Archive for category Gastroenteroloji ve Hepatoloji

NEDENI AÇIKLANAMAYAN ÖKSÜRÜK “REFLÜ” HABERCİSİ OLABILIR

Klasik reflüde ileri tanı yöntemi kullanmaya gerek olmadığını ve hastalara boşu boşuna birden fazla endoskopi çektirildiğini belirten Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalından Prof. Dr. Serhat Bor, “Alarm bulgulu hastalarda dikkatli olmak gerekir. Sebebi açıklanamayan öksürüğün nedeni reflü olabilir” dedi.

AstraZeneca, Birinci Basamak Hekimleri için artı değer yaratma hedefi ile bir seri toplantı projesi geliştirdi. Toplantıda “Hasta Hekim iletişiminde iyiyi yakalamak, sosyal stilleri ile hastayı anlamak” konulu oturumda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalından Prof. Dr. Serhat Bor, “Püf Noktası ile Olgular” başlıklı oturumda farklı vakalar hakkında bilgi verdi.
Alarm Bulgulara Dikkat
Fonksiyonel sindirim sistemi hastalıklarının altında yatan net bir ülser, kanser olmadığı ve kişinin kendini oldukça kötü hissettiği bir yapısal bozukluğun bulunmadığı durumlarda görüldüğnü kaydeden Prof. Dr. Bor, bu durumun aşırı duyarlılık sonucu ortaya çıktığını dile getirdi. Mide şişkinliği, hazımsızlık gibi şikayetlerle gelen hastada sindirim sistemi tarafından nasıl algılandığına dikkat edilmesi gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Bor, “Kaynana gibi ne söylediği değil bunu senin nasıl algıladığın çok kritiktir. Stresin kaynağında da aynıdır, aynı kaynana her gün aynı şeyleri söyler ancak, keyfin yoksa kaynananın o günkü sözleri size çekilmez gelir. Ancak keyfiniz yerindeyse tolere edebilirsiniz. Sinir sistemide öyledir, kişinin kanser korkusu varsa aslında onu rahatsız etmeyecek fizyolojik uyaranlara karşı aşırı hassasiyeti vardır. Birinci basamakta aile hekimleri yönünden kritik olan nokta bunların ne kadarının kanser riski taşıdığı hangilerinin taşımadığına dikkat etmek gerekiyor. Ne yapacağı ve kime sevkedeceği önemli. “Alarm bulgular” denilen reflü yönünden, 50 yaşın üzerinde ve 5 yıldan uzun surele reflü şikayeti varsa bunlara bir kez endoskopi yapılmalı” dedi.
“Türkiye’nin Sorunu Bir Kez Endoskopi Yapılması Değil, Birden Fazla Endoskopi Yapılması”
“Türkiye’nin sorununun bir kez endoskopi yapılması değil, birden fazla endoskopi yapılmasıdır” diyen Prof. Dr. Bor, Aynı hastaya birden fazla endoskopi yapılması gereksizdir. Endoskopik takibin kriterleri bellidir ve bu durum çok küçük bir grubu kapsar. Reflüde sadece “Barrett” denilen durumda olur bu da çok ufak kanser riski taşır. Bunun dışında endoskopi yapmaya gerek yoktur. Bize gelen her hasta birkaç kez yaptırdığı endoskopi sonuçları ile geliyor. Bu gereksiz bir durum” diye konuştu.
Bir Kez Yapılan Endoskopide Kanser Riski Olup Olmadığı Anlaşılır
Prof. Dr. Bor, kişinin yutma güçlüğü varsa, yutarken ağrı duyuyorsa, açıklanamayan bir kilo kaybı, kansızlığı varsa ve 50 yaşın üzerinde 5 yıllık yakınması devam ediyorsa bu hastaya endoskopi yapılması gerektiğini dile getirdi. Prof. Dr. Bor sözlerini şöyle sürdürdü: “Reflüde hastanın yakınmalarında, örneğin meme kanseri için mamografi yapılıp kanser bulmasa da takip edilmesi gerekir. Ancak reflüde böyle bir şey yok. Endoskopi bir kez yapıldıktan sonra kanser riskinin olmadığını biz söyleyebiliyoruz. Yoksa yoktur bir daha da olmaz.”
