Archive for category DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ

NATİONAL CANCER INSTİTUTE’DE PROSTAT KANSERİ GÖRÜNTÜLEMESİ EŞLİĞİNDE HEDEFLİ BİYOPSİ VE FOKAL TEDAVİLER ÜZERİNE ÇALIŞAN DR. BARIŞ TÜRKBEY

Amerika’nın en saygın kurumlarından biri olan National Cancer İnstitute (NIH)’de prostat kanseri üzerine tedavi odaklı araştırmalarını sürdüren Dr. Barış Türkbey, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Prostat kanseri görüntülemesi, görüntüleme eşliğinde hedefli biyopsi ve fokal tedavi üzerine uzun yıllardır çalışmalarını yürüten Ulusal Kanser Enstitisünde (National Cancer İnstitute) Moleküler Görüntüleme Programı’nda doktor ve araştırmacı olarak çalışan Dr. Barış Türkbey, “Klasik random prostat biyopsilerini, tıbbi GPS sistemiyle çalışan hedefli biyopsi sistemine dönüştürdük. Uygun hastalarda prostat kanseri tedavisini, MRG kılavuzluğunda lazer kullanarak yapıyoruz. Sonuçlarımızı da yakında tıp dünyası ile paylaşacağız” dedi. 

Prostat kanseri görüntülemesi eşliğinde hedefli biyopsi ve fokal tedaviler üzerine çalışmalarını sürdüren Dr. Barış Türkbey, Amerika’daki yaşam şartları, çalışma koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Med-Index’e anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Uzmanlık alanım radyoloji, odaklandığım konu ise kanser görüntülemesi. Kullandığımız belli başlı görüntüleme teknikleri arasında multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve pozitron emisyon tomografisi bilgisayarlı tomografi (PET/BT) var. MRG oldukça yüksek uzaysal çözünürlüklü bir yöntem ve bu teknik sayesinde çeşitli organ ve vücut sistemlerinin hem anatomik hem de fonksiyonel değerlendirmesini yapabilmekteyiz. PET/BT tekniğinde ise tümörlerin yapısında bulunan tümöre özgül molekülleri hedefleyen radyofarmasötik ajanlar kullanarak tümör metabolizmasını diğer manada tümör biyolojisini görüntüleyebiliyoruz. Aslında ideal olan yüksek anatomik çözünürlüklü MRG ile oldukça özgül olan PET’i birleştirebilen bir teknik olan MRG/PET’i kullanmak ancak bu teknoloji henüz tam randımanlı olarak kullanımda değil.

Bahsettiğim teknikler artık pek çok hastalığın tanı, tedavi ve takibinde bir kılavuz olarak rol oynamakta hatta ötesinde bu teknikler biyopsi hatta tedavi işlemleri esnasında gerçek zamanlı yol haritası vazifesi görmekte. 

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Üzerinde çalıştığım başlıca kanser çeşidi prostat kanseri. Prostat kanserinde MRG, PET/BT ile görüntüleme ve görüntüleme yöntemleri kılavuzluğunda biyopsi ve fokal tedavi, bilhassa prostat kanserini daha iyi çözümleyebilmek için yoğun mesai harcamaktayım. Benzer şekilde böbrek kanseri konusunda da hedefe yönelik görüntüleme konusunda çalışmaktayım.

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Mesaimin önemli bir kısmını prostat kanserine ayırdığım için bilhassa prostat kanseri konusunda bildiklerimi aktarmak istiyorum. Prostat kanseri erkekler arasında en yaygın kanser çeşididir. İstatistiksel veriler uyarınca her 6 erkekten birisi prostat kanserine yakalanmakta ve bunlardan 36’da bir tanesi hayatını kaybetmektedir. Prostat kanseri, çoğunlukla tarama testlerinde ki günümüzde bir laboratuvar kan testi olan prostat spesifik antijen (PSA) ve rektal muayeneden bir veya ikisinde rastlanan anormal bulgular sonucunda gerçekleştirilen biyopsilerle tanı almaktadır. Ancak bazı hastalar üriner sistem bulguları veya hastalıkları çok ileri safha ise tutuluma bağlı bulgularla örneğin, kemik tutulumu varsa ağrılı semptomlarla başvurabilirler.
Bölgesel pratikler arasında farklılıklar olabilmekle birlikte bir genellemeye gidecek olursak ö günümüzde prostat kanseri tedavisinde cerrahi, radyoterapi gibi yöntemler hastalık prostat bezinde sınırlanmış ise uygulanıyor. İleri safhadaki prostat kanserlerinde ise hormon preparatları içeren sistemik tedavi yöntemleri kullanılıyor. Ancak günümüzde hastalığın gidişatına göre bu tedavi yöntemleri birbirleriyle kombine edilebiliyor. Son olarak bu aşamada deneysel olmakla birlikte fokal tedavi (laser, kryoablasyon) veya immünoterapi gibi yöntemler de belli protokoller çerçevesinde uygulanabiliyor.

Bu hastalığın dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistiki bilgileri paylaşabilir misiniz?
Kanser istatistiklerinin en sağlıklı tutulduğu ülke ABD, bu bilgi ışığında 2013 yılında ABD’de yaklaşık 240 bin kişi daha yeni prostat kanseri tanısı alacak ve maalesef 30 bin kişi prostat kanseri yüzünden hayatını kaybedecek.


Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Ben Ankara’da doğdum, ailem Ankaralı. İlkokul, ortaokul ve liseyi Ankara’da okudum. Üniversite sınavında ilk tercihim olan Hacettepe Üniversitesi İngilizce Tıp Bölümünü kazandım. Tıp fakültesi eğitimimi ve radyoloji ihtisasımı Hacettepe Üniversitesi’nde tamamladım. 6 yılı aşkın bir süredir ABD’de Ulusal Kanser Enstitisü (National Institutes of Health – NIH) bünyesindeki Ulusal Kanser Enstitüsünde (National Cancer İnstitute) Moleküler Görüntüleme Programı’nda doktor ve araştırmacı olarak çalışmaktayım. Başlıca ilgi alanım prostat kanseri görüntülemesi, görüntüleme eşliğinde hedefli biyopsi ve fokal tedavi. Hedefli biyopsileri NIH bünyesinde Philips ile ortaklaşa yaptığımız çalışmalar sonucunda geliştirdik, bir nevi tıbbi GPS sistemiyle çalışan bu sistemi bine yakın olguda başarıyla kullandık ve o sistem şu anda ticari kullanıma hazır hale geldi. Fokal tedavi ise MRG kılavuzluğunda lazer kullanarak yapmaktayız ve bu konudaki sonuçlarımızı da yakında tıp dünyası ile paylaşacağız.

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Tıp fakültesini Hacettepe İngilizce grubunda okudum, 2003 mezunuyum. Mezuniyet sonrasındaki ilk TUS’ta Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı’da ihtisasıma başladım. Sonrasında ise NIH maceram başladı. Kısacası Hacettepe ve NIH bugüne kadar çalıştığım kurumlar.

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Radyoloji konusunda bildiklerimi Hacettepe Radyoloji’ye borçluyum, orada uluslararası standartlar denkliğinde bir eğitim aldım. Çalışma ortamı yoğun olmasına karşın hocalarımız eğitimimize oldukça fazla önem verirlerdi. Vaka çeşitliliği, zengin makine parkımız ve hocalarımız avantajlarımızdı. Hacettepe Radyoloji’de ilginç bir başka nokta ise bizden önceki jenerasyonlardaki pekçok hocamızın yurtdışında üst ihtisas düzeyinde eğitim almış olmasıydı. Bu çok önemli bir noktaydı, çünkü o örneklere bakarak neler başarabileceğimizi görebilme fırsatım olmuştu. Yine Hacettepe Radyoloji’de araştırmalar fazlaca teşvik edilirdi, bu konuda yeterli destek ve özgürlük mevcuttu, zaten benim NIH gibi bir kurumu seçmemdeki temel neden de araştırmalarımı daha ileri safhaya taşıyabilmekti. Dışarı çıktığımda Hacettepe Radyoloji’de aldığım eğitim ve nosyonun ABD standartlarına oldukça yakın olduğunu daha iyi fark ettim.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Bu şekilde bir karşılaştırma ne kadar sağlıklı olabilir bilemem, çünkü NIH AR-GE odaklı kurum, Türkiye’de karşılığı tam olarak yok maalesef. Ancak radyoloji açısından bir karşılaştırma yapmayı denersem, diyebilirim ki pratikte Türkiye’de şu an bazı sorunlar var. En temelinde performans sistemi iş yükünü en üst noktaya çekmiş durumda, buna karşın düşük puanlama nedeniyle görüntüleme tetkik kantitesi artarken, kalitesinde önlenemeyen düşüşler görülüyor. Maalesef bu sistem içerisinde AR-GE’ye yoğunlaşmak sanırım her geçen gün daha da zorlaşıyor. Bu bağlamda sadece kendi branşımı değerlendirebildiğimi belirtirken maalesef Radyoloji için şartlar Türkiye’de ABD’ye kıyasla daha da zor. Ancak tüm bunlara karşın hemen her kurumdaki meslekdaşım elinden gelenin fazlasıyla çalışmakta, bunu onlarla olan diyaloglarımda çokça duyuyorum.

Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Rekabet şartları oldukça çetin, bu nedenle çok çalışmalarını, yurt dışındaki gelişmeleri yakından takip etmelerini öneririm. İnternet ve iletişim olanaklarının artmasıyla bunu yapmaları mümkün. Tıp fakültesi konusunda ana yargı eğitimin ezbere dayalı olduğu şeklinde, ancak ben buna katılmıyorum. Bence her konuda sorgulayıcı olmalılar, verilen bilgiyle yetinmeyip araştırmalılar ve sormalılar ancak bu şekilde iyi bir bilim insanı olmanın temelini atabilirler. Ve elbette kariyer planlamalarını orta uzun vadeleri hedefler doğrultusunda yapmalarını tavsiye ederim.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Belli başlı tüm radyoloji dergilerini, yanı sıra Science, NEJM gibi ana dergileri takip ederim. Pubmed arama motorunda ilgilendiğim 10 temel konuda çıkan haftalık yayınlar her pazartesi e-maille bana gelir. Bu ücretsiz sunulan bir hizmet ve literatürü takip etmeme çok yardımcı oluyor, kesinlikle tavsiye ederim.

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Direkt ziyaretten ziyade ben twitter’da takip ediyorum onları, RSNA (Radiologic Society Of North America), AUA (American Urology Association), ACR (American College of Radiology) en sık takip ettiklerim.


 Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
En önemli sorun olarak, diploma ve eğitim denkliği sıkıntıları ile karşılaşıyorsunuz. Bunu gidermek zaman alıcı olabiliyor. Hastalarla iletişimde bazı farklılıklar doğabiliyor çünkü farklı kültürlerden geliyoruz, bunların dışında bir zorluk yaşanma ihtimali az. Ancak herşeyi zamanla aşıp hedefinize yürümeniz mümkün.

Türkiye’de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de tıp alanında olumlu işler yapıldı ve halen de yapılmakta ancak bazı politikalar maalesef tıp çalışanlarını olumsuz etkiliyor. Bir kaç örnek vermek gerekirse, oldukça çok sayıda yeni tıp fakültesi açılıyor. Evet doktor açığı olabilir ama bunun çözümü için başka yollar denenebilir. Yine, performans sistemi nedeniyle AR-GE’ye zaman ayırma konusunda sorunlar yaşanabilir ki bu durum literatüre orijinal katkının ve yeni icat-patentlerin sekteye uğramasına neden olabilir. Elbette sağlık hizmetinin vatandaşlara etkin ve hızlıca ulaştırılması önemlidir. Ancak unutulmaması gereken bir nokta da “her doktorun belli aralıklarla bilgilerini yenilemesi için bilimi, literatürü ve dünyayı takip etme” gerekliliğidir. Sistemdeki düzenlemeler bu gerçeğe göre yapılırsa çok daha iyi olabilir.

ABD’deki kurumların yabancı doktorlara ve özellikle Türklere karşı özel bir tutumu var mıdır?
Hayır, bu konuda hiç bir özel tutumla karşılaşmadım, çünkü bu konuya ABD’de azami dikkat gösterilmektedir.

ABD’deki ünlü tıp kurumlarına ya da hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Bu mümkün, yeter ki bu konuda gerekli araştırmaları zamanında yapın ve gerekli kişilere ulaşın. Bilhassa internet çağında bu tip olanakları daha kolay bulabilirsiniz.

ABD’de Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Türk meslektaşlarımızdan bir kaç tanesiyle ortak çalışmalarımız var. Hatta son iki yıldır bu ve benzeri iletişim olanaklarının oluşması için RSNA (Radiology Society of North America) kongresinde toplanmaya gayret ediyoruz. Ancak, iş yoğunlukları ve farklı iş programları bu tip dayanışmalara engel olabiliyor.

ABD’de Türk hekimlerin diğer yabancı hekimlerle karşılaştırıldığında ne durumdadır?
Belirli bir oran vermekte zorlanırım ama hemen her merkezde bir Türk radyologa rastlamak mümkün.

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konular nelerdir?
Şu anda prostat kanserine ilaveten yoğun olarak lenfatik sistem görüntülemesi konusunda araştırmalar yapıyorum. Amacımız kanseri drene eden lenf düğümlerini elimizdeki yeni kontrast maddelerle tespit etmek ve kanserli olgulara ve hekimlerine daha fazla yardım edebilmek.

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Bu çalışmaları kendi bölümümüzde yapıyoruz. Ekibimizde bir hemşiremiz, bir MRG teknisyenimiz, bir MRG fizikçimiz var. Bakıldığında küçük bir ekip olarak görülebilir ama o kadar uzun zamandır birlikte çalışıyoruz ki, uyumumuz çok iyi. Elbette bize yardımcı olan cerrahlarımız, onkologlarımız da mevcut. Kısacası multi-disipliner bir ekibiz ve gücümüzü çeşitliliğimiz ve uyumumuzdan alıyoruz.

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Bizim hastanemizin yapısı diğer hastanelerden belli farklılıklar göstermekte. Hastanemiz tam anlamıyla bir AR-GE hastanesi ve tüm hastalarımız etik kurul onaylı bilimsel protokollerin katılımcıları. Protokollerimiz herkese açık kaynaklarda, bilhassa internette, erişilebilir. Bu bilgilere ulaşan hastalarımız hemşiremizle iletişime geçerek protokol veya protokoller için gerek şartları sağlayıp sağlamadıkları konusunda değerlendirilirler. Bu aşamada hemşiremizin rolü çok büyüktür, çünkü bilimsel protokolü en ince detaylarına kadar bilir ve hastaya aktarır. Şayet hasta uygunsa hemşiremiz bizimle ön görüşme için toplantı tertip eder, bu toplantıda hasta ve yakınlarının tüm sorularını yanıtlamaya gayret ederiz. Ancak bu işlemde objektif olmak ana şartımız, çünkü bazı hastalarımız aşırı motive şekilde çalışmalara dahil olmak isteyebiliyorlar ki o anda hastayı bu durumdan korumak da bizim görevimizdir. Hastamız uygun şartları sağlayıp çalışmaya dahil olmayı kabul ederse gerekli laboratuvar incelemeleri yine hemşiremizin desteğiyle yaparız ve bu sonuçların uygunluğu tasdiklediğini tespit ettikten sonra görüntüleme işlemini kendi MRG ve PET/BT makinamızda kendi teknisyenlerimizle yaparız. Bu nokta çok önemli çünkü kendi makine parkımıza sahip olmamız bizi AR-GE konusunda daha rahat hareket etme özgürlüğünü vermekte. Görüntüleme datası elde olunduktan sonra yoğun bir multidispliner çalışma dönemi başlar. Bu aşamada radyologlar olarak cerrahlar, tıbbi onkologlar, radyasyon onkologları, patologlar, moleküler biyologlar, fizikçiler ve mühendisler ile, ki bunların çoğu farklı bölüm ve birimlerde çalışan ekip arkadaşlarımızdır, birlikte yaptığımız görüntülemenin üzerinde maksimum veriyi toplamak için mesaimizi harcarız. Bu heterojen ekipte her disiplinin önem ve görevleri eşit derecede olmakla birlikte bunlardan bir parçası dahi yanımızda olamazsa çalışmamızda aksama hissedilir. 

