Archive for category Hacettepe Üniversitesi

HACETTEPE ÇALIŞANLARIYLA FİKİR ÜRETTİ

Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri, günümüzde kullanılan modern yönetim tekniklerinden “Fikir Üretme Çalıştayları” ile çalışanlarının görüşünü aldı.

Kaizen “herkesi kapsayan sürekli iyileştirme” anlamına gelmektedir. Sürekli iyileştirme süreci; düşünce ve davranış olarak çalışan herkesin, her durumu tartışmaya açması ve sonra bunu iyileştirmenin yollarını birlikte aramasıdır.

Günümüzde kullanılan modern yönetim tekniklerinde iyileştirme çalışmalarında çalışanların katkısı alınmakta, “bir işi en iyi o işi yapan bilir” argümanından hareketle süreçlerde yaşanan sıkıntıların farkındalığının arttırılması ile çözüm önerileri ortaya konması aşamalarında çalışanların fikirlerinin alınmasının önemi dile getirilmektedir.

Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Kalite Koordinatörü Dilara Deniz Erdem nitelikli, motivasyonu yüksek ve kurum aidiyeti olan çalışanlar yaratmanın adımlarından biri “onlara sormaktır” diyerek gerçekleştirdikleri bu çalışma hakkında Sağlık Dergisi’ne şunları söyledi: “Hastane çalışanlarının hizmet süreçlerine ilişkin ortaya koydukları sorunlar, engeller ile bunlara ilişkin çözüm önerilerinin alınmasını amaçladığımız bu çalışmada ileri problem çözme teknikleri kullanıldı. Yetkin bir yönlendirici eşliğinde yapılan çalıştaylarda sonuca götüren eylemlerin planlanmasını sağlayacak adımlar atıldı. Kurumda zaten 2002 yılından beri sürdürülmekte olan “Sürekli Kurumsal Gelişim Projesi”nin en büyük destekçileri olan çalışanların bu sayede sürekli iyileşme felsefesine katkılarının daha da güçleneceğini düşündük.

Sürekli Kurumsal Gelişim Projesi
Toplam Kalite Yönetimi felsefesinin bir ucunda Süreç Yönetimi, diğer ucunda da İyileştirme Takımları Sistematiği bulunmaktadır. 2002 yılında Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri’nde başlatılan “Sürekli Kurumsal Gelişim Projesi” kapsamında yapılmaya çalışılan tüm kalite çalışmalarında kurumda en iyi başarılan işler hep İyileştirme adına çalışan takımlardan, proje ekiplerinden gelmiştir. Toplam Kalite felsefesinde strateji, çalışanı işin içine dahil ederek çözümün bir parçası haline getirmek, çalışanı dinlemek ve geri bildirim yapmaktan geçmektedir.


Çalıştayda Yaratıcı Fikir Oluşturma Yöntem ve Teknikleri Kullanıldı
Çalışmanın tamamı konularında uzman yönlendiriciler ve Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri yönetim ekibinden temsilciler eşliğinde 9 çalıştay şeklinde gerçekleştirildi. Çalıştayların tümü “kürsüden anlatma ve toplu dinleme konferansı” şeklinde değil, yaratıcı fikir oluşturma yöntem ve teknikleri kullanılarak, tüm katılımcıların tüm çalışmalara başından sonuna kadar aktif katılımı ile yazılı bilgi ve belge üretmeye yönelik olarak gerçekleştirildi.
Çalıştay başına ortalama 100 kişinin katıldığı 9 ayrı çalışma sırasında katılımcılardan “İşinizi yaparken karşılaştığınız ve özellikle iletişim kalitesini etkilediğini düşündüğünüz sorunlar nelerdir? Bu sorunların aşılması için önerebileceğiniz çözüm önerileriniz nelerdir?” gibi soruların yanıtı istendi.

647 Soruna Bin 82 Çözüm Önerisi
Çalışmaya toplam 853 çalışanın katılımı gerçekleşmiş, çalışmalarda gruplandırma sonucunda belirlenen 647 adet sorun için yine çalışanlarca bin 82 çözüm önerisi geliştirilmiştir. Katılımcılar bu çözüm önerilerinin 536 tanesinin kısa vadede, 344 tanesinin orta vadede, 202 tanesinin de uzun vadede hayata geçirilebileceğine inandıklarını belirtmiştir.


Hemşire ve Teknikerler Motivasyon İçin Eğitim Talep Etti
Ameliyathane çalışanları arasında kısa vadede hizmet içi eğitimin tüm personel için sürekli kılınması en çok bahsi geçen konu olmuştur. Hemşirelerin yanı sıra ameliyathane teknisyenleri de kendi işlerini daha iyi yapabilmek, güncel uygulamalardan haberdar olmak ve motivasyonlarının arttırılmasının sağlanması için eğitim talep etmişlerdir. Bu öneri, ilgili müdürlükle bağlantıya geçilerek yeni bir eğitim planı yapılmasına yardımcı olmuştur.
Ayrıca hemşire grubu da özellikle hasta güvenliği uygulamaları hakkında diğer personelin daha sık bilgilendirilmesi ve uygulamalara ilişkin sonuçların düzenli paylaşımının faydalı olacağı şeklinde öneri getirmiştir. Özellikle ameliyat sonrası tedavi planlarının standartlaşması açısından standart bir formun yürürlüğe girmesi gerekliliği de çalışma sonucunda ortaya çıkmıştır. Cerrahi Bakım ve Anestezi Ekibine götürülen bu öneri olumlu karşılanmış, cerrahlar için ameliyat sonrası kullanmaları adına standart bir form oluşturulmuştur.
Özellikle süreçler, çalışma ortamı, iletişim, ilaç ve malzeme kullanımına yönelik alanlarda kurumun yararına, iyileştirici öneriler ortaya koyulmuş, hastane yönetimi Kalite Koordinatörlüğü rehberliğinde bu konuların çözümü için proje ekipleri/iyileştirme takımları kurmuştur.


