Archive for category Haberlerim

ORGAN BAĞIŞINDA STRATEJİK DESTEK MEDYADAN

Organ bağışında farkındalığın artırılması için medyanın önemli bir güç olduğuna dikkat çeken Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Arif Kapuağası, “Yapılacak tüm çalışmalarda medya desteği tam olmalıdır” dedi.
Sağlık Bakanlığı ve Avrupa Komisyonu tarafından düzenlenen “Organ Naklinde Uyum için Teknik Destek Projesi” kapsamında, “Organ Bağışında Stratejik Ortak Olarak Medya Çalıştayı”,  Point Otel’de gerçekleştirildi. 

Organ Bağışında Uyum için Teknik Yardım Projesi’nin genel hedefi ve amacı Türkiye’de özellikle kadavradan organ bağışının artırılması ve Avrupa Birliği müktesebatının kamu sağlığı alanında uyumluluğu ve uygulanmasına katkıda bulunmak olacak. 
Proje takım lideri Dr. Lajos Kovacs, projenin, Türkiye’de özellikle kadavradan organ bağışının artırılmasına yoğunlaşarak, Avrupa Birliği müktesebatının kamu sağlığı alanında uyumluluğu ve uygulamasına katkıda bulunmayı hedeflediğini söyledi. Kovacs, AB ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilen projenin, Nisan 2015’te son bulacağını belirtti.

Türkiye’de organ nakli bekleyen hasta sayısının, kadavradan elde edilen organ sayısından kat kat fazla olduğuna dikkati çeken Kovacs, “Ulusal organ bekleme listesine eklenen hasta sayısı her geçen gün artıyor. Buna bağlı olarak organ bekleyen hastalar, uygun organ bulunamadığından hayatını kaybediyor.  AB ülkelerinde kadavradan organ bağışı oranı Türkiye’de var olana göre 7-8 kat daha fazla. Türkiye, yeterli yoğun bakım servis yatağına sahip bir ülke olmasına rağmen, potansiyel organ bağış hedeflerine henüz ulaşamamıştır” diye konuştu.

Kovacs, proje ile tıbbi tedavide, organ bağışının kalite ve güvenlik standartlarının geliştirilmesinin amaçlandığını dile getirerek,  “Türkiye’nin yeterli yoğun bakım servis yatağına ve teknik açıdan yeterli donanıma sahip olmasına rağmen, potansiyel organ bağış hedeflerine yeterli bağış gerçekleşmediği için ulaşılamadı. Projede organ bağışı konusunda 160 eğitici eğitimi verilmesi, bin 500 uzman doktor eğitimi verilmesi, 2 uluslararası bilgi şöleni düzenlenmesi, istatistiki veri toplama sisteminde düzenlemeler yapılması da amaçlanıyor. Türkiye’de kadavradan organ bağış oranları çok az. Amacımız bu oranları Avrupa seviyesine getirebilmektir. Şu ana kadar Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı bu konuyla ilgili pek çok çalışma gerçekleştirdi. Hedefimiz bu projeyle birlikte bu çalışmaları daha da pekiştirebilmektir” şeklinde konuştu.


“ Geçen Yıl Listede Beklerken Bin 800 Hasta Hayatını Kaybetti”
Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Arif Kapuağası da son verilere göre, organ bağışında aile ret oranının yüzde 77 olduğunu belirterek, bu oranla ihtiyacı olan kişilere organ bulma şansının çok zor olduğunu vurguladı. Türkiye’de organ bekleyen hastaların ancak yüzde 16’sına organ bulunabildiğini belirten Kapuağası, geçen yıl listede beklerken bin 800 hastanın hayatını kaybettiğini söyledi.

Türkiye’de Böbrek Nakli için Bekleme Listesindeki Hasta Sayısı 20 bin 830
Kapuağası, Türkiye’de 11 Kasım 2013 itibarıyla böbrek nakli için bekleme listesindeki hasta sayısının 20 bin 830, karaciğer için 2 bin 48, kalp için 404, akciğer için 40 olduğunu belirtti.  Sağlık Bakanlığı istatistiklerine göre, Ocak 2013 ile Kasım 2013 arasında 2 bin 489 hasta için böbrek, bin 71 hasta için karaciğer, 50 hasta için kalp, 27 hasta için akciğer, 3 hasta için pankreas ve 1 hasta için ince bağırsak nakli yapıldığını dile getiren Kapuağası, ancak halen bağış sayısının dünyanın çok gerisinde olduğunu vurguladı.

Farkındalığın artırılmasında medyanın önemli bir güç olduğuna dikkat çeken Kapuağası, “Yapılacak tüm çalışmalarda medya desteği tam olmalıdır. Medyanın da desteğiyle toplumda farkındalık artırılacak, organ bağışına ilişkin kaygılar giderilecek, doğru bilgiye ulaşılabilecektir” dedi.

 “Organ Bağışı Yaşam için Bir Armağan”
AB Türkiye Delegasyonu Sağlık Temsilcisi Figen Tunçkanat da organ bağışında farkındalığın artırılmasında medyanın rolünün büyük olduğunu söyledi. Organ bağışının yaşam için bir armağan olduğunu ifade eden Tunçkanat, nüfusun da yaşlanmasıyla birlikte organa olan ihtiyacın da giderek arttığının altını çizdi.  
Türkiye Organ Nakli Kuruluşları Koordinasyon Derneği’nden Prof. Dr. Uluğ Eldegez de, organ bağışının artırılmasında beyin ölümü bildirimlerinin önemine değindi


“ Belediye Seçimlerinde Özellikle Adaylar, Organ Bağışına İlişkin Mesajlar Vermelidir”
Memorial Şişli Hastanesi Organ Nakli Merkezi Başkanı Prof. Dr. Münci Kalayoğlu , organ naklinin artırılması için siyasilere de görev düştüğünü ifade ederek,  “Belediye seçimlerinde özellikle adaylar, organ bağışına ilişkin mesajlar vermelidir. Çünkü, seçim gezilerinde çok kişiye ulaşıyorlar. Siyasiler, mutlaka organlarını bağışlayıp bağışlamayacaklarını belirtsinler ki ben de oyumu ona göre vereyim” dedi.

“Bağış Oranları Ciddi Şekilde Azaldı”
Proje koordinasyon ekibinden Dr. Eyüp Kahveci de bekleme listeleri üzerindeki yükün çok fazla olduğunu ve bunun genellikle kadavradan yapılan organ nakilleri ile giderilmeye çalışıldığını bildirdi. Bağış olmadığında nakil yapılamayacağına dikkati çeken Kahveci, “Bağış oranları ciddi şekilde azaldı. Beyin ölümü gerçekleşen kişilerin ailesinin şu an için sadece yüzde 22’si onay vermektedir. Bu oran çok düşük. Bu, bir alarmdır, acilen oranların yükseltilmesi gerekmektedir” diye konuştu.


 Hayata Bağış Haberleri Yer Almalı
CNN Türk’ten Ferhat Boratav, 2007 yılında organ bağışına ilişkin kampanya düzenlediklerini belirterek, o yıllarda organ bağışında şehir efsanelerinin egemen olduğunu, genellikle olumsuz ifadelerin yer aldığını anlattı. Organ mafyasına ilişkin çeşitli haberlerin yer aldığını dile getiren Boratav, basında bu şekilde yer bulan haberlerden örnekler verdi. Boratav, “Hayata bağış haberlerinin yer alması, yetkililer üzerinde baskı kurabilir, doktorları cesaretlendirir, organ bağışını meşrulaştırır” dedi.

Medya-İş Genel Başkanı Gürsel Eser de organ bağışı kampanyasına destek vereceklerini belirterek, “Tüm sendika üyelerine kampanya hakkında bilgi vereceğiz ve üyelerimizi bağış yapmaya çağıracağız” diye konuştu. 

Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel de Türkiye’de okuma yazma oranlarının oldukça düşük olduğunu, bu nedenle farkındalığın artırılmasında özellikle televizyon programlarının önemli yer tuttuğunu belirterek, dizilerde, kuşak programlarında ve haberlerde bağış yapılması gerektiğine yönelik mesajların verilmesi gerektiğini ifade etti.

Kalp nakli olmuş kişilerden birisi olan İzmir Gazeteciler Cemiyeti üyesi, gazeteci Çağatay Çağlar da tanı konulmasından nakil gerçekleştirilene kadar olan yaşam hikayesini katılımcılarla paylaştı. Bugün nakil sonrası sağlığına kavuştuğunu anlatan Çağlar, “3 yıldır bir başkasının kalbiyle yaşıyorum. Çok mutluyum. Toprakta çürümesin, canda yeşersin. Bunun için organlarınızı bağışlayın” dedi.

Yorum bırakın

ANKARA TIP ÇOCUK ACİL YENİ BİNAYA TAŞINACAK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Yerleşkesinde Çocuk Hastanesi olarak yapılan yeni binaya çocuk acil servisin taşınacağını belirten Üniversite Rektörü Prof. Dr. Erkan İbiş, erişkin acil servisinin de iç mekanlarının yenilendiğini yaptıklarını söyledi.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Yerleşkesindeki Çocuk Hastanesi bölümünde yapılan inşaat çalışmaları tamamlandı. Cihaz ihalelerinin bir kısmı  yapılan hastanenin, önümüzdeki aylarda ameliyathane malzemeleri ve radyoloji aletleri alındıktan sonra yıl sonuna varmadan hastanenin hizmete açılacağını belirten Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erkan İbiş,  “Eski bina ile yeni bina birbirine entegre şekilde hizmet verecek. Çocuk acil servisi yeni binaya taşınacak. Acil serviste şu anda günlük 400-500 hastaya bakılıyor” dedi.