Bana bir günümüzü sordunuz ama bunu bir gün şeklinde anlatmak yerine size bir hastanın bizimle olan zamanını özetlemeye gayret ettim. Her hasta bizim için önce klinik anlamda daha sonra ise bilgi ve AR-GE anlamında çok önemlidir, her hastanın hikayesi farklıdır, her hastamızın bizimle ilk görüşmesinden data analizine kadar olan süreçte öğrendiklerimiz bizim için çok fazla önem arzeder.

İlginç olarak çekirdek ekibimiz çok az sayıda kişiden oluşmaktadır ama diğer disiplinlerle olan işbirliği ve uyumumuz başarımızın belki de esas sırrıdır. Eklemek istediğim son nokta ise tüm bunlar olurken ekipler arası diyaloğun maksimum düzeyde olmasıdır. Hemen her aşamada ekipler toplantı yaparlar, bu sayede herkes birbirinin dalı konusunda daha fazla bilgi sahibi olur ve hata, aksilik olasılıkları minimuma indirgenir. 

Med-Index

Yorum bırakın

AMERİKA’NIN EN ÖNEMLİ DERNEKLERİNDEN SOCİETY OF MATERNAL FETAL MEDİCİNE TARAFINDAN ÇALIŞMASI BİRİNCİ SEÇİLEN İLK TÜRK DR. ÖZHAN M. TURAN

Society of Maternal Fetal Medicine Kongresinde Ödül Alan İlk Türk olan ve araştırması NIH’in yüksek bütçeli çalışmalarında yer alan University of Maryland Riskli Gebelik Uzmanı Dr. Özhan M. Turan, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Amerika’da riskli gebeliklerle ilgili tüm politikaları belirleyen Society of Maternal Fetal Medicine, doktorların riskli gebelik üst ihtisaslarını kontrol eden, yaptırdığı yayınlar ile perinatoloji ile ilgilenen hekimlerin günlük hasta bakarken kullandıkları standartları belirleyen bir kuruluştur. Society of Maternal Fetal Medicine, tarafından ödüllendirilen Dr. Özhan M. Turan, ödül alan çalışmasında adrenal gland fetal zone aktivasyonunu belirleyerek erken doğumun tanınabileceğini gösterdi. Metodu günlük kullanıma da uygun bir şekilde geliştirdiği için National Institutes of Health (NIH)’in yüksek bütçeli çalışmalarından birinde risksiz hasta grubunda erken doğumun tanınması için halen deneniyor

Yüksek riskli gebeliklerle ilgili çalışmalarını sürdüren Dr. Turan, Amerika’daki yaşam şartları, çalışma koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Med-Index’e anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Kadın hastalıkları ve doğum uzmanıyım. Riskli gebelikler (high risk pregnancy) diğer adi ile perinatoloji konusunda üst ihtisas yaptım. Esas ilgi alanlarım erken doğum, bebeklerin anne karnındaki gelişme geriliği ve intrauterine fetal surgery (anne karnında cerrahi girişimler). 

Society of Maternal Fetal Medicine Ödülü Alan İlk Türk
Amerika’da riskli gebeliklerle ilgili tüm politikaları belirleyen Society of Maternal Fetal Medicine (SMFM, Riskli Gebelikler Derneği), doktorların riskli gebelik üst ihtisaslarını kontrol eden, yaptırdığı yayınlar ile perinatoloji ile ilgilenen hekimlerin günlük hasta bakarken kullandıkları standartları belirleyen bir kuruluştur. Hatta hangi muayene ya da işlem yapıldığında ne kadar ücret alınacağına bile bu kuruluş karar verir.
Bu kuruluş her yıl bir kongre düzenler. 2010 yılında 30. kongre düzenlendi. O yıl kongreye bin 600 civarında bildiri yollandı. Bu bildiriler ciddi bir elemeden geçirilir. En değerli olan ilk 8’i planery oral session denilen bölümde tüm katılımcıların önünde kongrenin ilk günü sunulur. Genellikle de bu ilk 8 sunum, sağlık ve hizmet standartlarını belirlemeye yönelik çalışmalardır. Genellikle çok yüksek bütçeli (milyon dolar) “ National Institutes of Health”in yönettiği çalışmalardan oluşur. O yıl benim araştırmam bu ilk 8 içine girdi. Sunum sonrasında da SMFM kongresinden bir jüri, bunları sunumun orijinalliği, nasıl yapıldığı ve çalışmanın bilimsel değerine göre değerlendirir ve kimin birinci olacağına karar verir ki, o yıl benim çalışmam birinci oldu. Şu ana kadar dünya da bu ödülü 33 kişiye verildi. 


Metodum NIH’in Yüksek Bütçeli Çalışmalarından Birinde Risksiz Hasta Grubunda
Çalışmamı sunmak için dünyada pek çok ülkeden davet aldım. Türkiye’de de Ekim 2012’de davetli olarak geldiğim Perinatoloji Derneği toplantısında sundum. Şu anda bu çalışma ile tanımladığım metodum NIH’in yüksek bütçeli çalışmalarından birinde risksiz hasta grubunda erken doğumun tanınması için deneniyor.

Bebek Ne Zaman Dünyaya Geleceğine Kendi Karar Verir
Çalışmama gelecek olursak; normalde anne karnındaki bebek ne zaman dünyaya geleceğine kendi karar verir. Aslında sanki doğum annenin doğum ağrıları başlayınca olur gibi görünse de bu ağrıların ne zaman başlayacağına bebek karar verir. Plasenta dediğimiz bebeği anne karnında besleyen organın bir diğer görevi de bazı hormonları salgılamak ya da onların yapımını kontrol etmektir. 

CRH’nin Görevi Kortizon, Dihidro Epiandesteron ve Dihidroepiandesteron Sülfat Üretmek
1960’lardan beri bilinen fizyolojiye göre CRH (Kortiko Tropin Relezing Hormon) denilen hormon, plasentadan sürekli olarak üretilir. Ancak, hemen yanında yapılan ve de onu bağlayan bir proteine bağlanarak aktif hale gelmeden plasentadan uzaklaştırılır. CRH’nin en önemli görevi adrenal glandı (böbrek üstü bezi) uyarıp oradan kortizon, dihidro epiandesteron ve dihidroepiandesteron sülfat dediğimiz ara hormonların yapılmasını sağlamaktır. Bu hormonların yapımından bezin iç kısmında bulunan fetal zon sorumludur. Bu maddeler de plasenta ve membranlarda rahim kasılmasını sağlayan prostaglandin ve östrojene dönüşür. Doğum zamanı yaklaştığında CRH’yi bağlayan protein yapımı durduğu için plasenta bol miktarda CRH yapar ve böbrek üstü bezinin fetal zonunu aşırı şekilde uyarır, bu bezde daha fazla ara hormonlar yapılmasına yol açarak rahim kasılmalarının sıklığını ve gücünü artırır, sonuçta da doğum gerçekleşir.

Erken Doğan Bebeklerin Böbrek Ustü Bezi Hacimlerinin Zamanında Doğanlara Nazaran Çok Daha Büyük Olduğunu Gösterdim
İnsan vücudunda herhangi bir hormon üreten bezi aşırı uyardığınızda da o bez (gland) boyutlarını artırıp kendini büyütür. Günümüzün ilerleyen teknolojisi ultrason ile bebeğin böbrek üstü bezini ve onun ara hormonlarını yapan fetal zonu görüntüleyebilmemize olanak sağladı. Ben öncelikle 3 boyutlu ultrason kullanarak fetal adrenal glandin hacmini ölçtüm. Erken doğan bebeklerin böbrek üstü bezi hacimlerinin zamanında doğanlara nazaran çok daha büyük olduğunu gösterdim. 

Bebeklerin Böbrek Üstü Bezinin Bu İşten Sorumlu Olduğu İspat Edildi
Erken doğum tüm dünyada en büyük sağlık sorunlarından birisidir. ABD’de görülme sıklığı yüzde 12 civarındadır. Erken doğumlar bebek ölümlerinin ve sakatlıkların birinci derecede sorumlusudur. O nedenle bunu engelleyebilmek ya da erken doğumu durdurabilmek için milyonlarca dolarlık çalışmalar yapılmaktadır. Böbrek üstü bezinin bu işten esas sorumlu organ olduğunu ispat edene kadar, tıpta erken doğum hep anneden aldığımız örneklerle veya anneyi muayene ederek tanınmaya çalışıldı. İşte bu nedenle benim çalışmam erken doğumun tanınmasında yeni bir çığır açmış oldu. Özetlersek çok yüksek bir tanı değeri ile bebeği muayene ederek onun ne zaman doğacağını söyleyebiliyoruz. 



ABD’de Erken Doğum Riski ile Hastaneye Yatan 7-10 Gebeden Sadece 1’i Erken Doğumla Sonlanıyor
Eğer elinizde bir hastalığı doğru tanıyacak metot yoksa doğru hasta seçimi yapılamadığı için gerçek anlamda ne yapılması gerektiğini gösterecek çalışma yapmanızda mümkün değildir. İşte bu nedenle bu zamana kadar dünya da yapılan çalışmaların büyük bir kısmında bir takım ilaçlar etkin bulunurken aynı ilaç başka bir grubun çalışmasında etkisiz bulundu. Bugün ABD’de erken doğum riski ile hastaneye yatırdığımız her 7-10 gebenin sadece 1 tanesi erken doğumla sonlanıyor. Yani şu anda kullandığımız metotlar gerçek erken doğumu tanımada son derece kötü. Bu öncelikle hastaneye yatış masraflarını artırıyor, ayrıca kimin gerçekte doğum yapacağını bilemediğimizden pek çok gereksiz tedaviyi herkese uygulamamıza yol açıyor. Ayrıca gerçekten erken doğum yapacak olanı da tanıma da yetersiz kalıyoruz. 

Iki Boyutu Ultrasonu Kullanarak Tanımayı Hedefleyen Başka Bir Metot Geliştirdim
İlk tarif ettiğim 3 boyutlu hacim ölçüm metodu, maalesef çok yaygın kullanım alanı bulamadı. Çünkü 3 boyutlu ultrason her yerde yok, olsa bile hacim ölçümü herkesin kolaylıkla yapabileceği bir şey değil. Bunun üzerine bunun iki boyutlu ultrason (her muayenehane de var olan) ile tanımayı hedefleyen başka bir metot geliştirdim. Bu metot ile böbrek üstü bezi fetal zonunun derinliğini ölçüp, bunu tüm bezin derinliği ile orantıladım. Böylece ortaya çıkan oran bize fetal zonun tüm bez içerisinde yüzde kaç yer işgal ettiğini gösterdi ki bu metot daha önce tanımladığım 3 boyutlu ultrason metodu ile aynı duyarlılıkla etkindi. İşte ödül alan çalışmada böbrek üstü bezi fetal zone aktivasyonun erken doğumu tanımada, günlük kullanımda olan diğer tekniklerden nasıl daha üstün olduğunu gösteren çalışmaydı.

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Anne veya bebekte herhangi bir sorun olan tüm gebeler benim ilgi alanıma giriyor. Anne karnındaki bebeğe kan transfüzyonu yapmaktan, ultrasonla anormal bebeğe tanı koymaya, ikiz gebelilerde plasentayı lazerle kesmekten, kromozomal hastalık için tarama yapmaya kadar geniş bir yelpaze. Ayrıca annede herhangi bir tıbbi sorun varsa yani şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kalp hastalığı, tiroit hastalığı gibi, tüm bu hastalıkların tedavisi de benim tedavi ettiğim hasta grubuna giriyor. 

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Erken doğum dünyadaki en önemli sağlık problemlerinden birisi.

Bu hastalığın dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz? 
2012 yılında yapılan bir araştırma erken doğumun değişik toplumlardaki sıklığına baktı. Bu çalışmaya göre Avrupa ülkelerinde erken doğum sıklığı yüzde 10’un altında. ABD’de bu oran yüzde 12. Bazı Afrika ülkelerinde, Endonezya, Pakistan’da yüzde 15’in üstünde. Türkiye ile ilgili tam bir bilgi yok ama bu araştırmaya göre yüzde 10-15 arasında. 

Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Gaziantep’te doğdum, ailemle ile birlikte küçük yaşta İstanbul’a taşındım. İlk ve ortaokulu İstanbul’da bitirdim. Kabataş Erkek Lisesi’nde yatılı olarak liseye gittim. Doktor olmak istemiyordum ama Türkiye’deki sistemin bir sonucu olarak üniversite sınavında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandım. Aslında kalp damar cerrahi olmak istiyordum ama Tıpta Uzmanlık Sınavına girdiğim yılda maalesef Türkiye’de kalp damar cerrahi kontenjanı açılmamıştı. Ben de ikinci tercihim olan kadın doğumu seçtim. Yani yine sistem sayesinde kadın doğumcu oldum. Şimdi düşündüğümde kader gibi görünen mecburiyetlerin aslında hayırlı olduğunu söyleyebilirim. 
Asistanlığım süresince de bilimsel çalışma ve araştırmalara meraklıydım, 4’u uluslararası 8’i yurt içi dergilerde olmak üzere 12 araştırma yayınladım. Bir süre Amerika’da Mayo Clinic’e gidip endoskopik pelvik cerrahi çalıştım. Askerliğimi Gölcük Deniz Hastanesinde yaptım. Mecburi hizmetimi Niğde Devlet Hastanesinde tamamladım. Arkasından İstanbul’a geri döndüm önce Süleymaniye Devlet Hastanesi’nde baş asistanlık yaptım daha sonra da Acıbadem Hastanesi Tüp Bebek Merkezi’nde çalıştım. Bir yanda da İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Deneysel Araştırma ve Tıp Merkezi’nde (DETAM) moleküler tip doktorası yaptım. 
3 yıl süre ile yüksek riskli gebelik üst ihtisası yapmak üzere Londra’da King’s Collage Hospital’a kabul edildim. Orada konusunda dünyanın en önemli önderlerinden olan Prof. Nicolaides ile çalıştım. Oradan sonra da Amerika serüveni başladı. Önce Yale Üniversitesi perinatoloji bölümüne kabul edildim. Arkasından da University of Maryland’a geçtim. Son 8 yıldır da burada çalışmalarıma devam etmekteyim. Evliyim eşim Dr Şifa Turan ile birlikte aynı merkezde çalışıyoruz. Çalışmalarımızın büyük kısmı ortak. Şu anda 15 yaşında olan bir oğlum var. 


Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? 
Tıp fakültesini İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp fakültesinde bitirdim. Kadın doğum uzmanlığı sonrasında bir süre Amerika’da Mayo klinikte çalıştım. Daha sonra İstanbul’a geri döndüm önce baş asistanlık yaptım. Bu arada Moleküler Biyoloji konusunda PhD yaptım. Daha sonra bir özel hastanede çalıştıktan sonra 2003 yılında Londra’ya gidip King’s College’da perinatoloji üst ihtisası yaptım. 2006 yılında önce Yale üniversitesinde, 2007’den beri de University of Maryland’da çalışmaktayım.

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Dünyada benim uğraştığım konuda önde gelen pek çok kurumda çalıştım. Yeni ihtisasımı bitirdiğim dönemde ABD’de Mayo Klinik’te Prof. Javier Magrian ile endoskopik pelvik cerrahi çalıştım ki bugün yaptığım fetal cerrahiye bu eğitimin etkisi büyük oldu. Perinatoloji (yüksek riskli gebelik) konusunda üst ihtisası İngiltere’de King’s College’da yaptım. Bu merkez dünyada en önemli merkezlerden birisi olup, tüm gebelikte kromozomal hastalık taramalarının, fetal cerrahinin başlatıldığı yerdir. Bugün başarılarımda tabi ki o merkezde Prof. Nicolaides’le çalışmamın yeri büyüktür. 
ABD’ye ilk geldiğim yıl Yale Üniversitesinde Prof. Joshua Copel, Catalin ve Irina Buhimschi gibi araştırma bazında çok önemli beyinlerle çalıştım. Özellikle ilk adrenal gland çalışmalarını bu merkezde başladım. Şu anda çalıştığım merkezde de kendi alanlarında dünya çapında isimlerle birlikte çalışıyorum. Bu merkezi seçme sebebim biraz da çalışan isimler oldu. Aynı zamanda benim ilgilendiğim alanda rahat çalışma imkanı verilmesi de seçme nedenlerinden birisidir.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Riskli gebelikler, perinatioloji ABD‘de çok uzun yıllar önce üst ihtisas olarak kabul edilip sınırları belirlenmiş. Buna karşın Türkiye’de perinatolojinin üst ihtisas haline gelmesi ancak yakin zamnada gerçekleşti. Tabi aslında Türkiye’de de uzun yıllar sadece bu işi yapan, bu konuda kendini yurt dışı eğitimi ile geliştirmiş isimler var. En önemli fark bence ABD’de annedeki tıbbi problemler riskli gebelik uzmanın görevidir. Yani hastanın şeker, kalp, kan, bağırsak vs hastalığı varsa bunların hepsinin tedavi ve takibi perinatolog tarafından yapılır. Türkiye’de ise bu daha çok o branşa ait uzmanla ortak olarak yapılır. 

Genellikle Yüksek Doz Magnezyum Sülfat Kullanarak Ya Da Başka Ajanlarla Bunu Kombine Ederek Erken Doğumu Durdurmaya Çalışıyoruz 
Erken doğum konusunda sanırım dünyanın her yerinde aynı problem var. Gerçek erken doğumu tanımayı bilemememiz. Benim çalıştığım hastanede hastaların bazı özellikleri sebebi ile (obezite, siyah ırk, düşük sosyo-ekonomik seviye gibi) erken doğum riski Amerika’nın en yüksek yerlerinden birisi. Türkiye’den farklı olarak herhalde burada daha çok hastaneye yatırarak tedavi ve değişik ilaçlar kullanıyorum. Sonuca baktığımızda Türkiye’den çok da farklı olduğunu söyleyemem. Biz kendi hastanemizde adrenal gland ölçümünü kullanarak tanımladığımız gerekçelerle erken doğum riski olan hastaları oldukça agresif şekilde tedavi etmeye çalışıyoruz. Genellikle yüksek doz magnezyum sülfat kullanarak ya da başka ajanlarla bunu kombine ederek erken doğumu durdurmaya çalışıyoruz. Herhalde dünyada bizim kadar magnezyumu yoğun kullanan ve başka ajanlarla kombine eden bir yer yoktur. Bunun dışında genel kural olarak, steroid vererek bebeğin doğum öncesinde akciğerlerini geliştirmeye çalışıyoruz, enfeksiyon var mı ve eğer tedavi edilebilecek bir yerde ise (idrar yolu enfeksiyonu gibi) tedavi ediyoruz. 
Fetal cerrahi konusunda; sanırım artık Türkiye’de de bunu yapan merkezler var. Şu anda bizim ünitemizde yapılabilecek her şey yapılıyor. Türkiye’de nelerin yapıldığı ile ilgili çok fazla bilgim yok.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Hangi branş olursa olsun, bana göre doktorların verdiği sağlık hizmetinin yüzde 50 ‘sini bilim, geri kalanını ise diğer faktörler belirler. Diğer faktörlerden kastım; hasta grubunun özellikleri, çalışılan ülkenin koşuları, sosyo-ekonomik seviye, toplumun değer yargıları, sağlık politikası, doktorun kendi deneyimi gibi. Bu nedenle aslında çalışılan kurumları kıyaslamak çok da doğru olmayabilir. Ancak sağlık personelinin aldığı eğitim ve sorumluluk konusunda farklar bence daha belirgin. Özellikle de yardımcı sağlık personeli Türkiye’de olmadığı kadar bize yardımcıdır. 

Hemşirelerin ABD’de Çok Ciddi Hasta Tedavisinde Rolü Vardır
Hemşirelerin ABD’de çok ciddi hasta tedavisinde rolü vardır. Hastayı muayene ederler, yapılanları kontrol ederler. Hatta eğer yapılan şeyi uygun görmezler ise doktorları uyarmaktan çekinmezler. Doktorların bir başka yardımcısı da Physician assistant denilen doktor yardımcıları. Bunlar doktorun altında çalışırlar, hasta muayene eder, konsültasyon yapar, gerekirse reçete de yazabilirler. Ama bir doktorla birlikte çalışmadan kendi başlarına görev yapamazlar. 

Her Aşamada Yapılanlar Kontrol Edildiğinde Sağlık Hizmetinin Kalitesi Artar ve Hata Yapma Riski Azalır
Ebeler de ABD’de başlı başına bağımsız olarak çalışırlar. Hatta gebeyi takip edip doğurturken yardım istemedikleri sürece (doğumda sorun olursa) doktorların onlara karışma hakkı bile yoktur. Türkiye’de ise doktor hasta ile baş başadır. Hemşireler doktordan bağımsız olarak fonksiyon görmesi diye bir şey yoktur. Her ne kadar pek çok kişi doktorun işine karışıyormuş gibi dursa da her aşamada yapılanlar kontrol edildiğinde sağlık hizmetinin kalitesi artar ve hata yapma riski azalır. 

ABD’de Yüksek Riskli Gebelik Uzmanları, Kadın Gebe Kaldığı Andan Doğum Sonrası 6 Haftaya Kadar Var Olan Tüm Tıbbi Hastalıkları Tedavi Etmekle Yükümlüdür
Perinatoloji eğitimindeki en önemli fark ise daha önce de belirttiğim gibi ABD’de yüksek riskli gebelik uzmanları, kadın gebe kaldığı andan doğum sonrası 6 haftaya kadar var olan tüm tıbbi hastalıkları tedavi etmekle yükümlüdür. Türkiye’de ise tıbbi sorunlar daha çok ilgili branştaki doktor tarafından yapılır ya da birlikte takip edilir.

Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Genç arkadaşlarıma öncelikle hekim olmanın ne demek olduğunu iyi algılamalarını öneririm. Hekimlik sadece bir meslek değil aynı zamanda bir “zanaat”tır. Yani kendi içinde eğitim ile öğrenilen öğelerin deneyimle geliştirilip hasta bazında kişiselleştirilmesidir. Ben buradaki kendi asistanlarıma da bunu anlatırım. Sadece kitapta yazılanları bilmek ya da nasıl doğum, ameliyat yapacağını öğrenmek sizi çok iyi bir teknisyen yapabilir ama doktor olmak farklı bir şeydir.

3 E Kuralını Uygulayın
Benim 3E kuralı diye asistanlarıma anlattığım kendilerini geliştirip iyi hekim olmalarını sağlayacağını düşündüğüm 3’lü kuralım var ki burada onu da belirtmek isterim. 1. E’nin anlamı: Effective (etkinlik), ne yaparsanız yapın yaptığınız iş işe yaramalı. 2. E’nin anlamı: Economy (Ekonomiklik), ne yaparsanız yapın yaptığınız iş gereğinden daha uzun sürmemeli. 3. E’nin anlamı Elegant (göze hoş gözükme), ne yaparsanız yapın sizi izleyenler; hekim aarkadaslariniz, hastanın kendisi, yakınları vs yaptığınız işin düzgünlüğünden etkilenmeli.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
American Journal Obstetrics and Gynecology, Journal ultrasound in Obstetrics and Gynecology ve Obstetrics and gynecology, Obstetrics and Gynecology, Fetal theraphy and diagnosis

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Pubmed, Medscape ve Up to date 

Med-Index

Yorum bırakın

JAPONYA’DA TUS SINAVINI GEÇEN OFTALMOLOJI ALANINDA İLK TÜRK OLARAK HASTA MUAYENE EDEN VE OPERASYON YAPAN DR. MURAT DOĞRU

Japon TUS’unu geçen ilk  yabancı doçent ve oftalmolojideki ilk Türk olmayı başaran Keio Üniversitesi ve Tokyo Dental College’de öğretim üyesi Doç. Dr. Murat Doğru, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Keio üniversitesi ve Tokyo Dental College’de öğretim üyesi olan Doç. Dr. Murat Doğru, Japonya’ da oturma izni hakkı almasının yanında iki aşamalı Japon Tıpta Uzmanlık Sınavını geçerek bir ilke imza attı. Göz kuruluğu üzerine çalışmalarını sürdüren Doğru, Japonya’daki yaşam şartları, çalışma koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Med-Index’e anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Kornea ve ön segmenti üzerine çalışıyorum. Kuru göz ve alerji üzerine uzmanlık yaptım. Yeni tanı teknikleri geliştirilmesi yani gözyaşı miktarı ve gözyaşı kalitesinin tanımlanması ile ilgili diyagnostik tetkikler üzerine araştırmalarımı yürütüyorum. Gözyaşı bezi ile ilgili temel çalışmalarım var. Yeni göz damlalarının geliştirilmesi üzerine fare deneylerim var. 

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz? Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Göz kuruluğu olan hastaları tedavi ediyoruz. Hafif olgulara prezervan içermeyen suni gözyaşı göz damlalarını tercih ediyoruz. Çünkü prezervan madde içeren gözyaşı damlaları bir süre sonra özellikle sık kullanımda kornea ya da konjonktivada epitel üzerinde hasar yapıyor. Toksik bir etki oluşuyor. Bu damla ile epitel iyileştirme yönünden istenilen etkiyi elde edememişsek. Hiyaluronik asit içeren göz damlaları kullanıyoruz. Ona da cevap vermeyen olgularda “otolog serum” denilen, kişinin kendi serumundan göz damlası hazırlanıyor. 

Göz Kuruluğuna “Otolog Serum” Yöntemini Uludağ Üniversitesi’ne Getirdim
Kişinin kendi kanında yara iyileştirici birçok madde var. Kuru gözü ya da iyileşmeyen yarası olan hastalara kullanıldığında çok güzel yanıt alınıyor. Türkiye’ye döndüğümde 2000 yılında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bu yöntemi getirdim. Bu yöntem artIk bir çok Üniversitemizde yapılıyor. 

“Punktum Tıkaçları” ile Gözyaşı Kanallarını Tıkıyoruz
Gözyaşı kanallarını tıpa gibi maddelerle kapatarak da tedavi edebiliyoruz. Gözyaşı bezlerinden yeterli miktarda gözyaşı salgılayamayanlarda ve kuru göz hastalarında gözyaşı kanallarını “Punktum Tıkaçları” ile tıkıyoruz. Gözyaşı salgılanıyor, bu salgı kanallardan gitmiyor ve bu şekilde gözün nemli kalması sağlanıyor. 

Bu hastalığın dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
“Japonya’da 20 milyon kişi kuru göz hastası” diye bir bilgi var. Büyük çapta epidemiyolojik çalışmalarım var. Ofis çalışanlarında 40-70 yaşa arasındaki 4 bin 300 kişi üzerinde bir araştırma yaptım. Ofis çalışanları günde 4 saat üzerinde bilgisayar kullanacak olursa, kuru göz gelişmesi için önemli bir risk faktörü oluşturur. Ofis çalışanlarının yaklaşık yüzde 20’si kuru göz hastası. Sadece ofis çalışanları için değil, liselerde Japonya’da yaptığımız büyük bir çalışma var. 20 yaş altındaki 3 bin çocuğa baktık, 5 kişiden 1’i kuru göz hastası, gençlerde de çok sık karşılaşılıyor. 60 yaş üzerindeki büyüklerde de yine gözyaşı kalitesinin bozukluğuna bağlı olarak kuru göz görülüyor. 
Türkiye’de çok net bilmiyorum. Ancak, Hacettepe’den Prof. Dr. Murat İrkeç hocamızın değerli epidemiyolojik çalışmaları olduğunu biliyorum. 

Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
1965 Ankara doğumluyum, ilköğretim Namık Kemal, sonra Ankara Koleji’nde ortaokul ve liseyi birincilikle bitirdim. Hacettepe Üniversitesi İngilizce Tıp Fakültesi mezunuyum. Tıpta Uzmanlık Sınavı’nda (TUS) Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz hastalıklarını kazandım. 



Her Hafta Sonu Japonca Dersi Aldım
Japonya’ya neden ilgi duyduğumu bilemiyorum. Bazı teorilerim var; Japonların ünlü çizgi filmi Atom Karınca’yı çok severdim. İlkokulda sıra arkadaşım Key Reşit Erer’in annesi Japon, babası Türk’tü. Onun etkisi olmuş olabilir. Lisede Ankara’da ilk defa elçilik bünyesinde bir Japonca dil kursuna başladım. Zor bir dildi ve sınıfta en son ben kaldım. Hocamız Akira Ogawa’ya rica ettim ve üniversite boyunca her cumartesi özel ders aldım. Japonca yazmayı öğrendim. Japoncanın 200 harfini ve Çin alfabesini ezberledim. Hocam, “ Artık geri kalanını Japonya’da gördükçe öğreneceksin” dedi. Onun etkisi olabilir.

Uzmanlıktan Sonra Japonya’da Eğitim Almak için Başvurdum
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Japonya’ya gelmenin en iyi yolu olarak gördüğüm, Elçilik ile Milli Eğitim Bakanlığı ortak sınavına girdim. Burslara başvurdum, projemi beğendiler ancak uzman olduktan sonra tekrar sınava girmem söylendi. Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde asistanlık sürecimde bölüm başkanı olan hocam Prof. Dr. Hikmet Özçetin, uzmanlık eğitimimden sonra Japonya’da eğitim almamın daha uygun olduğunu söyledi. Hocam, Singapur’da katıldığı göz kongresinde tanıştığı bir hocanın adresini bulmamı istedi. Avrupa göz kongresi asistan hekim eğitimlerine katıldım. Bu kongreye, Türkiye’deki asistanların da mutlaka katılmasını öneririm. Japon firmalarının standına, hocanın adını verdim. Onların yardımıyla hocayı buldum. 
Uzmanlığımı aldıktan sonra tekrar Milli Eğitim Bakanlığının sınavlarına girdim. 4 yıl sonra yeniden proje hazırladım. O sırada, “Beni hatırladınız mı” dedim. Japon Elçiliğinden iki kişi, “Hatırlıyoruz” dediler ve aday olarak kabul edildim. 