“Biz Bize” ve “Masa Üstü Üçgenleri”
Servislerde çalışan katılımcılar fiziksel koşullardan, çalışma ortamlarından memnunken yeterli personel ile çalışamamak konusunda sorunlarını dile getirmişlerdir. Bu soruna ilişkin Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri yönetim ekibinden çalıştaylara katılanlar çalışmada söz alarak imkânlar ve kanunlar dâhilinde personel alımına ilişkin yürüttükleri çalışmalardan bahsetmişler, yakın zamanda yapılacak personel alımı hakkında bilgi vermişlerdir. İç iletişimin arttırılmasına yönelik bir hastane bülteni çıkarılabileceği, e-posta ile bilgilendirme yapılabileceği gibi çözüm önerileri getirilmiş; Kalite Konseyi’nin gündemine alınmasının hemen ardından, kurumda “BİZ BİZE” adında kurum içi iletişim bülteni hem basılı hem de hastane intranet (NEKSUS) sisteminde yayınlanmaya başlanmıştır. Basım Yayın ve Tanıtım Koordinatörlüğü ile işbirliğine girilerek de 3 ayda bir yenilenmesi planlanan ve “Masa Üstü Üçgenleri” adı verilen bilgilendirici, dikkat çekici iletişim totemleri kullanılmaya başlanmıştır. Tüm bu iletişim çalışmalarını etkin yürütebilmek adına da kurumda bir “İletişim Komitesi” kurulmuştur. Çalıştaylar tamamlandıktan 6 ay sonra bir “Geri Bildirim Toplantısı” düzenlenerek katılımcılara bu süreç içerisinde atılan adımlar ve çalışanların önerisi doğrultusunda yapılan iyileştirmeler konusunda Hastaneler Genel Direktörü tarafından bilgi verilmiştir.”

Yorum bırakın

KURŞUN KAPLI “BÖLÜM 90”

Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Hastanesinde “Bölüm 90” adı verilen serviste bulunan kanser hastaları için kurşun kaplamalı oda hazırlandı ve yeni alınan PET-BT cihazı yapılan törenle hizmete açıldı.

Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Hastanesinde hastaların radyasyondan tamamen izole edilmesini sağlayan kurşun kaplamalı 3 odanın bulunduğu özel servis hizmete açıldı. Nükleer Tıp Anabilim Dalında hizmet verecek olan, aynı anda anatomik ve fonksiyonel görüntülemenin yapılabildiği ileri teknoloji olan, PET-BT (Pozitron Emisyon Tomografisi – Bilgisayarlı Tomografi) cihazı basına tanıtıldı.

Düzenlenen törende konuşan Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Uğur Erdener de üniversite yönetimi olarak hastanede üretilen hizmetin çok daha iyi noktaya ulaştırılabilmesi için ciddi planlamalar yaptıklarını dile getirdi.

Akredite olan Onkoloji Hastanesinde Düzenli Kayıt

Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Genel Koordinatörü Prof. Dr. Tezer Kutluk ise şunları söyledi: “2011 yılındaki akreditasyon yönetiminde Hacettepe Hastaneleri tümüyle akredite edildi. 2002 yılında 590 bin hastaya hizmet verirken 2010 yılında bu rakam 890 bine ulaştı. Hacettepe hastaneleri ülkenin önde gelen sağlık kuruluşu olmaya devam ediyor. Kanser kayıtlarını düzenli şekilde tutarak hangi hastanın geldiğini biliyoruz. 2009 yıllarında erkeklerde 2 bin 500 yeni kanser vakası, kadınlarda 2 bin 300 civarında kanser görülüyorken çocuklarda da tüm branşlarda hizmet veriliyor.”

“Bölüm 90”

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Meltem Çağlar, Onkoloji Hastanesinde “Bölüm 90” adı verilen servisin açılışı için düzenlenen törende, üniversite olarak tüm ülke coğrafyasından kanser hastalarına hizmet ürettiklerini belirterek, daha kaliteli hizmet sunumu için hastanenin imkanlarını artırmaya çalıştıklarını dile getirdi.

Kurşunla Kaplı ve Radyasyon Geçirmez Odalar

Bu doğrultuda, kanser hastalarına daha iyi hizmetin verileceği yeni bir servis oluşturduklarını belirten Prof. Dr. Çağlar, hastanedeki kat planlamasından dolayı “Bölüm 90” adını verdikleri bu serviste, kapıları, etrafı kurşunla kaplı ve radyasyon geçirmez 3 oda bulunduğuna dikkati çekti. Hastaların bu serviste sürekli radyasyondan izole edildiğini anlatan Prof. Dr. Çağlar, “Servisteki odaları tıbbi ve radyasyon açısından sürekli takip ediyoruz. Son teknolojiyle donatılan bu serviste doktorların yanı sıra sürekli görev başında bulunan fizikçi, kimyager ve hemşireler var. Kanser hastalarına çok daha etkin hizmet verme imkanına kavuştuk ve bu serviste tiroid kanseri hastalarını kurtarmayı planlıyoruz” dedi.

PET-BT, ile Kanserli Hastalara Erken Dönemde Tanı Konulacak

Prof. Dr. Çağlar, hastaneye ayrıca kanserin erken teşhisini ve takibini kolaylaştıran, 2 milyon TL’ye satın alınan PET-BT cihazı aldıklarını belirterek, “PET-BT, özellikle kanserli hastalarda kullanılan bir cihaz olup, tek bir çekimle vücudun tüm alanlarını üç boyutlu olarak görüntüleyebilmekte ve yapısal bozukluk ortaya çıkmadan hücrelerde oluşan değişiklikleri saptayabilmektedir. Böylece hastalara erken dönemde tanı konularak etkin tedavi uygulayabilmekte, yaşam süresi ve kalitesi artırılabilmektedir. Kanserin teşhisinde, evresinin saptanmasında ve tedavisinin takibinde kullanılan, Alzheimer, epilepsi gibi sinir sistemi hastalıklarının teşhis ve tedavisinde de yön belirleyen, kalp canlılığı ve fonksiyonun da değerlendirilmesini sağlayan PET-BT cihazı kullanıma girdi. Ayrıca kalp sağlığı ve fonksiyonları da bu yöntemle değerlendirilebilmektedir. PET-Bt tetkikinde genellikle FDG adı verilen, radyoaktif madde ile işaretlenmiş şeker molekülleri kullanılarak kanser hücrelerindeki metabolik değişiklikler tespit ediliyor. ” dedi.

