Archive for category Hayatı Keşfeden Biyologlar

Kişiye Özel Kök Hücre Üreterek Birçok Hastalığın Tedavi Edilmesi İçin Çalışmalarını Sürdüren Biyolog Yrd. Doç. Dr. Tamer Önder

Hayatı Keşfeden Biyologlar

Kök hücreleri kişiye özgü bir şekilde üretmek ve bu kök hücrelerin oluşumunu moleküler düzeyde anlamayı hedefleyen Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bilim dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Tamer Önder, kök hücre ve kanser üzerine çalışmalarını, biyolog olarak nasıl bir bakış açısı yakalanması gerektiğini ve akademik hayatın tüm yönleri hakkında bilgi verdi.


Biyologlar, bilimsel araştırmaların temelini oluşturacak başarılı çalışmalara imza atmaya devam ediyor. Özellikle Amerika’da bilimsel araştırmaların yapılması için büyük destek sağlanıyor. Bilim bir iş olmaktan çıkıp bir yaşam stili halini alıyor. Ülkemizde bilimsel çalışmaların yapılması için hem doğru yolun izlenmesi hem de maddi desteğin sağlanması için büyük adımların atılması gerekiyor. Bilim insanları, gereksiz prosedürler ve kadro endişesi duymadan işlerine odaklanıp büyük buluşlara imza atmak istiyor. 
Uluslararası alanda başarılı çalışmalar yaparak 2012 yılının Haziran ayında Türkiye’ye kesin dönüş yapan Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bilim dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Tamer Önder, kök hücre ve kanser üzerine çalışmalarına devam ediyor. 
Doktora hocası Prof. Robert Weinberg’in bilimsel konularda özgün düşünmeyi ve detaylara takılmadan gerçekten önemli sorulara cevap verecek deneyleri tasarlamayı öğrettiğini belirten Önder, Pluripotent Kök Hücreleri (iPS) kişiye özgü bir şekilde üretmek ve bu kök hücrelerin oluşumunu moleküler düzeyde anlamayı hedefliyor. 
Kök hücre alanında çalışmaları hakkında bilgilerini paylaşan Biyolog Yrd. Doç. Dr. Tamer Önder, Med-Index Yayın Yönetmeni Esra Öz’e araştırmalarını, hedeflerini ve biyolog olmanın ayrıcalıklarını anlattı.
Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Çalışmalarımız kök hücrelerin oluşumunu anlamaya yönelik. Kök hücreler, hem kendilerini yenileyebilir hem de vücuttaki diğer hücrelere dönüşebilirler. Bu özelliklerinden dolayı kanserden diyabete kadar pek çok hastalığın tedavisinde kullanılabilecekleri düşünülüyor. Ancak hastalık tedavisinde kullanılacak olan kök hücrelerin kişiye özgü olmaları gerekir. Çalışmalarımızın temel amacı kök hücreleri kişiye özgü bir şekilde üretmek ve bu kök hücrelerin oluşumunu moleküler düzeyde anlamak. Bu çalışmalar sayesinde tedavi amaçlı kök hücrelerin üretiminin verimli ve güvenli bir şekilde yapılmasını hedefliyoruz. Orta vadede Parkinson hastalığı, omurilik yaralanmaları, kan sistemi hastalıkları ve diyabet gibi pek çok hastalığın tedavisinde kişiye özgü kök hücrelerden üretilen yetişkin hücrelerin kullanılacağını düşünüyoruz.
Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
1980 İstanbul doğumluyum. Liseyi Robert Kolej’de okuduktan sonra moleküler biyoloji ve genetik alanında lisans eğitimini ABD’de Cornell Üniversitesi’nde 1998-2002 yılları arasında tamamladım. Doktoramı ise 2002-2008 yılları arasında Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) dünyaca ünlü kanser araştırmacısı Prof. Robert Weinberg’in yanında yaptım. Daha sonra Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinde Prof. George Daley ile birlikte kök hücreler üzerine post-doktora çalışmaları yaptım. Kanser ve kök hücreler hakkındaki araştırmalarım PNAS, Cell ve Nature gibi dünyanın sayılı bilimsel dergilerinde yayınlandı. Bu konularda iki tane de patent sahibiyim. 14 sene Amerika’da yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönmeye karar verdim ve Haziran 2012’de Koç Üniversitesi Tıp Fakültesine öğretim üyesi olarak katıldım. Evliyim, eşim Tuğba Bağcı Önder ile de Boston’da doktoralarımızı yaparken tanışmıştık. Kendisi de bir moleküler biyolog ve şu anda o da Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi.
