyaya en hızlı ve en özgün haliyle taşıyabilen medya organları facebook, twitter ön plana çıkıyor.
Günümüzde düşünen ve duyarlı bir bireyin sosyal medya organlarını kullanmaması mümkün değil. Hekimim, dahası ruh sağlığı hekimiyim. Hem hekim olarak hem de ülkesini seven duyarlı bir birey olarak düşüncelerimi paylaşmak, bildiklerimi aktarmak görevlerim arasında diye düşünmekteyim.

“Hekimler Sosyal Medyada Seslerini Duyurdu”
Hekimler sosyal medyada seslerini duyurdu, haklarını aradılar, toplumla “konuşmaya” başladılar. Hekimler dünyanın her yerinde yöneten güçler tarafından gerek stratejik gerek oy kazanma amaçları ile ne yazık ki istismar edilen bir meslek grubudur. Çoğu zaman toplumla iletişimleri iktidardakilerin izin verdiği kadar olur. Sosyal medya, neyin topluma sunulup neyin sunulmayacağına karar veren güçleri de “by pass” ederek toplumla hekimler arasında direk bir iletişime olanak sağlıyor. Bu anlamda tarihte söz edilecek çağları yaşadığımıza inanıyorum. En çok ziyaret edilen ve okunan haberler, bilgiler, düşünceler, mevcut yayın organlarının bugüne kadar izin vermedikleri içeriktir ve bu çok çarpıcıdır. Bazılarının “facebook” ve “twitter” gibi sitelerden rahatsız olması internet erişimine yasaklar koyma gayreti boşuna değil.

“Habercilik, Tarafsız Olduğu Zaman Haberciliktir”
Sağlık haberciliği, sosyal medyanın sansüre izin vermeyen özel yapısından faydalanacaktır düşüncesindeyim. Habercilik, tarafsız olduğu zaman haberciliktir. Gazetecilik günümüzde bu nedenle meslek etiğinden çok taviz vermek durumunda kalmıştır. Bunun nedeni elbette gazeteciler değil, neyin yayınlanıp neyin yayınlanmayacağına karar veren eski usül medya organları ve bunları yöneten sahipleridir. Sosyal medya sunduğu olanaklarla tüm habercilik sektörünün ve meslek etiğinin kendi kendisini düzeltmesine olanak vermektedir.”

“Medya Alanlarının Ürettiklerini Bizler Tüketirdik”
Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı’nda yan dal yapan ve Facebook Medikal Paylaşım sayfasının Editörü Dr. Erdinç Nayır : “Sosyal medya, günümüzde çok popüler bir kavramdır ve herkesin diline takılmış gidiyor. Eskiden bildiğimiz bir medya vardı. Bu medyada sadece televizyon, radyo, gazete ve dergiler vardı. O medya alanlarının ürettiklerini bizler tüketirdik. Sosyal medya ise internetin tam kendisidir bence. Facebook, Twitter, Linkedin, bloglar, sözlükler vs sayesinde birçok kişi üretebilip paylaşabiliyor ve internet kullanan herkes bu üretilene katılabiliyor. Bu açıdan katılımın yüksek olduğu bir alan sosyal medya.
“Bir Düşüncenin Ürünlerine Katılımın Olması, Benim İçin Mutluluk Kaynağı”
Sosyal medyayı kullanma sebebim hem gündemi daha hızlı takip etmeyi istemem, hem de ürettiklerimi, düşüncelerimi çevremdeki meslektaşlarımla, arkadaşlarımla, dostlarımla ve hatta internet kullanan herkesle paylaşmak. Bir düşüncenin ürünlerine katılımın olması, destek görmesi ve paylaşılması benim için mutluluk kaynağı. Hem kendi sosyal medya alanlarımda yaptıklarımla, hem de danışmanlığını yaptığım sosyal medya platformları vasıtasıyla yıllardır bu mutluluğu yaşamaktayım.
“En Fazla Takip Edilen Sağlık Sistemiyle Alakalı Gelişmeler”
Tüm halkımızda olduğu gibi hekimlerinde sosyal medyaya karşı ilgisi var, bu çok net bir şekilde görünüyor, fakat sosyal medyada bir şeyler üretmek, bir sosyal medya alanında popülasyon oluşturmak konusunda meslektaşlarım pek beklediğim konumda değil. Bu mesleğimizin de getirdiği bir sonuç aslında. Çalıştığımız ortamlardaki yoğunluğumuzdan ve tıptaki gelişmeleri takip etmek, bilgilerimizi sürekli güncel tutma çabamızdan dolayı kendimize ve sevdiklerimize ayırdığımız zaman kısıtlı oluyor. Bu kısıtlı zamanda sosyal medyada yeterli düzeyde yer almak da doğal olarak zorlaşıyor.
Sosyal medyada en fazla gündem ile alakalı haberler takip ediliyor. Sağlık alanında en fazla takip edilen ise özellikle sağlık sistemiyle alakalı gelişmelerin haberleri, sağlık çalışanlarının yaşamlarıyla ilgili haberler ve ne yazık ki sağlıkta şiddet haberleri.
“Hekimler Artık Mobil Cihazlarla Sosyal Medyayı Yakından Takip Ediyor”
Her alanda olduğu gibi sağlık alanı da sosyal medya sayesinde pozitif etkileniyor. Birçok dernek sosyal medyada kendini göstermeye başladı, bu aktivasyonların sayısı bence daha da artmalı. Hekimler de artık mobil cihazlarla sosyal medyayı yakından takip ediyor. Sağlık alanında her türlü gelişmeyi daha kolay takip ediyorlar. Dernekler, hekimler, sağlık alanında yer alan tüm kurumlar sosyal medyada üretime ve katılıma ne kadar önem verirse sosyal medyada sağlık alanını o kadar iyi etkiliyor. Çünkü gelişimin en önemli ihtiyaçlarından biri iyi bir iletişim. İşte bu iyi iletişim ağı, sosyal medya aracılığıyla olabiliyor.
“İnternette En Kısa Zamanda Ulaştığım Bir Bilgiyi, Saatler Sonra Televizyonda Görebiliyorum”
Gündemi yakın takip eden biriyim ve gündemi en hızlı şekilde sosyal medyadan takip edebiliyorum. İnternette en kısa zamanda ulaştığım bir bilgiyi ancak saatler sonra televizyonda ve hatta bir gün sonra gazetede görebiliyorum. Sağlık haberlerini de aynı hızda takip etmeye çalışıyorum, sosyal medyada sağlık haberciliği yeterli konumda olmasa bile.”
“Sosyal Medyadaki Sağlık Bilgilerini Verenlerin Kim Olduğuna Dikkat Edin”
Japonya RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü Doktora sonrası araştırmacı ve Açık Bilim dergisi yazarı Dr. Çağrı Yalgın: “Sosyal medya, herkesçe olduğu kadar hekimlerce de dikkatle kullanılması gereken bir imkân. Buradan sağlıkla ilgili duyurularını sorumlulukla yapanlar var. Ancak, ciddiyetsiz kullanıcılarca, tıbbi ürün veya hizmet satışı yapanlarca, hattâ şarlatanlarca ciddi bir bilgi kirliliği yaratıldığını göz önüne almak gerekli. Bu nedenle sosyal medyadaki sağlık bilgilerini verenlerin kim olduğuna, verilen bilgilerin hangi kaynaklara ya da araştırmalara dayandığına dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum.

“Bilim Temelli Tıp”

Buna uygun olarak, verdiği bilgilerin kaynağını belirten, özellikle birinci elden bilimsel kaynakları değerlendirerek bilgi verenlerin sosyal ortamlardaki yazı ve duyurularını izliyorum. Özellikle beğendiğim bir site www.sciencebasedmedicine.org adresindeki “Bilim Temelli Tıp” adlı İngilizce site. Bu sitede tıbbi konular hem güncel araştırmalara hem de işin bilimsel temeline göre hekimlerce değerlendiriliyor. Sitenin aramayı kolaylaştıran bir dizini de var. Hepsi hekim olan birkaç yazarın düzenli katkı yaptığı bu siteyi tavsiye ederim.

Bu gibi sitelerde yazılar bilimsel makalelere dayandırılıyor ve yazının altına eklenen yorumlarla tartışma sağlanıyor. Bilimsel dergilere ücretsiz erişim imkânlarının yaygınlaşmasıyla hekimler de bahsedilen araştırmaların makalelerine daha kolaylıkla ulaşabiliyor. Yani güncel bilimsel gelişmeleri ve tartışmaları izlemek sosyal medya sayesinde daha kolaylaştı. Bu gibi imkânların Türkiye’de de artmasını temenni ederim.

“Hekimlerin Sosyal Medyadan Sağlık Tavsiyesi Vermesi Sorunlar Yaratabilir”

Öte yandan, hekimlerin sosyal medyadan sağlık tavsiyesi vermesi sorunlar yaratabilir. Ülkemizde hekime danışmayan, rahatsızlığı için komşusuna verilmiş ilâcı kullanan insanlar var. Bu insanlar internetteki sağlık bilgilerini de kendilerine ve çocuklarına bilinçsizce uygulayabilir. Bu nedenle hekimin bizzat aldığı hikâye, bizzat yaptığı fizik muayene ve tetkiklere göre önereceği tedavinin yerini hiçbir şeyin tutmayacağının topluma anlatılması gerekiyor.

“Sorumsuzca Yapılan Duyuru ve Haberlerin Zararları Nasıl Azaltılabilir?”

Sorumsuzca yapılan duyuru ve haberlerin zararları nasıl azaltılabilir? Bunun için hemen harekete geçilmesi şart olduğundan, uzmanların ve uzmanlık derneklerinin bu teknolojilerden haberdar olmasının ve gerektiğinde sağlık habercileriyle işbirliği yaparak gerekli cevapları yaymasının  toplum sağlığı açısından önemli olduğunu düşünüyorum.”