Türkiye’nin hemen hemen her bölgesinden, yılda yaklaşık 5 bin hastaya hizmet verdiklerini anlatan Prof. Dr. Çağlar, ”Açılan yeni ünitelerle birlikte hastanemiz çok daha iyi bir konuma gelecek” diye konuştu.

Daha sonra, öğretim üyeleriyle birlikte kurşun kaplamalı odaların bulunduğu servisin açılışı dolayısıyla kurdele kesen Prof. Dr. Erdener, yeni alınan tıbbi cihazla ilgili de bilgi aldı.

Yorum bırakın

“HER AĞRIDA MR’A BAŞVURULMASI GEREKSİZ”

Hastaların bel ağrısı şikayetiyle geldiğinde hemen MR’a yönlendirmenin yanlış olduğu uyarısında bulunan Hacettepe Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İhsan Ertenli, iltihaplı bel romatizmasının mekanik bel ağrılarından ayrılmasında hastanın şikayetlerini iyi dinlenmesi ve ağrının 3 aydan fazla sürmesine dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.

Uzmanlar, bel ağrısı şikayetiyle gelen hastaların beyin cerrahi uzmanlarına yönlendirilmesinin hatalı olduğunu vurgulanarak bu durumun Ankilozan spondilitin habercisi olabileceğine dikkat çekiliyor. Muayeneler sırasında gözden kaçan tanı yöntemleri Ankilozan spondilit teşhisi konularak, erken tedavinin önemine dikkat çekiliyor.

Mekanik Bel Problemleri ile Romatizma Karıştırılmamalı
İnsanların yüzde 80’inin yaşamlarının bir döneminde bel ağrısıyla karşılaştığını, ancak bunların yüzde 90’nın omurganın yanlış kullanılmasından kaynaklandığını dile getiren Hacettepe Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İhsan Ertenli, “Sinsi başlangıçlı olan, şiddeti azalıp artabilen, bazen bir kalçaya bazen diğerine vurabilen, istirahat ile artıp hareketle azalan ve sabah tutukluğunun eşlik ettiği bir ağrı iltihaplı omurga romatizmasını düşündürmelidir. Ters bir hareket sonucu ortaya çıkmayan ve 3 aydan fazla süren bel ağrısı, Ankilozan spondilit olabiliyor. Ters bir harekete bağlı ortaya çıkabilen “mekanik” bel ağrısı, hareket ettikçe artıyor, yatarak dinlenildiğinde ise geçiyor. Mekanik bel problemleri genellikle bir hafta 10 gün içerisinde kendiliğinden geçiyor. Bunlara, ağır yük kaldırma, uzanma, diz çökmeden bel bölgesinden eğilerek yerden bir şey almaya çalışma, ağır bir yükü itme-çekme, yanlış yatış pozisyonu gibi omurga için ters hareketler yol açabiliyor” diye konuştu.

“Her Ağrıda, MR’a Başvurulması Gereksiz”
İklim özelliklerinin hastalığın ortaya çıkışında etkili olmadığını belirten Prof. Dr. Ertenli şunları söyledi: “Ancak ağrının hissedilmesinde bir etken olabilir. Bazı hastalarda nemli havalar, ağrıların daha çok hissedilmesine neden olabiliyor. Her ağrıda, MR (Magnetik Rezonans)’a başvurulması gereksiz.
Hastanın Tanısı Konmadan Şikayetlerini Dikkatli Dinlemek Gerekiyor
Ankilozan spondilitte, ağrının dinlenme sonrasında arttığına dikkat çeken Prof. Dr. Prof. Dr. Ertenli, “Sabah uyanıldığında hissedilen şiddetli ağrının yürüdükçe azalmasının ve özellikle gece uykudan uyandıran ağrıların ihmal edilmemesi gerekiyor. Hastalık omurgayı eğiyor ve hareket etmesini engelliyor. Bu hastalar, omurgalarını oynatamadıkları için sağlıklı bireyler gibi serbest hareket edemezler. Omurga eğildiği için aşırı kambur dururlar, sırtlarını doğrultamazlar. Bu nedenle hastaların şikayetlerini iyi dinlemek ve tanısını koyarken dikkatli olmak gerekiyor” dedi.
“Her 200 Kişiden Birinde Ankilozan spondilit Görülüyor”
Hastalığın “genç hastalığı” olduğunu ve genellikle 20-40 yaşları arasında sık karşılaşıldığını belirten Prof. Dr. Ertenli, her 200 kişiden birinde iltihaplı bel romatizması görüldüğünü, biyolojik yapısından ötürü erkeklerin bu hastalığa yatkınlığının kadınlardan 4 kat daha fazla olduğunu söyledi.

Erken Teşhis ile Omurgada Oluşabilecek Kalıcı Hasar Önlenebilir
Prof. Dr. Ertenli, hastalıktan korunmak için çok fazla bir şey yapılamayacağını ancak erken teşhis sayesinde etkili tedavi olanaklarıyla omurgada oluşabilecek kalıcı hasarın önlenebildiğini kaydetti. Erken teşhis ve tedavi yapılmadığında, omurganın tamamen hareketsiz hale geldiğini vurgulayan Prof. Dr. Ertenli, hastalığın temel tedavisinin ilaçla yapıldığını, bunun egzersiz ile desteklendiğini söyledi. Prof. Dr. Ertenli, ilaç tedavisinin ömür boyu sürdüğünü, dönem içinde dozunun azalıp artabildiğini ifade etti.