Erişkin Acil Yenilendi
İbn-i Sina Hastanesi acil servisinin de tadilat işlemlerinin tamamlandığını kaydeden Erkan İbiş, “Göreve başladığımızda ilk koyduğumuz hedef gerek alt yapısı gerekse hizmet kalitesi ile Ankara Tıbba yakışır bir acil servis olsun istedik. Bu konu üzerinde hassasiyetle duruyoruz. Gerekli yatırımları yapıyoruz. Eleman desteği ve yoğun bakım desteği sağlıyoruz. Daha da iyi hizmet vermek için imkanlar ölçüsünde maksimum kaynağı ayırmaya kararlıyız” diye konuştu. 

“Acil Yoğun Bakımı Açtık”         
Triaj sisteminde zorluklar olduğunu dile getiren İbiş, yatan hastanın taburcu edilmesinde, malzemelerin alımının gecikmesi veya diğer işlemlerin uzamasının etkisi olduğunu kaydetti.  Göreve başladıklarında acil servisin hizmet anlamında tıkanmış olduğunu gözlemlediğini söyleyen İbiş, şunları ilave etti: “Bu sorunun çözümü için acil servis sorumlusundan ve akademisyenlerinden brifingler aldık toplantılar yaptık. Hep birlikte sorunlar çözümü, memnuniyetin yükselmesi,kapasitenin ve hizmet kalitesinin artırılması için yoğun şekilde çalıştık. Tüm bu çaba ve çalışmalar sonuç vermeye başladı. Burayı destekleyecek yoğun bakımı da açtık. 6 yataklı dahili yoğun bakım olmasına rağmen, acil hastalara ağırlıklı olarak hizmet veriyor.  Hemşire ihtiyacını karşılayabilirsek 30 yatak kapasiteye çıkartmayı planlıyoruz. Bizim yatak sayımız 2 bin, mevcut hemşire sayımız 950.  Diğer üniversitelerle yatak kapasitesi ile karşılaştırdığınızda olması gerekenin çok altında olduğu ve bu konuda büyük sıkıntı yaşadığımız görülüyor.”

Yorum bırakın

“TÜRKİYE’DE HER YIL 14 BİN YENİ PROSTAT KANSERİ VAKASI GÖRÜLÜYOR”

Prostat kanserinin tüm dünyada erkeklerde kansere bağlı ölüm nedenleri arasında akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer aldığını belirten Avrupa Ürogenital Radyoloji Derneği Prostat Kanseri Çalışma Grubu Üyesi Doç. Dr. Ahmet Tuncay Turgut, Türkiye’de her yıl 14 bin yeni prostat kanseri vakası görüldüğünü kaydetti. 

34. Ulusal Türk Radyoloji Kongresi kapsamında yapılan basın toplantısında Türkiye’de prostat kanserinde belirgin artış olduğu, prostat kanserinin erkeklerde akciğer kanserinden sonra ikinci sıraya yerleştiği bildirildi. Avrupa Ürogenital Radyoloji Derneği Prostat Kanseri Çalışma Grubu Üyesi Doç. Dr. Ahmet Tuncay Turgut, prostat kanseri için dünya ortalamasının 100 binde 28’lerde ve Avrupa ortalaması 100 binde 60’larda iken, Türkiye ortalamasının 100 binde 37’lerde olduğunu söyledi. Turgut, bu bilgiler doğrultusunda Türkiye’de her yıl 14 bin yeni prostat kanseri vakası görüldüğünü açıkladı. Turgut, burada önemli bir sorunun batı ülkelerinden kısmen farklı olarak erken tanı oranının hâla önemli ölçüde düşük olduğunu ve bu durumun hastalığa yönelik farkındalığın düşük olması ve özellikle kültürel faktörlerle ilişkili olmak üzere, hekime başvurma oranının istenen düzeyde olmaması ile açıklanabileceğini ifade etti. Turgut, “Maalesef toplumun geneli herhangi bir yakınması olmaması durumunda kontrol amacıyla doktora başvurmamaktadır” dedi.

“Tüm Kanser Vakalarının Yüzde 11’inden ve Kanserden Ölümlerin Yüzde 9’undan Sorumlu”
Manyetik rezonans görüntüleme ve multiparametrik manyetik rezonans teknolojisinde son dönemde kaydedilen gelişmeler sayesinde prostat kanserinin kolaylıkla tespit edilebildiğini ve tümörün davranış özelliklerinin belirlenebildiğini belirten Turgut, prostat kanseri görülme sıklığı ve prostat kanserinin toplum sağlığı açısından taşıdığı önem konusunda bilgi verdi. Turgut, yapılan araştırmalarda, gelişen hayat standartları sayesinde yaşam beklentisinin artmasına paralel olarak özellikle 65 yaş üzerinde olmak üzere kanser vakalarında önümüzdeki 30 yıl içinde 3 kat artış meydana geleceğinin hesaplandığını söyledi. İleri yaş hastalığı olarak ortaya çıkan prostat kanseri için de aynı sözlerinin tekrarlanabileceğini kaydeden Doç. Dr. Turgut, konu ile ilgili şunları söyledi: “Prostat kanseri genel olarak orta yaşı geçmiş erkeklerde en sık tanı konan kanser olup tüm kanser vakalarının yüzde 11’inden ve kanserden ölümlerin yüzde 9’undan sorumludur. Çok çarpıcı bir veriyle devam etmek gerekirse, yapılan araştırmalar her 6 erkekten birinin yaşamı boyunca prostat kanserine yakalanacağını göstermiştir. Prostat kanseri tüm dünyada erkeklerde kansere bağlı ölüm nedenleri arasında akciğer kanserinden sonra ikinci durumdadır. Bu çerçevede her 36 erkekten birinin prostat kanseri nedeniyle hayatını kaybettiği düşünülmektedir. Tüm dünyada yılda 900 bin hasta prostat kanseri tanısı alırken, her yıl 258 bin hasta prostat kanseri nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Benzer şekilde ABD’de 2012 için öngörülen yeni olgu sayısı 241 bin 740, ölüm sayısı ile 28 bin 170’dir. Mevcut artış durumun devam etmesi halinde 2030 yılında dünyada her yıl 1 milyon 700 bin yeni olgu ve 500 bin ölüm görüleceği düşünülmektedir.”


Görüntüleme teknolojisindeki baş döndürücü hızdaki gelişmeler sayesinde, kanserli hastaya yaklaşımda radyolojik değerlendirmenin çok temel bir konuma geldiğinin altını çizen Turgut, görüntüleme sayesinde elde edilen tümöre ait yapısal, metabolik ve fonksiyonel bilgilerin, uygulanacak tedavi yaklaşımını doğrudan belirler hale geldiğini söyledi. Turgut, prostat kanseri tanısında MR görüntüleriyle üç boyutlu ultrason görüntülerinin birleştirilmesini sağlayan cihaz kullanıldığını, yeni biyopsi tekniği sayesinde prostat kanserinin kolaylıkla saptanabildiğini söyledi. Turgut, geleneksel yöntemler ve devrim olarak adlandırdığı yeni teknolojik gelişmeler arasındaki farkı şöyle açıkladı: “Prostat kanseri taraması için yöntemlerden biri kanda PSA ölçümü olup kan PSA düzeyinin artışı durumunda ultrason rehberliğinde prostat bezinden özel iğnelerle parça alınması işlemi gerçekleştirilmektedir. PSA düzeyinde artışın prostat kanseri dışındaki bazı sebeplere de bağlı olabilmesi nedeniyle rutin PSA taraması pek çok gereksiz biyopsiye yol açmaktadır. Bezin hangi kısmının anormal olduğu dikkate alınmadan, adeta kör olarak parça alınmaktadır. Son dönemde geliştirilen bir teknikle körleme parça alma yerine işlemin prostat bezi içerisinde saptanan şüpheli bölgelerden hedef gözeterek yapılması esas alınmaktadır.”

Burada hastanın önce multiparametrik MR adı verilen yeni bir teknikle MR’ının çekildiğini, elde edilen görüntülerin özel yazılımlarla değerlendirilmesi sonucunda prostat bezinde kanser şüphesi yüksek alanlar belirlendiğini aktaran Turgut, “Burada çok önemli bir konu da prostat kanserinin her tipinin tedavi gerektiriyor olmaması. Özellikle belli kanser tipleri tedavi edilmeyip sadece kontrollerle yetinilse bile hastaya önemli bir zarar vermiyor” diye konuştu. 

Kadınlara Mamografi Erkeklere MR
Halihazır uygulamalarla birçok hastaya gereksiz ameliyatları da kapsayan ve uygun olmayan tedavi yöntemleri uygulandığını kaydeden Turgut, “Kadınlarda meme kanseri taramasına yönelik olarak mamografinin kullanılmasına benzer şekilde yakın gelecekte erkeklerde de prostat kanseri tanısına yönelik olarak Manyetik Rezonans (MR) görüntülemenin kullanılmasının gündeme geleceğini düşünüyoruz” diye konuştu. 