“Facebook En Sık Tıklanan”
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve SENATURK (Senoloji Akademisi) Başkanı Prof. Dr. Bahadır Güllüoğlu: “Sosyal medya insanların toplum içerisinde ihtiyaçları olan kişilerarası ilişkileri fiziksel ortam ve uygun zaman şartı aramaksızın kurabilmeleri ve sürdürebilmeleri için geçerli olan sanal ortamdır. Sosyal medyayı kullanma nedenim, kendilerini görebilme şansım hiç olmayan ya da çok az olan eski ya da yeni arkadaşlarım, meslektaşlarım ile temas sağlayabilmek ve ortam paylaşımlar sağlayabilmek için.
Genç meslektaşlar için vazgeçilmez, geç kuşaklar için ise merak edilen ve içine girilince de büyük bir oranda benimsenen ancak sık başvurulmayan bir ortam. Facebook en sık tıklanan. Anılar ve tecrübeler en sık okunanlar.

“Sağlık Alanında Kurumların ve Devletin Nabız Tutma Zemini”
Sosyal medya, hastalar ya da potansiyel hastalar açısından doktorlar için reklam zemini.Her an güncellenen yapısı nedeni ile, herkese açık olması ve tek bir zümrenin etkisi olmadan bağımsız ve demokratik bir haberleşme, fikir üretme, fikir paylaşma, fikir test etme ortamı olmasından ötürü tüm değişimlere zemin oluşturuyor. Sosyal medya sağlık alanında kurumların ve devletin nabız tutma zemini olacak.“


“Sosyal Medyanın Benim İçin En Önemli Özelliği, Kaliteli İçeriğe Prim Vermesi”
Social Touch Genel Koordinatörü. Tek Doz Dijital Kurucu- Editörü Dr. Sertaç Doğanay: “İnternet kullanıcılarının kendi içeriklerini oluşturup paylaştıkları ve başkalarının içeriklerine yorum yapabildiği tüm alanlar bana göre sosyal medyadır. Elbette buna, ihtiyaç duydukları içeriğe erişmek için arama yaptıkları mecraları da katıyorum.  Sosyal medya benim hem işim, hem keyfim.  Sosyal medya sayesinde dünyanın her yerindeki arkadaşlarımla anında haberleşebiliyorum, etkileşebiliyorum. Neredeyse tamamen ücretsiz olarak bilgimi, üretimimi, tecrübemi paylaşıyorum. Sosyal medyanın benim için en önemli özelliği, kaliteli içeriğe prim vermesi ve bu içeriği logaritmik hızla yayması. Benim üretimim genel olarak dijital alanda olduğu için, bunu paylaşmak ve gelir modeli oluşturmak için doğru yer de yine dijital alan bana kalırsa.
An itibariyle dijital (sosyal) medya haricinde bir başka yolla fikir, duygu ve üretiminizi bu kadar hızlı paylaşamazsınız. Zaten bu soruları ancak bizim gibi X, bilemediniz Y kuşakları oturup cevaplar. Sonraki kuşaklar için bu sorular “neden telefon kullanıyorsunuz?” sorusu gibi algılanıyor. Çünkü onlar dijital yerli, biz ise göçmeniz.

“A.B.D. ve Özellikle İngiltere’de Hekimler Bu Alanı Çok Daha Aktif ve Verimli Kullanıyor”

Sosyal medya yönetimi ve danışmanlığı hizmeti verdiğim müşteriler arasında hekimler de var. A.B.D. ve özellikle İngiltere’de hekimler bu alanı çok daha aktif ve verimli kullanıyor. Henüz Türkiye’de yolun başındayız. Sosyal medya iletişiminin bazı temel kuralları var, bunları bir kenara bırakalım, bir de hekim-hasta iletişimi kuralları var. Bu ikisini bir arada doğru uygulamadığınız zaman maalesef elinize yüzünüze bulaştırıyorsunuz. Ben hastalarla iletişimde, belli sınırlar dahilinde sosyal medya kanallarının kullanımını doğru buluyorum. Bu aslında biraz da kolay bir yol olduğundan destekliyorum. Biz genelde büyük şehirlerdeki kişileri hesaba katarak yorum yapıyoruz ama bir de şöyle düşünün: Türkiye’de kadın doğum uzmanı olmayan binlerce köy, hatta ilçe var. Eğer siz doktorlar olarak ya da bir adım öteye gideyim, sağlık hizmeti sağlayıcılar olarak, mobil ve dijital teknolojileri de kullanıp en uzaktaki kişiye ulaşıp, onun bir derdine çözüm bulabiliyorsanız işte o zaman bundan daha yararlı bir şey yok. Hekimlerin en çok hangi sayfaları ziyaret ettiğine dair net bir bilgim olduğunu söyleyemem.
“İlaç, Doktor ve Hastanelerle İlgili İnternette Bilgi Arayanların Oranı % 90”
Sağlık alanı, sosyal medyadan çok etkileniyor. Eylül 2012’de kurucusu olduğum SocialTouch, doktorsitesi.com kullanıcıları arasında bir anket düzenledi. Bin 289 kişiye 8 soru yöneltildi. İlaç, doktor ve hastanelerle ilgili internette bilgi arayanların oranı % 90’larda. Yüksek oranda Google aramalarında en üstte çıkan linklere tıklanıyor, bir ölçüde doktorlara soru sorabilecekleri platformlara giriyorlar. En çarpıcı sonuç ise, % 40’ının şimdiye kadar en az bir defa, internette gördüğü bir bilgi yüzünden hekimin reçete ettiği ilacı kullanmaktan vazgeçmiş olması. Dolayısıyla sağlık hizmetleri sağlayan resmi ve özel kurumların, sivil toplum kuruluşlarının, uzmanlık derneklerinin dijital alanda olup bitenden haberdar olması gerekiyor.

“Sağlık Haberciliği Dijital Medyanın Kurallarına Ayak Uydurduğu Sürece Ayakta Kalacak”

Sağlık haberciliği de diğerleri gibi dijital medyanın kurallarına ayak uydurduğu sürece ayakta kalacak. Yazılı basında bir haber yayınlıyorsanız, sadece elinde o kağıt parçasını tutan insana ulaşabiliyorsunuz, bilemediniz yanındaki birkaç kişiye daha. Sosyal medya sayesinde ise, hem o kişinin beğenisini görebiliyor, hem bu sayede binlerce başka kişiye da görünür olabiliyor, düzeltme ve yorumlanma fırsatlarını kullanıyorsunuz.”
Reklamlar

1 Yorum

SAĞLIKTA ŞİDDETE KARŞI ÇÖZÜM NE?