“Yaşlılarda Bel Ağrısı Kanser Habercisi Olabilir”
Yaşlılarda görülebilen bel ağrısının da kesinlikle ihmal edilmemesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Ertenli, kemiklerde hissedilen ağrıların bazı kanser hastalıklarının habercisi olabileceğine dikkat çekti. Prof. Dr. Ertenli, 65-70 yaş üstündekilerde osteoporoz ve kemik erimesine bağlı kırıklar olabileceğini belirterek, “Kan hücrelerinden kaynaklanan bir tür kanserin ya da diğer kanser türlerinin omurgaya yayılmış hali olabilir. Ateş, halsizlik, kilo kaybı, geçmeyen ağrı ve kan değerlerinin yüksek çıkması incelenmeli. Kanser hastalarının bu tür belirtilere karşı çok daha hassas olması gerekiyor” dedi.

Yorum bırakın

MİDE KANSERİ ARAŞTIRMA SONUCU AÇIKLANDI

Hacettepe Üniversitesi’nde yapılan “Mide Kanseri ile Beslenme” ilişkisinin araştırıldığı çalışma sonuçları çarpıcı gerçekleri gözler önüne serdi. Çalışmaya göre; en sık görülen mide hastalıklarının başında yüzde 50.9 ile gastrit ve yüzde 44.1 ile ülser geldiği açıklandı

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde yapılan çalışmada, “Mide Kanseri ile Beslenme” ilişkisi araştırıldı. Çalışmada, tüm katılımcılara beslenme alışkanlıklarını ve besin tüketim sıklığını saptayacak nitelikte bir anket uyguladı. Katılımcılar çalışmadan 3.5 ay önce tanı konulan hastaları kapsıyor. Çalışmada, yiyeceklere fazla tuz eklenmesinin 4.2, gün aşırı tuzlu ayran tüketiminin 1.8, tuzlu tereyağının 1.5, her gün ve her öğün turşu yenilmesinin 7 kat; sucuğun haftada 1-2 kez tüketilmesinin 3, haftada 1-2 kez hamur tatlısı tüketilmesinin 7.5 kat risk taşıdığı belirlendi. Ayrıca mide kanseri açısından yemekleri çok sıcak yemenin 3.3, çok hızlı yemenin ise 5.4 kat risk yarattığı sonucu ortaya çıktı.

“Mide Kanserinde Tedavi Seçenekleri Kısıtlı, Koruyucu Hekimlik Önemli”
Çalışmada, yeşil yapraklı sebzelerin, soğan ve sarımsağın günde bir kez tüketilmesinin ise mide kanseri riskini azalttığı, helikobakter piloriden korunulması ve tanı halinde mutlaka tam tedavinin şart olduğu ifade edildi. Hacettepe Onkoloji Hastanesi Başhekimi ve Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Şuayib Yalçın yaptığı açıklamada, beslenme şekli ile mide kanserinin birbiri ile ilişkili olduğunu belirterek, mide kanserinde tedavi seçeneklerinin kısıtlı olduğunu, bu nedenle koruyucu hekimliğin önem kazandığını vurguladı. Prof. Dr. Yalçın, beslenme şekli, yaşam tarzı değişikliği ve tütün kullanımının sonlandırılması ile riskin önemli ölçüde azaltılabileceğini ifade etti.
Prof. Yalçın, mide kanseri tanısı konmuş yetişkinlerin beslenme ve yaşam tarzına ilişkin alışkanlıklarının mide kanseri riski üzerine etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılan çalışmada önemli sonuçlar elde edildiğini söyledi.

En Sık Görülen Mide Hastalıkları Yüzde 50.9 Gastrit ve Yüzde 44.1 Ülser
Çalışmada, tanı almadan önce mide kanserli hastaların yüzde 55.7’sinde bir ya da daha fazla tanı konmuş mide hastalığının varlığı dikkat çekiyor. En sık görülen mide hastalıklarının başında yüzde 50.9 gastrit ile yüzde 44.1 ülser geliyor. Mide kanserli hastaların yüzde 12.3’ününe, kontrol grubundakilerin ise yüzde 8.5’inin ailesinde mide kanseri öyküsü bulunuyor.

Sigara ve Alkol Kullanımının Mideye Etkisi
Çalışma grubunda sigarayı bırakan ve hala içen kişilerin yüzde 59,4’ünün, 13-23 yıl boyunca günde 13-22 adet sigara içtikleri belirtiliyor. Kontrol grubundakilerin yüzde 55,7’sinin de 11-23 yıl 8-12 adet sigara içtiği ifade ediliyor. Öte yandan, her iki grupta alkol kullanma oranları çok fazla olmamakla birlikte, mide kanserli hastaların tükettikleri alkol miktarının kontrol grubundakilerden anlamlı derecede fazla olduğu vurgulanıyor.

Yemeklerin Tuzlu Yenilmesi, Tuzsuz Yenilmesine Oranla Mide Kanserini Yükseltiyor
Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre: Çok hızlı yemek yemek, mide kanseri riskini yaklaşık 5.4 kat arttırıyor. Yemekleri çok sıcak yemek, istatistiksel açıdan önemsiz olmakla birlikte 3.3 kat risk yaratıyor. Yemeklerin tuzlu yenilmesi, tuzsuz yenilmesine oranla mide kanseri riskini anlamlı derecede yükseltiyor. Bu nedenle, sofrada tadına bakmadan yiyeceklere tuz eklenmesi riski yaklaşık olarak 4.2 kat artırıyor. Mide kanseri açısından gün aşırı tuzlu ayran tüketimi 1.8, tuzlu tereyağı 1.5 riske yol açıyor. Tuzlu çekirdek her gün tüketilen bir yiyecek olmamasına karşın, gün aşırı tüketilmesi halinde riski yaklaşık 1.3 artırırken, her gün ve her öğün turşu yenilmesi de 7 kat risk yaratıyor.