Yorum bırakın

KADRO AZALIYOR TALEP ARTIYOR

2002 ile 2010 yılları arasındaki radyolog kontenjanlarında yüzde 50’lere ulaşan azaltmanın temel problem olarak ortada durduğunu söyleyen Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Nevra Elmas, kadro sayısı düşürülürken, aynı yıllara ait istatistiklerin, BT ve MR taleplerinde yüzde 300- 700 oranında artış gösterdiğini belirtti. 

34. Ulusal Türk Radyoloji Kongresi kapsamında yapılan basın toplantısına, Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Nevra Elmas, Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Halil Öztürk, Genel Sekreter Doç. Dr. Ahmet Tuncay Turgut, Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Adem Kırış ve TÜRKRAD 2013 Bilimsel Kurul Başkanı Doç. Dr. Mehmet Ertürk katıldı.

Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof.Dr. Nevra Elmas, ‘Sağlık Sistemindeki Değişikliklerin Görüntüleme Hizmetlerine Yansımaları ve Görüntülemenin Kötüye Kullanımının Toplum Sağlığına Etkileri’ konusunda bilgi verdi. Radyoloji alanında sorunlardan birinin sağlıkta dönüşüm modelinin radyoloji alanına yansıyan olumsuz etkileri olduğunu kaydeden Prof.Dr. Elmas, radyolojinin günümüzde herhangi bir sağlık sorunu nedeniyle sağlık merkezine başvuran tüm hastaları dolaylı olarak ilgilendiren bir bilim alanı olduğunu, hiçbir hastalık tanısının radyolojik inceleme olmaksızın konulamaz duruma geldiğini vurguladı. Prof. Dr. Elmas, “Radyoloji parkları klasik röntgen görüntüleri, ultrason, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemleriyle zenginleştirilmiş ve kuşkulu hastalık tanısı için tercih edilmesi gereken cihazın kararında klinik hekimler zorlanmaktadır. Bu modaliteler arasında klasik röntgen ve bilgisayarlı tomografi çalışma prensiplerinde X ışını gerektirdiğinden özellikle çocuk hasta grubunda radyasyonun sakıncalı etkileri göz önüne alınarak çok hassas olunması gerekmektedir. Ultrason ve manyetik görüntüleme yönteminde herhangi bir zarar verici etken söz konusu değildir. Ancak, cihazların mali portreleri ve inceleme süreleri gözlendiğinde manyetik rezonansın daha seçici durumlarda kullanılma gerekliliği söz konusudur” dedi.

BT ve Manyetik Rezonans En Düşük Rakamlar Avrupa’da 250 Euro, Amerika’da Bin Dolar
Radyoloji alanında Türkiye’de de kullanılan cihazların, yurt dışındaki tetkik ücretleri gözden geçirildiğinde bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans için en düşük rakamların Avrupa’da 250 Euro, Amerika’da bin dolardan başladığını hatırlatan Prof. Dr. Elmas, “Ülkemizde ise Sağlık Bakanlığının biçtiği değer bilgisayarlı tomografi için 59 TL, manyetik rezonans için 71.5 TL olarak kararlaştırılmıştır. Bunun sonucu olarak kamu ve üniversite hastaneleri istenilen fazla sayıdaki incelemeler nedeniyle talepleri karşılayamayacak konuma geldi. Taleplerin bu denli artışı sonucu dışarıdan hizmet satın alımı firmaları sahnede rol almaya başlamışlardır. Zaman içinde hizmet satan firmalar hipertrofiye olurken, kamu kurumlarımda çalışmakta olan meslektaşlarımız inaktif hale getirilmeye başlanmıştır. Zamanın ilerlemesi ile mağduriyetleri daha da artmaktadır. Günde cihaz başına düşen hasta sayısının artışı ve özel hizmet sektöründe inceleme ücretlerinin maliyetin altına düşürülmesi kaliteli hizmet sınırlarını zorladığından, tanısal yeterlilikten yoksun incelemeler tekrarlanmak zorunda kalmaktadır. Bu da hastaların aldıkları radyasyon ile kontrast madde miktarını artırdığından uzun veya kısa vadeli yaşam tehdidine kadar gidebilen yan etkiler oluşturmaktadır” diye konuştu. 

Amaç: Hastalarımızın En Kısa Yoldan Kaliteli İncelemeler ile En Doğru Tanıyı Alabilmesi
Sağlıkta dönüşüm çerçevesinde değerinin altında sağlanan inceleme yöntemleriyle insan sağlığının tehdit altında olduğuna dikkat çeken Elmas, sonuç olarak radyolojik incelemeye ulaşımın hasta açısından son derece kolaylaşırken, düşük fiyat politikasıyla kaliteden ödün verilmiş incelemeler nedeniyle hastanın sağlığına kavuşamadığını söyledi. Elmas, şunları söyledi: “Amaçlarımızdan birinin toplum sağlığını korumak, radyolojik kaliteyi topluma kazandırmak, mükerrer incelemelerin önüne geçmek olduğundan Türk Radyoloji Derneği tarafından hazırlanmış bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans ve mammografi inceleme standartları Sağlık Bakanlığı ile işbirliği çerçevesinde bakanlık ve dernek üyelerinden oluşturulmuş Standartlar Komisyonunca denetleme sürecine alınmıştır. Amaç ülke genelinde radyolojik kalitenin sağlanması ve hastalarımızın en kısa yoldan kaliteli incelemeler ile en doğru tanıyı alabilmesidir.”

Kadro Azalıyor Talep Artıyor
Ülke genelinde radyolojik kalitenin sağlanmasını amaçladıklarını kaydeden Prof. Dr. Elmas, hedeflere ulaşma noktasında 2002 ile 2010 yılları arasındaki radyolog kontenjanlarında yüzde 50’lere ulaşan azaltmanın temel problem olarak ortada durduğunu söyledi. Kadro sayısı düşürülürken, aynı yıllara ait istatistiklerin, BT ve MR taleplerinde yüzde 300- 700 oranında artış gösterdiğini belirten Elmas, derneğin temel amaçlarının tıp öğrencileri, radyoloji asistanları ve radyoloji uzmanlarını kapsayan meslek içi ve meslek sonrası radyoloji eğitimine katkıda bulunmak olduğunu belirtti. 

Yorum bırakın

"KENYA’DA KÖK HÜCRE NAKLİ YAPILAMIYOR"

Hematoloji Uzmanlık Derneği tarafından 9-13 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen 4. Uluslararası Avrasya Hematoloji Kongresi’ne Kenya’dan katılan Dr. Jamilia Ajema Rajab, “Kenya’da kök hücre nakli yani kemik iliği transplantasyonu yapılamıyor, dolayısıyla kök hücre nakline ihtiyacı olan her hastanın, bu işlemin yapılabildiği başka bir ülkeye gitmesi gerekiyor. Hastanın bunun için yeterli parası varsa başka bir ülkede nakil yapılıyor, parası yoksa ne yazık ki ölüyor” dedi.

 Hematoloji Uzmanlık Derneği tarafından düzenlenen 4. Uluslararası Avrasya Hematoloji Kongresi’ne, Orta Asya, Avrupa, Ortadoğu ve Balkanlar da dahil olmak üzere pek çok ülkeden bilim insanları katıldı. 

Kenya Nairobi Üniversitesi’nde Pediyatrik Hematolog-Onkolog olan Dr. Jamilia Ajema Rajab, “Türkiye ile Kenya arasında böyle bir bağlantı ve işbirliği olduğunu duyduğumuzda önce çok şaşırdık ve mutlu olduk elbette. Hematoloji Uzmanlık Derneği tarafından bu konferansa davet edildiğimiz için son derece memnun olduğumuzu vurgulamak istiyorum. Bizim açımızdan olağanüstü yararlı ve eğitici bir toplantı olduğunu söyleyebilirim. Bu kongrede, başta Türkler olmak üzere pek çok farklı ülkeden meslektaşlarımızla tanışma fırsatı bulduk. Açıkçası, Türkiye’de bu denli büyük bir hematoloji camiası ile karşılaşmak bizi oldukça şaşırttı, bu kadar kalabalık bir meslektaş grubu beklemiyorduk” dedi. 

“Maddi Kaynak, Altyapı ve Uzman Yetersiz”
Kenya’da hematoloji ve onkoloji uzmanı sayısının çok az olduğunu belirten Dr. Rajab, bu alanların yeni gelişmeye başladığını kaydetti. Dr. Rajab, Kenya’da hematoloji ve onkolojinin güncel durumu ile ilgili şunları söyledi: “Hematolojik ve onkolojik kanserlerde kullandığımız kemoterapi protokolleri, önemli oranda gelişmiş ülkelerde uygulanan protokellerle aynı. Tedavide kullanılan ilaçların da büyük bir kısmını bulabiliyoruz. Ancak, teşhis, takip ve tedavi etkinliğinin belirlenmesi için yapılması gereken laboratuvar testlerinin önemli bir kısmı yok; sadece sınırlı sayıda, basit test ve analizler yapılabiliyor. En önemli sorunumuz ise Kenya’da kök hücre naklinin yapılamıyor olması. Bu çok özel bir alan ve bunun için gerekli maddi kaynaklarımız mevcut değil, yeterli uzman yok ve nakil için kullanılacak ilaçların önemli bir kısmına ulaşamıyoruz. Dolayısıyla kök hücre nakli (kemik iliği nakli) endikasyonu olan her hasta mutlaka başka bir ülkeye gitmek zorunda. Bu şu anlama geliyor: Yeterli parası olan hasta kemik iliği nakli için yurtdışına gidiyor, parası olmayanlar ise ne yazık ki ölüyor.