Kobe Üniversitesi’nde Ön Segment Kornea Hastalıkları Üzerine Doktoramı Yaptım
Bir hafta sonra 1993 Ekim ayında uzmanlığımı alıp bir buçuk yıllığına Japonya’ya araştırma öğrencisi olarak gittim. Bir yıl sonra Hocamız Prof. Dr. Misao Yamamato, “Çok güzel şeyler yapacağına inanıyorum. Doktora sınavına gir” dedi. O zamanlar PhD kavramı Türkiye’de oftalmoloji alanında çok fazla yaygın değildi. Türkiye’deki hocamdan izin aldım ve 4 sene kadar doktora için Kobe Üniversitesi’nde eğitimime başladım. Kobe Üniversitesi’nde Ön segment kornea hastalıkları üzerine doktoramı yaptım. 
Bir yıl boyunca 40 eyaletten biri olan Kobe çevresinde araştırma yaptım. Hocam, excimer lazer aracı geleceği için sistemin kurulmasına yardımcı olmamı istedi. Bir sene Kaisei Hastanesi’nde excimer lazer ile ilgili araştırma yaptım.


Amniyon Zar ile Göz Ameliyatlarını Getirdim
Hikmet hocam, Türkiye’ye çağırdı. 2000 yılında döndüm ve doçentliğimi aldım. 2 sene içerisinde amniyon zar ile göz ameliyatları ve kornea transplantasyonları yaptım. ABD’de yapılan Temel Göz Kongresinde (ARVO) şimdiki hocam Prof. Dr. Kazuo Tsubota ile karşılaştım. “Eğer dönmek istersen yanımda yerin var” dedi. 

İki sene sonra, tekrar kararımı verdim ve “Dönmek istiyorum” dedim. Hocam, 10 dakika içinde cevap verdi. Japonya’da bir Bilim Kuruluşunun ( Japan Society for Promotion of Science), araştırmacısı olarak görev aldım. Tokyo Dental College İchikawa Hastanesinde göreve başladım. 
Japonya Sağlık Bakanlığına başvurdum, ameliyat ve hasta görmek için, en az 10 yıl klinik deneyimi ve yayını olan yabancı öğretim üyelerine, belli hocaların altında hasta bakma ve ameliyat yapma hakkı verdiler. Bu hastanede hem hasta bakıyorum hem de araştırma yapıyorum. Hocamla, burada 2 sene birlikte çalıştık. 

Biz Türkiye’de tıp fakültesinden mezun olunca TUS’a girmek zorundayız. Japonya’da da böyle bir sistem var. Kobe Üniversitesine başladığımda ülke yabancılara kapılarını açmamıştı. Bu sınavlara girmek için ya Japon olmak ya da Japon ile evlenmek gerekiyordu. 
2002 yılında da henüz lisans sınavlarına yabancıların girme hakkı yoktu. 10 bin Japon yeninin üzerinde resmi olan Fukuzawa、Japonya’nın çok meşhur eğitimcisinin kurmuş olduğu Keio Üniversitesinde hocam profesörlük sınavını kazandı ve 2004 yılının Ekim ayında beni yanına aldı. 

2006 Yılında Japonya’da Doçentliğimi Aldım
Tokyo’ya taşındım. Keio Üniversitesinde hem eğitim hem de araştırma yapıyorum. 2006 yılında Japonya’da da doçentliğimi aldım. Keio Üniversitesi ve Tokyo Dental College’de öğretim üyesiyim. 


2009 Yılında Japonya’da Oturma İznimi Aldım
2009 yılında Japonya’da 17 yılı doldurdum ve oturma iznine başvurdum, kolay kolay onay vermiyorlar. 4 ay içerisinde karar verdiler, 2009 yılında izin aldım. Oturma izinleri 3 yılda bir başvuru ile otomatik olarak yenilenir, bir de ilk başvuruda hangi hastanede çalışacağını belirtmek gerekiyor. 
Hocam 2009 Yılında, ben oturma izni alınca Japonya’da Sağlık Bakanlığına danıştı, 2007 yılında Japonya sistemi değişmiş. Artık oturma ya da çalışma izni olan Japon olmayanlar da bu sınava girebiliyor. Hocam, “Bu sınavlara girebilirsin” dedi. 

Japon TUS’unu Mart Ayında Geçtim
Japonca TUS sınavları oldukça zor bir sınav. Bu sınavı Mart ayında geçtim. Şu anda da göz dışında bütün branşlarda hasta bakabiliyorum ve bütün Japonya’da da geçerli. Yabancılar için iki aşamalı olan bu sınavın ilk aşamasında Sağlık Bakanlığına gidiliyor, Türkiye’de aldığımız eğitim detaylı inceleniyor. Bir sözlü ve pratik sınava giriliyor, onu geçebilirsen Japon TUS’una girme hakkına sahip oluyorsun. Japonya’da ilk oldu bu, doçentliğini almış ve ayrıca oftalmoloji bransinda ilk yabancı ve ilk Türk oldum. 

Japonya’da 3 Türk Doktor Var
Şu anda benim bildiğim Japonya’da Wakayama Üniversitesinde bir KBB uzmanı ve Hacettepe Tıp Patoloji’den hocamız Ayşe Ayhan, Hiroşima’da bulunuyor. Japonya’da Türk doktor olarak benimle birlikte sadece üç kişi var. Japonya’ya alışınca peri masalı gibi geliyor. Herkes çok nazik, zor durumda herkes yardıma koşuyor. 

Dr. Doğru’nun çalışma arkadaşları 
Türkiye göz alanında klinik ve araştırmalar açısından karşılaştırabilir misiniz?
Ülkemizde göz alanı çok iyi durumda, özellikle cerrahi alanda, özellikle yeni teknolojilerde eksiğimiz yok. Ancak temel araştırma alanında eksiklerimiz var. İmkanların yeterli olmadığı için böyle bir durum oluyor. İsteyen kişiler tek üniversite çatısı altında kolaylıkla gerçekleştiremiyorlar. Bu kadar fona sahip üniversitemiz yok. Üniversite bünyesindeki araştırmalar yapabilirler ancak Amerika’ya kıyasla da daha zor durumda. Yalnız TUBITAK in bizim ve yurt dışındaki üniversiteler ile ortak çalışma fonları oluşturduğunu hocamız Dr.Murat İrkec’ten duymuşluğum var.

Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Daima alçak gönüllü olmak ve bir ideali belirleyip asla o idealden vazgeçmemek. Japonya’da TUS’a 3 kez girdim, 2 kez kaldım ve sonunda kazandım. İnanç ile devam etmeli, azim, alçak gönüllü olup, içlerindeki sevgiyi her gün çevreleri ve hastaları ile paylaşmalarını öneriyorum. 

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Göz alanında; Investigative Ophthalmology and Visual Science, Ophtalmology, American Journal of Ophtalmology, The Ocular Surface , British Journal of Ophtalmology
Birçok sistemik hastalıklar bulgularini gözde gösteriyor. Göz dışındaki dergileri de takip ediyorum. Nature Medicine, Lancet, Science ve Mucosal Immunology i takip ederim.

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Pubmed, TFOS, Türk Oftalmoloji Derneği



Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
The Cornea kitabını mutlaka okumalılar. Kuru gözle ile ilgili The Guar Eye kitabını okumalarını tavsiye ederim. 
2004-2007 yıllarında Dry eye Workshop kuru göz çalışma grubu, kuru göz alanında yapılmış olan tüm çalışmalar tetkik ve tedavileri rapor halinde yayınlandı. Kuru göz alanının incili diyorlar. Detaylı bilgiler var ve The Ocular Surface de 2007 yılında çıktı. 17 dile çevrildi.
Londra’da 2007 yılında Meibom bez ile ilgili kuru göz alanında bir çalışma grubu kuruldu. 
Gözyaşı lipid, su ve en altta musin karışımıdır. Bir gözyaşı içindeki yağlar, meibom bezlerden salgılanır. O konu ile ilgili tetkik ve tedaviler olsun. Ortak bir karar yoktu. Çalışmaya başlayan grup 2007 yılında başladı, 2011 yılında IOVS’de yayınlandı. Haziran 2013 den itibaren IOVS in kuru göz, alerji ve ön segment alanında editörlüğünde seçildim. Türkiye’den de bu alanlar da bir çok yayını bu dergide görmek isterim.

Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? 
Bir göz hekiminin mutlaka sanat ile uğraşması ve dil eğitimi alması gerekir. İngilizce Time, Newsweek, CNN ve BBC izlerim. 
Okuduğum Kolejden Kıvılcım Kamgözen hocamızın aşıladığı bir alışkanlık vardı; her hafta İngilizce kitap okurduk. Jane Austen, Thomas Hardy, ve son zamanlarda akıcı olduğundan Dan Brown gibi yazarların, yabancı dilde kitapları okunmalı. 

Japonya’da hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Japonya’da hekimlik yapmanın en sıkıntılı yönü, dildir. Japonca dil sınavını geçmek çok zor. Japonya ya geldiğimde Kobe üniversitesinde 1 yıl boyunca her gün, sonrasında haftada 3 gün ders almıştım. 4 senemi aldı. Haftada 2 gün akşam okuluna gittim. Japonca gazete okumak ve bilimsel yayınları takip etmeyi başardım. 


Japonya’da Kalp Kırmak Bedel Ödetir 
Sabır gerekiyor, Japoncada saygı seviyeleri farklı. Hocalarınla ve imparator ailesi ile hitap farklı şekilde oluyor. Bu insanın üzerine büyük stres yüklüyor. Japonya’nın belli bir dini yok, Japonya’nın dini ahlaktır. Son derece ahlaklı bir toplum ve saygılı olup çevrendeki kimseyi kırmamak temel kuraldır. Çevrendeki birini kırdığında kanunen bir bedel ödeniyor. Buna “isharyo” deniyor. Kalbimi kırdı diye biri sizi mahkemeye verebilir. Hatta ironik bir yönü de var. Gecenler de TV’de izledim; nişanlısının cimri olduğunu gerekçisiyle, “Kalbini kırmadan bu bedeli ödemeden ayrılabilir miyim?” diye soruyor.
Afetlerin sık yaşandığı bir ülke. Bunlara hazır olmak gerekli. En zor durumlarda bile Japonya’da tanımadığınız insanlar size yardım ediyor. 

Türkiye’de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Bu durum kimler için daha uygundur?
Türkiye tıbbi eğitim açısından iyi durumda. Hacettepe’de Pediatrik enfeksiyondan Prof. Dr. Güler Kanra hocamız, Dahiliyeden Hasan Telatar hocamız, Emin Kansu ve Tülay Kansu hocalarımız, bizi o kadar iyi yetiştirmişler ki, 24 yıl sonra TUS’u geçtim. 24 yıl geçmiş olmasına rağmen, o bilgileri canlandırmak zor olmadı.. Bizim hocalarımız dünya çapında. 

Türkiye’ye yılda bir kez geliyorum. Oftalmoloji kongresine katılıyorum. Bir memnuniyetsizlik var ancak şu anki üniversitelerimizin durumunu bilmiyorum. İçinde yaşamadığım için bilemiyorum. Kendisini geliştirmek isteyenlerin, belirli sureyle yurt dışında eğitim almanın gerekli olduğunu düşünürüm. Japonya da ben de varım. Araştırma yapmak isteyen oftalmologlarımız her zaman gelebilirler.

Japonya’da hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye’ye göre ne gibi farkları var?
Japonya atom bombasını yaşamış tek ülkedir. Japonlar göz ve cilt alerjisine yatkınlar, astım görülme oranı fazla. ABD ve Türkiye’ye göre daha sık alerji hastaları rastlandığı için tedavisi açısından çok daha ileri durumda. Japonya’da Behçet hastalığı ve oto immun hastalıklar daha fazla. 
Hekime şiddet olayına 20 yıldır Japonya’dayım, 1 kez rastladım. Genç doktorlardan birine hasta yakını tarafından şiddet oldu. Ve sonra doktordan özür dilediler. Hastalar çok saygılı olurlar. Üç yaşındaki çocukları bile gelse eğilerek Japon selamı ile saygı gösterir. 

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konuları nelerdir?
Temel olarak yaptığım çalışmam hızlı yaşlanan bir fare modelim var. Belli enzimleri bloke ettiğimiz bir fare türü. Hızlı yaşlandığı içinde, çok fazla kuru göz görülen bir model. 
Ayrıca IPS kök hücrelerinden gözyaşı bezini geliştirmeye çalışıyoruz. 

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Keio Üniversitesinde Tetsuya Kawakita ve Yoko Ogawa ile birlikte yürütülen bir çalışma. 

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Haftanın 2 günü Keio’dayım. 3 günü de Ichikawa Hastanesindeyim. Sabah 9’da güne başlarım, maillerimi okurum sonra, bilimsel araştırma ile ilgili toplantı yapılır. 
Araştırmam için birçok konuda çalışıyorum. Perşembe günleri polikliniğe gidip hastalara bakıyoruz. Akşam çalışma toplantıları oluyor. İş günü çok uzun, sonra birlikte yemeğe gidiyoruz. Japonlar o şekilde sosyal oluyorlar. Gün içinde oluşan stresleri birlikte yenilen neşeli aksam yemeklerinde atıyoruz. Klinik olarak büyük bir aile gibiyiz. 
Zamanımın büyük kısmı araştırmalarla geçiyor. Hafta da bir gün poliklinik yapıyorum. 

Yorum bırakın

MARYLAND ÜNİVERSİTESİ’NDE YÜKSEK RİSKLİ GEBELİKLERDE FETAL KARDİYOLOJİ BÖLÜMÜNÜ KURAN VE ABD’DE İLK KEZ ILK TRIMESTER‘DE KALP ANOMALİLİLERİNİN TANISINDA RUTİN TARAMA YAPAN YRD. DOÇ. DR. ŞİFA TURAN

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLERİ VE BAŞARI ÖYKÜLERİ

Amerika’da Fetal Kardiyoloji alanında bölüm kuran ve yeni uygulamalar geliştiren Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum Anabilim Dalı Perinatoloji Bölümünden Yrd. Doç. Dr. Şifa Turan, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili genç meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.


Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi Perinatoloji bölümünde “Fetal Kardiyoloji” bölümünü kuran ve Amerika’da ilk trimesterde Eko’yu konjenital kalp hastalıklarının taranmasını 4 boyutlu ultrasound kullanarak yapan ilk merkez haline getiren Yrd. Doç. Dr. Şifa Turan,  üniversitedeki akademik kariyerinin yanında “American Registry of Diagnostic Sonography“ kuruluşunda, Amerika’daki fetal eko standartlarını belirleyen komitede görev alıyor. Yrd. Doç. Dr. Turan, Tıp fakültesinde Anatomi Anabilim Dalında Kalp Embriyolojisi derslerinden, Kadın Doğum Bölümü’nde de Kadın Doğum ve Perinatoloji yan dal yapan asistanların bu konudaki didaktik ve pratik eğitiminden sorumlu. Yrd. Doç. Dr. Turan, çalışmaları, bulunduğu farklı ülkelerdeki eğitim sistemleri ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini DSA’ya anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Benim branşım perinatoloji yani yüksek riskli gebelikler. Buna ek olarak Fetal Kardiyoloji özel ilgi alanım ve daha çok çalışmalarımı yaptığım bir yan dal diyebilrim.   Fetal kardiyoloji aslında Kadın Doğum Anabilim dalında, perinatloji yan dalında yeni bir branş. Bugüne kadar fetal kalp hastalıkların tanısı ile daha çok pediatrik kardiyologlar ilgilenmiş. Ama teknolojinin ilerlemesi ile fetal ultraosund’un prenatal tanıda yaygın olarak kullanılması, fetüsün çok erken dönemde perinatologlar tarafından değerlendirme imkanının gelişmesi sayesinde fetal kalp hastalıklarının tanınması günümüzde yavaş yavaş perinatologların işi olamaya doğru gidiyor diyebiliriz.