Haftada 1-2 Kez Hamur Tatlısı Yenilmesi, Mide Kanseri Açısından 7.5 Kat Risk Taşıyor
Günde bir kez kırmızı et tüketilmesi mide kanserine yol açabiliyor. Özellikle, işlenmiş et ürünü olan sucuğun haftada 1-2 kez tüketilmesi ortalama 3 kat risk yaratıyor. Çalışmada, şeker kullanımına da dikkat edilmesi tavsiye ediliyor. Haftada 1-2 kez hamur tatlısı yenilmesi, mide kanseri açısından 7.5 kat risk taşıyor. Sık tüketim açısından kolalı içecekler riski yaklaşık 3.4 ve gazlı içecekler 6 kat artırıyor.

Yeşil Yapraklı Sebzeler, Soğan ve Sarımsak Tüketilmesi Riski Azaltıyor
Yeşil yapraklı sebzeler, soğan ve sarımsağın günde bir kez tüketilmesi, mide kanseri riskini azaltıyor. Mide kanserinden korunmak için, turşu, salamura yiyecekler ve hazır çorba gibi çok miktarda tuz içeren yiyeceklerden uzak durulması, peynir gibi çok tuzlu yiyeceklerin tuzsuzlarının tercih edilmesi öneriliyor. Şeker ve şekerli yiyeceklerin mümkün olduğunca az tüketilmesi, vücut ağırlığının korunması tavsiye ediliyor. Diyette tuz ve tuzlu besinlerin tüketiminin azaltılması, sebze ve meyve tüketiminin arttırılması, sigaranın bırakılması ve helikobakter pilori’den korunulması ve tedavi edilmesi gerekiyor.

Yorum bırakın

KOLON KANSERİNDE GAYTADA GİZLİ KAN ÖNEMLİ

“Kolon kanseri, Türkiye’de tüm kanserlerin yüzde 8-10 kadarını oluşturuyor” olduğunu söyleyen Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şuayib Yalçın, kolon kanserinde demir eksikliği anemisinin önemli bir bulgu olduğuna dikkat çekti.

ileri yaşta özellikle nedeni bilinmeyen demir eksikliği anemisinde mutlaka kalın bağırsağın detaylı bir şekilde incelenmesi gerektiğine dikkat çeken Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şuayib Yalçın, demir eksikliği anemisi olanlarda gaytada gizli kan bakılarak bunun nedenin belirlenmesi gerektiği uyarısında bulunuyor. Demir eksikliğinin kendisinin riski artırmadığını, ancak kansızlık nedeni olarak altta yatan sorun olarak kanserin ortaya çıkabileceği vurgulayan Prof. Dr. Yalçın, her geçen gün görülme sıklığı artan kanserler arasında kolon kanserlerinin bulunduğunu ve bunun her iki cins için de önemli bir sorun olduğunu söyledi.

“Türkiye’de Tüm Kanserlerin Yüzde 8-10’u”
Kolon kanserinin Türkiye’de özellikle kadınlarda meme kanserinden, erkeklerde ise akciğer ve prostat kanserinden sonra en sık görülen kanser türü olduğunu belirten Prof. Dr. Yalçın, “Kolon kanseri, Türkiye’de tüm kanserlerin yüzde 8-10 kadarını oluşturuyor” dedi.

“Genetik Kökenlilerin Tedavide Başarı Şansı Daha Fazla Olabiliyor”
Kolon kanserlerinin yaşın ilerlemesiyle birlikte görülme sıklığının arttığına dikkati çeken Prof. Dr. Yalçın, hastalığın 70’li yaşlarda çok fazla görüldüğünü ve 20 yıl içinde öneminin daha da artacağını dile getirdi. Prof. Dr. Yalçın, erken yaşlarda görülen kolon kanserlerinin çoğunun genetik kökenli olduğunu anlatarak, “Genetik kökenlilerin daha az kompleks mekanizmalara sahip olabildiği için tedavide başarı şansı daha fazla olabiliyor” diye konuştu.
Kolon kanserinin akciğer kanserinden daha az öldürücü, ancak bir o kadar ciddi bir hastalık olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Yalçın, hastalığın akciğer kanserine oranla daha iyi yönlendirilebildiği ve tedavisinin daha mümkün olduğunu dile getirdi.

“İleri Yaşta Özellikle Nedeni Bilinmeyen Demir Eksikliği Anemisinde Mutlaka Kolon Detaylı İncelenmeli”
Kolon kanserinin nedeninin kesin olarak bilinmediğini ancak genetik faktörleri, beslenme ve bazı kimyasal maddelerin nedenleri arasında yer aldığını kaydeden Prof. Dr. Yalçın, “Görüntüleme yöntemleri erken evrede kalın bağırsaktaki herhangi bir anormalliği ortaya koyabiliyor. ülkemizde genelde ilerleri evrede daralma nedeniyle hasta önce kabızlık daha sonra ağrı ataklarıyla başvurur. Kolonoskopi, rektoskopi veya video görüntüleme ile yapılan sigmoidoskopidir ile hastanın bütün kalın barsağı görüntülenir. Ayrıca gaitada gizli kan araştırılır. Özellikle batılı ülkelerde sık karşılaşılan kolon kanseri oldukça büyük bir öneme sahip. Hastalığın en önemli belirtisinin ileri yaşta ortaya çıkan “demir eksikliği anemisi”. İleri yaşta özellikle nedeni bilinmeyen demir eksikliği anemisinde mutlaka kolonun detaylı bir şekilde incelenmesi gerekiyor” diye konuştu.