“Reflü Hastalarının Yüzde 90’ını Aile Hekimleri Tedavi Edebilir”
Aile hekimlerinin reflü hastalarının yüzde 90-95’nin tedavisini yapabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Bor, “Bu hastaların sevkine de gerek yoktur. Hastayı iyi dinleyerek ve problemleri iyi anlayarak, onlara basit bir ilaç tedavisi genelde “proton pompası” vererek tedavi başlanabilir. Hasta düzeliyorsa teşhisi konmuştur. Filme, endoskopiye, yemek borusu sintigrofisi gibi tekniklere gerek yok. Klasik reflüde ileri tanı yöntemi kullanmaya gerek yok” diye konuştu.
Kronik Öksürük Nedeni Reflü Olabilir
Prof. Dr. Bor, hastanın tedaviye cevap vermediği ve alarm bulguları bulunan kişileri uzman hekime yönlendirmesi gerektiğini dile getirerek şunları söyledi: “Ancak bazı bulgular başımızı ağrıtıyor. Müzmin larenjit, farenjitlerin en sık nedeni reflüdür. Sebebi açıklanamayan öksürüğün nedeni reflü olabilir. Kronik öksürük, sigara kullanmayan, astımı olmayan ve boğaz akıntısı olan kişilerde öksürüğün nedeni reflü olabilir. Bu hastalar ileri derecede incelenmelidir. Göğüs hastalıkları, kulak burun boğaz, kardiyoloji, genel cerrahi ve psikiyatri bölümü ekip çalışması yapmalı. Reflü, kalp ağrısından ayrılamayacak kadar aynı nitelikte göğüs ağrısı yapabilir. Buradaki önemli tehlike reflünün göğüs ağrısı yapması değildir. Göğüs ağrısını reflü olarak düşündürmemelidir. Kardiyolojinin iyice incelemesi gerekir. Müzmin öksürük şikayeti ile gelen hastalar reflü tedavisine iyi yanıt veriyor. Genelde ilaç tedavisiyle hastaların yaklaşık yüzde 70’i tek dozla, yüzde 80-85’i çift dozla yakınma kayboluyor. Reflü hastaları ilacı kestikten sonraki yaklaşık 6 ayda bir kez daha tekrarlaması olur. Yakınma çok şiddetli ise hastanın sürekli ilaç içmesi gerekiyor. Yakınmalar çok şiddetli değilse ne zaman yakınma olursa o zaman içilir. Tıpta birçok hastalık kontrol altına alınır, kesin tedavi edilemez.
Boğaz Reflüsünde Başari Şanşı Yüzde 50
Boğaz reflüsü tedaviye en dirençli grubu oluşturuyor. Boğaz dış uyaranlara en açık iç organdır. Enfeksiyonda boğaz kuru hava, konuşma, sıcak çay veya kola içmek, sigara ve alkol kullanmak, bağırmak gibi durumlardan kötü etkileniyor. Tedavi edilse bile başarı şansı yüzde 50 oranında.
Ege Serisinde Yüzde 90 Başarı
Laparoskopik reflü cerrahisi çok iyi incelenmiş hastalarda iyi serilerde yüzde 90 başarılı. Ama hastanın çok iyi incelenmesi, cerrah ve gastroenterologun çok iyi iletişim kurması gerekiyor. Ege serisinde yüzde 90 başarı sağlanıyor. Hastaya “bugünkü aklın olsaydı bu ameliyatı olur muydun” sorusunu gastroenterologların sorması gerekiyor. 5 bin kayıtlı hastamız var, tüm branşlar ortak şekilde hastaya bakar. Türkiye’nin en büyük reflü kliniği bizde var. hastaların yüzde 50-70’i yemek borusu dışı şikayetlerle geliyor.”

Yorum bırakın

SAFRA YOLU KANSERİNDE “ENDOSKOPİK BRAKİTERAPİ”

Medicana International Ankara Hastanesi’nde Hepatogastroenteroloji Sempozyumu ve Endoskopi Workshop’u düzenlendi. Toplantıda Endoskopik Brakiterapi ile safra yolları kanserleri tedavisi hakkında güncel bilgiler verildi.