Her geçen gün yeni  şiddet haberlerinin duyulmasına karşılık, sağlık çalışanları sosyal medya aracılığıyla tepki gösterdi. 20 bini bulan katılımcı ile büyük yankı bulan sağlıkta şiddet konusu ile ilgili Sağlık Bakanlığı, sağlıkçı milletvekilleri, akademisyenler ve tepki gösteren genç hekimlerle konuştuk.
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olayları gün geçtikçe daha da artmaya başladığı dile getiriliyor. Hekimlerin başlattığı farklı kampanyalarla farkındalık oluşturulmaya çalışılıyor. Bizde Sağlık Dergisi olarak şiddet olayları ile ilgili son durumu değerlendirmek ve ne gibi çözüm yolları bulunabilir konusunda farklı görüşler aldık.
“Hekimlere Karşı Şiddet Olayları, Bizim İktidarımızla Birlikte Başlayan Bir Durum Değil”
AK Parti İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Türkan Dağoğlu konu hakkında Sağlık Dergisi’ne şu açıklamalarda bulundu: “ Hekimlere karşı şiddet olaylarına bir milletvekili olmamın yanı sıra, bu konuma gelmeden önce uzun seneler sağlık alanında görev yapmış bir sağlık çalışanı kimliğimle ve tüm samimiyetimle söylüyorum ki, iddia edilenin aksine, hekimlere karşı şiddet olayları, bizim iktidarımızla birlikte başlayan bir durum değil. Biz, şiddetin her türlü şekline karşı “sıfır tolerans” politikası benimsemiş ve bunu etkin bir şekilde uygulamaya koyan bir partiyiz. Hekime karşı şiddet ise, ülkemizde on yıllardır süre giden, ayrıca ülkemiz dışında birçok gelişmiş ülkede de karşılaşılan bir durum. Dolayısıyla, bize özgü olarak nitelendiremeyiz. Bununla birlikte, kulağa ilk duyuşta tezat olarak gelse de sağlık sisteminde bizim hükümetimiz döneminde gerçekleştirilen dönüşüm neticesinde kaliteli sağlık hizmetleri halkın tabanına yayıldığı için, eldeki seçenekler arttı; bu da doğal olarak söz konusu hizmetlerden yararlanan kesimlerin ve yakınlarının beklentilerini yükseltmiş oldu.
“Hekime Uygulanan Şiddet, Aslında Hastanın Kendi Sağlığına Karşı Uyguladığı Bir Şiddettir”
Ben halk ve hekimin karşı karşıya geldiğini, ortada bu denli kutuplaşmış bir tablo olduğunu düşünmüyorum. Sağlıktaki dönüşüm neticesinde, hekim, halka daha çok yaklaştı; hasta da giderek artan haklarından daha çok haberdar olmaya başladı. Dolayısıyla, bir yandan bu süreçte artan beklentilerinin karşılanmasında hekimlerin daha titiz, özenli ve anlayışlı olması; halkın da öfke yönetimini bireysel düzeyde uygulaması, onları iyileştirmek, sorunlarına çözüm bulmak için türlü fedakarlıklara katlanan hekimlere karşı hoşgörüsünü esirgememesi gerekiyor. Çünkü hekime uygulanan şiddet, aslında hastanın kendi sağlığına karşı uyguladığı bir şiddettir; keza er ya da geç bu şiddetin etkileri, bu fasit döngü içinde hastayı da etkiler.
“Sorununu Konuşarak Değil Kaba Kuvvetle Halletmeye Alışmış Bir Toplumun Psikolojik Sancıları”
Hekimlerin kendilerini güvende hissetmeleri için bildiğiniz gibi Bakanlık, sağlık personeline yönelik şiddete karşı “Beyaz Kod” uygulamasını başlatarak; güvenlik amiri, psikolog, sosyal hizmet uzmanı ve temsilciden oluşan özel ekipler kurdu. Şiddete maruz kalan veya maruz kalacağını hisseden sağlık görevlileri, artık tek bir numarayla söz konusu ekibi durumdan haberdar edebilecek. Ben bunun etkin bir yöntem olduğu kanısındayım. Bunun yanı sıra, aslında her şeyi yasalardan beklememek, bir zihniyet değişimini de körüklemek gerekiyor. Nasıl ki kadına karşı şiddeti sadece yasalar yoluyla engellemek mümkün değilse, aynı şekilde hekimlere karşı şiddetin de zihniyet düzeyinde bir devrimi gerektirdiği aşikardır. Hamile eşine yanlış tedavi uygulandığını iddia eden bir hastanın o anda karşısına çıkan nöbetçi bir doktoru bıçakla yaralaması, aslında sorununu konuşarak değil kaba kuvvetle halletmeye alışmış bir toplumun psikolojik sancılarıdır.
Bu sorunu hükümetimizin sağlık sisteminde başlattığı dönüşüme yükleyenler var. Ancak, bu iddiayı temelsiz buluyorum; çünkü bu dönüşümün başlatılmasından çok daha önce de bu tür vakalar işitilirdi; dolayısıyla aralarında doğrusal bir orantı olduğunu ispat eden bir yargıya ulaşmak bilimsel olarak da mümkün değil. Elbette her yeniliğe bir süre direnç gösterilmesi, insan doğasından ileri geliyor. Sistemin tam olarak zihinlere ve davranış modellerine yerleşmesi için belli bir süre geçmesi gerekiyor. Kısacası, her şeyin başı sabır ve hoşgörü.
Öncelikle hasta ile hekim arasındaki ilişkinin şiddet içeren bir yöne doğru evrildiği hissedildiği anda uzlaşma yoluna gidilmeli. Ancak, şiddet fiziksel, sözlü veya psikolojik şekilde engellenemez bir noktaya gelecek ise, şiddetin her türlüsüne (kaba söz, hakaret, saldırganlık eğilimi gibi) ağır cezalar getirilmeli. Elbette ağır cezalar getirmek sorunu kökten çözümlemez; ama yine de toplumun bu şiddete kayıtsız kalmadığını göstermek açısından caydırıcılığı olabilir.
“Bu Soruna Hekim Arkadaşlarımız Sessiz Kalmamalı”
Öncelikle, ortadaki bu soruna hekim arkadaşlarımız sessiz kalmamalı. Bilimsel dünyaya içkin olan bu eksikliği sık sık fark ediyorum: sorunlar, üniversite odalarında, kendi aralarında konuşarak halledilmez. Sorunu daha geniş bir tabakaya yaymak, hizmet verilen ve şiddete karşı olan diğer vatandaşların da bu duruma tepki göstermesi sağlanır. Ancak bu şekilde toplumsal düzeyde bir karşıt-ağırlık oluşturulabilir. Şiddete karşıyız diye açıklamalarda bulunarak, hastanelere boy boy pankartlar asarak, hiçbir çözüm üretemezsiniz. Çözüm üretilmezse de hastanelerdeki verimlilik düşer; şiddet uygulayan hastaların cezasını diğer hastalar çekmek zorunda kalır ve mesleğinden zevk duymayan hekimler tarafından muayene edilirler. Dolayısıyla, sağlık hizmetlerindeki kalite de azalır ve bundan etkilenecek olan yine halktır. Doktorlar da şunu unutmamalıdır: hekimlik sadece bilimsel bilgilerin edinilmesi işi değildir; aynı zamanda halkla doğru ve etkin iletişim kurabilme yeteneğini de gerekli kılar. Hekimi değerli kılan da, hastasıyla kurduğu iletişimdir. Dolayısıyla, son kertede bu şiddet eyleminden hastayı “tatlı dille” vazgeçirmek de, hekimin iletişim yeteneklerine bağlıdır.
Öte yandan, idareci kesimdeki kişilerin de söylemlerinde doktorun motivasyonunu bozucu konuşmalardan uzak durmaları gerekiyor.”
“En Önemli Eksiklik Hasta-Hekim İlişkisi Konusunda Eğitim”
AK Parti Adana Milletvekili Prof. Dr. Necdet Ünüvar konu ile ilgili şunları söyledi: “Sağlık hassas bir hizmet alanıdır. Hizmet edenler müşfik, hizmet edilenler duyarlıdır. Hizmetin böyle kritik bir düzlemde verilmesi maalesef bazı çatışmaları da beraberinde getirmektedir. Yapılan pek çok araştırmalarda sağlık kurumlarında çalışmaların diğer işyerlerine göre şiddete maruz kalma riskini artırdığını göstermiştir. Bu konuda en önemli eksikliğin hasta-hekim ilişkisi konusundaki eğitim eksikliği olduğunu düşünüyorum. Sağlıkta şiddet konusu sadece bugünün sorunu değildir ve sadece ülkemize özgü bir sorun da değildir. Son 9 yılda halkımızın sağlık hizmetlerine erişimi önemli ölçüde artmıştır. Hasta-hekim ilişkisindeki en önemli noktalardan birisi ilişki yönetimidir. Hizmetin sayısının ve yoğunluğunun artmasını hizmetin sunumundaki sataşmaları da doğal olarak artırmıştır.
“Mevzuat Değişikliği Yapılabilir”
Sağlık çalışanlarına yönelik sözlü saldırılarda, darp, hatta öldürmeye yönelik saldırılarda genel hükümler geçerlidir. Belki bu konuda bir mevzuat değişikliği yapılabilir. Çalışanların eğitimi, mevzuat düzenlenmesi ve yöneticilerin konuya daha hassas yaklaşmaların sağlanması gibi tedbirler düşünülebilir. Doktorlarımızın yapması gereken şey hasta ve yakınlarını eğitmek ve problemlerle ilgili konularda daha fazla bilgilendirmektir. Konuya Sağlık Bakanlığımızın da oldukça duyarlı yaklaştığını biliyorum. Bu konuda hizmetin niteliğine göre bazı ek tedbirlerin alınabileceğini düşünüyorum.”
“1990’larda Acil De Şiddetle İlgili İlk Makaleleri Yazdığımızda Hekimler Konuyla İlgilenmiyordu”
Adli Bilimciler Derneği Başkanı ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamit Hancı sağlık personeline şiddet ile ilgili olarak şunları kaydetti:”Hekimlere karşı şiddet olayları eskiden de vardı. Yıllardır bu konuyla ilgili çalışıyoruz. 1990’larda acil de şiddetle ilgili ilk makaleleri yazdığımızda hekimler konuyla çok ilgilenmiyordu. Ancak hekimler ve basında konuyla ilgili hassasiyet gelişti.Hastaların eksik bilgilendirilmesi, sağlık kuruluşunda uzun süre beklemeler , hasta yakınları ile yetersiz iletişim, sağlık kurumlarında yetersiz güvenlik nedenleri sayılabilir.
“Sağlık Personeli Bulaşıcı Hastalıklar gibi Şiddet Riskine Karşı da Korunmalı”
Halkla hekimin karşı karşıya geldiğini düşünmüyorum. Bazı olayların olmasını genelleyemeyiz. Sağlık kurumlarında yeterli güvenlik önlemleri alınmalı. Hasta ve yakınlarıyla iletişim ve sakinleştirme için davranış modelleri geliştirilmeli, bu konuda eğitim alınmalı. Şiddete maruz kalan hekime hukuki destek sağlanmalıdır. Sağlık personeli bulaşıcı hastalıklar gibi şiddet riskine karşı da korunmalıdır.Sağlık personeline kurumunca hukuki destek verilmeli. Ceza ve tazminat davaları takip edilmelidir. Dernekleri odalarıyla organize hareket etmeli, soruna beraber çözüm bulmalı, meslek içi eğitimler yapmalıdırlar. Doktorların, “şikayet hatları” değil ama prestij kaybetme söz konusu. Siyaset ve basının yaklaşımları, hekimlerin yeterince örgütlenememeleri etken. Hekimler kırgın, üzgün hatta küskün. Ancak bundan da uzun vadede yine toplum zarar görecek. Hekimler riskli ameliyatlardan ve tedavilerden kaçınacak (Çekinik tıp). Özverili çalışılması gereken bu meslek mekanikleşecek. Mesai saatleriyle çalışan mesleklere dönecek. Hatta hasta-hekim arasına giren bu kadar yoğun hukuki süreçler nedeniyle hekimin “şefkat” yaklaşımı azalacak. Her hastane kendi şartlarına uygun güvenlik protokolleri oluşturmalı. Hasta yakınları için yeterli rahat bekleme üniteleri oluşturulmalı, koridorlar aydınlatılmalı, içeri giriş- çıkışlar denetlenmeli ve yeterli güvenlik personeli bulundurulmalı.”