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Konjenital kalp hastalığı olan fetüslerin tanısı ve tedavisi esas ilgi alanım. Konjenital kalp hastalıkları fetal anomaliler içerisinde en yüksek insidansa sahip. Yaklaşık 7/1000 oranın da gözükmekte. En önemli anomalilerin başında sol kalp hipoplazisi (HLH),  büyük arterlerin transpozisyonu (TGA). Çift çıkışlı sağ ventrikül ( DORV) , konotrunkal anomaliler, aort ve pulmoner stenoz, ventriküler ve atriyal septal defektler gelmekte.

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Konjenital kalp defektleri fetal ultrasound sırasında teşhis edilebilir. Bu defektler kendilerini farklı zamanlarda farklı şekillerde belli edebilir. Örneğin ilk trimesterde yani 12. haftada yapılan sonografide fetüsün ense kalınlığı dediğimiz Nukal kalınlığın artmış olarak ölçülmesi özellikle de 3.5 mm üzerinde olması o gebelikte konjenital kalp defekti riskini ciddi oranda artırır. Bu tip hasta grubuna ilk trimester de fetal eko yaparak, kalpteki 4 odacık ve ana damar çıkışlarının gösterilmesi mutlaka gerekmektedir. Eğer birinci trimester de değil de hasta size ikinci trimesterde gelmişse rutin yapılan sonografide kalp anomalileri farkedilebilir ve eğer bilir kişi tarafindan eko yapılırsa tam olarak tanısı konulabilir. Konulan bazı konjenital  defekt tanıları örneğin “ Aort Stenozu”, ” Pulmoner stenoz” gibi sorunlar intrauterin olarak balonla dilatate edilip, anomalinin ilerlemesine fetusun tek ventrikül onarıma girmesine engel olunabilir veya tek ventrikülle sonuçlanan anomalilerde özellikle de sol kalp hipoplazisinde sağ atriyumdan doku alınarak operasyonda kullanılmak üzere stem cell transplantasyonu gerçekleştirip dominant ventrikül olması gerek sağ ventrikülün stem cell transplantasyonu ile ejeksiyon fraksiyonunun ciddi oranda artması ve yeni doğanını geçireceği 3 aşamalı, yüksek mortalite ile sonuclanan  ( ortalama %40); Norwood operasyonun başarı oranın artması bile sağlanabilir.

Bu hastalığın Dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
Konjenital kalp hastalıkları konjenital anomaliler içerisinde en sik insidansı olan grup. Görülme sıklığı yaklaşık 7/1000.  Risk faktörlerine bakacak olursak maternal, fetal ve çevresel faktörler olarak genel anlamda 3’e ayrılabilir. Maternal fakörlerden maternal diyabet buna sebep olan hastalıkların başında geliyor. Ama yüzde 75 konjenital kalp hastalıkları da düşük riskli popülasyonda görüldüğü için düşük riskli hastaların bile taranması en sık görülen konjenital anomalinin tanınmasında büyük rol almakta. Bu nedenle düşük riskli hasta grubunun da taranması daha çok konjenital kalp anomalisinin in-utero tanısında önemli.


Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
23 Mayıs 1971’de Kıbrıs’ta doğdum. İlköğrenimimi ve liseyi Kıbrıs’ta bitirdim. Üniversite eğitimime lise sonrası kazandığım bursla Sovyetler Birliğinde başladım. İlk yıl Ukrayna’da Lvov Ivana Franko devlet üniversitesinde Rusça öğrendim. Daha sonra Kiev Tıp fakültesinde tıp eğitimime başladım. Tıp fakültesi ikinci sınıftan sonra eğitimime İstanbul Tıp fakültesinde devam ettim. Süleymaniye Doğum Evin’de Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanlığı üzerine ihtisas yaptım. İhtisas sonrası bir yıl genel kadın doğumcu olarak çalıştıktan sonra üst ihtisas yapmak için İngiltere’ye gittim. King’s College Hospital, Harris Birthright araştırma merkezinde 3 yıl “Fetal Tıp“ dalında üst ihtisas yaptım. İngiltere’den sonra Amerika’da Yale Üniversitesinde Perinatoloji bölümünde çalıştıktan sonra, Maryland Üniversitesi Tıp fakültesinde Yardımcı Doçent olarak çalışmaya başladım. Burada Perinatoloji bölümünde “Fetal Kardioloji “ bölümünü kurdum. Özellikle de ilk trimester Eko’yu konjenital kalp hastalıkların taranmasında rutin hale getirdim. Bunu kolaylaştırıp daha yaygın uygulanabilirliğini sağlamak için 4 boyutlu ultrasound kullanarak tarama tekniğini standardize ettim. Şu anda Amerika’da ilk trimesterde bu teknikle konjenital kalp hastalıkların taramasını yapan ilk merkez haline geldik. Üniversitedeki akademik kariyerimin yanında “Amerikan Registry of Diagnostic Sonography“ kuruluşunda,  Amerika’daki fetal eko standartlarını belirleyen komitede görev almaktayım. Buradaki Tıp fakültesinde Anatomi Anabilim Dalında Kalp Embriyolojisi derslerinden, kadın doğum bölümünde de kadın doğum ve perinatoloji yan dal yapan asistanların bu konudaki didaktik ve pratik eğitiminden sorumluyum.

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
İlkokul ve Lise eğitimimi Kıbrıs’ta, Tıp fakültesi eğitimi İstanbul’da Çapa Tıp Fakültesinde tamamladım. Kadın hastalıkları ve Doğum uzmanlığımı Süleymaniye Doğumevi, İstanbul’da 2000 yılında bitirdikten sonra, iki yıla yakın Acıbadem Sağlık Grubu’nda Kadın Doğum uzmani olarak çalıştım. 2002-2005 yılları arasında King’s College, Harris Birthright Research Center’de perinatoloji yan dal uzmanlığı yaptım. 2005 de Amerika’ya yerleştim. 2005-2006’da Yale School of Medicine’da, 2006 yılından bu yana da University of Maryland School of Medicine görevimi sürdürmekteyim.  2009’dan bu yana da University of Maryland School of Medicinda Kadın Doğumda Yardımcı Doçent olarak çalışmaktayım.

Eğitim aldığınız kurumların  bulunduğunuz mevcut konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
King’s Collage Hospital, Harris Birthright araştırma merkezi dünyada fetal tıp konusunda sanırım ilk sırada yer alıyor. Bu merkezde üç yıl yan dal yaparak bu konuda deneyim kazanmam, Amerika’da Yale Üniversitesi Tıp Fakültesinde de çalışmama olanak sağladı. Orada da çok değerli perinatologlarla çalışıp çalışmalar yapmam, bana özellikle Amerika’da çok yaygın olmayan, ama Avrupa’da daha sıklıkla uygulanan ilk trimester fetal ekonun şu anda çalıştığım kurumda Maryland Üniversitesi ıip Fakultesi, Kadın Doğum Anabilim dalında perinatolojinin bir yan dalı olarak” fetal kardiyoloji” bölümünü kurmamı sağladı. Şu anda çalıştığım kurum benim özel ilgi alanım olan 3-4 boyutlu ultrasound ile fetal ekonun yaygın olarak kullanabilmemi ve bu konuda araştırmalarıma devam etmemi sağladı. Ayrıca bu kurumdakideneyimlerim ve gelistirigidim teknik sayesindeAmerika’nın diğer eyaletlerinde, gerekli ekspertizin olmadığı hastanelerde bir çok farklı kurum tarifinden 3-4 boyutlu USG ile görüntülerin alınıp, telemedicine sistemi online olarak bilir kişiye gönderilmesine neden oldu.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Fetal kardiyoloji,  teknolojinin gelişmesi ile günümüzde çok popüler bir branş.  Konjenital kalp hastalıklarının prenatal tanısı gittikçe ciddi oranda artıyor. Sanırım iki ülke arasındaki en önemli fark, Amerika’daki aileler herhangi bir konjenital hastalığı olan fetüsü dünyaya getirme eğilimindeler. Oysa Türkiye’de aileler bu tip problemlerle karşılaştıkları zaman daha çok terminasyon seçeneğini seçerler. Türkiye deki konjenital kalp hastalığı ile doğan bebeklerinin çoğunun tanısının prenatal dönemde değil de postnatal dönemde konulduğu kanısındayım. Dolayısı ile hem geç dönemde terminasyonu ve beraberinde getireceği komplikasyonları minimuma indirmek için ilk trimesterde erken taninin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Burada aileler bu çocukları dünyaya getirdikleri taktirde ciddi olarak manevi ve maddi destek ile karşılaşmaktadırlar. Oysa Türkiye’de bu durum daha çok ailenin bireysel çabalarına bağlı kalmaktadır. Bu çocukların okul cağında özel olarak gidebilecekleri bir eğitim sistemi de bulunmamaktadır. Bu sebeplerden dolayı burada konjenital kalp hastalıklarını daha sıklıkla görüp gebelik süresinde takip etme imkanımız sanırım Türkiye’den daha fazla sayıda olabilir.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu, ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Sanırım daha çok araştırmaya yönelik ve araştırmaların ışığında elde edilen sonuçların neticesinde bir yol izleniyor daha çok burada. Genelde de genel bir konsensüs oluşuyor ve hekimler o genel, standartize edilmiş tedavi yöntemlerini kullanıyor. Türkiye’deki kurumlarda ise daha çok hekimin kendi kendine, kendi deneyimleri ile elde ettiği bir pratik uygulama var. Daha farklı olması için de gereken yaptırımlar henüz yok. Onun dışında pratik uygulamada çok da büyük farklılıklar olduğunu zannetmiyorum.


Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Öğrendikleri her şeyi sorgulamayı öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Neden ve nasıl olmuş sorularını sık sık sormalarını. Birkaç kaynaktan okuyarak merak ettikleri soruları öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Ezbere yönelik eğitim sisteminden çıkıp daha araştırmacı bir yapıya sahip olmanın yollarını aramalarını tavsiye ediyorum.
12. haftada kalbin normal ya da anormal anatomisini gösteren teknik.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Ben daha çok kendi alanımla ilgili dergileri takip ediyorum.
1)      Ultrasound Journal of Obstetrics and Gynecology
2)      Pediatric Cardiology
3)      American journal of Obstetrics and Gynecology
4)      New England Journal

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz internet sitesi nedir?


Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
1)Textbook of Fetal Cardiology ( L. ALLEN )
2) Fetal Cardiovascular Imaging : A Disease based appraoch ( J.Raychik, Z.Tian)
3) A Practical Guide to Fetal Echocardiography: Normal and Abnormal Hearts (Abuhamad)
4) Fetal Echocardiography: A Practical Guide ( L Allan )

Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Tıp fakültesi eğitiminiz dışında tüm eğitiminizi tekrarlamanız gerekiyor. En azından Kadın Doğum dalında. Buradaki sisteme Türkiye’den mezun olan bir doktor olarak girmeniz de zaman alabiliyor. Bunun için çalıştığınız ortamlarda belki de herkesten daha fazla çalışıp kendinizi ispat etmeniz gerekebilir çoğu zaman.

Türkiye’de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de tıbbın durumu, genel olarak hekimlerimizin yaklaşımını son derece iyi buluyorum. Eğer hayatlarını Türkiye’de kendi ülkelerinde geçireceklerine eminlerse ülke dışında tahsil yapmaları çok da gerekmemektedir. Ama gelip görmelerini belli bir dönem kendi konuları ile ilgili bir kurumda yurt dışında zaman geçirmelerini ileride kendilerini geliştirme imkanı sunması acısından tavsiye ediyorum.

ABD’deki hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye’ye göre ne gibi farkları vardır?
Hasta popülasyonu çok farklı. Burada çok fazla obez ve kötü beslenme alışkanlığı olan bir hasta grubu ile çalışıyoruz. Dolayısı ile bu grup hastada her türlü komplikasyon çıkma olasılığı daha yüksek.


ABD’deki kurumların yabancı doktorlara ve özellikle Türklere karşı özel bir tutumu var mıdır?
Bence bu konuda dürüst olmak gerekirse hem Avrupa’da hem de Amerika’da çalışan bir hekim olarak dünyanın neresine giderseniz gidin, Türk olduğunuz için değil de sadece başka bir eğitim sisteminden geldiğiniz için, yaklaşımda ilk başta farklılıklar mutlaka olur. Kendinizi ispat ettikten sonra çok önemli farkların olmadığı kanısındayım. Bunun içinde hem efor hem de zaman gerekli sadece.

ABD’deki ünlü tıp kurumlarına / hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Çok kompetitif olmasına rağmen mümkündür. Sadece ne istediğinizi bilmeniz ve isteğinizde kararlı olmanız gerekmektedir.

ABD’de Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Burada kendi aramızda iyi bir dayanışma olduğunu düşünüyorum. Genelde sistem maddi olarak kimseyi çatıştırmadığı için birbirimize her konuda her zaman rahatlıkla destek olabiliyoruz.
ABD’de Türk hekimlerin orası diğer yabancı hekimlerle karşılaştırıldığında ne durumdadır?
Avrupa’da oran az. Amerika’da Türk hekimlerinin oranı diğer yabancı hekimlerle kıyaslandığında sanırım eşdeğer durumdadır.

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konusu nelerdir?
Konjenital kalp hastalıkların erken tanısı ve Konjenital kalp hastalıkları olan fetüslerin intrauterine beyin gelişimi.

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum Anabilim Dalında araştırmalarımı sürdürmekteyim. Ekibimde iki perinatolog, beş ultrasound teknisyeni ve bir tane araştırmacı hemşire bulunmaktadır.

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Genelde konjenital kalp problemi olan hastalar kliniğimizde her iki hafta da bir fetal eko ile takip edilir.  Bu fetüslerin beyin gelişimi de yakin bir şekilde USG ile longitudinal olarak monitorize edilir.  Yılda bu problemle bize başvuran hasta sayısı refere merkez olduğumuzdan dolayı çok fazla olduğu için genellikle günümüz yeni hasta kabul etmek onları değerlendirip takip protokolü hazırlamakla ve mevcut hastaların takibini yapıp onların tüm ekibin hazır olduğu bir günde doğumlarını gerçekleştirmekle geçiyor.