Kenya’da, hükümetler ve Sağlık Bakanlığı bugüne kadar dikkatini hep enfeksiyon hastalıkları ve bunların yayılmasını engellemek üzerine yoğunlaştırdı. Dolayısıyla, ulusal bütçemizin çok önemli bir kısmı enfeksiyon hastalıklarıyla mücadele amacıyla kullanıldı. Ayrıca, anne ve çocuk ölüm oranlarının, özellikle çocukluk çağı hastalıklarının azaltılması için çok mücadele edildi ve çok para harcandı. Kısacası bütçenin çok önemli kısmı bu temel sorunları gidermek için harcandı. Bunların sonucunda, artık enfeksiyon hastalıkları ülkemizde önemli ölçüde kontrol altına alındı. Bununla beraber, son yıllarda Kenya’da kanser sıklığı belirgin şekilde arttı ve önemli sağlık sorunlarından biri haline geldi. Bu durum, en fazla 3-5 sene önce Sağlık Bakanlığımızın da dikkatini çekti ve artık kanser için özel bir bütçe ayrılmasını umuyoruz. Böylelikle ülkemizde, kök hücre nakli de dahil tüm kanser tedavilerinin yapılabileceği hastanelerin ve sağlık merkezlerinin kurulacağına inanıyorum.”


“Gerekli Bütçenin Ayrılmasını Sağlamak Konusunda Umutluyuz”
Nairobi Üniversitesi’nde Çocuk Hematoloji ve Onkoloji uzmanı olarak çalışan Dr. Jessie Nyokabi Githanga ise kongre ile ilgili şunları söyledi: “Burada bulunmaktan çok büyük bir mutluluk duyuyorum. Türkiye’ye, hatta Antalya’ya ikinci gelişim; 2009 yılında, yine Antalya’da düzenlenen bir Onkoloji toplantısına katılmıştım ve Antalya’yı çok sevmiştim. Dolayısıyla, bu kongre aracılığıyla, güzel Antalya’yı yeniden görmenin mutluluğunu yaşıyorum.

Her ne kadar oldukça az sayıda Türk iyi düzeyde İngilizce konuşabiliyor olsa da, son derece sıcak ve güzel insanlarla tanıştık bu toplantıda. Hemen her oturuma girdik ve şunu söylemeliyim ki, konuşmaların düzeyi çok yüksekti ve konuşmacıların hepsi çok başarılıydı. Bilimsel düzeyin bu denli yüksek olması bizi hem etkiledi hem de bizim açımızdan çok yararlı ve eğitici oldu. 
Son dönemlerde Kenya Sağlık Bakanlığı’nın ve toplumumuzun kanser tedavisine bakışının değişmekte olduğunu görüyoruz. Bu durum, özellikle hastanelerimizin altyapısının düzeltilmesi ve tedavi olanaklarının artması için gerekli bütçenin ayrılabileceği konusunda biz hematologlara umut veriyor. Sağlık Bakanlığımız altyapı, cihaz ve ekipman eksikliklerimizi giderebilirse, konuyla ilgili uzmanlığımızı ve uzman hekim sayısını arttırmak konusunda sorun yaşayacağımızı zannetmiyorum. Çünkü, örneğin bu kongrede de gördük, başta Türkiye olmak üzere diğer birçok ülkede hematoloji ve onkoloji uzmanlarıyla güçlü bağlantılarımız var. İhtiyaç duyduğumuz eğitimi, deneyimi ve desteği bu kişilerden alabileceğimize ve kısa zamanda eksikliklerimizi giderebileceğimize yürekten inanıyorum.”

Dr. Githanga, sözlerini şöyle noktaladı: “Kenya’lı Hemato-Onkologlar olarak şu anda yapmamız gereken, yönetimin ve Bakanlık yetkililerinin zaten var olan ilgisini ve dikkatini daha güçlü bir şekilde kanser hastalığına çekmek. Bunu başarabilirsek, kanser hastalarımıza kendi ülkemizde kemik iliği nakli olabilme şansını sunabiliriz. Kısa süre içerisinde kanser tedavisi konusunda gerekli bütçenin ayrılacağına inanıyoruz ve gelecekten çok umutluyuz.” 

“Yeni İş Birlikleri ve Ortak Çalışmaların Olmasını Umut Ediyorum”
Kenyatta Üniversitesi’nde Patoloji uzmanı olan ve şu anda Hematoloji ve Onkoloji ihtisasına devam eden Dr. Albert Giitwa Gachau, “Türkiye’ye ilk ziyaretim ve burada bulunmaktan dolayı büyük bir mutluluk duyuyorum.” dedi. 

Gachau, şunları söyledi: “Kongre, hem Hematoloji alanındaki pek çok yeniliklerden haberdar olma hem de farklı ülkelerden bir çok başarılı bilim insanı ile tanışma fırsatı sunduğu için benim açımdan son derece verimli geçti. Bu alanın gelişmelere ne kadar açık olduğunu gördüm, yapabileceğimiz çalışmaları düşünmek bana umut ve heyecan verdi. Bu tarz toplantıların, özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkeler açısından, yeni iş birlikleri kurma ve ortak çalışmalar gerçekleştirme fırsatı yaratması bakımından ayrıca çok değerli ve önemli olduğuna inanıyorum”

Med-Index

Yorum bırakın

SAMSUN CERRAHİ ALETLERDE DÜNYA ÜÇÜNCÜSÜ

“Dünya’da ve Türkiye’de Tıbbi Cihaz Sektörü ve Strateji Önerisi” adlı çalışmaya göre; Samsun’un özellikle cerrahi el aletleri imalatı konusunda, Almanya-Tutlingen ve Pakistan-Sialkot kentlerinden sonra dünyanın üçüncü cerrahi el aletleri üretim üssü olduğu belirtiliyor.

Türkiye Sağlık Endüstrisi İşverenleri Sendikası (SEİS) ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) işbirliği ile TTGV’nin ideaport® markası altında hazırlanan “Dünya’da ve Türkiye’de Tıbbi Cihaz Sektörü & Strateji Önerisi” adlı çalışma kitaplaştırılarak yayınlandı. 4 aylık bir çalışmanın ürünü olan yayın, SEİS üyesi işverenlerin araştırma ve çalıştaylara katılımı, TTGV’nin uzmanlık desteği ile Sağlık Bakanlığı ve Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun da görüş ve önerileri ile oluşturuldu. 

Dünyanın Üçüncü Cerrahi El Aletleri İmalatı Samsun’dan
“Dünya’da ve Türkiye’de Tıbbi Cihaz Sektörü & Strateji Önerisi” kitapta yayınlanan verilere göre; Türkiye’de tıbbi cihaz sektöründeki firmaların büyük ağırlığı KOBİ’lerden oluşuyor. Tıbbi cihaz sanayiinde Bıçakçılar, Çağdaş Elektronik Medikal, Detaysan, Sesinoks Paslanmaz ve Tıbset gibi firmalar büyük işletmeler grubunda yer alıyor. Siemens, Alvimedica ve GE Healthcare gibi küresel şirketler bulunuyor. Gösterilen firmaların çoğu İstanbul’da yer alırken devamında, Ankara, İzmir, Adana, Kayseri ve Samsun geliyor. Son zamanlarda gerçekleşen yatırımlar ile Samsun’un özellikle cerrahi el aletleri imalatı konusunda, Almanya-Tutlingen ve Pakistan-Sialkot kentlerinden sonra dünyanın üçüncü cerrahi el aletleri üretim üssü olduğu belirtiliyor. 

Dünya Tıbbi Cihaz Pazarının Yüzde 41’ini ABD Oluşturuyor
Kitapta yer alan başka bir çarpıcı nokta ise şu; dünya tıbbi cihaz pazarının ABD yüzde 41’ine, AB yüzde 23, Japonya yüzde 10’una hakim. Oysa, bu ülkelerin dünya nüfusuna göre nüfus oranları Pazar paylarının 3’te birinden daha az. Geriye kalan yüzde 26’lık pazar payını diğer ülkeler paylaşıyor. 

Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Nihat Tosun konuşmasında, artık Türkiye tıbbi cihaz sektöründe bir üretim yapamaz algısının değiştiğini belirterek, bu algıyı değiştirmek için hep birlikte çalışıldığını ve artık sektörün kamuda bir muhatabı olduğunu söyledi. Tosun, Sektörün dış ticaret açığına neden olan bir sektör olmaktan çıkarak açığı kapatacak bir sektör olacağına inandığını kaydetti. 


“Türkiye’nin Tıbbi Cihaz Sanayi 2018 Hedefi 2 Milyar Dolar İhracat”
Türkiye Sağlık Endüstrisi İşverenleri Sendikası SEİS Başkanı Metin Demir konuşmasında Tıbbi cihaz sektörü için ulusal hedeflere ulaşmakta paydaş kurumların işbirliği ve ortak çalışmasının önemine değindi. Demir, “Türkiye’nin tıbbi cihaz sanayi 2018 hedefimiz 2 milyar dolar ihracat ve yerli üretimin ihtiyacın yüzde 20’sini karşılamak iken, 2023 hedefimiz 5 milyar dolar ihracat ve ihtiyacımızın yüzde 30’unu yerli üretim ile karşılamak” dedi. 