“Hasta Yakını, Hastanede Olay Çıkarıp Hekime Saldırarak Günah Çıkarma Seansı Yaşıyor”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr Recep Akdur konu ile ilgili şöyle konuştu: “Hekime karşı şiddetin bana göre üç nedeni var. Bunlardan birisi, yurttaşımız hekimin şahsında devlete edene birikmiş olan kin ve hıncını çıkarıyor. Aslında şiddet uygulanan hekim değil devlet edendir. Yani hekime gösterilen şiddet sapmış bir tepkidir. Yurttaş kendisini iten kakan devlet edenden hıncını almak istediğinde bunun objesi ya da hedefi kaymakam, hakim, polis veya zabıta olacak değil ya. Bırak silah taşımayı,kavga etmeyi bile bilmeyen hekimler ve gazeteciler üzerinden devlet edeni darp etmek çok kolay. İkincisi; evindeki muhtaç yakınına gerekli özeni göstermeyen ve yeterli bakım vermeyen hasta yakını, hastanede olay çıkarıp hekime saldırarak bir tür arınma ritüeli, günah çıkarma seansı yaşıyor. Günlerce aylarca hiç ilgi göstermediği bir yakını için hastanede olay çıkarması hekimi yumruklaması hakaret etmesi onu günahlarından arındırıyor. Üçüncüsü, bu ruh hali üzerine bir de son on yıldır uygulanan sağlıkta dönüşüm süreci, hekimi itilmiş kakılmış ve de hedef tahtasına oturtulmuş devlet memuru konumuna getirmiştir. Her gün hedef gösterilmesi, aşağılanması yetmezmiş gibi, “şikayet masaları”, “şikayet hatları” ve “şikayet sigortaları” kurulmuştur.
“Hekime Şiddet Uygulayanlar Neredeyse İltifat Görecek”
Sağlıkta dönüşümün başlangıcında tüm toplum kesimlerden taraftar bulmak için uygulanan popülist uygulamalar sona erdi. Sağlık hizmeti ortamında hizmeti alan da veren de yani hasta da hekim de her geçen gün daha kötü bir konuma düşüyor. Artık yurttaşın sağlık hizmetine ulaşması eskisi kadar kolay değil.Hekimin de hastasına hizmet sunması eskisi kadar kolay değil. Hastanın hizmete ulaşmak için her geçen gün daha büyük bir bedel ödemesi gerekiyor. Yürütülen propaganda sayesinde yurttaşlar bunun sorumlusu olarak hekimi görüyor. Üstelik de bunlar darp edilmesi çok kolay olan insanlar. Hekime şiddet uygulayanlar neredeyse iltifat görecek.
“Hekime Karşı Yürütülen Psikolojik Savaştan Vazgeçilmeli”
Hekimin kendini güvende hissetmesi için; her şeyden önce yurttaşın sahip olduğu bu ruh hali yok edilmelidir. Bizzat devlet edenlerce hekime karşı yürütülen psikolojik savaştan vazgeçilmelidir. Çalışma ortamlarında gerekli güvenlik önlemleri alınmak sureti ile hekim yakın fiziki korumanın güvenini hissetmelidir. Diğer devlet memurlarına ve kurumlarına verilen koruma ve kollama hastanelere de hekimlere de verilmelidir. Hekime şiddet uygulayanlar hakkında yasalar ödünsüz uygulanmalıdır. Saldırganlar iltifat değil takibat görmelidir.”
“Şiddetin Bir Sebebi de İnsanlardaki Tahammülsüzlük”
Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı’ndan Uzm.Dr.Erdinç Nayır, şiddet konusunda şunları söyledi:“Hekimlere, sağlık çalışanlarına şiddetin birçok sebebi var. Sebeplerden biri hekimler ile hizmet verilen hastalar arasının açılmasıdır. Eskiden hekimlere, sağlık çalışanlarına çok güzel bir saygı vardı. Günümüzde bu saygının azaldığını görmekteyiz. Saygının azaldığı nokta da ise doğal olarak saygısızca hareketler olmaktadır. Bu saygının azalmasında biz hekimlerinde suçu var, ama büyük bir sebebi hekim ile hastayı karşı karşıya getiren sağlık sistemindeki uygulamalardır.
Hekimlere karşı şiddetin bir diğer sebebi ise insanlardaki tahammülsüzlüktür. Her alanda insanlarda tahammülsüzlük artmış durumdadır. Hasta veya hasta yakını, karşısında hizmet veren bir sağlık çalışanının ne kadar zorluklarla çalıştığını, ne şartlarda nöbet tuttuğunu bilmeden erken tepkilerde bulunabiliyor. Ülke koşullarında acilde çalışan bir hekim çok fazla hasta bakıyor ve aynı anda birçok hastaya yetişmesi gerekiyor. Bu yoğun tempoda hasta ve hasta yakınlarının da anlayışlı olması gerekmektedir.
“Döner Bıçağı veya Silah ile Havaalanının içinde Rahatça Dolaşabilir misiniz?”
Hekimlerin kendilerini güvende hissetmeleri için öncelikle biz hekimler, iyi bir sağlık hizmeti vermemiz için güvenli ve huzurlu ortamlarda çalışmalıyız. Bizler hekimiz ve birçok zorluğa göğüs gerecek şekilde çalışıyoruz, hayatımızdan fedakarlıklar veriyoruz. Birçok hekim arkadaşım eşinden çoçuğundan ayrı kalarak hekimlik görevini yerine getiriyor. Özel yaşantısından ciddi fedakarlıklar vererek çalışan biz hekimlerin en çok istediği şey hekim haklarının olması ve uygulanmasıdır. Biz hekimler güvenli ortamlarda çalışmak istiyoruz.Şuan bir havaalanına girerken nasıl kontrolden geçiyoruz? Bir döner bıçağı veya silah ile havaalanının içinde rahatça dolaşabilir misiniz? Ama hastanede dolaşabiliyorsunuz. Bunun örneklerini çok fazla gördük ve bu sebeple birçok sağlık çalışanımız yaralandı, öldürüldü! Hastaneye girişlerde mutlaka sıkı güvenlik kontrolleri yapılmalıdır.
“Sağlık Çalışanına Saldıranın Sağlık Sigortası Kesilebilir”
Sağlık hizmeti almayı beklerken sağlık çalışanına saldıran ve onun hizmet vermesini engelleyen kişiye mutlaka ciddi cezalar verilmelidir. Örneğin sağlık sigortası kesilebilir. Sağlık çalışanına şiddet uygulamış bir kişiye ilk ceza 1 yıllık sağlık sigortasının iptali cezası verilebilir. Tekrarlaması halinde tamamiyle iptal edilebilir.”
“Hastalar Dizilerden Örnek Alıyor”
İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Uz. Dr. M. Özgür Niflioğlu, genç hekimlerin başlattığı sosyal medya tepkileri ve şiddet ile ilgili olarak şunları dile getirdi: “Hekimlere karşı şiddet olayları aslında sadece hekimlere ya da sağlık çalışanlarına karşı şiddet uygulanmıyor; kadınlara, çocuklara, yaşlılara kısacası herkese karşı şiddet olayları gündemimizden düşmüyor. Bu noktada sorulması gereken esas soru şu: “Neden böylesine gergin bir toplum haline geldik? Neden hiç kimseye tahammülümüz kalmadı?” Olayları “sağlıkta şiddet” özünde inceleyecek olursak; temel sorunun hekimi hedef gösteren haberler ve televizyon programları olduğunu düşünüyorum. Bu duruma verebileceğim en güzel örnek ise; yüksek izleyici oranına sahip bir televizyon dizisinde rol alan popüler bir karakterin, yoğun bakıma hiçbir tedbir gözetmeksizin girmesi ve hekimi dikkate almaksızın hastane içerisinde kafasına göre gezmesi! Bunu gören vatandaş ne yapıyor? Cevabı basit: örnek alıyor! İşi aksayınca da şiddete başvuruyor. Bu gibi senaryolara, bu tarz dizilerde kesinlikle yer verilmemeli.
“Hastanelerde Görev Yapan Özel Güvenlikler, İşlevsiz Kalıyor”
Hekimler ve sağlık çalışanları, özellikle acil servislerdeki mesaileri sırasında, kendilerini güvende hissetmiyor. Bunun sebebi, her an eli bıçaklı bir “meczup’un” ya da sopalı bir grubun içeri girip sizi tartaklama ihtimali olması. Fiziksel şiddete maruz kalmasınız bile, sözlü sataşmalar motivasyonunuzu düşürmekte yeterli oluyor. Bu gibi durumların yaşanmaması için, bazı önlemler kesinlikle alınmalı. Hastanelerde görev yapan özel güvenlikler, bu konuda “kendilerini yeterince koruyan kanunlar olmadığı için” işlevsiz kalıyor. Bu açıdan özel güvenlik personelinin “hastane içerisindeki olaylara müdahale sırasındaki” kanuni yetkileri genişletilebilir. Yardımcı sağlık personeli istihdamı arttırılabilir ve hasta yakınlarının özellikle acil servislerde bulunmasının önüne geçilebilir. O vatandaşlarımızın da mağdur olmaması için kamera sistemleri kurularak, hastalarını uzaktan takip etme şansı verilebilir. Mobil sistemlerin ve 3G teknolojisinin bu denli rağbet gördüğü ülkemizde hasta yakınları, hastalarını evden bile takip eder hale gelebilir. Hastanelere girişte havalimanlarında uygulanan güvenlik sistemleri uygulanarak kesici delici aletlerin kurum içerisine sokulmasının önüne geçilebilir. Hasta yakınları için “ortak paylaşım” alanları yaratılarak; bu alanlarda hasta yakınlarına “telkin amaçlı” profesyonel destek verilebilir. Sağlık çalışanlarının iletişim becerilerini geliştirici uygulamalı eğitimler verilmeye başlanabilir. Bu konudaki son önerim ise, hasta ve hasta yakınlarının bilgilendirmesiyle ilgili. Bir kişiyi bilgilendirmek de ayrı bir özen ve altyapı gerektiren bir olgu aslında. Bu açıdan düşünüldüğünde hasta bilgilendirme eylemi de, mevcut sistem çerçevesinde, poliklinikte hasta bakmak kadar değerli hale getirilmelidir.
Şiddet olaylarında önemli olan; uygulanan yaptırımların, sağlık camiasının vicdanını rahatlatması; ancak bunu gerçekleştirirken de şiddet uygulayanları ya da uygulama “güdüsünde” olanları topluma kazandırması. Bu bağlamda en hızlı sonuç; olayların basit darp kapsamından çıkarılması yönünde Meclis’ten kanunlar çıkarılması, şiddet uygulayanlara “özellikle” acil servislerde uygulamalı cezalar verilmesi ve bu cezaların başında geniş yer bulmasının sağlanması olabilir. Mantıklı zamanlarda, televizyonlarda yayınlanacak kamu spotları da; bu konuda toplumsal bilincin oluşması noktasında sonuç verebilir.
“14 Mart 2012 Saat 12 ve 22 Sloganıyla Yola Çıktık”
Sosyal medya günümüzün en dinamik ve şekillendirilebilir kamu hareketlerinden biri. İyi yönde ve doğru biçimde kullanıldığında, güzel sonuçlar yaratabiliyor. Biz de bir grup hekim arkadaşımızla, bu yönde insiyatif alarak web sitelerimizi, sosyal paylaşım gruplarımızı “şiddet” konusunda bir araya getirmeye çalıştık, çalışıyoruz. İlk aşamada; 14 Mart 2012 Saat 12 ve 22 sloganıyla yola çıktık. Amacımız 14 Mart Tıp Bayramı vesilesi ile yaşadığımız şiddete ve şiddet olaylarına, toplumun dikkatini çekmek ve önlem alınması noktasındaki isteklerimizi yetkili mercilere iletmek. Bu bağlamda birçok gazetecinin, yazarın, talk şov ve radyo programcısının desteğini aldık, almaya devam ediyoruz. İçinde yer aldığımız bu oluşumda; bireysel kimlikler sosyal medyanın ruhuna uygun olarak ön plana çıkıyor. Herkes kişisel hünerleri ile bu konuda farkındalık yaratmaya çalışıyor. Şu aşamada herhangi bir oda, sendika ya da dernekle bu süreci yürütmedik. Demokrasinin güzel bir tecellisi olan bu sivil oluşum, tamamen bağımsız bir ruhla ilerliyor ve büyüyor. Toplumdan gelen tepkilerin olumlu ve destekleyici olması, bizi mutlu eden başka bir nokta. Biz ülkemizi ve halkımızı seviyoruz, onların da bize anlayış göstermesini istiyoruz. Çünkü biz daha sağlıklı bir Türkiye için çalışıyoruz.”