Hepatogastroenteroloji ve Endoskopi Workshop 2010 sempozyumu, Medicana International Konferans salon’unda yapıldı. Toplantıda gastroenteroloji, hepatoloji ve endoskopi alanındaki gelişmeleri ele alındı. Sempozyumda, çağımızın hastalığı reflü, mide asidini baskılayan “ proton pompa inhibitörü ilaçlar ve uzun dönemde kullanımları ile ilgili güvenlik sorunları, Türk toplumunda sıkça görülmeye başlanan inflamatuvar bağırsak hastalıkları, inflamatuvar bağırsak hastalığı ve irritabl bağırsak sendromu nedeni olarak önem kazanan gıda alerjileri, karaciğer transplantasyonu ve gastroenterolojide laboratuar testlerinin kullanımı gibi spesifik konulardaki son gelişmeler anlatıldı. Sempozyumda, girişimsel endoskopi konusunda deneyimli yabancı ve yerli endoskopi eksperlerinin uygulamalarını içeren canlı performanslar yer aldı. Endoskopi workshop’ta safra yolu ve pankreas hastalıklarının tanı ve tedavisinde kullanılan endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi (ERCP) yapıldı, kolon polipleri olan bir hastanın polipleri endoskopik olarak çıkartıldı.
Medicana International Ankara Hastanesi Medikal Direktörü Prof. Dr. Tümer Çorapçıoğlu açılış konuşmasında şunları kaydetti: “Medicana Hastaneler Grubu olarak; sağlık sektörünün ihtiyaçları doğrultusunda, geleceğe yönelik yaptığımız yatırımlar ve atılımlarla yolumuzda güvenli adımlarla ilerliyoruz. Uluslararası standartları benimseyen, çağdaş alt yapımız ve uzman ekibimizle birlikte Türkiye’ye gelişmiş ülke standardında hizmet vermenin gururunu taşıyoruz.”

Medicana International Ankara Hastanesi Gastroenteroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ülkü Sarıtaş ise şunları söyledi: “Gastroenteroloji, hepatoloji ve endoskopi alanındaki gelişmeler baş döndürücü bir hızla devam ediyor. Birçok sindirim sistemi hastalıklarında cerrahi yerine endoskopik girişimleri kullanıyoruz. Bu toplantıyı düzenlerken amacımız bir taraftan teorik bazda son gelişmeler ışığında teşhis ve tedavileri tartışmak bir taraftan da görsel olarak yaptığımız girişimsel endoskopik işlemleri canlı olarak meslektaşlarımızla paylaşmak.”

Endoskopik Brakiterapi ile Safra Yolları Kanserleri Tedavi Ediliyor
Sempozyuma Türkiye’nin her yerinden gastroenterologların katıldığını belirten Prof. Dr. Sarıtaş, Sağlık Dergisi’ne açıklamalarda bulundu. Prof. Dr. Sarıtaş şöyle devam etti: “Safra yolu kanserlerinde radyasyon tedavisinin endoskopik yolla stent içinden uygulandığı ve “endoskopik brakiterapi” olarak adlandırılan yöntemi ülkemizde ilk kez biz hastanemizde uyguladık. Daha öncesinde brakiterapi radyologlar tarafından karaciğer içerisinden yapılıyordu, bu yöntemle kanama riski oluyordu ve hasta için daha zor tolere edilmekteydi. Endoskopik yöntemle safra yolundaki tümörlü bölgeye metalik stent taktıktan sonra, stent içinden nasobiliyer dren dediğimiz bir ucu safra yolunda diğer ucu burundan çıkan ikinci bir dren takıyoruz. Radyasyon kataterini bu nasobiliyer dren içinden geçirerek hastaya herhangi bir ağrı veya sıkıntı vermeden kaç seans uygulayacak ise, o kadar seans tedavi yaptıktan sonra nasobiliyer dreni burundan çekip çıkartıyoruz. Böylece tümör küçülüyor. Hatta yok oluyor. Normal radyoterapide radyasyon dışarıdan verilirken safra yolu kanseri derinde olduğu için dışarıdan verilen radyasyon yeterince etkili olmuyor ve safra yoluna gelinceye kadar karaciğer gibi diğer dokuları da etkiliyor. Halbuki endoskopik brakiterapide radyasyon nasobiliyer dren ve stent içinden uygulandığı için, iki katlı bir güvenlik bariyeri oluşturulmuş oluyor. Böylece sadece safra yolundaki kanserli dokuda etkili oluyor, diğer dokularda herhangi bir olumsuz etki görülmüyor. Stent takmış olduğumuz içinde safra yolunda radyasyona bağlı nedbe dokusu gelişimine bağlı darlık oluşmasını da engellemiş oluyoruz. Brakiterapi rahim ve broş kanserlerinde de uygulanabiliyor. Uygulamanın hiçbir yan etkisi yok. Radyasyon maddesi vücuttan yarılanma ömrünü tamamlayarak yok oluyor.”