TTGV Yönetim Kurulu Üyesi Suat Baysan, konuşmasında şunları söyledi: “Hem yaşam bilimleri ve hem de teknolojik yakınsamaların odağında duran tıbbi cihaz sektörü için ülke stratejileri belirlenmeli. İnovasyon ve destek sistemlerinin kurulması büyük önem taşıyor. Tıbbi cihaz sektörünün çoklu alanların içerisinde etkileşim ve katma değer yaratma potansiyeli en yüksek alanlardan biri.”

4 Firma ile Yapılan Örnek Değer Zincir Analizi
Açılış konuşmalarının ardından geçilen paneli kitabın editörlüğünü de üstlenen Mahmut Kiper yönetti. Panelde tıbbi cihaz sektörü için değer zinciri analizini yapan Prof. Sinan Kayalıgil, 4 firma ile yaptıkları örnek değer zinciri analizini aktardı ve satış faaliyetlerinin yüksek değer içerdiğine değindi. Firmaların Ar-Ge harcamalarının görece düşük kaldığını gösteren Kayalıgil, TEYDEB desteklerinden faydalanan tıbbi cihaz şirketlerinin ve destek miktarının giderek arttığını belirtti. 

“Samsun Kümesinin 40 Yıllık Geçmişi Var”
MEDİKÜM Samsun Medikal Kümelenme Başkanı Dr. Ahmet Aydemir, sektörel işbirliklerinin ve kümelenmenin önemine değinmek üzere sözü aldı ve kamu desteği olmadan küresel oyuncu olmanın mümkün olmadığını belirterek sözlerine başladı. Kümenin birbiriyle ilişkili şirketlerin coğrafi olarak aynı yerde bulunmasıyla oluştuğuna değinen Aydemir, Samsun kümesinin 40 yıllık geçmişi olduğunu belirtti ve silah üretiminden cerrahi el aletlerine, daha sonra da implantlardan röntgenlere ve işitme cihazlarına üretimi arttığına değindi. Kümelenmelerin kendiliğinden oluştuğunu belirten Aydemir, kendilerinin kümelenme faaliyetlerini geliştirmeyi amaçlayan bir dernek olduğunu ve çeşitli kamu kurumlarından da destek aldıklarını belirtti ve Kümelenme faaliyetlerini en iyi destekleyecek oluşumun kamu olduğunu belirtti. 

“2013 Yılının İlk 8 Ayında İhracatta Büyüme Oranı Yüzde 21”
SEİS Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Onur Özcan, 2018 ve 2023 ihracat hedefleri ve bu hedefleri gerçekleştirmeye yönelik araçlara değindikten sonra sektörün IMMIB tarafından sağlanan verilere göre 2013 yılının ilk 8 ayında ihracatta büyümenin yüzde 21 olduğunu ve Türkiye’nin yüzde 3 büyüdüğü ortamda bu büyümenin önemli olduğuna değindi. TURQUALİTY programının içinde mobilya, tekstil ve gıda gibi sektörlerin ağırlıklı olarak yer aldığı sağlık sektörü olarak yalnızca 3 şirket ile tıbbi cihazların bu programdan yararlandıklarını belirtti. Off-Set – SSM modeli ya da Sağlıkta off-set denilebilecek benzeri bir uygulamanın savunma sanayini taşıdığı başarılı noktaya vurgu yapan Özcan, 1,2 milyar dolar ihracat yapan savunma sanayinin 2012 yılında 640 milyon dolar ile yarısı kadar ihracatı henüz bu desteklerden yararlanmadan elde ettiklerini belirtti. 

Med-Index

Yorum bırakın

AİLE HEKİMLERİ YENİ YASA İSTİYOR

Aile hekimlerinin yaşadığı sorunları 4. Uluslararası Katılımlı Aile Hekimleri Kongresi’ndeki toplantıda dile getiren AHEF Başkanı Dr. Murat Girginer “Biran önce dünyada evrensel ilkelere uygun aile hekimliği yasası hazırlanmalı. Çünkü, Türkiye’de bizler yasayla değil genelge ve yönetmeliklerle idare ediliyoruz. Asıl ihtiyacımız, doğru bir aile hekimliği yasasının hazırlanmasıdır. Biz de bununla ilgili çalışmalarımızı yürütüyoruz” diye konuştu. 

Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu (AHEF) tarafından düzenlenen 4. Uluslararası Katılımlı Aile Hekimleri Kongresi’nin basın toplantısında, aile hekimleri için ilk sırada koruyucu hekimliğin, ikinci sırada tedavi edici hekimliğin geldiğini vurgulandı. 

Doğru aile hekimliği uygulamalarının, Türkiye’de kent, köy fark etmeksizin eşit uygulanmasını arzu ettiklerini belirten AHEF Başkanı Dr. Murat Girginer, şunları söyledi: “Aile hekimleri, görev tanımlarında olmayan başka kurumların, başka disiplinlerin işlerini yüklenmekte ve aile hekimlerinin asli görevlerini yapmalarına ve bu ülke insanının layık olduğu koruyucu sağlık hizmetini almalarına engel olunmaktadır. Aile hekimliğinin görevleri olmayan iş yükleri nedeniyle asli görevleri olan koruyucu hekimlik yapmalarına engel olunmakta ve vatandaşın sağlık hakkı engellenmektedir. Üstümüze eklenen ekstra yükleri de kabul etmiyoruz. Aile hekimleri birinci basamakta çalışır, koruyucu hekimlikten sorumludur. Öncelikle 2. ve 3. basamaktaki yoğunluğun sebepleri araştırılmalıdır. Aile hekimlerinin acillerde görevlendirilmesi yerine, acillere gereksiz başvuruları engelleyecek çözümlerin bulunması gerekir. Başka kurumlarda acillerde çalıştırılmamız bizim için angaryadır. Başka kurumlarda görev yapan bir hekimin işinin bize yüklenmesini kabul etmiyoruz. Öte yandan, biran önce dünyada evrensel ilkelere uygun aile hekimliği yasası hazırlanmalı. Çünkü, Türkiye’de bizler yasayla değil genelge ve yönetmeliklerle idare ediliyoruz. Asıl ihtiyacımız, doğru bir aile hekimliği yasasının hazırlanmasıdır. Biz de bununla ilgili çalışmalarımızı yürütüyoruz.”

“Aile Hekimlerinin Eğitim Eksikliği Olduğunu Asla Kabul Etmiyoruz”
Aile hekimlerinin asli grevlerini görevlerini yerine getiremediğinin de altını çizen AHEF Başkanı Dr. Murat Girginer, her bireyin sağlıklı yaşama hakkı olduğunu, bunun ancak aile hekimleri aracılığıyla yapılabildiğini söyledi. Dr. Girginer, “Meme kanserine ‘dur’ demek istiyoruz ama bu görevi yapmamızı bir şekliyle de engelleyen ve üzerimize yüklenen ekstra yükleri de kabul etmediğimizi bir kez daha söylemek istiyorum. Biz meme kanserine ‘dur’ diyeceğiz. Elimizden geleni yapacağız. Aile hekimlerinin eğitim eksikliği olduğunu asla kabul etmiyoruz. Sahada yıllardır çalışan hekimleriz. Aynı zamanda tıp eğitiminin acillerde yapılmadığını bütün dünya biliyor. Bu gerçekçi bir yaklaşım değil. İkinci üçüncü basamaktaki hasta yoğunluğunun sebeplerini araştırmak lazım. Burada bizim için önemli sebep acile başvuran hastaların aslında acil olmaması. 70 milyon ülkeni acil müracaatı 90 milyon. Aile hekimlerine başvuran hastalardan 3 TL katkı payı alınıyor. Acil servise gidenlerden katkı payı alınmıyor. Katkı paylarını tam tersine çevirmek lazım. Aile hekimlerine gidenlerden katkı payı alınmaması, acile gidenlerden alınması lazım. Bunun böyle önlenebileceğini düşünüyoruz. Başka kurumdaki hekimler yerine bizim yedek kuvvet olarak çalışmamızın doğru olmadığını düşünüyoruz. Acil hizmetler ayrı bir tıp bilim dalıdır. Hastanedeki hekimlerin kendi içlerinde çözmesi gereken bir sorun olarak değerlendiriyoruz” dedi.

“Sözleşmeli Doktor Alınabilir”
Girginer, Sağlık Bakanlığı’nın aile hekimlerine nöbet uygulamasını kabul etmediklerini açıkladı. Hastanelerdeki nöbetçi doktor açığının kapatılması için Kamu Hastaneleri Birliği tarafından hizmet alınabileceği önerisinde bulunan Girginer, “Hastaneler dışında farklı alanlarda görev yapan, genç emekli olan çok sayıda hekim var. Ülke genelindeki 120 bin hekimden acillerde nöbet tutmak isteyenlere burada görev yapma imkanı verilebilir. Sözleşmeli doktorlar alınabilir. İsteyen hekim, aile hekimleri de dahil acilde çalışmak için başvurup buradaki açığı kapatmaya çalışsın. Hastanede çalışan doktorları özendirmek için ise nöbet ücretleri artırılabilir. ” şeklinde konuştu.
“Hekime Şiddetin de Sebeplerinden Biridir Bu Anlayış”
Sağlıkta birinci basamak olan aile hekimlerinin yeterli eğitim sahibi olmadığı düşüncesinin kendileri için çok yaralayıcı olduğunun altını çizen Dr. Girginer, “Eğitim eksikliğimiz yok. Aslında hekime şiddetin de sebeplerinden biridir bu anlayış. Halkımız bu haberleri okuyarak hastaların kafasında hekimin itibarıyla ilgili soru işareti oluşturuyor. Bu ülkede tıp doktoru diploması olan herkes, hasta bakma yetkisi ve bilgisine sahiptir. Bunun dışında uzmanlık eğitimini sürekli dile getirilmesi doğrudur. Bütün aile hekimleri bu programlara dahil edilebilir ama bunun zorunlu olarak ortaya konulması çok hatalı” dedi.