“Şiddeti Körükleyen İklimin Yaratılması, Şiddeti Uygulayan Vatandaşların Varlığından Daha Belirleyici
Amerika Birleşik Devletleri Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı, konu ile ilgili Amerika ve Türkiye’yi karşılaştırdı: “Türkiye’de hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin son zamanlardaki sağlık politikalarına paralel olarak ciddi şekilde arttığını, Amerika Birleşik Devletleri’nde mesleğini icra eden ve ülkesini yakından takip eden bir Türk hekim olarak uzun süredir gözlemlemekteyim. Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının toplum gözündeki itibarını zedeleyecek olumsuz siyasi söylemler, mesleğin halkın gözündeki itibarını zedelemektedir ve hasta memnuniyetsizliğinin saldırganlığa dönüşmesini daha kolay hale getiren olumsuz bir iklim yaratmıştır. Bir psikiyatri uzmanı olarak özellikle vurgulamak istediğim nokta şudur ki şiddeti körükleyen iklimin yaratılması, şiddeti uygulayan vatandaşların varlığından daha belirleyicidir. Çünkü dünyanın her yerinde şiddete eğilimli kişilikler, akli dengesi yerinde olmayan bireyler vardır, bunların toplum içindeki oranı bellidir, aynı şekilde dünyanın her yerinde memnun olmayan hastalar ve yakınları vardır ama hekimlerin Türkiye’de son zamanlarda görülmeye başlayan şekilde bir şiddete maruz kalmamaktadır. Bunun ilk önemli sebebi, hekimlere karşı oluşturulmuş olan olumsuz iklim, diğeri de hastanelerin güvenliğinin yetersizliğidir.
“ABD’de Çoğu Büyük Hastanenin Kendi Özel Polis Teşkilatı Var
Hekimlerin kendilerini güvende hissetmeleri için politikacılara büyük görevler düşmekte olduğuna inanıyorum. Öncelikle hekimlerin ve sağlık çalışanlarının toplum içindeki itibarını zedeleyici söylemler terkedilmelidir. Bu şekilde sağlıklı bir iklim yaratıldıktan sonra, hastanelerde güvenlik artırılmalıdır. Kendilerini güvende hissetmeyen sağlık çalışanlarının yeterli bir hizmet verebilmesi mümkün değildir. Hastane güvenliği çok temel bir konudur ve bu konuda iyi olan modellerin örnek alınması gerekir. Amerika Birleşik Devletleri’nde çoğu büyük hastanenin kendi özel polis teşkilatı vardır. Bu özel teşkilatlar, hastane içinde yerleşiktir ve sadece hastane güvenliğinden sorumludur. ABD’de hastane güvenliğinde çok başarılı olan hastaneler genellikle suç oranının yüksek olduğu bölgelerdeki hastanelerdir. Bunların en bilinen örneği ABD’de suç oranının en yüksek olduğu kentlerden birisi olan Baltimore kentinde bulunan Johns Hopkins Hastanesi’dir. Bu hastane, şehrin en çok suç işlenen bölgelerinden birinin ortasında kuruludur, hastaneye giriş çıkışlarda metal taraması yapılmakta, kimlik kartı sorgulaması uygulanmakta, hastaneye ait özel bir polis birliği bulunmaktadır. Bütün bu önlemler sayesinde hastane suç oranının çok yüksek olduğu bir bölgede hizmet veriyor olmasına rağmen, çalışanlarına güvenli bir çalışma ortamı sağlamakta, ve bu sağlık hizmetlerinin güvenlik sıkıntıları nedeniyle aksaması hiçbir şekilde mümkün olmamaktadır. Türkiye’de meydana gelen şiddet olaylarında kişilerin hastane koridorlarına döner bıçaklarıyla girdiklerini, bazı hekimlerin hastane içinde boğazlarını kesildiğini düşünürsek, bu tip olayların ABD’de suç oranı ek yüksek bölgelerde hizmet yapan hastanelerde dahi kabul edilemez olduğunu ve yeterli önlemler alınmadığı için gerçekleştiğini rahatlıkla ileri sürmemiz mümkündür.
“Şikayet Eden Hastanın Şikayeti, Doktoru Cezalandırmak Ya Da Baskı Kurmak İçin Kullanılmamalı”
Şikayet hatları ve benzeri “ombudsman” servisleri ABD’de de bütün hastanelerde vardır, hekimlerin itibarını düşüren bu servislerin varlığı değildir, bu servislerin siyasiler ya da hastane yönetimleri tarafından nasıl işletildiğidir. Şikayet eden hastanın şikayeti, doktoru cezalandırmak ya da doktor üzerinde baskı kurmak için kullanılmamalı, memnun olmayan hastayı memnun etmek için kullanılmalıdır. Bu tip servisler, hasta memnuniyetinin hastane tarafından dikkate alındığını göstermek için vardır, hastane yönetimi ve siyasiler tarafından uygun kullanılmasına özen gösterildiği sürece sağlık hizmetlerinin kalitesini yükseltme sürecine katkıda bulunacaktır.”