“Adet Düzensizliği Olan 20-30’lu Yaşlar İle 30-40’lı Yaşlarda Demir Eksikliği Anemisinin Ciddiye Alınması Gerekir”
Çocukluk çağında demir eksikliği anemisinin beslenme şekline bağlı yetersiz olabildiğini, doğum yapan ya da fazla kanaması olan kadınlarda ve görülebildiğine dikkati çeken Prof. Dr. Yalçın, “Adet düzensizliği olan 20-30’lu yaşlar ile 30-40’lı yaşlarda demir eksikliği anemisinin ciddiye alınması gerekir. Demir eksikliği anemisi olanlarda gaytada gizli kan bakılması, bunun kan kaybı ile yoksa başka bir nedenden mi olduğunun belirlenmesi gerekiyor” dedi.

Çocukluk döneminde demir eksikliği olmasının hastalık açısından riski artırmadığını vurgulayan Yalçın, “Çünkü demir eksikliğinin kendisi riski artırmaz, ancak kansızlık nedeni olarak altta yatan sorun olarak kanser olabilir. Bunun nedeni esas kan kaybı olduğu için kolan kanserine bağlı bir kansızlık ya da polip olabilir” diye konuştu.

Tanı İçin Gaytada Gizli Kan Testi Önemli
Hastalığın oluşumun çok yavaş olduğunu, genellikle çok büyük oranda iyi huylu bir polip zemininde geliştiğini anlatan Prof. Dr. Yalçın şunları kaydetti: “Yapılan çalışmalar gösterdi ki sağlıklı ve herhangi bir risk faktörü olmayan bir insanın da mutlaka çeşitli taramalı yaptırması gerekiyor. Bunun için yılda bir kez gaytada gizli kan ve 5-10 yılda bir de kolonoskopi yaptırılması tavsiye ediliyor. Kolonoskopu yapılmayan durumlarda da alternatif diğer görüntüleme yöntemlerine başvurulabiliyor. Hastaların genellikle yüzde 75’ine cerrahi olarak çıkarılabilir evrede tanı konuluyor, ama bunların beşte biri çok erken evrede yakalanabiliyor. Önemli bir bölümü bölgesel olarak ilerlemiş durumda oluyor. Bu hastalara, ek tedavi veriliyor. Ölüm riski açısından önde gelen kanserler arasında yer alıyor. Tedavi olarak öncelikle yöntem cerrahi uygulanıyor ve bunun dışında medikal tedavi veriliyor. Adjuvan diye isimlendirilen yardımcı ‘kemotepi’ yapılıyor. Kemoterapi ile hastalığın nüks riski en aza indirilmeye çalışılıyor. Bu tedavilerle hataların yaşam süresi 10 yıl öncesine kadar ciddi oranda artıyor. İleri evre olmasına rağmen etkin tedavilerle tümörün yok edildiği hasta oranı artıyor.”

Kalın bağırsak kanserinde ileri yaş, obezite, yağlı ya da yüksek enerjili beslenmenin risk faktörleri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Yalçın, fazla kırmızı et tüketiminden kaçınılması gerektiğini söyledi.

Yorum bırakın

HEKİMLERE “İLAÇ KEŞİF” DERSİ GELİYOR

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde eğitim kalitesi gün geçtikçe ilerliyor. Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde uygulanan “İlaç Keşfi ve Geliştirilmesi” dersi MSD desteğiyle ülkemizde de uygulanmaya başlanacak. Böylece hekimler teorik bilginin dışında bilimsel çalışmalarını da hayat geçirebilecek.

Türkiye’de ilaç keşfi için önemli bir adım atıldı. Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi ile “İlaç Keşfi ve Geliştirilmesi” konusunda işbirliği yapan MSD projeyi, Türkiye’de de uygulamak için çalışmalara başladı. Söz konusu projeyle ilaç keşfi hakkında tüm detayların anlatıldığı özel eğitim programı, Yale Üniversitesi’nden sonra Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi müfredatına girecek. MSD tarafından tıp öğrencilerinin gelecekte potansiyel birer araştırmacı olması amaçlanarak hayata geçirilen proje için ilaçların nasıl keşfedildiği ve geliştirilip kullanıma sunulacak ürünler haline geldiğinin anlatılacağı özel bir eğitim programı hazırlandı.

Eğitim içeriğinin Yale Üniversitesi tarafından belirlendiğini belirten MSD Bilimsel Eğitimler ve Araştırmacı Çalışmaları Programları Başkanı Dr. Marcelo Bigal, bu projenin bir Yale projesi değil bir Hacettepe projesi olduğunu söyledi. Bigal, bu eğitimi yalnızca bazı ülkeler ve üniversitelerin alabileceğinin de vurgulayarak “Proje Türkiye’nin global açıdan rekabetçi bir noktada olabilmek için fırsat yakalamasına yardımcı olacak. ‘İlaç Keşfi ve Geliştirilmesi’ konulu toplam 5 modül ve 19 farklı dersten oluşan eğitim programı MSD tarafından hazırlanarak üniversitenin tıp eğitimi müfredatına girdi” dedi. Bigal, Amerika’daki başarısından sonra projeyi Türkiye’de Yale Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi işbirliği ile uygulamaya sokmak için hazırlıklara başladıklarını dile getirdi.

“Üniversitemizde Türkiye’de Bir İlk Gerçekleşiyor”
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Sarp Saraç, ise projeyi Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde uygulayacak olmaktan gurur duyduklarını belirterek “Hacettepe – Yale işbirliği ile hayata geçecek olan bu eğitim programı her geçen yıl daha da zenginleşerek Türk biliminin hizmetine büyük katkı sunacağına inanıyorum. Üniversitemizde Türkiye’de bir ilk gerçekleştiriyor olmanın ve bu vizyon ve kararlılığı gösterebilmenin mutluluğunu taşıyoruz. Asistan ve Akademisyen düzeyindeki tüm katılımcılarımızın bu önemli eğitimden faydalanacağına ve onlara belki de yeni bir bakış açısı getireceğimize inanıyorum” diye konuştu.