“Hastanede Çalışan Doktorları Özendirmek İçin İse Nöbet Ücretleri Artırılabilir”
Hastanelerdeki nöbetçi doktor açığının kapatılması için Kamu Hastaneleri Birliği tarafından hizmet alınabileceğini söyleyen Girginer, “Hastaneler dışında farklı alanlarda görev yapan, genç emekli olan çok sayıda hekim var. İsteyen hekim, aile hekimleri de dahil acilde çalışmak için başvurup buradaki açığı kapatmaya çalışsın. Hastanede çalışan doktorları özendirmek için ise nöbet ücretleri artırılabilir. Oradaki yığılmayı başka hakimlerle kapatmanın, o hekimlerin gerçek hizmetlerini engellemenin bir anlamı yok. Ülke olarak yapmamız gereken, aile hekimliğini beslemek, hastaların birinci basamak başvuru sayısını artırmaktır” diye konuştu. 

“Meme Kanserinde Tanı Algoritmaları AHEF Tarafından Türkiye Genelinde E-Kitap Olarak Yaklaşık 20 Bin Aile Hekimine Ulaştırıldı”
AHEF olarak toplum sağlığı konusunda ve özellikle kanser ile ilgili duyarlı ve sorumlu olduklarını, düzenledikleri kongre ile ortaya koyduklarını hatırlatan AHEF Başkanı Dr. Girginer, şunları söyledi: “Pembe Kurdele Derneği ile yaptığımız ortak çalışma ile aile hekimlerine meme kanseri ile ilgili farkındalığın anlatılması hedefleniyor. Pembe Kurdele Derneği Başkanı Prof. Dr. Ekmel Tezel tarafından hazırlanan ‘Meme Kanserinde tanı algoritmaları’ AHEF tarafından Türkiye genelinde e-kitap olarak yaklaşık 20 bin aile hekimine ulaştırıldı. AHEF olarak ülkemizin önemli sorunlarından kanser, obezite, hipertansiyon,diyabet, kardiyovasküler hastalıklar gibi konularda halkı bilinçlendirmek ve bilgilendirmek için projeler yapmayı planlamaktayız. Türkiye’nin nüfusu ve artan sağlık harcamaları göz önüne alındığında koruyucu hekimliğin ve dolayısı ile aile hekimliğinin önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Dünya’da Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere pek çok ülke artan sağlık harcamaları ile başa çıkmakta ciddi zorluklar yaşamaktadır. Koruyucu hekimlik uygulaması sağlık harcamalarının kontrolü ve sınırlandırılmasında çok önemli bir avantaj sağlarken ülkemizde bu uygulamanın baş aktörlerinin aile hekimleridir. Aile hekimleri asli görevleri olan bu koruyucu hekimlik hizmetlerini sunmalıdır. Oysa aile hekimleri görev tanımlarında olmayan başka kurumların başka disiplinlerin işleri yüklenmekte ve aile hekimlerinin asli görevlerini yapmaları ve bu ülke insanının layık olduğu koruyucu sağlık hizmetini almalarına engel olunmaktadır. Bu ülke insanının sağlıklı yaşamaya, sağlıklı yaşlanmaya hakkı vardır. Aile hekimliğinin görevleri olmayan iş yükleri nedeniyle asli görevleri olan koruyucu hekimlik yapmalarına engel olunmakta ve vatandaşın sağlık hakkı engellenmektedir. AHEF ve aile hekimleri bu ülke insanına layık olduğu koruyucu sağlık hizmetlerini sunmaya devam edecektir. En önemlisi koruyucu hekimlik sonra rehabilite edici hizmetler geliyor. Koruyucu hekimlik çok önemli. Aile hekimleri olarak meme kanseri taramasıyla ilgili bazı periyodik muayene programlarına başlanıyor.”

Med-Index

Yorum bırakın

GENLER EGZERSİZ İLE DEĞİŞTİRİLEBİLİR Mİ?

EndoBridge 2013 Toplantısı ile ilgili basına bilgi veren Türkiye Endokrinoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Sadi Gündoğdu, “Avrupa Diyabet Kongresinde açıklanan bir çalışmanın sonuçlarına göre, diyabet ve obezite ile ilişkili genlerimiz egzersizle değiştirilebiliyor” dedi.

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği ile Amerikan Endokrin Derneği’nin birlikte düzenlediği “EndoBridge 2013 Toplantısı” Antalya’da gerçekleşti. 2011 yılından bu yana hazırlıkları sürdürülen toplantıda Türkiye ve ABD’nin yanı sıra Avrupa, Ortadoğu, Kafkaslar ve Kuzey Afrika coğrafyasında 16 ülkeden 450 katılımcı buluştu. EndoBridge 2013 için Türkiye ve ABD yanında Avrupa, Ortadoğu, Kafkaslar ve Kuzey Afrika coğrafyasında 16 ülkeden 450 katılımcı buluştu. 

EndoBridge 2013’de her biri kendi alanlarında uluslararası tanı ve tedavi kılavuzlarına katkıda bulunan 30’u aşkın bilim insanı konferanslar ve interaktif olgu tartışmaları ile diyabet ve lipid bozuklukları dahil endokrinolojinin tüm problemlerine güncel yaklaşımları detaylı bir şekilde ele alıyor. Küçük grup tartışmaları farklı ülkelerden gelen hekimlerin endokrin hastalıkların tanı ve tedavisinde yaşadıkları tecrübe ve problemleri tartışmalarına ve fikir alışverişinde bulunmalarına olanak sağlıyor. 

Egzersiz “Diyabet ve Obezite İlişkili Genleri” Değiştiriyor
24-27 Eylül 2013 tarihinde Barcelona’da gerçekleşen Avrupa Diyabet Kongresinde açıklanan bir çalışmanın sonuçları aktaran İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Endokrinoloji Metabolizma ve Diyabet Bölümü Öğretim Üyesi ve Türkiye Endokrinoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Sadi Gündoğdu, şunları söyledi : “Diyabet ve obezite ile ilişkili genlerimizin egzersiz ile değiştirilebileceğini gösterdi. İsveç Malmö Üniversitesinde, altı aylık bir egzersiz programı öncesinde ve sonrasında 23 erkekten alınan cilt altı yağ dokusundan DNA ve RNA ayrıştırılarak hareketsiz yaşam sürdüren sağlıklı kişiler ile karşılaştırıldı. Diyabet ilişkili TCF7L2 geni başta olmak üzere 21 genin metillenmesinde artış ve bu genlerin üçte birinin fonksiyonunda değişiklik gözlendi. Çalışma, genlerimizin vücuttan veya çevreden aldıkları sinyallere yapı ve fonksiyon değişikliği ile (epigenetik mekanizmalarla) yanıt verdiğine işaret ediyor. Bu yanıtlar diyabet ve obezitenin gelecek tedavilerinde klinik olarak önem taşıyabileceği EndoBrigde’te gündeme getirildi.”

“ Endokrinologlar Tıbbi Dedektiflerdir “
Amerikan Endokrin Derneği’nin önceki Başkanı Prof. Dr. William F. Young ise karşılaşılan güçlüklerin bir organla ilgili olmadığını belirterek şunları söyledi: “Sadece kalp, mide ile ilişkili değil. Vücuttaki bütün bezlere odaklanıyoruz. Diyabet, obezite, tiroid hastalıkları, kemik ve kalsiyum bozukluklarıdır. Endokrinler bütün bu bezler üzerinde çalışır. Endokrinologlar tıbbi dedektiflerdir. Bulmaca çözer gibi çalışırlar.”

“Tip 2’yi Artık Çocuklarda da Görüyoruz”
Walter Reed Ulusal Askeri Tıp Merkezi Diyabet Enstitüsü’nden Prof. Dr. Robert A. Vigersky da diyabetin endokrinolojinin alanına giren bir husus olduğunu söyledi. İki çeşit diyabet olduğunu ifade eden Prof.Dr. Vigersky, “Tip 2’yi artık çocuklarda da görüyoruz. Obeziteye bağlı görülür. Son 10 yıl içinde çok önemli gelişmeler görüldü. Yeni ilaçlar geliştirildi, tıp 2 tedavisinde. Bundan önce 1-2 ilaç sınıfından bahsediyorduk. Şimdi 12 sınıf ilaç var. Gelecekte de daha fazla ilaç sınıfı olacak. ABD’de de sadece 26 milyon diyabet hastası vardı.Daha sonra gelişebilecek diyabet 80 milyon civarında, yeni yaklaşımlara ihtiyacımız var, daha agresif bir şekilde bu hastalığı yönetmemiz gerekiyor. 