Yorum bırakın

NÖRONAL NOTALAR

En ilkel kabilelerden en gelişmiş ülkelere kadar her toplumda müzik, insan yaşamının vazgeçilmez unsurlarından biridir. Müzik bazen bizi neşelendirir, zaman zaman dans ettirir, bazen hüzne boğar, bazen de yıllar öncesine götürür. Son yıllarda nörobilimde elde edilen gelişmelerle artık müziğin beynimizi nasıl etkilediğini öğrenmeye başladık. Bu çalışmalar sonucu müziği evrensel kılan sırların perdesini aralarken müziğin olağanüstü gücü ile beynimizin fiziksel yapısını değiştirebileceğimizi ve müzik eğitimi ile başarımızı artırabileceğimizi de öğrendik.
Müzik sadece “hoş zaman geçirmek, rahatlamak veya heyecanlanmak” için dinlenen ses dizilerinden ibaret değil; müzik doğrudan beynimizi biçimlendirici ve hayatımızı yönlendirici bir etkiye sahip. Beyinin gizemli kıvrımlarında birlikte gezmeye ne dersiniz? Aşık Veysel; içindeki müzik aşkından öyle bir beslenmişti ki gözleri kör olsa bile beyin ona çok farklı bir görsel sunuyordu bu yüzden toprağı gördü ve anladı. Beethoven kulakları sağırdı ama kulağa ihtiyacı yoktu çünkü beyni ona görmesi gerekeni duyması gerekeni müzikal olarak sunuyordu. Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz ile bundan sonra her ay beynin gizemli dünyasını keşfe çıkacaksınız.
Müzik Beyinde Nasıl Ilerliyor?
Amerika Birleşik Devletleri Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı, müziğin beyindeki iletilmesi ve etkisi ile ilgili şu bilgileri verdi: “Müziği oluşturan seslerin beyindeki yolculuğu, kulak kepçesinden içeriye girdikten hemen sonra başlar. Kulaktan içeriye giren ses dalgaları dış kulakta kısa bir süre seyahat ettikten sonra, orta kulakta bulunan kulak zarı ve kulak kemikleri aracılığıyla işitme sinirini (8. numaralı kranyal sinir = nervus vestibulocochlearis) kullanarak sinir uyarılarına dönüşür. Ses dalgasını yolculuğu orada bitmiştir ve ses artık nöronların anladığı dile tercüme edilmiştir. Tercüme edilmiş sinir uyarıları içkulakta bulunan koklea epitelyal hücrelerine (hair cells) taşınır ve buradan medullaya geçer. Sinir uyarıları, işitsel medullada bulunan dorsal ve ventral çekirdekler (kalp hızını düzenleyici çekirdekler = cardioregulatory nuclei) aracılığıyla orta beyindeki (midbrain) inferior kolliküle taşınır buradan thalamus bölgesindeki medyal genikulat cisme doğru devam ederler. Uyarılar, thalamusa ulaştıktan sonra buradan beynin temporal lobunun işitsel korteks tabakasına ulaşır. İşitsel korteks sesin sinir uyarılarına dönüşmüş halinin değerlendirildiği beyindeki en üst merkezdir. Müziğin birey tarafından anlaşıldığı ve değerlendirildiği ilk an burada başlar ama yolculuk burada bitmeyecektir. İşitsel kortekse ulaşan uyarılar bir taraftan birey tarafından değerlendirilirken bir taraftan değişik bağlantılar yapmaya devam ederler. İşitsel korteksten amigdala çekirdek grubunun dış kısmı (lateral) aracılığıyla medulla’ya kardiyak düzenleyici çekirdeklere (cardioregulatory nuclei) doğru geri dönerler. Aynı uyarılar amigdalanın basolateral ve sentromedyal çekirdekleri aracılığıyla hipotalamusa ulaşarak değişik salgıların örneğin kortizol düzenlenmesine etki edebildiği bilinmektedir.
Müzik Beyindeki Yolculuğu Sırasında Ne Gibi Etkilere Yol Açabilir?
Müziğin (ses dalgalarının) beyinde yürüdüğü yollara bakılarak kalp hızını, kan basıncını ve buna bağlı olarak kişinin kaygı (anksiyete) seviyesini etkileyebildiğini ileri sürmek mümkündür. Bu düzenlemelerin tam olarak nasıl yapıldığını açıklayacak yeterli derecede veri yok. Ancak bu değerlendirmeler sadece ses dalgalarının işitsel kortekse, diğer deyişle, beynin müziği “okuduğu” alana ulaşana dek geçtiği yollarda yaptığı düşünülen etkilerdir. Müziğin işitsel kortekste “okunmasından” sonra bilinen devam yolları dışında, ne gibi ileri uyarılar verdiği ve uyarıların bireyden bireye nasıl değişiklik göstereceği konusu bir sırdır. Müziğin “anlamlandırıldığı” andan itibaren her bireydeki anlamlanma sürecine göre, beyin korteksinde diğer alanlardan bilgi çağıracağı (anılar), duyu merkezlerinden daha önce alınmış verilere ulaşabileceği, müziğin daha önce dinlendiği anda kaydedilen tatlar, kokular, duyular düşünülürse eğer, her bireyin beyninde aynı müziğin tam olarak ne yaptığını genel geçer nörofizyolojik bir mekanizma ile açıklamak mevcut bilimsel bilgiler ışığında mümkün değil.
Müzik Bağımlılık Yapabilir mi?
Müziğin nöral verilere dönüştükten sonra işitsel kortekse kadar ulaştığı yollarda bağımlılık yolağı olarak bilinen nucleus accumbens, ventral tegmenal alan sistemi ile direk ilişki kurduğuna dair bilimsel bir veri yok. Ancak daha önce açıklandığı üzere, müziğin oluşturduğu sinirsel verinin işitsel kortekse değerlendirildikten sonra çok karmaşık bir değerlendirmeye tabi tutulduğu ve bireyden bireye sınırsız bir çeşitlilik göstereceği tahmin edilebilir. Eğer işitsel korteks, okuduğu bu veriyi “motive bir davranışa” dönüştürmenin bir sinirsel yolağını oluşturabilirse (nucleus accumbens -ventral tegmental alan yolağında nörotransmitter salınımına ulaşabilirse) o halde, oluşacak motive davranış, ödüllendirilmiş (reinforced) bir davranış haline gelebilir. Fizyolojik bağımlılık olarak adlandırılan sendromların bilinenlerinin tamamı alkol, uyuşturucu ve ilaç bağımlılığı beyinde nucleus accumbens-ventral tegmental sistemi kullanarak bağımlılık sendromunu ortaya çıkarır ve bunun devamı için gerekli motive davranışlara yol açarlar. Müziksel verinin, beyin tarafından okunduktan sonra bu özel alana sinirsel yolla ulaşabilen ve geribildirim alabilen bir sinirsel, döngü oluşturabildiğine dair bilimsel bir veri yoktur,
Müzik Parçalarındaki “Zirve Peryotlari” Nelerdir?
İnsanların müzik dinleme biçimleri incelendiğinde görülecektir ki, bir müzik parçasının her anı eşit derecede keyifli uyarıya yol açmaz. Müzik parçasının bazı kısımları özellikle beğenilir ve yeniden dinlendiğinde o kısımlar beklenir. Bu “zirve peryotları” parçanın çoğunluğunu oluşturuyorsa o parçayı severiz ve yeniden dinlemek isteriz. Bu zirve peryotları çok uzun bir parçanın ortasına saklanmışsa aynı derecede istekle dinlemeyebiliriz ya da o kısmına ulaşmak için ileri sarabiliriz. Eğer bu zirve peryotlarından hiç yoksa, diğer deyişle, keyif verici müziksel veri parçanın hiçbir yerinde yoksa, o halde bu parçayı genellikle bir daha dinlemek istemeyiz. Müziğin insan beyninde yol açtığı karmaşık etkilerin (özellikle işitsel korteks tarafından okunduktan sonrakiler) sırrı bu “zirve” noktalarındadır. Kimi zaman bize güzel bir anıyı hatırlattığı için, kimi zaman sevdiğimiz bir tadı aklımıza getirdiği için, kimi zaman ise sadece zirve peryodunun işitsel korteksteki tercümesinin bize verdiği anlık keyif nedeniyle bazen parçaları dinlerken bu zirve noktaları hiç bitmesin isteriz. Zirve anlarının her bireyde sınırsız derecede çeşitlilik gösterebilmesi de bu zirve anlarının işitsel korteks tarafından “okunmasından” sonra oluşabildiğini desteklemektedir, şayet müziksel verinin daha once açıklandığı üzere, kulaktan girdikten sonra işitsel kortekse kadar aldığı yol tüm insanlarda benzerdir, ama her müziksel verinin “anlamlandırılması” sürecinden sonra olup bitenler sırrını korumaktadır. Bu zirve peryotları sırasında yaşanan çok kısa süren “keyif” anının nasıl oluştuğu ve bu süreçte beyindeki bağımlılık merkezi olarak bilinen nucleus accumbens, ventral tegmental alan yolağında herhangi bir etkinlik olup olmadığı bilinmemektedir.
Müzik Kadında ve Erkekte Farklı Etkilere Yol Açar mı?
Kadın ve erkek beyni birbirinden hem yapısal olarak hem de gelişimsel olarak farklıdır. Her iki beynin birbirine üstün olduğu değişik alanlar olduğu bilinmektedir. Anne karnında cinsiyet belirlendiğinden itibaren ve yaşam boyunca her iki cinsiyet farklı hormonlara maruz kalarak gelişmektedir. Yaşam boyu devam eden hormonal dengelerin ve yapısal değişikliklerin aynı kökene sahip ama ciddi yapısal ve işleyiş farklılıklarına sahip iki değişik beyni ortaya çıkardığı çok açıktır. Birçok bilgiyi farklı üstünlüklere ve özelliklere göre değişik işleyen erkek ve kadın beyninin, müziksel veriyi de işlerken farklılık gösterebileceği ileri sürülebilir. Ancak müziğin beyinde yaptığı değişiklikler yukarı açıklandığı üzere çok daha temel noktalarda bireysel çeşitliliğin yarattığı kompleks bir takım mekanizmalara tabidir ve kadın erkek beyninin bu konudaki farklılıklarının detaylı değerlendirilmesini yapabilmek mevcut bilimsel veriler ve bilinen mekanizmalar ışığında mümkün görünmemektedir.”
Müzik ve Zihin Üzerine Çarpıcı Gerçekler