“ABD’de İlaç Harcamasının, Yüzde 50’si Endikasyonsuz Kullanım Kaynaklı”
Reflünün her 4 erişkin kişiden birinde görüldüğünü bildiren Prof. Dr. Sarıtaş, “ Obezite, gece geç saatte yemek yeme, stres, sigara, kahve, çikolata, cips ,gazlı içecekler gibi bazı yanlış beslenme alışkanlıkları reflüye neden oluyor. Reflüde, proton pompa inhibitörü ilaçları kullanıyoruz. Ancak gereksiz ilaç kullanımına dikkat etmek gerekiyor. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre 26 milyar dolar ilaç harcamasının, yüzde 50’si endikasyonsuz kullanımdan kaynaklanıyor. Tedavide ise öncelikle hastalarımıza yaşam tarzlarını düzeltilmeleri, kilo vermeleri ve reflüye yol açan yanlış beslenme alışkanlıklarından vazgeçmelerini öneriyoruz. Verilen ilaçları düzenli kullanmaları özellikle önemli. Reflü beraberinde mide fıtığı var ise bu hastalarda cerrahi tedavi bir seçenek” dedi.

“Gebelerde Hiperemez İle Birlikte Reflü Daha Sık Görülüyor”
Reflünün gebelerde büyük sorun oluşturduğunu hatırlatan Prof. Dr. Sarıtaş, “İlaç kullanımı gebeliğin ilk üç ayında fetüse zarar verebilir. Gebelerde yaşam tarzı önlemleri yanında antiasit denilen midenin asitini hemen yok eden ilaçları kullanıyoruz, yanıt alınmazsa kontrollü şekilde proton pompa inhibitörleri kullanılabilir. Gebelerde hiperemezis ile birlikte reflü daha sık görülüyor” diye konuştu.

Yorum bırakın

“BU TEKNOLOJİ HENÜZ TÜRKİYE’DE YOK”

Biyopsi almadan tanı konulmasını sağlayan ve özellikle gastrointestinal kanserlerinin erken tanısında büyük bir umut kaynağı olan sistem henüz ülkemizde yok.

Biyopsi almadan anında tanı konulmasını sağlayan Endomikroskopi, özellikle gastrointestinal (mide-barsak kanalı) kanserlerinin erken tanısında büyük bir umut kaynağı oldu. Bu yöntemde, sindirim sisteminin aynı anda mikroskobik olarak incelenmesinin mümkün olduğu belirtilen 7. Ulusal Hepato Gastroenteroloji Kongresi’nde Endomikroskopi ve Gastrointestinal Sistem hakkında sunum yapan Meinz Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim üyesi Dr. Arthur Hoffman şunları kaydetti: “Endomikroskopi, endoskopi esnasında dokunun bin kat kadar büyütülerek, histopatolojik olarak değerlendirilmesi işlemidir. Bu yöntem dünyada yeni yeni uygulanmaya başladı. Türkiye’de henüz bu yöntem kullanılmıyor. Yöntemin Türk meslektaşlarım tarafından da kullanılması amacıyla Türkiye’ye geldim. Endomikroskopi, özellikle erken ve doğru tanıda yol gösterici oluyor.”