Diyabet bir çok hastalığa neden oluyor. Körlüğe, böbrek yetmezliği ve sinir hasarına yol açar. En önemli sorunlardan bir tanesi kalp krizine yol açıyor. Aynı zamanda hastalarımızda ağrı görülüyor.Yaşam beklentileri ömürleri kısalıyor.Bizim alanımızda elimizdeki tüm çalışmalarımızı klinik kontrol etmeye harcıyoruz. Eğer bir kişi ilaçlarını, iğnelerini alsa bile kilo kaybedebiliyorsa o ilaçlara bağımlılık oranı azalır. Bu kişiler ilaca bağlı olmayan kişilere geçebilir. Diyet ve egzersizle hayatlarını sürdürebilir anlamına gelir.Hastalarımıza yaşam tarzı değişikliğini ve egzersizi yapmaları konusunda uyarıda bulunuyoruz. Birinci basamaktaki hekimlerin de bu konuda eğitimleri şart” dedi. 

“3 Aylık Doğum Kontrol Hapı Kullanımı PKOS Hastalarında Sonuçları Değiştirmedi”
Dünyada 100 milyondan fazla kadının kullandığı doğum kontrol haplarının iştah ve kilo alımı üzerindeki etkileri net olarak bilinmediğini kaydeden Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalında Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız yürüttükleri çalışma hakkında şu bilgileri verdi: “Journal of Endocrinology and Metabolism Dergisi’nde Eylül ayında yayınlanan çalışmanın sonuçlarına göre polikistik over sendromu (PKOS) hastaları ve sağlıklı kadınlarda açlıkta ve standart bir yemek yenildikten sonra bakılan açlık ve tokluk hormonları benzer düzeyde ve PKOS’da doğum kontrol hapı kullanımı bu hormonları etkilemiyor. 18 PKOS’lu hasta yaş ve kilo açısından eşleştirildi, 18 sağlıklı kadının dahil edildiği çalışmada mideden salgılanan ve acıkma hormonu ghrelin ile tokluk hormonları CCK ve PYY ölçümleri yapıldı. Tüm bu hormonlar ve katılımcıların doygunluk hisleri ilaç kullanmadan benzerdi ve 3 aylık doğum kontrol hapı kullanımı PKOS hastalarında sonuçları değiştirmedi.”

“Subklinik Hipotiroidide Acıkma Hormonu Normal Ama Mide Hareketleri Bozuluyor”
Kanda T4 hormonu normalken TSH düzeyinin normalin üzerinde olması durumunun subklinik hipotiroidi olarak adlandırıldığını belirten Yıldız, şunları anlattı: “Eylül ayında Journal of Clinical Endocrinology and Metabolism Dergisi’nde yayınlanan çalışmamızın sonuçlarına göre; subklinik hipotiroidi mide hareketlerini bozuyor. Çalışmaya 18 subklinik hipotiroidili hasta ve 18 yaş ve kilo eşleştirilmiş sağlıklı kadın dahil edildi. Hastalarda açlıkta ve standart bir yemek uyarısına cevap olarak acıkma hormonu ghrelin düzeyi sağlıklılarla benzer iken elektrogastrografi ile değerlendirilen mide hareket ve kasılmasında bozukluk saptandı. Altı aylık tiroid hormon replasman tedavisi ile mide motilitesindeki bu bozukluğun düzeldiği gözlendi. 

“Tiroid Kanseri Kardiyovasküler Ölüm Riskini Artırıyor”
Hollanda’da Groningen Üniversitesi’nde yürütülen ve 254 iyi farklılaşmış tiroid kanseri hastasının 9 yıl süreyle takip edildiği çalışmada kardiyovasküler ölüm riskinde 3.4 kat, tüm nedenlere bağlı ölüm riskinde 4.4 kat artış gözlendi. Diferansiye tiroid kanserlerinde 10 yıllık sağ kalım oranları yüzde 80-95 arasında değişiyor. Sonuçları Journal of Clinical Oncology Dergisi’nde Eylül ayında yayınlanan çalışma ilk kez tiroid kanseri – kardiyovasküler ölüm riskine işaret ediyor.”

Med-Index

Yorum bırakın

"SAĞLIK SEKTÖRÜ ÇAĞI YAKALAMA ÇABASINDA"

Tüm sektörlerde olduğu gibi sağlık sektöründe de mobil teknolojileri daha etkin kullanıp daha sağlıklı yaşamlar oluşturulabileceğini belirten IPPA İletişim Direktörü Fatmanur Erdoğan, “Sektörün çalışmalara bütünsel bir yaklaşım göstermesi sürdürülebilir bir gelişim için gereklidir” dedi.

Günümüzde mobil teknolojiler kullanılarak toplumların nasıl daha sağlıklı yaşamlar yaratabileceği hakkında örnek uygulamalar hakkında bilgi veren Fatmanur Erdoğan, Afrika ziyareti sırasında öğrendiği uygulamaları anlattı. “Kenya halkı ekonomik sıkıntı ve zor şartlar altında yaşamasına rağmen mobil internet teknolojilerindeki gelişmelere çok hızlı adapte olabildiler. Bireylerin kendi sağlıkları ile ilgili bireysel sorumluluk alabilmelerini sağlayan, kamu-özel sektör işbirlikleri ile uygulamaya konan mobil applikasyonlar, halkın yaşam kalitesini artırmayı sağlıyor. Bu bağlamda, bölgedeki sağlık sorunlarının çözümünde mobil teknolojiler kritik rol oynuyor. Sürdürülebilir bir gelişim için mobil sağlık çalışmalarına yaklaşımımız stratejik ve uzun soluklu olmalıdır.”

Türkiye’de özellikle özel sektörün gelişmelere ayak uydurabilmesi için, yenilikçi düşünce ve hareket anlayışının kurumlara getirilmesi gerektiğini savunan Erdoğan, kurum içi girişimciliğin teşvik edilmesinin önemli olduğunu belirtti. Digital Health Summit Turkey 2013′te yaptığı konuşması ile doğru strateji oluşturulması, stratejik iletişim yapılması ve kurumları çevik hale getirme yöntemleri hakkında bilgi verdi. 

Daha mutlu ve umutlu yaşamlar nasıl yaratılır?
Daha mutlu ve umutlu yaşamlar, hayatta yaptığımız işlerde bir anlam bulduğumuzda, hayata meraklı gözlerle bakabildiğimizde, yaşam sevincimiz olduğunda, hayatta mücadele etmeye değecek bir çabamız olduğunda ve zorluklara karşı dayanıklılığımızı artırdığımızda mümkün olur.

Sağlık sektöründe pazarlama ve dijitalin kullanımı konusunda olmaması gerekenler nelerdir? Sağlık sektörü yoğun regulasyonlar dolayısıyla daha kapalı sistemlerle çalışan bir sektör. Dijital medya kullanımında sağlık sektörünün imkanlarının fazla olmasına rağmen, Türkiye’de neredeyse işin çok başında olduklarını görüyoruz. Günümüzde mobil teknolojilerin değerinden ve daha sağlıklı yaşamlar nasıl yaratabileceğinden konuştuğumuz halde, henüz sektörün web site çalışmalarının dahi çağın oldukça gerisinde olduğuna dikkatinizi çekmek isterim. Sektör dijital pazarlama ve iletişim stratejilerine bütünsel bir yaklaşımdan ziyade, tekil taktiklerle ilerliyor. Bu yüzden de birbirinden kopuk, arada kaybolup giden işlerin sayısı yükseliyor, topluma ve bireye faydası da etkin olamıyor.

Sağlık sektöründe olması gerekenler nelerdir? 
İletişime bütünsel yaklaşmak için, işe konumlandırma çalışmalarıyla başlamak önemlidir. Konumlandırma sadece piyasayı analiz etmek değil, oturmak istediğiniz noktaya hangi vizyonla ve nasıl gideceğinizi de belirleyebilmenizi gerektirir. Çoğu zaman bu tür bir çalışma kurumun paydaşlarının da sürece katılımını içerir.

Sağlık sektörünün gelişmesi sektörün bileşenlerinin etkin işbirlikleri kurabilmesi ve toplum sağlığını,yani bireyi ön plana koyabilmesiyle mümkündür.Sürdürülebilir gelişim insanın yaşam kalitesini artırmayı odağına aldığında iyi yaşam yönetimine doğru geçiş çalışmaları artacak, bu çalışmaların bir çoğu da dijital ortamlarda mümkün olacaktır.

Gelişen mobil teknolojiler sayesinde, bireyler kendi sağlıkları konusunda hem daha iyi bilgi alabilecek hem de kendi sağlıklarının sorumluluğunu daha fazla önemseyecek.Doktorlar ve hastalar arasındaki bilgi kaybı minimuma inecek.

Yurt dışında sağlık sektöründe bu alanda uygulamalar nelerdir? Ülkemizle karşılaştırmasını yapabilir misiniz? 
Açıkçası ben Afrika gibi gelişmekte olan ülkelerin mobil teknolojileri sağlıklı gelişim adına kullanma şekillerine dikkatinizi çekmeyi tercih ederim. Teknolojik gelişmelere bireyler ve kurumlar uyum sağladığı ve onları hızlıca benimsediği sürece sağlık alanında gelişmeler etkin olabilir. Afrika, bunca ekonomik sıkıntısına ve zor şartlarına rağmen, mobil internet teknolojilerindeki gelişmelere çok hızlı adapte olabildiğinden, bu bölgedeki sağlık sorunlarının çözümünde mobil teknolojiler kritik bir rol oynuyor. Türkiye’de özellikle özel sektörün gelişmelere ayak uydurmasındaki hantallığın atılması, yenilikçi düşünce ve hareket anlayışının kurumlara getirilmesi için kurum içi girişimciliğin teşvik edilmesinin önemli olduğuna inanıyorum. Başlangıç noktası burasıdır. Kurum kültürlerini yataylaştırmadığınızda, yetenek bazlı çalışmaya geçemediğinizde, hiyerarşiye takıldığınızda, bu yüzyılda yaratıcı olmanız ve değişime hızlı adapte olmanız zor.
Teknolojilerin gelişmiş olması ve var olması yetmiyor. Bireylerin ve kurumların da bu gelişmelere ayak uydurabilmesi gerekiyor. 