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan müziğin beyine etkisi üzerine şu bilgileri verdi: “Müzik algısı, “lisan” dediğimiz özelliğimiz ile yakından ilişkili, insana has bir algılama yeteneğine verdiğimiz isimdir. Belli frekansta duyulabilir seslerin (nota) belli kalıplarla (gam veya makam) dizilmesiyle oluşan sesler, her insanda farklı duygu ve düşüncelerin ortaya çıkmasına, bazen beynin çalışma sisteminin tamamen değişmesine kadar varan etkiler yapabiliyorlar. Beynin ve zihnin sadece sesle böyle şekillendirilebilmesinin altında, beynimizin doğuştan lisan ve müzik algısına göre yapılandırılmış olması yatıyor.
“Alzheimer Hastalığı gibi Yıkıcıo Durumlarda Bile, Müzikle Uğraşmış Insanların Müzikal Yetenekleri Çok Az Zarar Görüyor”
Beynin bütün bilişsel yeteneklerini birer birer kaybettiği Alzheimer hastalığı gibi yıkıcı durumlarda bile, müzikle uğraşmış insanların müzikal yetenekleri çok az zarar görüyor ve kimi zaman kendi adını dahi hatırlayamayan insanlar, eskiden öğrendikleri ezgileri rahatlıkla hatırlayıp terennüm edebiliyorlar, Oliver Sacks’ın kitabında bu konuda ilginç örnekler var. Bu da müziğin beynimizde ne kadar derin ve kalıcı bir biçimde kaydedildiğinin bir başka göstergesi.
Yazar Daniel Levitin’in “This is Your Brain on Music” adlı kitabında beynin müzikle olan ilişkisi hakkında çok ilginç bilgiye yer veriyor. Kişiler, belli bir yaştan sonra, duydukları herhangi bir müzik ezgisini, zihinlerindeki bu şemalara göre değerlendirerek algılıyor ve onlarla bu şemalara göre bağlantı kuruyorlar. Levitin’e göre bu şemalar, algımızı belirleyen yaşamsal öneme sahip süzgeçler gibi iş görerek, neyi nasıl algılayacağımızı dahi belirliyorlar!
Beyin, Dinlediği Müzik Türlerine göre “Formatlaniyor”
Çocukların müziğe olan ilgisi anne karnından başlamakla birlikte yaklaşık 10 yaş civarında şemaların teşekkül etme süreci başlıyor ve bu dönemde müzikal arayışlar gündeme geliyor. 14 yaş civarında ise o zamana kadar dinlenen müzik kalıplarına hissi olarak yapılan bağlantıların da etkisiyle, müzik tercihleri sağlam bir şekilde oturmaya başlıyor. Beyin, dinlediği müzik türlerine göre “formatlanıyor” dersek, konuyu çok abartmış olmayacağız!
“Müzik Algılaması ve Dil Yeteneğinin Beyinde Yönetildiği Noktaları Kısmen Biliyoruz”
Müzik sadece “hoş zaman geçirmek, rahatlamak veya heyecanlanmak” için dinlenen ses dizilerinden ibaret değil; müzik doğrudan beynimizi biçimlendirici ve hayatımızı yönlendirici bir etkiye sahip. Müzik tüm insan toplumlarında ortak bir özellik. Dünyanın ücra köşelerinde yaşayan bazı kabilelerde, sayı ve renk gibi kavramlar bulunmazken, bir “dil” ve özel bir “müzik” muhakkak karşımıza çıkıyor. Müziğin evrenselliği hususunda başlı başına ilginç bir bulgu. Müzik algılaması ve dil yeteneğinin beyinde yönetildiği noktaları kısmen biliyoruz. Fakat bunların arasındaki ilişkileri; veya eğer mevcutsa, dilin müziğini ve müziğin dilini çözümleyen ortak beyin bölgelerini henüz tam olarak keşfedemedik. Bildiklerimizden bazıları şunlar: Müzik ve sesler, öncelikle beynimizin yan kısımları olan temporal loblardaki işitme merkezlerinde çözümleniyor. Ardından, parietooksipitotemporal korteks denen, beynimizin sol yan-arka bölümlerinde yer alan ve içinde Wernicke alanı olarak bildiğimiz özel bölgeleri de içeren “ilişkilendirme” (asosiyasyon) alanlarında, bu verilerin “anlamı” çözümleniyor.
“Beynin Sağ Bölgesindeki Hasarlar Genellikle Müziğin Duygusunu Anlamayi Etkiler”
Ardından beyin devrelerimiz müzk verilerini beynin iç kısımlarında “limbik sistem” olarak bildiğimiz, hislerimizi ve iç dünyamızı kontrol eden bölgelere yönlendirmesiyle, müziğin “duygusal” anlamları deşifre ediliyor. Bu deşifreye göre de bedenimizde, beynin üst kısımları ve hipotalamus dediğimiz kontrol merkezi üzerinden karmaşık tepkiler üretiliyor. Gözlerimiz yaşarabiliyor, kas gerginliğimiz azalabiliyor, hatta bağışıklık sistemimizin çalışması değiştirilebiliyor. Bunlar beynimizin daha ziyade “sol” yarısında olan işler. Bu bölgelerin sağ taraftaki karşılıkları ise müziğin “armonik” çözümlemesini yaparak, duygusal deşifreyi sağlayacak olan limbik sisteme ilave veri sağlıyorlar. Nitekim, beynin sağ bölgesindeki hasarlar genellikle müziğin duygusunu anlamayı etkilerken, soldaki hasarlar daha çok metrik çözümlemeyi ritim, tempo ve ton algılamasını bozuyor.
“Beyincik Gürültü Işitilmesinde Aktifleşmiyor Ama “Müzik” Duyulduğunda Aktif Oluyor”
Amigdala ve hippokampus, sırasıyla duygulanım ve hafıza ile görevli olan en önemli limbik alanların başında gelir. Hipotalamus ise çok küçük hacimli bir bölge olmasına rağmen tüm vücut üzerinde kontrol sahibi olan adeta vücudun orkestra şefliğini üstlenen bir bölge ve duygusal dünyamızın bedenimize şuursuz olarak yansımasını kontrol eden bölgelerin de başında geliyor. Beyincik (cerebellum), aslında hareketlerimizi kontrol eden, dengemizi korumamızı sağlayan bir hareket bilgisayarı gibi işlev görür. Beyne oranla bayağı küçük olmasına rağmen, beyindeki toplam sinir hücresi sayısının yarısından fazla sayıda sinir hücresi içermesi açısından dikkate değer bir bölgedir. Bütün vücuttan denge ve duyu verilerini alarak vücudun durumu hakkında bilgi edinen, hareketlerimizin konuşma dahil amacına uygun gerçekleşmesini sağlayan bu yapının müzikle aktive olması ilginçtir. Yapılan deneyler, beyinciğin gürültü işitilmesinde aktifleşmediğini ama “müzik” duyulduğunda aktif olduğunu gösteriyor. Hareket sistemimizin kalbinin bu şekilde müzikten etkilenmesi de elbette ki “dans” dediğimiz hadisenin sadece öğrenilen bir tepki olmadığını gösteriyor. Zira bir çok deneyde, çalınan müziğin temposuna uygun beden hareketleri bir çok denekte kendiliğinden ortaya çıkıyor.”
Sürekli Müzik Aleti Çalmak Beynin Büyüklüğünü Olumlu Yönde Etkiliyor
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Odyoloji ve Konuşma Bozuklukları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erol Belgin, şunları söyledi: “Müzik dinlemenin ve müzikle uğraşmanın faydaları çok boyutludur. Müzik çocukların kendini ifade etme yeteneklerini geliştirir, estetik, yaratıcı ve yapıcı düşünme kapasitelerini artırır. Müzikle birlikte disiplin gibi konular çocuğa yavaş yavaş aşılanabilir. Müzik akademik performansı da olumlu etkiler. Okul çağındaki çocukların daha hızlı okumaları; yazma, anlama ve düşünmede öğrenme güçlüğü çeken çocukların eğitimleri; stresin ve sıkıntının azaltılması yine müzikle başarılabilir. Bilim adamlarına göre müzik, bilişsel düşünme kabiliyetini artırmaktadır. Bilişsel düşünme ile müzik arasında güçlü bir ilişki olduğundan müzikle uğraşanlarda ya da sık müzik dinleyenlerde beyin aktivitesi artmaktadır. Almanya’da Friedrich Schiller Üniversitesinde yürütülmüş araştırmalar sonucunda profesyonel ya da amatör olarak müzikle uğraşan insanların beyinlerinin daha büyük olduğu belirlenmiştir. Düzenli olarak müzik aleti çalmanın beynin görme, duyma, hareket etme ve koordinasyonla ilgili bölümlerinin büyümesini sağladığı tespit edilmiştir. Araştırma çerçevesinde, müzikten anlamayan ve müzikle amatör veya profesyonel olarak ilgilenen kişiler seçmişlerdir. Yapılan MR (manyetik rezonans) görüntülerinin müzisyenlerin beyinlerinin daha büyük olduğunu açıkça gösterdiğini belirlemiş, müzisyenlerin beyinlerinde duyma, görme, hareket etme ve koordinasyonla ilgili bölgelerde daha fazla “gri madde (gri hücre)” olduğunu saptamışlardır. Ayrıca MR görüntülerinden müzik aleti çalan ve günlük hayatta ağırlıklı olarak sağ elini kullandığını ifade eden kişilerin aslında sol ellerini de daha sık kullandıklarını tespit ederken, sürekli müzik aleti çalmanın beynin büyüklüğünü olumlu etkilediği sonucuna varmışlardır. Bunu da beynin kaslar gibi egzersiz yaptıkça büyüdüğünü; örneğin, piyano çalmanın notaları algılayan beynin tuşlara dokunan parmaklara ve pedallara basan ayağa emir vermesiyle bir koordinasyon oluşturarak beynin birden fazla bölgesini aynı anda çalıştırdığını, çok yönlü düşünmeyi ve bağlantılar kurmayı sağladığını, dolayısıyla da beynin kullanımını geliştirdiğini belirtmişlerdir.
“Kaliteli Müzik Beyine Yeni Nöral Bağlantılar Kazandırır”