“Türkiye AR-GE için çok elverişli”
Her yıl AR-GE için yaklaşık 100 milyar dolar yatırım yapan yenilikçi ilaç endüstrisinden ilk hedef olarak 1 milyar dolar yatırım çekebileceğini söyleyen MSD Türkiye Genel Müdürü Muhittin Bilgütay, bilimsel alandaki insan altyapısı ve demografik özellikleriyle Türkiye’nin AR-GE için mükemmel bir ülke olduğunu belirtti. Türkiye’de gelişmiş bir sağlık sisteminin ve kaliteli üniversitelerin olduğunu dile getiren Bilgütay, “Uygulamaya soktuğumuz özel eğitim projesinin önümüzdeki yıllarda Türkiye’de AR-GE çalışmalarının artmasına katkı sağlayacağına inancımız tam. Türkiye’de alanında bir ilk olacak eğitim programı, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çalışmalarını yürüten asistan ya da akademisyen düzeyindeki hekimlere yönelik olacak. En son teknolojik, bilimsel gelişmeleri ve tıbbi bilgileri tüm dünyadaki hekimlerle paylaşmak her zaman önceliğimiz oldu. Bu eğitim projesi de yeni ilaçlar geliştirilmesi ve hastaların sağlığına değer katılabilmesi açısından bizim için çok önemli” dedi.

Eğitim Teknokent’te
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çalışmalarını yürüten asistan ya da akademisyen düzeyindeki hekimlere verileceğini söyleyen MSD Türkiye Genel Müdürü Bilgütay, bu eğitim projesinin yeni ilaçlar geliştirilmesi açısından çok önemli olduğunu belirtti. Programla ilgili tüm detaylar netleştirilerek bu yıl içinde eğitimin başlatılması planlanıyor. MSD’nin Teknokent’teki ofisinde 20’şer kişilik gruplar halinde verilmesi planlanan eğitim, Hacettepe Üniversitesi’nin izniyle web üzerinden Türkiye’deki diğer üniversitelere de ulaştırılacak. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Sarp Saraç bu önemli projenin dünyada çok dikkat çekici örnekleri olan üniversite, özel sektör iş birliğinin ülkemizdeki en önemli örneklerinden biri olduğunu ve bu tip çalışmaları Üniversite olarak her zaman destekleyeceklerini belirtti.

“Türkiye Şu Anda Global Ar-Ge Yatırımından Yalnızca 60 Milyon Dolar Pay Alabiliyor”
MSD İlaçları Türkiye Dış İlişkiler Direktörü Dr. Murat Aşık ise şunları kaydetti: “Bu eğitim, Türkiye’nin global açıdan rekabetçi bir noktada olabilmek için hak ettiği fırsatı yakalamasına yardımcı olacak. Bu özel eğitim projesinin önümüzdeki yıllarda Türkiye’de AR-GE çalışmalarının katlanarak büyümesine yardımcı olacağına inancımız tam. Türkiye şu anda global Ar-Ge yatırımından yalnızca 60 milyon dolar pay alabiliyor. Gerekli ekosistemin oluşması çok önemli. Endüstri-akademi işbirliği alanında açılım getiren bu gibi projelerle birlikte ülkemizde Ar-Ge’nin GSMH’ya oranında hedeflenen yüzde 2 oranına ulaşmada da yol kat edilebileceğiz”

MSD Türkiye’de Canlı Aşı Üretimi Yolda
MSD’nin canlı aşılar dahil aşılarının pek çoğunu Türkiye’de üretebilmek için çalışmaların sürdüğünü belirten Dr. Aşık, “Tüm bu çalışmalar ve yatırımlar MSD’nin global alanda lider bir aşı şirketi olmasının ve aşı alanında giderek artan karşılanmamış ihtiyacı karşılamak için gösterilen kararlılığının bir göstergesidir. Sağlık Bakanlığı’nın özellikle Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın özel gayretleriyle aşı üretimi konusunda ciddi adımlar atıldı. MSD açısından çalışmalar son noktaya geldi. Şartların olgunlaşması ile 2011 sonuna kadar Türkiye’de aşı üretimi çalışmalarına başlanması planlanıyor” dedi.

Yorum bırakın

HACETTEPE TEKNOKENT PROJE YARIŞMASI SONUÇLANDI

Hacettepe Teknokent tarafından düzenlenen “Teknovasyon: 2011 Hacettepe Teknokent İnovasyon Proje” Yarışmasında “Sağlık Bilimleri ve Teknolojileri” kategorisine başvuran 37 projeden 5’i “Pfizer Sağlık Bilimleri ve Teknolojileri” ödüllerine layık görüldü.

Hacettepe Teknokent tarafından düzenlenen ve üniversitelerde, küçük ve orta boy işletmelerde, sanayi kuruluşlarında yürütülmekte olan uygulamalı çalışmaların değerlendirildiği Teknovasyon 2011 inovatif proje yarışmasını kazanan projeler, Hacettepe Üniversitesi’nde düzenlenen törenle sahiplerini buldu.
Teknovasyon 2011, “Sağlık Bilimleri ve Teknolojileri” ve “Fen Bilimleri ve Mühendislik” olmak üzere iki farklı kategorideki projelerin teşvik edilmesi ve desteklenmesi amacıyla düzenleniyor. Hacettepe Teknokent A.Ş. tarafından 2007’den bu yana yapılmakta olan yarışma, Türkiye’ye ve dünyaya endüstriyel ürün ve teknoloji üreten, evrensel bilime, teknolojiye ve insanlığa katkıda bulunan projeler kazandırmayı hedefliyor.

Ödül töreninde konuşan Hacettepe Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Selçuk Geçim, bu yıl dördüncüsü düzenlenen yarışmaya toplam 80 projenin geldiğini bildirdi. Projelerin katılımcı kuruluşlardan bağımsız jüri üyeleri tarafından değerlendirildiğini ifade eden Prof. Dr. Geçim, üyelerin de çeşitli üniversitelerden ve kuruluşlardan alanında uzman isimlerden oluştuğunu belirtti.