“Tekniğin Faydaları Anlaşıldığında Kullanımı Dünya Genelinde Yaygınlaşacak”
Dr. Hoffman, bu tekniğin kullanılabilmesi için derin patoloji bilgisi bulunan, çok deneyimli gastroenterologlara ihtiyaç olduğunu dile getirdi. Dr. Hoffman, Endomikroskopinin, normalde Gastoskopi ya da kolonoskopiden prosedür olarak bir farkı bulunmadığını, bu yöntemlerin maliyetlerinin de aşağı yukarı aynı olduğunu belirtti. Bu tekniğin de faydalarının anlaşılmasının ardından kullanımının dünya genelinde hızla yaygınlaşacağını söyleyen Dr. Hoffman, “Endoskopi alanındaki gelişmeler sayesinde artık biz bunları çok rahat bir şekilde kullanabiliyoruz. Bu teknoloji enflamatuar bağırsak hastalığında ve baret özefagusunda oldukça iyi sonuç veriyor. Öğrenim aşamasında patologlardan da yardım alıyoruz ama kısa sürede yardım alma hususunu en aza indirgeyerek sadece biz Gastroenteroloji uzmanları yapabiliyor hale gelebiliyoruz” dedi.

Kolon hastalıklarında, IBD bağırsak, baret özefagus, çölyak hastalıklarında ve kolitte sıklıkla kullanılabilen bir yöntem olduğunu belirten Dr. Hoffman, “En büyük avantajı kör biyopsi almıyor olmamız. Özellikle mikroskobik bir hastalıksa en doğru biyopsi noktaları kolaylıkla belirlenerek hangi hastalık olduğunun teşhisi konulabiliyor. Hatta bir çok durumda biyopsi almadan hastalık belirlenebiliyor” diye konuştu.

“Cihazın Fiyatının Yüksek Olmasının Tek Komplikasyonu Olduğu Söylenebilir”
Endomikroskobi tekniğinin, normal endoskoptan çok farklı bir cihaz olmadığını sadece ucunda bir lazer olduğunu belirten Dr. Hoffman, lazer sayesinde mukozadan 200 mikrometreye kadar görüntü alınabildiğini kaydetti. Henüz submukozaya, mukoza altına inilemediğini dile getiren Dr. Hoffman şunları kaydetti: “Standart endoskopiye çok benzer bir sistem ancak ek olarak bir butona basılıp endoskopun ucundaki laser ışının aktive ederek mikroskobik görüntü elde ediliyor. Her hangi bir insizyon (kesi) gerekmiyor. Görüntüleri yorumlamak için mikroskopi görüntüleri ve endoskopi görüntüleri eşzamanlı olarak izleniyor.

Almanya’da sedasyon ile uygulanıyor. Böylece hastanın hareket etmesi önlenmiş oluyor. Bu yöntemi kullandığımız 200 hastada sadece 1 komplikasyon görüldü. Bu komplikasyonda kan basıncında düşme ve bulantı şeklinde seyretti. Fakat tam olarak sadece bu yönteme bağlı olarak komplikasyon olmadı. Cihazın fiyatının yüksek olmasının tek komplikasyonu olduğu söylenebilir. Uygulama maliyeti çok düşük sadece bir kontrast ajan uygulayarak bunu yapmaktasınız. Sistemi satın aldığınızda oldukça maliyetli ama sonrasında ödenecek para çok düşük.”

“100 Olgu Sonrasında Cihaz Kullanılıyor”
Cihazın görüntülerinin başlarda patolog eşliğinde değerlendirildiğini kaydeden Dr. Hoffman, “Bununla ilgili Amerika’da bir çalışma yapılmış ve ‘kaç muayene sonra cihazı kullanmaya ehil bir kişi olabildiği’ araştırılmış. Sonuç olarak 100 olgu sonrasında cihaza alışmanız ve daha kolay kullanmanız söz konusu oluyor. Öğrenmeye başladıktan sonra öğrenme eğrisi hızla ilerliyor. Ancak başta bir patologun yardımına ihtiyaç oluyor. Kendi okulumuzda, Meinz Üniversitesi’nde, Fransa ve İtalya’da kurslar düzenleniyor. Bu cihaz kullanımı için mutlaka kurs alınması gerekiyor. Endoskopistlere verilen 3 günlük kurs sonunda da sertifika veriliyor. Endoskopistlerin belli bir altyapıları olduğu için bu tekniği çok hızlı öğrenebiliyorlar şeklinde konuştu.”

Yorum bırakın

“PROBİYOTİK BAKTERİLER SAĞLIK HARCAMALARINI AZALTACAK”

Gelecekte yararlı bakterilerin nasıl ilaç olarak kullanılabileceğinin tartışıldığını belirten Probiyotik ve Prebiyotik Derneği Başkanı Doç. Dr. Tarkan Karakan, yararlı bakteriler olan probiyotik bakterilerin, tedavilerin hızlanmasında etkili olacağını böylece sağlık harcamalarının azalacağını belirtti.