 
Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Robert Kolej bana göre Türkiye’nin çok önemli ortaöğretim kurumlarından birisi. Bilinçli ve ne istediğini bilen öğrenciler yetiştirdiğine inanıyorum. Benim bilime olan ilgim Robert Kolej’de aldığımız fen dersleri sayesinde başladı. Orta birden itibaren laboratuvarlarda deney yapmaya başladık ve mezun olduğumuzda DNA’yı agaroz jelinde yürütmekten, kobay embriyosu diseksiyonuna kadar pek çok işlemi öğrenmiştik. Robert Kolej’i diğer liselerden ayıran bir başka özellik ise bizi üniversite eğitimi için yurt dışına yöneltmesiydi ki bu benim için çok yararlı oldu. O zamanlar daha çok yeni olan moleküler biyoloji alanında en iyi eğitimi Amerika’da alabileceğimi düşünüyordum. Bu nedenle Cornell Üniversitesi’ne başvurdum. Cornell büyük bir araştırma üniversitesi ve orada ikinci sınıftan itibaren değişik alanlardaki hocaların laboratuvarlarında çalışma imkanı buldum. Araştırma deneyimim ve hocalarımdan aldığım referanslar sayesinde Massachusetts Institute of Technology (MIT)’nin doktora programına kabul edildim. Oradaki eğitim, araştırma imkanları ve bilim ortamı dünyanın belki de en iyisi. Doktora hocam Prof. Robert Weinberg bana bilimsel konularda özgün düşünmeyi ve detaylara takılmadan gerçekten önemli sorulara cevap verecek deneyleri tasarlamayı 
öğretti. Doktora sonrasında ise kök hücre araştırmalarını öğrenmek için Harvard Tıp Fakültesi’nde Prof. George Daley’in grubuna katıldım. Koç Üniversitesi’ni seçmemdeki en önemli etkenler ise araştırmaya verilen önem, sağlanan imkanlar, öğretim üyelerinin ve öğrencilerin kalitesi oldu. 
Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve dünyadaki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Bu karşılaştırmayı şu anda yapmak aslında çok doğru değil. Amerika’da yıllardır oturmuş bir sistem var, araştırmaya verilen önem çok büyük. Örneğin Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde hekimler ve biyologlar iç içe çalışıyor ve ortak projeler üretiyorlar yıllardır. Laboratuvar alt yapıları çok gelişmiş ve en önemlisi çalışma iş gücü konusunda muazzam bir bolluk var. Lisans, lisansüstü ve doktora öğrencilerinin yanında bir de araştırmanın temelinde post-doktora araştırmacıları var. Bunun dışında teknisyenler ve özelleşmiş personel de hizmet veriyor projelerde. Her milletten araştırmacının birlikte çalıştığı uluslararası bir ortam var. Araştırmacılar bir amaca hedeflenip gerekirse tüm gününü laboratuvarda geçirebiliyor. Amerika’daki kurumlarda, bilim bir iş olmaktan çıkıp bir yaşam stili olmuş durumda. 
Türkiye bana göre moleküler biyoloji alanında çok zeki ve çalışkan lisans öğrencileri yetiştiriyor, yani eğitim alt yapısını teorik anlamda çok iyi verebiliyor. Ben Amerika’da iken kısa dönemli ziyaretçi öğrencilerle çalıştım çok defa. Türkiye’nin Hacettepe, Bilkent, ODTU gibi iyi kurumlarında yetişmiş bu öğrenciler gerçekten hep çok meraklı, disiplinli ve becerikliydi. Her ortamda kendilerini çok iyi ifade edebiliyorlardı. Fakat Türkiye’de eksik olan işte bu öğrencileri araştırmaya yönlendirebilecek ve dünya çapında projelerde istihdam edebilecek lisansüstü programların az sayıda olması. 