“Teknokentte 124 Firmada 835 Personelin Çalışıyor ve Toplam Ciro 250 Milyon TL’yi Geçti”
Hacettepe Üniversitesi Teknokenti’nde yürütülmekte olan projelere ilişkin bilgiler de aktaran Prof. Dr. Geçim, yüzde 100 dolulukla çalışan teknokentte 124 firmada 835 personelin çalıştığını, bu firmaların toplam cirosunun da 250 milyon TL’yi geçtiğini söyledi. Prof. Dr. Geçim, teknokentte 98 projenin AR-GE ve yazılım geliştirmesinin tamamlandığını bildirerek, 300’ün üzerinde projenin de yürütülmekte olduğunu kaydetti.

“Yeni Moleküller İle Farklı ve Yeni İlaçlar Geliştirmenin Ana Amacımız”
Açılış konuşmalarının ardından bu yıl ki yarışmaya davetli konuşmacı olarak katılan Pfizer Dünya Gelişen Pazarlar Medikal ve İlaç Geliştirme Birimi Başkan Yardımcısı Dr. Salomon Azoulay ise firmalarının yürüttüğü projeler ve Türkiye’deki ortaklıklara ilişkin bilgiler verdi.
Yeni moleküller ile farklı ve yeni ilaçlar geliştirmenin ana amaçları olduğunu dile getiren Azoulay, bu amaçlarını hayata geçirmek için yalnız firma bazında değil, dünya genelinde pek çok ülkedeki araştırma merkeziyle ortaklıklar yürüttüklerini anlattı.

“İlaç Geliştirmek İçin Yaklaşık 800 Milyon Dolarlık Kümülatif Maliyet”
Ecza şirketlerinin ilaç geliştirmek için yaklaşık 800 milyon dolarlık kümülatif maliyet yaptıklarını aktaran Azoulay, şunları ifade etti: “Ancak bir ürün için bu kadar yüksek rakamlar harcayarak o ürünü patentleyememek sürdürülebilir değildi. Bundan sonra hastalıklara odaklanmaya başladık ve AR-GE birimlerimizin güçlenmesine karar verdik. 2012’ye kadar araştırma harcamalarımızı 9 milyar dolardan 7 milyar dolara indireceğiz. Bu şaşırtıcı gelebilir ama biz yatırımlarımızla beraber verimi artırıyoruz. Temel amacımız AR-GE ve verimliliği artırarak yılda en az iki ürün çıkarmaya odaklanıyoruz. Kısaca maliyeti azaltıp verimi yükseltiyoruz.”

“Hatasız Tıp” İçin Hastaya Özel “Terzi Dikimi” Tedavi Geliştirilecek
Pfizer’in ana amaçları arasında tüm coğrafyalar için gerekli aşılar üretmenin de yer aldığına işaret eden Azoulay, ayrıca “hatasız tıp” için hastaya özel “terzi dikimi” tedaviler geliştirmek istediklerini dile getirdi. Türkiye’nin Avrupa’daki en büyük 6. pazar olduğunu vurgulayan Azoulay, ayrıca ülkenin küresel pazarda 12. sıraya gelmesinin beklendiğini söyledi.

“Ülkemizin Sağlık Alanında Güçlü Bir Bilimsel Kapasiteye Sahip Olduğunu Düşünüyoruz”
Pfizer Türkiye Medikal Direktörü Dr. Turgay Aydınlar, ise konuşmasında “2009 yılında başlattığımız Pfizer-Hacettepe Teknokent Ar-Ge işbirliği ilaç, aşı, yeni tedaviler ve teknolojilerin keşfine yönelik temel araştırma niteliğindeki çalışmaların başlatılması açısından büyük önem taşıyor. Ülkemizin sağlık alanında güçlü bir bilimsel kapasiteye sahip olduğunu düşünüyoruz. Bu kapasitemizin dünyaya açılarak rekabet gücümüzün yükselmesi ve dünyada gelişen yeni teknolojilerin ülkemizde uygulanabilir olması için uygun bir inovasyon ortamının gelişmesi önemli” dedi.

Ödüller Sahiplerini Buldu
Proje yarışmasında iki ayrı kategoriye bu yıl toplam 79 proje başvurusu yapıldı ve 9 proje ödüle değer bulundu. Ana sponsorluğunu Pfizer’in üstlendiği ”Pfizer Sağlık Bilimleri ve Teknolojileri Proje Yarışması’nda derece giren birinciye 15 bin TL, ikinciye 10 bin TL, üçüncüye 5 bin TL ödül verildi.
Yarışmanın birincisi ”DNA Çip Tabanlı Tanı Platformlarının Geliştirilmesi” isimli projeyle Prof. Dr. Hüseyin Avni Öktem ve ekibi oldu. İkinciliği ”Mesane Kanserinde BCG ve Mitomisin C Yüklü Katyonik Nanopartiküllerle İntravezikal Etkin ve Güvenli Tedavi” isimli projeyle Doç. Dr. Erem Bilensoy ve ekibi kazanırken, üçüncü ”Hastaneler İçin İlaç ve Sarf Malzeme Otomasyonu ve Yönetimi” isimli projesiyle MEDSAV Ltd. Şti’den Cem Türkmen ve ekibi oldu.
Vimjo’nun sponsorluğunu üstlendiği ”Vimjo Fen Bilimleri ve Mühendislik Proje Yarışması” kategorisinde de dereceye giren birinci ekip 15 bin TL, ikinci ekip 10 bin TL, üçüncü ekip 5 bin TL ödül aldı. Bu kategoride de birinciliğe değer bulunan proje, Bülent Atamer’in yürütücülüğünü yaptığı ”Toplam Organik Karbon Cihazı Geliştirilmesi” isimli proje oldu. ”Optik Ayırıcı” projesiyle Prof. Dr. Özcan Yıldırım Gülsoy ikinci, Yücel Demir de ”Kuzgun-1 İnsansız Havagemisi” isimli projesiyle üçüncü oldu.

Yorum bırakın