Yorum bırakın

AKCİĞER NAKLİ İLE İLGİLİ YAPTIĞI BİLİMSEL ÇALIŞMALARLA BAŞARILI OPERASYONLARA İMZA ATAN İSVİÇRE ZÜRIH ÜNIVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ GÖĞÜS CERRAHİSİ KLİNİĞİNDEN DOÇ. DR. İLHAN İNCİ

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ

Akciğer transplantasyonu ile ilgili hem deneysel araştırmalar yapan hem de yaptığı başarılı operasyonlar ile  çok değerli bilimsel çalışmalara imza atan İsviçre Zürih Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinden Doç. Dr. İlhan İnci, İsviçre Zürih’de çalıştığı klinikten deneyimlerine dair genç meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Ülkemizde ve İsviçre’de verilen tıp eğitimi arasında kıyaslama yaparak, ülkemizde çok iyi hekimler yetiştirildiğini belirten Doç. Dr. İlhan İnci, “Türkiye’de tıbbın durumu, hem teknolojik hem de lojistik bakımdan pek çok ülkeye göre iyi bir durumda” dedi. Türkiye’de hedeflenen aile hekimliği uygulamasının da yaygınlaşmasıyla sağlık alanında hizmet kalitesinin yükselebileceğini vurgulayan Doç. Dr. İnci, İsviçre’deki sağlık hizmeti, yaşam koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Esra Öz’e anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Ben göğüs cerrahisi uzmanıyım, akciğer, plevra ve thorax (göğüs kafesinin) ile ilgili olan cerrahi hastalıkları üzerine çalışıyorum.

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Akciger ve plevra zarının cerrahi tedavisini gerektiren hastalıklar; Örneğin: akciğer kanseri, plevra zarı kanseri (mezotelioma), cerrahi gerektiren enfeksiyöz hastalıklar ( bronsiektazi, tüberküloz) ve thorax ile ilgili cerrahi gerektiren şekil bozuklukları (pectus carinatum ve pectus excavatum) ve thorax travmaları da bizim tedavi alanımıza girmektedir. Son 6 yıldırda akciğer transplantasyonu yapmaktayım. Şu anda deneysel alanda aktif olarak çalıştığım konu; akciğer transplantasyonu yapmadan önce bu değerli organı optimal bir şekilde nasıl koruyabilir ve nasıl en az hasarla hastaya nakil edebiliriz? Şu anda bu konuda devam eden ve bu  alana gerçekten ışık tutacak çalışmaların sürdüğünü size sevinerek söylemek isterim. 

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?Hemoptizi ve öksürük şikayetleri ile geldiğinde hele öyküsünde bir de sigara kullanım öyküsü var ise akla ilk gelen tanı tabiiki akciğer kanseri olmakta ve bazen cerrahi olarak bile geç kalınmaktadır. Bazen bu şikayetlerin ikisi bile bir arada bulunmadan da hasta bize gelmekte ve kanser tanısı almaktadır. Cerrahi sonrası prognozları hastalığın tipi ve evresi gibi pekçok faktöre bağlıdır.

Bunun yanında yine öksürük ile gelen bir kişide ampiyem ve akciğer kist hidatiği Türkiye`deki kadar sıkça olmasa da çalıştığım klinikte karsılaştığımız hastalıklar arasında yer almaktadır. Bu hastalar cerrahi tedavi sonrası tam olarak sağlıklarına kavuşabilmektedirler.

Yine genç hastalar göğüs ağrısı nedeni ile bize başvurduklarında normal akciğer grafisi ve oskültasyon ile pnemothorax tanısı konmakta ve tedavi hastaya göre düzenlenmektedir.
Bu hastalıkların cerrahi tedavisi yeninde ayrıca akciğer transplantasyonu ünitesinde multidisipliner bir ekiple beraber akciğer transplantasyonundan sorumlu hekim olarak Ana Bilim Dalı Başkanımız Prof. Dr. Walter Weder ile birlikte çalışıyorum. Bu grupta daha çok; kistik fibrozis, amfizem (kronik obstrüktif akciğer hastalığı), idiopatik pulmoner fibrozis ve sarkoidozis tanısı almış ve de transplantasyon programına dahil edilmiş hastalarımız var. Bu tanıyı almış hastalar transplantasyon programı çerçevesinde en son bizim ünitemize gelerek kendilerine uygun akciğerin çıkmasını beklemektedirler.

Bu hastalığın  dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
Akciğer kanseri bugün tüm dünyada ve Türkiye‘de birinci sırada yer alan kanser  türündendir. Yine akciğer kist hidatiği, ampiyem ve mezotelyoma Türkiye‘de en sık karşılaştığımız hastalıklar arasında yer almaktadır.

Çalıştığım klinikte izlediğimiz transplantasyona aday hasta grupları Türkiye`de de sıkça karsılaştığımız hastalıklardır.  Yine ülkemizde akciğer transplantasyonu alanında yapılan ameliyatlarında çok başarılı olduğunu duymaktayım ve bu konuda emek veren değerli arkadaşlarıma başarılarının devamını dilemekteyim.


Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
6 Şubat 1964 tarihinde Eskisehir’in Sivrihisar ilçesinde doğdum. Tıp Fakültesi ve uzmanlık eğitimim dahil tüm ögrenimimi Türkiye‘de tamamladım. 2005 yılından beri Isviçre  Zürih Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde Doçent  olarak calışmaktayım.

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? 

İlkokul eğitimimi Batman‘da, ortaokul öğrenimimin bir kısmını Diyarbakır Anadolu Lisesi, diğer bölümünü lise eğitimim ile beraber Izmir Bornova Anadolu Lisesi‘nde tamamladım. 1988 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdikten sonra 1989 yılında TUS ile Diyarbakir Tıp Fakültesi Göğüs Kalp Damar Cerrahisi Bölümüne asistan olarak girdim. Buradan uzmanlığımı aldıktan sonra aynı Üniversitede 4 yıl akademik kadroda uzman ve yardımcı doçent olarak çalıştım. Daha sonra Eylül 1997‘de Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesinde Gögüs Cerrahisi Ana Bilim Dalı‘nı kurdum. 1999-2001 yılları arası Zürih Üniversitesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde  research fellow, akciğer transplantasyonu üzerinde deneysel çalışmalar yaptım. 2001 yılında Türkiye’ye döndükten sonra 2002 tarihinde Doçent unvanımı aldım ve 2005 yılına kadar Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim üyesi ve bölüm başkanı olarak görevimi sürdürdüm.


Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Türkiye’de eğitim aldığım ve çalıştığım tüm kurumların benim bugün burada bulunduğum pozisyona olan katkıları tabi ki göz ardı edilemez. Bu katkılar benim kişisel çabamı bütünledi. 2001 yılında Türkiye’ye döndükten sonra aslında amacım burada edindiğim bilgi ve deneyimi ülkeme taşımaktı. Ancak amaçladığım ve hayal ettiğim bu görevi uygulamaya geçirmekte bir takım engellerle karsılaştığım anda Zürih Üniversitesi’ndeki Sayın Hocam Prof. Dr. Walter Weder’den Zürih’e geri dönmek icin davet aldım ve 2005 yılında tekrar buraya dönerek görevime başladım.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve Isviçre’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Göğüs cerrahisi ile ilgili hastalıkların tedavisi yanında, akciğer transplantasyonundan sorumlu öğretim üyesi olarak çalışmaktayım. Türkiye’de de akciğer transplantasyonu ile ilgili sevindirici haberleri hem medya hem de meslektaşlarım aracılığı ile takip etmekteyim. Bu dalda çalışmak ve başarılı olmak için gerekli olmazsa olmaz 3 öğe: üst düzey özveri, üst düzey eğitimli bir takım ve finansal destek.

http://en.wikipedia.org  

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Ülkemizdeki tıbbi eğitim ve pratik açısından buradaki kurumlar ile karşılaştırma yapıldığında, bizim çok iyi hekimler olarak yetiştirildiğimiz konusunda şüphe yoktur. Şu anda Türkiye’de hedeflenen aile hekimi uygulaması yaygınlaştıkça sağlanan sağlık hizmetleri kalitesinin de yükseleceği bir gerçektir.

Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Benim genç meslektaşlarıma önerim, bu meslek yeterince zor ve özveri isteyen bir meslek. Kimsenin tesiri altında kalmadan kesin ve net olarak, ne yapmak istediklerini bilmeleri ve bu yaptıklarından mutlaka zevk almaları!

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Takip ettiğim bilimsel dergiler: Journal of Heart and Lung Transplantation, Transplantation, Transplant International, Annals of Thoracic Surgery, Jounal of Thoracic and Cardiovascular Surgery, Chest, European Jornal of Cardiothoracic Surgery

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
CTS-Net, Pub-Med

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Textbook olarak General Thoracic Surgery (Editör: Shields TW).

Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri?
 Çalıştıkları konulardaki temel ve text-bookları okumalarını tavsiye ederim.

Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?

İnsanın hangi meslekten olursa olsun kendi anadili ve kültüründen farklı bir ülkede yaşaması ve çalışması bence en büyük zorluklardan birisidir. Özellikle cerrahi bir branşta çalışıyorsanız işiniz daha da zordur çünkü kendinizi kabul ettirmek zorundasınızdır.


Türkiye’de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de tıbbın durumu, hem teknolojik hem de lojistik bakımdan pek çok ülkeye göre iyi bir durumda. Yurt dışında tahsil almak konusuna gelince, kişi yurt dışında sürekli çalışacak ise, bu eğitim gerekli ve kişiye büyük bir avantaj sağlar. Ancak kişinin özellikle araştırma alanında bilgi ve deneyimlerini arttırması açısından yurt dışında eğitim veren merkezlerde, belirli sürelerde çalışmasının faydalı olacağı görüşündeyim.

İsviçre’deki hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye’ye göre ne gibi farkları vardır?

Benim branşımda bu merkezdeki hasta popülasyonu Türkiye ile aynı durumda. Tek fark akciğer transplantasyonu endikasyonu olan kistik fibrozis vakaları ile daha çok karşılaşıyor olmamdır. Ayrıca akciğer amfizemi nedeni ile volüm küçültücü cerrahi tedavi endikasyonu alan hastalarda diğer farklı hasta popülasyonunu oluşturmaktadır.


İsviçre’deki kurumların yabancı doktorlara karşı özel bir tutumu var mıdır?
Benim çalıştığım merkezde sizin ifade ettiğiniz şekilde herhangi farklı bir tutum yok.
 
İsviçre’deki ünlü tıp kurumlarına veya hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Eğer meslektaşlarım araştırma amaçlı belli bir konuda çalışmak isterlerse çalışmak istedikleri bölümün sorumlu hocası ile kontakt kurup belli bir zaman dilimi içinde burada çalışabilirler ancak, finansal olarak kendi olanaklarını kullanmaları gerekmektedir. Bu şekilde Türkiye’den de pek çok meslektaşımızın burada misafir konumunda çalıştığını ve kazandıkları deneyimlerini paylaşmak üzere Türkiye`ye geri döndüklerini belirtmek isterim.

İsviçre’deki Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Bu merkezde çalışan çok fazla Türk hekim yok. Az sayıda olan Türk meslektaşlarım ile de dayanışma içindeyiz.  

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konuları nelerdir?
Şu anda üzerinde çalışmakta olduğum araştırma konuları: Akciğer transplantasyonu sonrası primer graft disfonksiyonu, ex-vivo akciğer perfüzyonu ile marginal donor akciğerinin kullanılabilir hale getirilmesi, non-heart beating donor (donation after cardiac death).

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Bu çalışmaları Zürih Üniversitesi Tıp Fakültesi Cerrahi Araştırma Bölümünde Göğüs Cerrahisi kliniği adına yapmaktayım. Ekibimde bir veteriner, iki teknisyen ve üç tane araştırma görevlisi bulunuyor.

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Yapılacak projeye bağlı olarak deney hayvanı olarak genellikle domuzlarda çalışmaktayım, uyutulup deneysel ameliyathaneye getirilir. Daha sonra ekip olarak projeye uygun akış içinde deney tamamlanır. Bu işlem sabah 6.30’dan aksam 20.00-20.30’a kadar sürer.

Yorum bırakın

KURDUĞU SENDİKA İLE YABANCI HEKİMLERİN HAKLARINI KAZANMASINI SAĞLAYAN, AGMF YÖNETİCİSİ, TÜRK-FRANSIZ SAĞLIK VAKFI BAŞKANI VE PARİS BÖLGESİNDEKİ TEK TÜRK JİNEKOLOG OLAN DR. SERDAR DALKILIÇ

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ

Yabancı diplomalı doktorların tüm çalışma haklarını alabilmesi için 1997 yılında kurduğu sendika, Fransa’nın en büyük doktor sendikası haline gelen, yabancı doktorların tüm hakları elde etmesi için büyük mücadeleyi kazanan,  AGMF (Fransız Doktorlar Birliğinde) yönetici, Türk-Fransız Sağlık Vakfı Başkanı, Paris’te bulunan  Longjumeau Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum ve Pediatri kliniklerinin Bölüm Başkanı olan Dr. Serdar Dalkılıç, Fransa’da eğitim almak ve çalışmak isteyenlere rehber olacak bilgiler verdi.

Paris bölgesinde tek Türk jinekolog olan Longjumeau Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum ve Pediatri kliniklerinin Bölüm Başkanı ayrıca aynı hastanenin yöneticisi olan Dr. Serdar Dalkılıç, yabancı diplomalı doktorların tüm çalışma haklarını alabilmek için başlattığı mücadele sonuç veriyor hem de Fransa’nın en büyük doktor sendikası haline geliyor.  AGMF (Fransız Doktorlar Birliğinde) yönetici olan Dr. Dalkılıç, Avrupa Doktorlar Federasyonu (FEMS)’te İstanbul Tabipler Odasının alınmasına katkıda bulunuyor, şimdilerde de KKTC Tabipler Odasının alınması için çalışmalarını sürdürüyor. Türk-Fransız Sağlık Vakfı Başkanı, olan Dr. Serdar Dalkılıç, Fransa’daki sağlık hizmeti, yaşam koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz? Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanıyım.  Uzmanlığımla ilgili tüm konularda teşhis ve tedavi uyguluyorum. Ancak kısırlık tedavisi konusunda da üst ihtisas yaptım. Öte yandan Paris bölgesinde tek Türk jinekolog olmam nedeniyle bazen hastalarımın başka konularda gelen şikâyetleriyle de ilgilenmek durumunda kalıyorum. Gastrit, ulser, romitizma ve benzeri gibi.

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Kısırlık sorunları batı dünyasında giderek artmakta olan bir sorun. Bunda kadınların giderek daha ileri yaşlarda çocuk sahibi olmaları, erkeklerinde sperm kalitesinin giderek düşmesi rol oynuyor. Fransa’da kadınların ortalama ilk çocuk sahibi olma yaşı 30’un üzerine çıktı. Erkeklerin sperm kalitesi ise son 40 yılık sperm bankası kayıtlarına göre yaklaşık yüzde 50 azaldı.
Kadınlar yaş ilerledikçe yumurtlama sorunlarıyla karşılaşıyorlar. Eğer erken menopoza girme gibi bir sorun yoksa elimizdeki modern ilaçlarla bunun çözümünü bulabiliyoruz. Erkeklerde sperm kalitesi düşük olursa aşılama ve benzeri yöntemlere başvurabiliyoruz. Türk hastalarda özellikle akraba evliliklerinden kaynaklanan sürekli düşük yapma sorunlarında ise bir takım özel tedaviler uygulayabiliyoruz.

Bu hastalığın dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
Fransa’da her altı çiftten biri kısırlık tedavisi için doktora başvuruyor. Bu oran giderek daha da artmakta. Türkiye’de bu oranın yüzde15 civarında olduğu söyleniyor.


Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Bursa Mustafakemalpaşa’da doğdum. İlköğrenimimi ve liseyi Ankara’da bitirdim. Üniversiteyi Bursa’da okudum. Üniversite üçüncü sınıfta öğrenimime bir sene ara verip, Paris’te Sorbonne Üniversitesinde Fransızca öğrendim. Tıp Fakültesini bitirdikten sonra da Paris’te Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanlığı üzerine ihtisas yaptım. Daha sonra endoskopik ve vajinal cerrahi, ultrason ve infertilite konuları üzerinde üst ihtisas yaptım.
Fransa’da yabancı diplomalı doktorların tüm çalışma haklarını alabilmesi için 1997 yılında bir sendika kurdum ve başkanlığını yaptım. Kısa zamanda bu sendika Fransa’nın en büyük doktor sendikası haline geldi ve 2 sene sonunda tüm haklarımızı elde ettik.
Daha sonra medikal kariyerime devam ederken sendikal ve politik çalışmalarımı da sürdürdüm.107 bin doktorun üyesi olduğu AGMF (Fransız Doktorlar Birliğinde) yöneticilik yapıyorum. Ayrıca Avrupa Doktorlar Federasyonu (FEMS)’te Fransa’yı temsil ediyorum. Bu bağlamda bu Federasyona İstanbul Tabipler Odasının alınmasına katkıda bulundum. Simdi de KKTC Tabipler Odasının alınması için çalışmalarımı sürdürüyorum.
Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Şu an çalıştığım hastane Paris’in Essonne bölgesindeki Longjumeau Hastanesi. Bu hastane bir bölge hastanesi olmakla birlikte hem üniversite öğrencilerine hem de ihtisas öğrencilerine eğitim vermektedir. Ben bu hastanenin Kadın hastalıkları ve doğum ve Pediatri kliniklerinin bölüm başkanıyım. Aynı zamanda 6 senedir bu hastanenin üç doktor yöneticisinden biriyim.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve Fransa’daki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Gerek Kadın Hastalıkları ve Doğum konusunda gerekse infertilite konusunda hem Türkiye hem de Fransa oldukça iyi seviyedeler. Ancak her iki ülkede de özellikle kısırlık tedavisi konusunda bir takım yasal sorunlar oluyor. Örneğin yumurta nakli tekniği Fransa’da mümkün olmakla birlikte yasal düzenleme o kadar zor ki, hastalar genellikle İspanya veya Belçika’ya gidip tedavi olmayı tercih ediyorlar.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlarla karşılaştırabilir misiniz?
Türkiye’de tıp fakültesini bitirdikten sonra hiç çalışmadım. O yüzden kurumlar arasında bir karşılaştırma yapmam pek mümkün değil. Bizim eğitim aldığımız dönemde öğrenci sayısı çok azdı, sadece 65 kişiydik. Hocalarımız da çok kaliteliydiler ve bizimle birebir ilgilenebiliyorlardı. Dolayısıyla o dönemde çok iyi bir eğitim aldığımızı düşünüyorum. Fransa’da gerek tıp fakültesi öğrencileri gerekse ihtisas öğrencileri daha otonomlar.
Gerek intörnlük döneminde gerekse ihtisas öğrenimi boyunca öğrenciler stajlarını 4 veya 6 aylık sürelerle kendileri seçiyorlar ve stajdan sonra staj gördükleri kliniklere not veriyorlar. Bu da öğretim veren kliniklerin öğretim kalitesini sürekli yüksek tutmasına neden oluyor.

Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
En az bir veya iki yabancı dili iyi konuşmalarını ve değişik ekollerde tıp mesleğinin nasıl icra edildiğini görmek, bilgi ve deneyimlerini artırmak için yabancı ülkelerde muhakkak bir süre çalışmalarını öneririm. Ayrıca branşlarıyla ilgili kongrelere düzenli bir biçimde katılmalarını, bilimsel yayınları da düzenli bir biçimde takip etmelerini öneririm.
Tıp Fakültesindeyken hocalarımızdan biri, “iyi doktor olmanın sadece iyi mesleki bilgiyle olmayacağını” söylemişti. Ben de iyi bir doktor olmak için Tıp dışındaki konularla da ilgilenmelerini, dünyaya, değişik düşüncelere, değişik alanlara açık olmalarını öneriyorum.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
American Journal of Obstetrics and Gynecology, Fertility and Sterility, Journal de Gynécologie et Obstétrique, Ultrasound in Obstetrics&Gynecology



Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Le Quotidien du Médecin, CNGOF, CFEF

Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Fransa’da ve tüm Avrupa’da doktorluk yapmak için en büyük sıkıntı tıp fakültesi diplomasının denkliğini alabilmek.

Bulunduğunuz ülkenin vatandaşı olmanız ya da bu ülkede ihtisas yapmış olmanız bu güçlüğü değiştirmiyor.Türkiye’de tıbbın durumu nedir?  Ülke dışında tahsil yapmak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de eskiden üniversite seçme sınavlarında en başarılı öğrenciler tıp fakültelerini tercih ederlerdi. Hala öyle midir, bilmiyorum. Ancak hem Türkiye’de hem de dünyanın her yerinde çok iyi Türk doktorlar var. Türkiye dünyanın tıp alanında en ileri ülkelerinde bulunan teknolojiye sahip ve mevzuat sorunu olmadığı zaman hemen tüm teknikleri kullanabiliyor. Sağlık sisteminde son yıllarda yapılan reformlar benim dışarıdan gördüğüm kadarıyla, halkı memnun etmiş. Ancak doktor arkadaşlarımız özel sektörde olsun, devlet sektöründe olsun durumlarından oldukça şikâyetçi. Oysa doktorların mesleklerini gerçekten iyi icra edebilmeleri için hem tedavi ettikleri insanlar hem de devlet tarafından sevgi ve saygı görmeleri gereklidir.
65 milyonlu Fransa’da yaklaşık 220 bin doktor var ve Fransa’da hala doktor açığı olduğundan bahsediliyor. Buna karşılık 75 milyon nüfuslu Türkiye’de sadece 110 bin doktor hizmet veriyor. Bu da Türkiye’de doktorların ne kadar büyük bir özveriyle çalıştığını gösteriyor.
Buna rağmen yapılan anketlerde halkın doktorlara pek güvenmediği ve doktorların taleplerine pek destek olmadığı görülüyor. Doktorların imajının iyileştirilmesi hem doktorlar hem de onların tedavi edecekleri kişiler yani toplum açısından iyi olacaktır. Ben bu konuda medyaya da büyük görev düştüğünü düşünüyorum.

Fransa’daki hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye’ye göre ne gibi farkları vardır?
Fransa’da popülasyon Türkiye’ye göre daha yaşlı. O yüzden Fransa’da “Gériatrie” (geriatri) denilen, yaşlıların sağlık sorunlarıyla ilgilenen dal giderek daha yaygınlaşıyor ve hastanelerde kendilerine daha fazla yer buluyor. Doğurganlık oranı açısından Fransa Avrupa’nın diğer ülkelerine göre oldukça iyi. Bu oran Fransa’da 2 civarında yani nüfus artmıyor ama azalmıyor da. Türkiye’de ise bu oran 2,43 civarında yani OECD ülkeleri içinde Türkiye nüfusu hala en fazla artan ülke.

Fransa’da kurumların yabancı doktorlara ve özellikle Türklere karşı özel bir tutumu var mıdır?
Yabancı doktorlar Fransa’da 1996 yılına kadar ancak yardımcı doktor statüsünde çalışabiliyorlardı. Ben 1995 yılında ihtisasımı tamamladıktan sonra özel nedenlerden dolayı Fransa’da kalmak istedim. Fransa’da o zaman yaklaşık 8 bin yabancı diplomalı doktor çalışıyordu ve bunların pek çoğu Kuzey Afrika ya da Kara Afrika’dan eski Fransız kolonilerinden gelen doktorlar ve Orta Doğu’dan Lübnan ve Suriye’den ve Latin Amerika’dan gelen doktorlardı. Yardımcı doktor statüsünde çalışıyor ve hemşirelerden daha az maaş alıyorlardı. Türk doktorların sayısı ise ihtisas yapanlar dışında 20’yi geçmiyordu.
Fransa’da kalmaya karar verdikten sonra toplam 17 doktor arkadaşımla ki bunların 4’ü Türk idi, bir sendika (SNPAC) kurduk. Kısa sürede, o zamanlar yeni kullanılmaya başlayan internet sayesinde Fransa’nın tüm bölgelerindeki yabancı diplomalı doktorlara ulaşabildik ve Sendikamızı Fransa’nın en büyük doktor sendikası düzeyine getirdik. Medyayı da arkamıza alarak yaptığımız çeşitli eylemlerle, 1999 yılında Fransa’da tüm haklarımızı aldık.  Ancak doktor açığı devam ettiği için Fransa’ya çeşitli yollardan yabancı diplomalı doktorlar gelmeye devam etmekte. Federasyona (FPS) dönüşen sendikamız da onların haklarını almaları için mücadelesini sürdürüyor.
Yabancı diplomalı doktorlar diploma eşdeğerliğini aldıktan sonra mesleki kalitelerine göre değerlendiriliyorlar. Tabii ki kariyer yapmak yabancı diplomalı doktorlar açısından yerli doktorlara göre biraz daha zor. Türklere ve Türkiye’ye karşı son 5-10 sene içinde siyasetçilerin oy kaygısıyla körüklediği bir negatif önyargı gelişti. Ancak Fransa’da Türk toplumu nüfusu 500 bini geçti. İkinci ve üçüncü nesil çocuklarımızın oldukça çalıştıklarını görüyorum ve Fransız toplumunda hak edecekleri yeri alacaklarına inanıyorum.

Fransa’da ünlü tıp kurumlarına veya hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Fransa’ya ihtisas yapmak için iki yolla gelinebiliyor. Birincisi tüm ihtisası yapmak için bir yarışma sınavıyla başlanabilen DES sınavı. Bu sınava başvurular Türkiye’deki Fransız Elçilikleri aracılığı ile yapılabiliyor. Başvuru süresi 1- 31 Mart tarihleri arasında oluyor. Sınav başarılırsa ihtisas süresi boyunca asistanlar Fransız asistanlarının sahip olduğu tüm haklarla uzmanlık eğitimlerini alıyorlar.
İkinci yol ya Türkiye’de ihtisas yaparken bunun bir kısmını Fransa’da yapmak (DFMS) ya da ihtisası bitirdikten sonra bir süre Fransa’da yüksek ihtisas yapma yolu (DFMSA). Bu prosedürlerde sınav yok. Ancak adaylık için doktorun Türkiye’de bağlı bulunduğu üniversitenin iznini alması ve dosyasının Fransa’da Strasbourg Üniversitesi tarafından incelenip kabul edilmesi gerekiyor. Bu prosedüre başvurular her sene 15 Ocak’tan önce yapılıyor.

Fransa’daki Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Fransa’da yaklaşık 200 kadar Türk hekimi var. Bunların büyük kısmı öğrenimlerini Fransa’da yapmış doktorlar. Türkiye’den gelip henüz tüm haklarını alamamış hekim arkadaşlarımız da var.Paris’te ve Strasbourg’ta Türk hekimlerini bir araya getiren iki dernek var. Ayrıca kurucusu olduğum ve halen başkanlığını yaptığım Türk-Fransız Sağlık Vakfı sadece hekimlere değil tüm sağlık çalışanlarına açık. Türk-Fransız Sağlık Vakfı, Almanya, Avusturya, İngiltere, Hollanda ve Kuzey Kıbrıs’taki benzeri kurumlarla birlikte Avrupa Türk Sağlık Elemanları Federasyonunu (ATSEF) kurdu. ATSEF ilk toplantısını Viyana’da yaptıktan sonra, 2011 senesinde 14 Mart için Paris’te ilk Tıp Bayramı organizasyonunu düzenledi. Bu sene ise aynı organizasyon Londra’da yapıldı.

Yorum bırakın

HARVARD ÜNİVERSİTESİ’NDE PSİKİYATRİ VE HALK SAĞLIĞI EĞİTİMİ ALAN VE ALMANYA’DA KENDİ SAĞLIK MERKEZİNİ KURAN DOÇ. DR. ELİF CİNDİK