Bakterileri zararlı olarak tanıyoruz ama vücudumuzda hem zararlı hem yararlı bakteriler birlikte yaşıyor. Yapılan araştırmalarda son 5-10 yıl içinde hem ABD hem de Avrupa’da probiyotik bakterilerin faydalı olduğu anlaşıldı. Süt ürünlerinde özellikle yoğurda katılarak ya da hazır tablet ve toz şeklinde ülkemizde de gündeme gelmeye başladı.
Laktobasiller ve bifidobakteri bu iki grup bakteri en yararlıları olduğunu belirten Probiyotik ve Prebiyotik Derneği Başkanı Doç. Dr. Tarkan Karakan şu bilgileri verdi: “Bunlar bebeklerin anne sütünü emerken bağırsaklarına ilk yerleşen bakteriler oluyor. Bunlar bebekleri değişik hastalıklardan koruyor. Ama çevresel faktörlere, genetik yapımıza kötü beslenme o bakterilerin yaşamasına izin vermeyebiliyor. O zaman hastalıklar ortaya çıkabiliyor. Çağımızın hastalığı olan alerji ile bağırsağımızda yaşayan bakteriler arasında bağlantı var.

“Sezaryenle Doğan Çocukların Bağırsaklarında Daha Az Yararlı Bakterilere Rastlanıyor”
Çocuklarda alerjik hastalıklar ve bronşit çok yaygınlaştı. Sezaryenle doğum ve normal doğum yapan annelerin bebekleri karşılaştırıldığında, sezaryenle doğan çocukların bağırsaklarında daha az yararlı bakterilere rastlanıyor. Alerjiye yatkınlık emzirme süresiyle bağlantılı oluyor. Anneden ilk alınan süt çok değerli, onun içinde bu yararlı bakteriler var. Sezaryenle doğan bebeklerde emzirmede gecikme ve anestezinin etkisi oluyor.

“Probiyotikler Sağlık Harcamalarının Maliyetini de Azaltacak”
Tıp doğal tedavilere geçiyor. ABD Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere birçok ülke probiyotik çalışmalara yöneldi. Probiyotik Derneği kurduk ve Sağlık Bakanlığı ile ortak çalışmalar yapmak istiyoruz. Bu durum sağlık harcamalarının maliyetini de azaltacak.

“Bağırsak İltihaplarına ve Diğer Hastalıklara Karşı Probiyotik Tedavi”
Hijyen hipotezine göre temiz olmak aslında sanıldığı kadar da iyi değil. Aşırı titiz steril ortamda yetişen çocuklarda alerjik hastalıklar görülebiliyor. İnsanlar mikroptan korunurken alerjik hastalıklarda patlama oluyor. Probiyotikler burada devreye giriyor. Erken doğmuş prematüre bebeklere bile probiyotik tedavileri ülkemizde de uygulanıyor. Bağırsak iltihaplarına ve diğer hastalıklara karşı koruyucu etkisi görüldü. Erişkinlerde ise beslenme alışkanlıklarına dikkat edilmesi gerekiyor. Sebze ve meyve gibi lifli yiyecekleri tükettiğimizde bağırsaklarımızdaki yararlı bakteri sayısı artıyor. Türk insanı olarak probiyotik konusuna yabancı değiliz. Bugün yediğimiz yoğurt atalarımızın annelerimizin yaptığı yoğurtla alakası yok. Market yoğurtları uzun süre raflarda kalsın diye içine konulan maddeler nedeniyle yararlı bakteri sayısı azalıyor. Batı tarzı beslenme nedeniyle hastalıklara ve alerjik hastalıklara daha yatkın hale gelmiş olduk.

“Kefirin İçinde 15 Çeşit Mantar ve Bakteri Var”
İtalya ve Fransa bu konuda lider ülkeler ve çok çeşitli probiyotik ürünleri var. Avrupa’da bunlar rutin olarak tüketiliyor. Mesela kefirin içinde 15 çeşit mantar ve bakteri var. İçindeki karışım değişebiliyor. Yavaş yavaş probiyotikler Türkiye’ye de girmeye başladı.