Sağlık sektörünün pazarlama açısından sosyal medyaya bakışı nasıl olmalı? 
Örnek olarak Hastaneleri ele alalım. Türkiye’de dijital stratejisi olan bir hastane yok.Sosyal mecraları kullanan hastaneler var; onlar da belli bir vizyon ya da stratejiyle değil, taktiksel hareketle yol alıyorlar.Bu yüzden de iletişimde bir bütünselliğe rastlamak zor. 

Sosyal mecralar birer araçtır.Siz bu araçları nasıl kullanmanız gerektiğini bulamazsanız, yaptığınız şey doktorlarınıza bir iki tane video çektirip, yayınlamaktan öteye gitmez.Üstelik doktorların bir hastaneden diğerine hızlica zıpladığı bir sistemde, videolarınız da kısa bir süre sonra anlamsız hale gelir. Bu değişimi nasıl yönetmeniz gerektiği ise sosyal medya stratejisi ile değil, itibar yönetim stratejinizin bir parçası olmak durumundadır.Bu gözle bakacak olursanız, bir davranış değişikliği ve anlayış tarzından bahsettiğimi göreceksiniz.Bu işin özüdür.Bu konulara derin kafa yoracak bireylere ihtiyacımız var. Diğer yandan, eğer başarılı bir iletişim yapmak istiyorsanız, dijital mecraları kullanan kişileri ekibinize alın.Dijital mecraları anladığını söyleyenleri değil, aktif olarak bu mecraların içinde olanları yanınıza alın.Bu mecraları iyi kullanamayanların dijital medya stratejisi çikarması mümkün değildir.İletişim stratejinizi belirlemeden taktiksel işlere girmeyin.Katılımcı liderlik anlayışıyla iletişim politikalarınıza yön verin.

Sağlık sektörü pazarlama anlamında sosyal medyadan nasıl etkileniyor?
Dijital mecralar toplumun doğru bilgiye ulaşmasını kolaylaştırdı.Bireyler kendi sağlıkları konusunda daha fazla sorumluluk almaları için teşvik edilir oldu.Sosyal Mecralar adı üzerinde sosyalliği de getiriyor.Henüz sağlık sektörü dijital mecraları çift yönlü kullanabilmekte çok yetkin değil ama yakın bir gelecekte değişimin olacağına inanıyorum. Hem hasta ve hastalık yönetiminde hem de sağlıklı bireylerin daha sağlıklı yaşamlar idame ettirmelerinde hem de yaşam kalitemizin artmasında dijital mecralar ve mobil internet teknolojilerinin büyük bir yeri olacaktır.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız? 
Stratejik liderlik iletişimi danışmanlığı yapıyorum.IPPA şirketinin kurucusuyum.Şirket bünyemizde gerçek anlamda sürdürülebilir projelerin ortaya çıkması için sürdürülebilirlik iletişiminde davranış değişikliği getiren çalışmaların planlamasını da yapmaktayız.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Doğru bilgilerin veriliyor olmasına dikkat ediyorum.Sağlık haberi yapan kişilerin bir kaynaktan aldıkları bilgiyi sorgulayarak, araştırarak topluma objektif bilgi vermesini bekliyorum.Özellikle alternatif tıp ve sağlıklı yaşam alanındaki çalışmaları duyururlarken, sorumlu davranıyor olmalarının önemli olduğunu düşünüyorum.

Sağlıklı iletişiminin olmazsa olmazı size göre nedir?
Doğru mesajı, doğru kaynaktan, doğru hedef kitleye verebilmek.

Med-Index

Yorum bırakın

"MEME KANSERİNDE KİŞİYE ÖZEL TEDAVİ UYGULANMALI"

Med-Index ve Senatürk işbirliği ile internet üzerinden canlı yayın ile gerçekleştirilen toplantıda Yeni “Prognostik ve Prediktif Faktörler: Moleküler ve genetik profillemeye göre uygulanan cerrahi değişmeli mi?” başlıklı konuşma yapan İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Meme Cerrahisi Ünitesi ve SENATURK Meme Cerrahisi ve Eğitim Araştırma / Program Geliştirme Departmanları Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatih Aydoğan, “Her kişiye tek beden gömlek uymaz prensibiyle moleküler ve genetik özelliklere göre tedavi seçimi yapılıyor” dedi.

Med-Index ilk toplantısında alanında önde gelen kurumlardan olan SENATURK ile işbirliği yaparak, meme kanseri konusunu ele alındı. Toplantıda meme kanserinde tedavi seçenekleri üzerine multidisiliner şekilde ele alındı. Meme kanseri ile ilgilenen hekimlerin de çok disiplinli ve birbiri ile yakın iletişimde çalışması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Fatih Aydoğan, “İnsan genom projesinin yapılması ve genetik bilimindeki ilerlemeler tanı ve tedavide kişiselleştirilmiş tıp uygulamalarının gelişmesine imkan sağladı. Yeni nesil dizileme teknikleri ile çok sayıda hastayı aynı anda istenen bütün genler açısından taramamız mümkün hale geldi” diye konuştu. 

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Meme Cerrahisi Ünitesi ve SENATURK Meme Cerrahisi ve Eğitim Araştırma / Program Geliştirme Departmanları Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatih Aydoğan, Med-Index’in sorularını yanıtladı. 

Yeni Prognostik ve Prediktif Faktörler: Moleküler ve genetik profillemeye göre uygulanan cerrahi değişmeli mi? 
Aynı evredeki meme kanseri hastalarına benzer tedaviler verilse de hastaların seyirleri farklı olabiliyor. Hatta evre I’deki bir hastalık bazen evre 3 veya 4’teki hastadan kötü seyredebiliyor. Yapılan bilimsel araştırmalar ve uygulamalar sonucunda bu farklılıkların bir kısmının tümörün moleküler ve genetik özelliklerinden kaynaklandığı görüldü. Günümüzdeki kanser tedavileri de moleküler ve genetik özelliklere göre planlanmaya başlandı. 

Bu alandaki yenilikler nelerdir?
İnsan genom projesinin yapılması ve genetik bilimindeki ilerlemeler tanı ve tedavide kişiselleştirilmiş tıp uygulamalarının gelişmesine imkan sağladı. Yeni nesil dizileme teknikleri ile çok sayıda hastayı aynı anda istenen bütün genler açısından taramamız mümkün hale geldi. Hastanın genetik yapısı ve tümörün moleküler özelliklerine göre tedavi planlanmaya başlandı. Gereksiz tedaviler ve tedaviye bağlı yan etkiler azalmaya başladı. 

Bu alanda çalışanlara tavsiyeleriniz nelerdir?
Kişiye özel tedaviye geçmek için öncelikle hekimlerin hastalığa ya da organa özel çalışması gerekiyor. Örneğin genel cerrahi ile uğraşan hekimler meme, karaciğer, mide , yemek borusu, safra kesesi, pankreas gibi 10’dan fazla organ ve bölgenin hastalıkları ile uğraşıyor. Bir genel cerrahın bütün organ ve sistemlerle ilgili bilgi ve tecrübe sahibi olması çok kolay değil. Yine tıbbi onkoloji bölümü 20’den fazla kanser tedavisi yapabiliyor. Hekimlerin belli bir konuda bilgi ve deneyimini artırması, gerekirse üst ihtisas yapması önerilebilir. 
Meme kanseri ile ilgilenen hekimlerin de çok disiplinli ve birbiri ile yakın iletişimde çalışması gerekir.

Yurt dışında durum nedir? Türkiye ile yurt dışı arasında farklılık var mı?
Yurtdışında kişiye özel tedavi merkezleri açılmaya başlandı. Örneğin MD Anderson Kanser Merkezi Kişiselleştirilmiş Kanser Enstitüsü kurdu. Moleküler ve genetik özellikler için yapılan tetkikler rutin bir şekilde yapılıyor. Türkiye’de bazı merkezler modern uygulamaları yakın takip etse de moleküler ve genetik özelliklere göre tedavi yeterince yapılmayabiliyor.

Geçmiş ile günümüz arasındaki farklılıklar nelerdir?
Önceki yıllarda her hastaya bütün tedaviler yapılırken günümüzde bazı tedaviler bazı hastalara yapılmaya başlandı. Her kişiye tek beden gömlek uymaz prensibiyle moleküler ve genetik özelliklere göre tedavi seçimi yapılıyor. Örneğin koltuk altına metastaz yapmamış meme kanserleri için tümörün genetik özelliklerine göre hastalık tekrar riski skorlaması yapılıyor. Belli bir risk değerinin üstündeki hastalara kemoterapi verilirken riski düşük olan hastalara kemoterapi verilmeyebiliyor.

Yorum bırakın