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ

Boston’daki Harvard Üniversitesi’nde doktorasını yapıp halk sağlığı uzmanlığı eğitimini alan Münih’te kendi psikiyatri muayenehanesini açan Psikiyatrist ve Psikoterapist Doç. Dr. Elif Duygu Cindik, Amerika ve Almanya’da eğitim almak ve çalışmak isteyenlere rehber olacak bilgiler verdi.
Almanya’nın Münih kentinde kendi sağlık merkezi ve psikiyatri muayenehanesi olan, Bavyera Entegrasyon Konseyi’nin üyesi olan Doç. Dr. Elif Cindik, Alman hükümetinin ulusal entegrasyon planına katkıda bulunarak göçmenlerin sağlığının gelişmesi için önerilerde bulunarak, projeler geliştiriyor. Bavyera Tabipler Odası’nda psikiyatri ve kültürler arası tedavi yöntemleri, göç ve sağlık üzerine meslektaşlarına eğitim verilmesini başlatan ve halen bu konuda danışmanlık yapan Cindik, Alman sağlık sisteminde göçmenlere sunulan hizmetlerin iyileştirilmesini savunuyor. Almanya, Amerika ve Türkiye’deki sağlık hizmeti, yaşam koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı.
Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Psikiyatri muayenehanemizde özellikle psikolojik sorunları, bunun yanı sıra ailevi sorunları olan hastalarımızı tedavi etmekte ve onlarla ilgilenmekteyiz. Hastalarımızın çoğu uyum bozuklukları, depresyon, korku, somatoform ve yeme bozuklukları, travma ve benzeri yaygın ruhsal sorunları ile muayenehanemize başvuruyor. Hastaların detaylı bir anamnez sürecinden sonra, psikolojik testler, gerekli laboratuar incelmeleri ve görüntüleme yöntemlerinden yararlanarak ruhsal ve bedensel muayenelerini merkezimizde gerçekleştiriyoruz.
Biz hastalara ilaç ve konuşma terapisi, gevşeme egzersizleri ve psikoedukasyon gibi hizmetler veriyoruz. Gerekirse hastalık veya sağlık sigortalarına yada mahkemelere bilir kişi raporu düzenliyoruz. Gerektiği durumlarda uzman raporumuza göre hastaların acil psikiyatri, yataklı tedavi veya rehabilitasyon merkezlerine kabul ediliyor. Almanya’da hastanın gün içerisinde gidip tedavi görebildiği ama akşam eve dönebileceği şekilde yararlanacağı, günlük klinik (Tagklinik) yönlendirmelerini merkezimizden koordine ediyoruz.
Özellikle Almanya’da iyi entegre olmuş, iyi eğitimli, kendisini çok kültürlü ve çok yönlü gören genç kadın ve erkekler merkezimize sıklıkla başvuruyor. Ayrıca bize geliş nedenleri arasında: Kişisel gelişim, “Work-life Balance”, üst düzey yöneticilere yönetim koçluğu (coaching) ve profesyonel sporculara motivasyon koçluğu. Ayrıca gerçekleşemeyen hamilelik üzerinde yoğunlaşarak kadınlara ruhsal destek ve yardım sunuyoruz ve tüp bebek yöntemlerini kullandıkları zaman onları gevşetip prosedürlerin başarılı bir şekilde gerçekleşmesine yardımcı oluyoruz. Ekibim huzur evlerinde de demans başta olmak üzere 65 yaş üzeri ruhsal ve nörolojik sorunları olan hastalara tedavi yöntemleri uyguluyor. Verdiğimiz bazı ilaçların üzerinde efektivite araştırmasını yapıyoruz.
Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Tedavi edilen hastalıklar arasında, manik, depresif ve bipolar duygulanım bozukluğu, fobik, organik mental bozukluklar, bağımlılık, Şizofreni ve şizotipal bozukluklar, Dikkat eksikliği / hiperaktivite bozukluğu (DEHB), cinsel kimlik gelişme ve yönelimle ilişkili bozuklukları gibi psikiyatrik hastalıkların birçoğunu tedavi ediyoruz.
Kriz durumlarında destek, stres ve tükenmişlik konusunda yardım, yeme ve uyku bozuklukları, psikolojik ve davranışsal faktörler, Bağımlılık yapmayan maddelerin kötü kullanımı (ağrı ilacı), Erişkinde kişilik ve davranış bozuklukları, Zeka geriliği, Konuşma ve gelişimsel bozukluklar, çocukluk ve delikanlılık çağında başlayan davranış bozuklukları Bipolar ve demans hastalıklar üzerinde şu anda merkezimizde 2 araştırma yürüyor.
Çalıştığınız hastalıklar ve kliniğiniz hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Bu hastalıkların bulguları geniş bir semptom yelpazesi içinde dağılım gösterebilir. Psikolojik bozuklukların günümüzde gerekli ilaç ve psikoterapi tedavileri var ve bu tedaviler uygulandığında uzun dönem sonuçları hastalar açısından olumlu oluyor.
Almanya da muayenehanemizin özelliği, biz 5 lisanda tedavi hizmeti sunuyoruz; İngilizce, Almaca, Fransızca, Türkçe ve Boşnak. Ekibim çok kültürlü, alman kültürünün yanı sıra başka kültürlerle eğitilen insanlar olarak, iki kültür arasında çatışma yaşayan hastalara yardımcı oluyoruz. Mesela iki kültürlü evlilik ve farklı etnik kültürlerin çatıştığı ortamda ve iş ekipleri nasıl verimli iletişim kurabilmelerinin tekniklerini sunuyoruz. In-house koçluğu (coaching) yaparak farklı büyük şirketlerde çok kültürlü ekiplerin çalışma ortamlarına pozitif katkıda bulunuyoruz.
Çalıştığınız hastalıklar dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir?
Depresyon dünyada en çok ilerleyen hastalıklardan bir tanesi olmaktadır ve bunun yanı sıra bu durumdan dolayı birçok insanımızın sıklıkla sağlık raporu aldığı görülüyor. Ayrıca yaygın olmuş ve sıklıkla görülen hastalıklardan olan travma ve korku hastalığı yer alıyor. Yurtdışına göç eden insanlar psikolojik rahatsızlıklara diğer kesime oranla yatkınlık gösteriyor. Çevrenin değişmesi, uyum sağlama enerjisi, azınlık ve kökten kopma hissi insanları ruhsal rahatsız edip hastalıkları tetikleyebilir.
Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
İstanbul’da doğdum. Çocukluğumdan beri Almanya’da önce Frankfurt Main şehrinde sonra da Münih’te yaşıyorum. Frankfurt ve New York’ta aldığım tıp eğitiminin ardından, doktora tezimi ve halk sağlığı uzmanlığımı Boston’daki Harvard Üniversitesi’nde tamamladım. Psikiyatri, psikoterapi ve halk sağlığı uzmanıyım. Bir süre hastanede kültürler arası tedavi uygulayan bir ekibin başhekimi olarak görev yaptım, şu anda Almanya’nın Münih kentinde kendi sağlık merkezim ve psikiyatri muayenehanemde çalışmaktayım. Ayrıca Bavyera Entegrasyon Konseyi’nin üyesiyim. Alman hükümetinin ulusal entegrasyon planına katkıda bulunarak göçmenlerin sağlığının gelişmesi için önerilerde bulundum. Bavyera Tabibler Odası’nda kültürler arası tedavi yöntemleri, göç ve sağlık üzerine meslektaşlarına eğitim başlattım, Ayrica Coach olarak çalışıyorum. Üniversitede öğrenciyken siyasal konularla ilgilenmeye başladım ve öğrenci parlamentosuna seçildim. Alman sağlık sistemi, göç ve entegrasyon, koçluk ve kişisel gelişim konularında makaleler yayınlamaktayım ve tedavi hizmetlerinin iyileştirilmesini savunmaktayım. Çok kültürlü ve renkli bir topluma taahhüt etmekteyim ve bunu medyadaki görüşlerim ile belirtmekteyim. Zaman bulabilirsem köşe yazarlığı yapmaktayım.
Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Amerika’da hem New York’ta Mount Sinai School of Medicine hastanesinde intörn olarak cerrahiye de çalıştım. Ardından Harvard üniversitesinde Beth Israel Hospital’da büyük bir laboratuarda doktoramı yaptım. Sonra Brigham and Womens Hospital, MGH ve Harvard School of Public Health hastanelerinin müşterek sunduğu “clinical effectiveness” programına katıldım. Sonrasında Harvard School of Public Health’e müracat edip master of public health eğitimini gördüm. (www.hsph.harvard.edu/)
Bu eğitimi bitirdikten sonra Münih’de Ludwig-Maximilian Üniversitesinin hastanesinde asistan doktor olarak çalışmaya başladım. Psikiyatri uzmanlığımı yapmak için Almanya’nın en büyük ruh hastanesi Isar Amper Klinikum’da çalıştım. Ondan sonra bir özel hastane grubu Schön Klinike de 3 seneye yakın çok kaliteli bir nöroloji eğitimi aldım. Psikiyatri ve psikoterapi uzmanlığımı bitirdikten sonra, bir süre özel bir hastanede kültürler arası tedavi uygulayan bir ekibin başhekimi olarak görev yaptım, şu anda Almanya’nın Münih kentinde kendi sağlık merkezim ve psikiyatri muayenehanemde çalışmaktayım.
Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Doktora ve halk sağlığı dalında mastır eğitimimi Amerika da tamamladıktan sonra çalışmış olduğum klinikler; Ludwig-Maximilians Üniversitesi hastanesi anatomi, cerrahi ve radyoloji bölümleridir. Almanya’nın en büyük ruh sağlığı hastanesi Isar-Amper Kliniken München Ost, Özel hastane grubu Schön Kliniken in Neurologische Klinik Bad Aibling ve Psychosomatische Klinik Roseneck Prien am Chiemsee de asistan doktor olarak calistim. Ondan sonra bir süre bir Rehabilitasyon Merkezi’nde servis sorumlusu hekim olarak calistim. Kültürler arası tedavi üzerine Bavyera tabipler odasında ve Ludwig-Maximilians-Üniversitesinde doçentlik yapmaya başladım.
Bu kurumlarda çalışmanın avantajları: çok iyi bir eğitim aldım, hem üniversite ortamında araştırmalar yapılarak ders vererek eğitildim hem de büyük bir hastanenin insanlara sağladığı pratik hizmetler ortamında eğitim görüp, çabuk ve az kaynaklı verimli çalışmayı öğrendim. Özel hastanelerde belirli hasta gruplarıyla muhatap olmayı öğrendim. Mesela Dubai ve Abu Dabi sağlık turistlerinin doktorluğunu yaptım. Sonra başhekim olarak bir ekip yürütmeyi, sırası geldiğinde “kulak çekmeyi” öğrendim. Kendi muayenehanemde çalışmanın avantajı: başkasının işi değil kendi işim. Serbest çalışmak çok yoğun olmak demek ve çok yorucu ama zevkli. Almanya’da özelde çalışan devlette çalışamıyor.
Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve Almanya’daki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Türkiye psikiyatri tarihi düşünüldüğünde oldukça zengin ve uzun bir geçmişe sahip. Özellikle Anadolu’da yaşamış eski medeniyetlerin psikiyatri hastalarına yaklaşımı, hastaları dışlamaması, damgalamaması ve onlara insani hizmet sunma çabası Türkiye’de hala etkisini sürdürmekte. Türkiye’deki meslektaşlarımın seviyesi en az buradakiler kadar iyi yalnız bütün bu olumlu etkilere rağmen Türkiye’de uygulanan hastane temelli ruh sağlığı modeli çeşitli eksiklikler içermekte. Almanya’da ise bu model yerine toplum sağlığı temelli, daha toplumun içerisinde, daha rehabilitasyona yakın, kişiyi sosyal yaşamda üretken ve etkin kılan bir yaklaşımı benimseyen toplum temelli ruh sağlığı modeli uygulanmakta.
Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Benim bildiğim kadarıyla Türkiye’de muayenehanelerde buradaki gibi yoğun tedavi merkezleri arasında bir iletişim ağı bulunmamakta. Burada hasta ilk önce ev doktoruna ondan sonra yönlendirilerek psikiyatriste ve gerekirse hastaneye veya rehabilitasyon merkezlerine yollanıyor. Kurumlar arası koordinasyon yoğun. Ayrıca muayenehanede sigortalar tarafından karşılanan grup ve bireysel tedavi seansları sunuluyor.
Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Genç meslektaşlarıma hastalarını çok iyi dinlemelerini öneririm. Hastayı iyi anlamak onunla empati kurmak onun sorununu en iyi şekilde çözmek demektir. Ayrıca yurt dışı tecrübesi çok önemli ve tavsiye edilir, değişik kültürlerde sizin dalınızın nasıl uygulandığını görmenizde tecrübe edinmenizde çok fayda var.
Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
American Journal of Psychiatry’den Almanya’nın en büyük psikiatrist topluluğun dergisi “Nervenarzt”a kadar her elinize geçen dergileri bir gözden geçirmenin faydası vardır.
Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
3. http://www.dgppn.de, Nervenarzt
Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Pubmed’den beni ilgilendiren son araştırmaları bulup kütüphaneden dergileri ısmarlayıp okuyorum. Biz büyük liderler/profesörler tarafından ruh hastalıkları üzerine yayınlanan tüm kitapları bizim sağlık merkezinde ekip için kullanılabilmesi için bulunduruyoruz.
The Massachusetts General Hospital/McLean Hospital Residency Handbook of Psychiatry, Kaplan and Sadock’s Synopsis of Psychiatry: Behavioral Sciences/Clinical Psychiatry, American Psychiatric Publishing Textbook of Psychiatry: Textbook of Psychiatry, Internationale Klassifikation psychischer Störungen: ICD-10 Kapitel V (F). Klinisch-diagnostische Leitlinien, Psychiatrie und Psychotherapie ve Kompendium der Psychiatrischen Pharmakotherapie gibi kitaplar yardımcılarımız.
Biz hastanın teşhisini düzgün bir şekilde koymak için ICD 10 ve uygun ilaç vermek için hem internette yan ve başka ilaçlarla terslik olmaması için bir yan etki sitesine giriyoruz hem de tedavi planı yapılması için kullandığımız algoritma ders kitabından kontrol ediyoruz. Daha çok asistan ve stajyer doktorlar bana süpervizyonda yapmak istedikleri yöntemleri ve neden onları seçtiklerini anlatıyorlar ve ben de onaylıyorum veya düzeltiyorum.
Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Yazar Dietrich Schwanitz’in “Bildung – Alles was man wissen muss” kitabını tavsiye ederim.
Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Ülkeye ve sistemine alışmak. Almanya’da büyüdüğüm için, bu ülke benim için yabancı değil. Amerika’da yaşamak ve sistemine alışmakta doğrusu o kadar zor değildi ama biraz çaba göstermek gerektirdi.
Türkiye’de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de tıbbın durumu oldukça iyi. Köklü bir geçmişe sahip Türk-Alman Psikiyatrileri arasındaki ilişkiler, bugün birçok disiplini de içine alarak devam etmekte. Gerek Türkiye’den gerekse uluslararası alanda Türk kökenli meslektaşlarımla yakın işbirliği içindeyim. Tüm hekimlerinin uluslararası konferanslara katılmalarının ve diğer ülkelerde gerek tıp eğitimleri sırasında, gerekse meslek yaşantıları sırasında yurtdışı tecrübesi kazanmalarının onlara hem eşsiz bir deneyim yaşatacağına hem de farklı bir bakış açısı kazandıracağına inanıyorum.
Almanya’daki hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye’ye göre ne gibi farkları vardır?
ABD’de çok kültürlü tedavi yöntemleri ve hastaların ırklarına ve kültürel kimliklerine göre değişik hastalık riskleri iyi bir şekilde araştırılıyor, bu Almanya’da daha yeni bir konsept. Türkiye’de de bildiğim kadarı şimdiye kadar “transcultural psychiatry” çok yeni ve ancak bir kaç uzmandan araştırılan bir dal. Yani gündelik hayatta bu tarz düşünmeyi ve tedavi kararları verilmesini hiç görmedim diyebilirim.
ABD ve Almanya’daki kurumların yabancı doktorlara ve özellikle Türklere karşı özel bir tutumu var mı?
Türkler algılayabildiğim kadar Almanya’da daha fazla dışlanıyorlar, burada dinleri, isimleri ve kültürleri yüzünden ön yargılı bir yaklaşıma maruz kalabiliyorlar. ABD’de çok kültürlü toplum yapısı yaşam güvencesi altında ve “affirmative action” gibi baraj sitemleri ile korunuyor.
ABD ve Almanya’daki ünlü tıp kurumlarına ve hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
İyi notlarınız, sıra dışı kendinden emin ve rahat bir kimliğiniz varsa çok kolay. Almanya’da tıp doktoru olarak çalışabilmek için ilk önce lisan ve buradaki hastanelerin, muayenehanelerin ve tüm tedavi veren müessese/tesislerin bilgisini edinmek gerekiyor. Bu kurumların birbiriyle çalışması çok yoğun. Ayrıca sigortaların ve emeklilik sandığı ve başka tedavileri ödeyen kaynakların da yaptığı iş üzerine bilgisi ve onlarla iletişime girmemin yollarını çok iyi bilip kullanmak lazım.
Hele Almanya’da çok büyük sosyal hizmet veren kiliseler ve başka NGO’lar da göçmenlere yönelik çok yoğun çalışıyorlar. Burada çalışmaya başlamak için yabancı lisan bilen bir doktor için avantajlar olabilir. Ayrıca işsizlik kurumu da hastaya uzun vadede çalışamaz raporu verirsek iletişime geçer.
Hasta ile sorunsuz iletişim çok önemli. Hele bizim dalımızda hasta ile konuşmak onun hangi psikodinamiği yasadığını öğrenmek ve onunla çok otantik ve iyi niyetli yakın bir tedavi ilişkisine girmek sağlığı için en önemli dayanışma. Almanya’da “kağıt isleri” yani dokümantasyon çok önemli ondan her yapılan tedavi adımları ve kararları bir yerde yazılı bir şekilde değerlendirilip ya hastane tarafından muayenehanedeki uzmana yollanır ya da hastaneye yatıran doktor oraya bilgi yollar ki teşhisler için aynı muayene hep tekrarlanmasın lüzumsuz haddinden fazla para harcanmasın diye.
Almanya’da Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Almanya’da Türk hekimler birbirini tanır ve birbirine destek olur, bizim arkadaş grubumuzda birbirimize desteğimiz yoğundur ve yaklaşımımız otantiktir.
Almanya’da Türk hekimleri diğer yabancı hekimlerle karşılaştırıldığında ne durumda?
Türk hekimler, Avrupa Birliğine dahil olmayan bir toplumdan geldikleri için onların diploma denklik prosedürü ve burada çalışma izinleri konusunda çok fazla zorluk çektiklerini görüyorum.

1 Yorum