“Ameliyatlardan Sonra Enfeksiyonları Azaltmak İçin Kullanılıyor”
Probiyotikler bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Bir kişi yılda 7 defa soğuk algınlığıyla karşılaşırken bu oran 2-3’e düşüyor. Bir yere seyahat ettiğinizde ishali önlemek ve ishal olduktan sonra da çok yararlı oluyor. Ameliyatlardan sonra enfeksiyonları azaltmak için kullanılıyor. Ağızdan tablet ya da yiyecek şeklinde de alınan probiyotikler, zatürree ve yara yeri iltihabını azaltıyor.

“Hücre Sayımızın 10 Kat Daha Fazlası Bakterilerle Yaşıyoruz”
Obezite çağımızın sorunu ve bağırsaklarımızdaki bakteriler kilo aldıkça değişime uğruyor. İnsanlar kilo aldıkça zararlı bakteriler hakim hale geliyor. Ne kadar çok yararlı bakteri varsa kilomuzu daha rahat koruyabiliyoruz. Probiyotiklerin şeker hastalığında ve kan yağlarının düzensizliğinde de etkisi olduğu belirlendi. Vücudumuzda toplam hücre sayısı 10 üzeri 14 bakteri sayısı 10 üzeri 15. Yani hücre sayımızın 10 kat daha fazlası bakterilerle yaşıyoruz. Gelecekte yararlı bakterilerin nasıl ilaç olarak kullanılabileceği tartışılıyor.”

“Direnç O Kadar Fazlalaştı Ki Kullanılacak Antibiyotik Bulunamıyor”
Gereksiz antibiyotik kullanımının ve yanlış beslenmenin yararlı bakteri sayısını azalttığını hatırlatan Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroentoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr.Hakan Alagözlü, Kadınlarda çok yaygın kullanılan idrar yolu için antibiyotikle ilgili bir çalışma yapılmış. Bu çalışmaya göre antibiyotiği 2-3 gün kullanan kadınlarda direnç 6-7 aya kadar uzayabiliyor. Direnç o kadar fazlalaştı ki kullanılacak antibiyotik bulunamıyor. Tükenme noktasına geldi.

“Probiyotik Tabletler Erken Doğmuş Bebeklerde Kullanılacak Kadar Güvenli”
Probiyotik yoğurtların fiyatı diğer yoğurtlara göre pahalı. Marketlerdeki ürünlerin içinde bakteri yaşıyor mu yaşamıyor mu bilemiyoruz. Biz tabletleri öneriyoruz ancak SGK bunu ödemiyor. Günde bir adet alınan probiyotik tabletleri, kanser hastaları da sağlıklı insanlarda rahatlıkla kullanabilir. Bu tabletler erken doğmuş bebeklerde kullanılacak kadar güvenli” dedi.

Yorum bırakın

HEPATO GASTROENTEROLOGLAR ANTALYA’DA BİR ARAYA GELECEK

Bu yıl 7.’si gerçekleştirilecek olan Hepato Gastroenteroloji Kongresi 29 Eylül – 3 Ekim 2010 tarihleri arasında Antalya’da gerçekleştirilecek.