Müzik hem bir sanat hem de bir bilimdir. Matematiksel bir mantık, disiplin, diyalog kurma, zamanı kullanma ve ilişkiler sanatıdır. Seslerin özel bir matematiksel dizilimidir. Bununla birlikte, müzik, beyin gelişimi için önemli bir uyarandır. Çocukların beyinlerinin hızlı gelişimi doğum öncesi dönemde başlar ve doğumdan sonra da devam eder. Doğumdan önce hücre oluşumu neredeyse tamamlanmasına rağmen yenidoğan bir bebekte yaklaşık 100 milyar beyin hücresi vardır. Beyin maturasyonu, önemli nöral yollar ve bağlantılar doğumdan sonra erken çocukluk döneminde ilerleyici olarak gelişir. Bu nedenle, erken çocukluk dönemi, beyin ve santral sinir sisteminin nasıl büyüyüp geliştiğinin belirlenmesinde önemli bir etkiye sahip olan çevrenin gelişimindeki bir süreçtir. Bilimsel araştırmalar, beynin bu kritik dönemde uygun uyarı almadığında, daha sonraki zamanlarda yeni nöral bağlantılar oluşturamayacağını belirtmektedir. Kaliteli müzik beyine yeni nöral bağlantılar kazandırır ve beyin gelişimini hızlandırır. Örneğin, müzisyenlerde, corpus callasum daha kalındır. Corpus callosum, sağ ve sol hemisfer arasındaki bağlantıyı sağlar ve hemisferler arası iletişimi kolaylaştırır. Buna karşılık, doğumdan önce ve yaşamın ilk yıllarında dinlenilen kalitesiz müzik, beyin gelişimini ve yeni nöral bağlantıların oluşumunu engeller. Sesteki özel matematiksel düzenleme beyindeki alfa dalgalarını uyararak kişiyi sakinleştirir ve gevşetir. Klasik batı ve Türk müziğinin insan beyni üzerinde olumlu etkileri olur. Anne karnındaki bebek klasik müzik dinleyince yumuşak hareketler yaparken, rock türü müzikler dinleyince tekmelerin şiddeti artıyor. Bilim adamlarına göre, alçak frekanslı tonların fazlaca bulunduğu rock müzik, kişiyi mekanik olarak hareketlendirir ancak, mental ve fiziksel enerjiyi deşarj eder. Nitelikli müzik, beynin işitme yani müzikle ilgili bölümü olan sağ temporal lobunu ve “uzaysal algı”yı güçlendiriyor.
Müzik Endorfin Salgılatır
Sesteki özel matematiksel düzenleme beyindeki alfa dalgalarını uyararak kişiyi sakinleştirir ve gevşetir. Klasik müzik matematiksel düşünceyi güçlendirir ve öğrenme fonksiyonuna yardımcı olur. Sesteki özel matematiksel düzenleme beyindeki alfa dalgalarını uyararak kişiyi sakinleştirir ve gevşetir. Bu durum, öğrenme kapasitesini artırır. Müzik ayrıca, beynin doğal bir kimyasalı olan ve salgılanması halinde rahatlık, güzel duygular ve heyecan veren endorfin salgısını artırır. Endorfinin salgılanması, ağrıyı ve stresi azaltır, yaşlanma sürecini yavaşlatır. Hoş melodiler beyini yiyecek ve seksten daha üst düzeyde uyarır. Şarkı söylemek beynin duşudur, hayatın gerçek tadıdır. Nasıl söylediğiniz önemli değil.
“Enstrüman Dersi Alan Okul Öncesi Çocuklarda Uzaysal Algı, Bu Eğitimi Almayanlardan Yüzde 34 Daha Fazla”
“Müzik ruhun gıdası” sözü çok doğru ve bilimsel bir ifade. Kulaktan beyne giden sesler beyinde olağanüstü elektriksel ve metabolik hareketlilik sağlar. Beyin birtakım hormonlar salgılar. Damarlar genişler, tansiyon düşer, tüm vücuda canlılık ve zindelik gelir. Hangi yaşta olursanız olun enstrüman çalmak, işitme ve konuşmayla ilgili temporal lobları önemli ölçüde geliştirir ve işitme ve lisanla ilgili yetileri güçlendirir. Enstrüman çalarken beyin kabuğunda fizyolojik değişiklikler, çok sayıda aktivite göze çarpar. Enstrüman dersi alan okul öncesi çocuklardaki uzaysal algının bu eğitimi almayanlardan yüzde 34 daha fazla olduğu görülmüştür.
“Hamile Kadınlar 7. Aydan Itibaren Bebeklerine Müzik Dinletsin”
İnsanın müzik ile iletişimi anne karnında başlar. Küçük yaştan itibaren iyi müzik ile beslenen çocuklar, büyüdükleri zaman müzisyen olmasalar bile iyi birer müzik dinleyicisi olurlar. Hamile kadınların yedinci aydan itibaren bebeklerine müzik dinletmesi, çocuğun kişiliğinin oluşmasına, davranışlarının ve gözlem yeteneğinin gelişmesine katkı sağlıyor. Bebekler, anne karnında dinledikleri müzikleri doğduktan sonra hatırlar. Anne karnında klasik müzik dinleyen bebekler, yumuşak hareketler yapar. Rock türü müzik dinleyen bebekler ise, sert tekmeler atar. Bebek, bu tarz müziklerden hoşlanmaz. İnsan dünyaya geldiği zaman hayatına ilk giren müzik, ‘ninni’dir. Ninni, dinginlik sağlayan bir makama sahiptir. Anne sesi ile bütünleştiği zaman da bebeği huzura kavuşturarak, uyutur. Erken dönemde ninni ile başlayan ve ardından gelen düzgün uyarılar, çocuklarda kendini iyi ifade edebilme becerisine, estetik duygusuna, spor gelişimi ve ritmik gelişimine, ses ve dil gelişimine, sosyal ve grup gelişime katkı sağlar. Bir çocuğun gelişmiş ölçütleri de bunlar ile orantılıdır. Piyano çalmak beyin gelişimine büyük katkı sağlar. Müzik eğitimi için mutlaka bir enstrüman çalmak şart.
Fonksiyonel MR Görüntüleme ve Müzik
Avrupa Nöroradyoloji Dernek Başkanı Prof. Dr. Turgut Tali konu ile ilgili şu bilgileri verdi: “Fonksiyonel MR görüntüleme, BOLD “blood oxygen level dependent” tekniği kullanılarak yapılır. Hastalara değerlendirilecek fonksiyon (sensörimotor, konuşma veya bellek gibi) ile ilgili paradigmalar uygulanarak nöronal aktiviteye sekonder gelişen doku kanlanmasındaki anlık değişikliklerden sinyaller elde edilir. Sinirsel aktivitedeki artış oksijen tüketiminde ve enerji metabolizmasında artışa neden olur. Oksijenini yitiren hemoglobin konsantrasyonu artar ve manyetik sinyalde küçülme meydana gelir. Yerel kan akımındaki artış ile saniyeler içerisinde oksijen tüketiminde artış olur. Beyin kan akımındaki artış, oksijen tüketimindeki artışın üzerine çıktığından oksi-hemoglobin konsantrasyonu artar ve sinyal büyüklüğünde artış görülür. Fonksiyonel MRG; tümör ve epilepsi cerrahisi öncesinde preoperatif planlama açısından çok önemlidir, böylece lezyonlarin motor-duyusal korteks, konuşma ve bellek merkezleriyle ilişkisini belirlemek mümkün olmaktadır. Müzik insan türünün en eski ve en temel sosyokognitif parçalarından biridir. İnsanın müzik yeteneğinin dilin evriminde anahtar filogenetik öneme sahip olduğu ve müzik yapma davranışının iletişim, grup koordinasyonu ve sosyal birliktelik gibi evrimsel fonksiyonların gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir.
“Fonksiyonel MR Çalışması ile Düzenli veya Düzensiz Akortta Parçalar Dinletmek”
Fonksiyonel MR, dinletilen müziğin beyinde nasıl bir metabolik etki oluşturduğunu tespit etmeye yarar. Bir fonksiyonel MR çalışmasında polifonik müzikle istirahat eden bireylerde beyin korteksinin ön ve yan bölgelerinde (frontal, temporal, pariyetal) kan akımı artışı olduğu ve sonuçta dikkat, hafıza, anlamlandırma ve hedefe yönelme fonksiyonlarının arttığı gözlenmiştir. Değişken derecelerde müzik eğitimi almış 10 yaşındaki çocuklar, daha önce müzik eğitimi almamış erişkinler ve erişkin müzisyenlerle yapılan bir fonksiyonel MR çalışmasında, gönüllülere düzenli veya düzensiz akortta parçalar dinletilmiştir. Düzensiz akort dinletilen erişkenlerde inferior frontal girus, orbital frontolateral korteks, anterior insula, ventrolateral premotor korteks, superior temporal girusun anterior ve posterior alanları, superior temporal sulkus ve supramarginal girusta aktivasyon sinyalleri izlenmiştir. Çocuklardaki aktivasyon paterni sağ hemisferde erişkinlerdekine benzer iken, erişkinlerde sol hemisferde supramarginal girusta, prefrontal alanlarda ve temporal alanlarda daha geniş aktivasyon alanları izlenmiştir. Hem erişkin, hem de çocuklarda müzik eğitimi almış olmak frontal operkulum ve superior temporal girus anterior kesiminde daha kuvvetli aktivasyon sinyalleriyle sonuçlanmıştır.
Yüksek Frekanslı Müzik
Fransız tıp ve bilim akademileri üyesi Dr. Alfred Tomatis’e göre, beyin hücrelerindeki elektriksel enerjinin azalması konsantrasyonun bozulmasına ve yorgunluğa sebep olmaktadır. Bu durumda beynin piller gibi şarj edilmesi gerekmektedir. Tomatis, beynin enerjiyle şarj edilme yollarından biri olarak 5000 ila 8000 Hz arasında yüksek frekanslar içeren müziklerin dinlenmesinin olduğunu saptamıştır. Yıllar süren analizlerden sonra Tomatis bu frekans aralığındaki seslerin Mozart müziklerinde çok sayıda mevcut olduğunu tespit etmiştir. Mozart müziği sağ temporal lobu güçlendirmekte ve uzaysal algıyı geliştirmektedir.”
“Müzik Beynimize Güç Veriyor”
RTGD Medya Oscarlarında bu yıl Yılın Radyo Dj’i seçilen ve yıllardır müzikle iç içe olan MaX FM Yayın Editörü Özgür Aksuna, gözlemlerini paylaştı: “Müzik demek aslında hayatın tüm duygularını içinde barındıran ve gerekli olduğu dönemlerde insanın ihtiyaç duyulan türünü ve çeşidini yaşadığı bir mucize demektir. Sabah uyanmak için hareketli ve neşeli şarkılar, dinlenmek için yumuşak ritimler, hüznü paylaşmak için duygu dolu sözlerin olduğu dizeler, aşık olduğunuzda bunu ifade etmek için aşk dolu ritimler, dans etmek için bol bol davullar, yemek yerken ruhu da doyuran enstrümanlar ve hayatta yaşanan her ana hitap eden notalarla dolu şarkılar vardır her yanımızda. Radyo da bu mucizeye insanların istedikleri zaman ulaşmalarını sağlayan büyük bir güçtür çünkü radyo insanın olduğu her yerde her zaman vardır. Radyo dinleyen insanların daha mutlu ve daha başarılı oldukları bir çok araştırma ve anketle tespit edilmesi aslında müziğin beynimize de güç verdiğinin en önemli göstergesidir. Müzik mutlu eder,güç verir,paylaşır, azaltır, çoğaltır, güldürür, ağlatır, sevdirir, özletir ve benzer yüzlerce insani hislere tercüman olur o yüzden aslında müzik hayat demektir.”


3 Yorum