7. Hepato Gastroenteroloji Kongresi bu yıl 29 Eylül – 3 Ekim 2010 tarihleri arasında Hepato Bilio Pankreatoloji Derneğinin (HEBİPA) önderliğinde, Euroasion Gastroenterological Association, Gastrointestinal Motilite Derneği, Viral Hepatitle Savaşım Derneği, Gastrointestinal Endoskopi Derneği, Gastrointestinal Onkoloji Derneği, Türk Japon Üniversiteliler Derneği ve Probiyotik Prebiyotik Derneğinin katılımları ile Antalya’da yapılacak. Hepato Bilio Pankreatoloji Derneği (HEBİPA), Gastroenteroloji ve Hepatoloji alanlarında bilimsel faaliyetlerde bulunuyor.
Her yıl uluslararası katılımlı kongreler düzenlediklerini kaydeden Avrasya Gastroenteroloji Derneği Genel Başkanı ve HEBİPA Genel Sekreteri Prof. Dr. Hasan Özkan, bölge toplantıları yaptıklarını ve başarılı gastroenterologlara yurt dışı eğitim bursları verdiklerini belirtti. Bu arada önümüzdeki yıl Rusya’nın Özerk Cumhuriyetlerinden olan Tataristan’ın başkenti Kazan’da 12. Uluslararası Avrasya Gastroenteroloji Kongresini yapacaklarını da belirtti. 4 yıllık bir uğraşı sonucu böyle bir kongrenin gerçekleştirilmesi başarısının sağlandığını belirten Prof. Dr. Hasan Özkan tüm meslektaşlarının Türkiye’nin önderliğinde yapılacak olan bu toplantıya katılmalarını beklediklerini ve herkesi davet ettiklerini söyledi.
Prof. Dr. Özkan ayrıca şunları kaydetti: “Video Maraton her yıl kongremizin en renkli bölümlerinden biri oluyor. Bu yılda da Video Maratona geniş bir zaman ayrıldı. Birbirinden değerli öğretim üyelerimiz geniş bir kadroyla panelist olarak Video Maratona destek verecekler. Gastrointestinal endoskopiyle ilgili olarak teorik konferansların yanı sıra böyle canlı sunumların son derece yararlı olduğu kongrelerimizde sürekli olarak gözlemliyoruz. Video Maratonda bir yıl boyunca karşılaştığımız ilginç olguları, uyguladığımız yeni teknikleri meslektaşlarımızla paylaşma ve fikirlerini alma imkanımız oluyor.”

Erişkin gastroenterologu olmak için 6 yıllık temel tıp eğitiminden sonra 5 yıl süreyle İç Hastalıkları Uzmanlık eğitimi aldıktan sonra Gastroenteroloji Yan Dal eğitimine başlanabildiğini dile getiren Prof. Dr. Özkan, Gastroenteroloji eğitiminin 3 yıl sürdüğünü ve eğitimi tamamlayanların gastroenterolog olmaya ve bu unvanı kullanmaya hak kazandığını sözlerine ekledi.

Gastroenteroloji ve Hepatoloji
Gastroenterolojinin, sindirim sistemi hastalıkları bilimi olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Özkan, diğer bir deyişle yemek borusu, mide, ince ve kalın barsaklar, anal kanal, pankreas ve safra kesesi ve yolları hastalıkları gibi çok sayıda karın içi organı ilgilendiren bilim dalı olduğunu dile getirdi. Gastroenterolojinin bir alt dalı olan Hepatolojinin de karaciğer hastalıkları ile ilgili bilim dalı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Özkan, “Sindirim sistemi hastalıkları içinde karaciğer hastalıkları özel bir grup oluşturuyor. Karaciğerin akut hastalıkları (Alkolik, viral, toksik vs) yanı sıra kronik hepatitler ülkemizde sık görülen önemli ve ciddi hastalıklar arasında alıyor. Kronik Hepatit B, D veya C’ye bağlı kronik hepatitler ve bunlara bağlı karaciğer sirozu veya karaciğer kanseri (HCC) erken tanı ve tedavi ile daha iyi sonuçlar alınan hastalıklar” dedi.

Kronik Karaciğer Hastalıklarının En Önemli Nedenleri
Ülkemizde kronik karaciğer hastalıklarının en önemli nedenleri geçirilmiş Hepatit B, Hepatit C ve Hepatit D olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Özkan, “Bu hastalıkların nedeni olan virüsler; kan nakli ile, cerrahi girişimler veya injeksiyonlar aracılığı ile, eşler arasında seksüel yolla, hasta anneden çocuğa doğum sırasında veya yakın temas sonucu aile ve okul ortamında kişiden kişiye bulaşabilir. Bu hastalıklar sarılık yaparak veya çoğu zaman olduğu gibi sarılık yapmadan geçirilen akut bir hastalığı takiben yıllar sonra ortaya çıkabilirler” diye konuştu.

Kronik karaciğer hastalıkları bir süre sadece yorgunluk, halsizlik gibi belirgin olmayan şikâyetlerle seyrettiğini dile getiren Prof. Dr. Özkan, hastalık ilerleyince değişik derecede karaciğer yetmezliği, karaciğer kanseri veya portal hipertansiyon belirtileri ortaya çıkabildiğini vurguladı.

Yorum bırakın