Ayrıca henüz doktora sonrası araştırmacı (post-doktora) konsepti Türkiye’de oturmuş durumda değil. Yani tüm eğitimini tamamlamış ve öğretim üyeliğine geçmeden önce kendini yetiştirmeye ve özgürce araştırma yapmaya odaklı insan sayısının azlığı bence önemli bir problem. 
Araştırma fonu veya bütçesi konusunda ise Türkiye şu anda iyi durumda. Amerika’da veya Avrupa’da eskiden beri var olan “grant” sistemi artık ülkemizde de TÜBİTAK’ın girişimleri sayesinde oluşmuş görünüyor. Benim gibi yurt dışından gelmiş genç araştırmacıların laboratuvarlarını kurmalarına ve proje yürütmelerine katkı sağlayan grant’lere başvurmak artık mümkün. Dolayısıyla ekonomik anlamda araştırma bütçesi konusunda eskisi kadar çok sıkıntı çekilmediğini görüyorum ülkemizde. Fakat araştırmada kullanılacak olan giderler, cihazlar gibi aletler yurt dışından ithal ediliyor ve çok uzun zamanda ve yüksek maliyette bizlere ulaşıyor. Aracı firmalarla çalışma zorunluluğu hep var, yani henüz kendi kendine yetebilen ve bağımsız bir araştırma döngüsü mevcut değil ülkemizde. Ama inanıyorum ki bundan bir süre sonra bu sistemler de yerine oturmuş olacak Türkiye’de. 
Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından gelişmiş ülkelerdeki kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Koç Üniversitesi inanılmaz bir araştırma vizyonuna sahip ve bu konuda öğrencelerine ve öğretim üyelerine çok büyük destek sağlayan bir üniversite. Hem lisans hem de lisansüstü eğitime büyük önem veriyor ve öğrencilerini ilgilendikleri konuları keşfetmeye ve bu konularda daha fazla öğrenmeye yönlendiriyor. Örneğin şu anda çalışmakta olduğum Tıp Fakültesi’nin öğrencileri üniversite sınavlarında üstün başarılar elde ederek gelmişler üniversitemize. Türkiye’nin çok seçkin ve zeki öğrencileri onlar. Standart tıp dersleri dışında aynı zamanda tüm üniversite öğrencilerinin aldığı ortak dersleri de alıyorlar değişik fakültelerden. Bunun dışında araştırma yapmaya teşvik ediliyorlar. Örneğin, öğrencilerimizin birçoğu boş zamanlarında, bizim laboratuvarlarımızda araştırmalarımıza katkıda bulunuyor. Hatta yazları yurt dışında araştırma olanaklarından faydalanan öğrencilerimiz de mevcut. Yani eğitimleri sırasında onların önüne çok güzel bir yol çiziliyor ve çok yönlü yetişiyorlar. Bence, Koç Üniversitesi bu konuda dünya çapında bir vizyona sahip olması açısından gelişmiş ülkelerdeki birçok üniversite ile karşılaştırılabilir. Üniversitemizin gelecekte ismini dünya çapında daha da çok duyuracağına inanıyorum.
Halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?
Biyoloji eğitimi almakta olan öğrencilere ilk önerim şu: Sevdiğiniz bir alanda olduğunuzdan emin olun ve sabırlı olun. Çünkü biyoloji araştırmalarının hemen hemen hepsi, canlılığı araştırmayı içerdiğinden, çok değişken sonuçlar verebiliyor ve birçok deneyi tekrar tekrar yapmamız gerekebiliyor. Yani hayal kırıklığının çok yaşanabildiği bir alan aslında biyoloji. Fakat üzerinde 2 sene uğraşıp da sonunda ortaya çıkardığınız bir buluş sizi gerçekten yaptığınız işe bağlıyor. Öğrencilere diğer önerimse şu: Amaçlarınızı belirleyip peşinden gidin, yazları staj imkânları bulmaya çalışın, boş vakitlerinizi araştırma yapmaya ayırın, ilgi alanlarınızı belirlemek için kendinize imkanlar yaratın, bir tek yolda takılıp kalmayın. Eğer akademisyen olarak hayata devam etmek istiyorsanız, bunun bir iş değil bir yaşam stili olduğunu unutmayın. Okumanın, öğrenmenin hiç bitmediği bir yaşam sizi bekliyor.
Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Genel bilim dergileri olan Nature, Cell ve Science dışında kök hücreler üzerine özelleşmiş olan Cell Stem Cell ve Stem Cells’i takip ediyorum. 
Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
En başta Pubmed geliyor (http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/), buradan her türlü makaleye ulaşmak mümkün. Genom taraması için genome browser (http://genome.ucsc.edu/), kök hücreler üzerine genel bilgiler için ise Stembook’tan yararlanıyorum (http://www.stembook.org/). 
Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Moleküler biyolojinin temelleri için Alberts ve arkadaşlarının yazdığı Molecular Biology of the Cell’i, kanser konusunda ise doktora hocam Robert Weinberg’in yazdığı The Biology of Cancer’i tavsiye ederim. Kök hücre alanında belli başlı bir kitap henüz yok ama bahsettiğim Stembook güzel bir kaynak. 
Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir?
Richard Dawkins’in Gen Bencildir (The Selfish Gene) kitabı ortaokul yıllarımda Türkçesi TÜBİTAK yayınlarından çıktığında büyük bir zevkle okuduğum ve bence genetik bilimi ile ilgilenen herkesin okuması gereken kitap. Bunun dışında Steven Pinker’in Blank Slate ve How the Mind Works adlı kitaplarını da tavsiye ederim. Koç Üniversitesi sosyal anlamda çok zengin, her hafta tiyatro veya konser gibi bir etkinlik oluyor. Üniversitenin çok da güzel bir spor salonu var. Zaman oldukça yararlanmaya çalışıyoruz. 
Türkiye’de biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir? Türkiye’de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur? Ülkemizdeki kurumların biyologlara karşı tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir akademisyen ve bir biyolog olarak Türkiye’de daha çok yeniyim. Dolayısıyla bu soruları cevaplayabilecek kadar kişisel deneyime sahip değilim. Ama gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki biyolog olmak ya da herhangi bir temel bilimle uğraşıyor olmak, genelde uzun yıllardır ülkemizde çok desteklenen ve özendirilen bir şey değilmiş. Oysa gelişmiş ülkelerde bilimle uğraşmak çok imrenilen ve prestijli bir şeydir. Herkesin yapabildiği bir iş değildir, gerçekten araştırmaya gönül vermiş insanların seçtiği bir patikadır. Umarım önümüzdeki yıllarda temel bilimlere bakışımızda olumlu gelişmeler olur ve bu konular ile ilgili bilim insanlarının önü açılır. 
Bence ülke dışında tahsil yapmak bir bilim insanına çok şey katıyor. Bilimin evrensel olduğunu, dünyada ne gibi çalışmalar yapıldığını ve değişik kültürlerin bilime nasıl yaklaştığını görebiliyorsunuz yurt dışında. Yani vizyon sahibi oluyorsunuz, aldığınız deneyim sadece bilimsel eğitiminize değil, aynı zamanda kişisel gelişiminize de katkı sağlıyor. Dolayısıyla bence kısa süreli de olsa dışarıda tahsil yapmak ya da bir araştırma deneyimi kazanmak gerekiyor. 
Ülkemizde büyük araştırma yapabilmek için biyologların ne gibi özlük hakları olmalı? 
Her şeyden önce büyük projeler için araştırma bütçeleri daha fazla olmalı. Örneğin hâlihazırda kurulu laboratuvarlarımızda yapabileceğimiz araştırmalar için fon bulmamız mümkünken, yeni ve büyük bir projeye başlamak için gereken bütçeyi bulmamız çok daha zor. Bu konuda yine TÜBİTAK’ın girişimleri olduğunu görüyorum ve daha da iyi olacağına eminim. Bunun dışında biyolog veya diğer temel bilimlerle uğrasan araştırmacıların hayat kalitelerinde biraz daha artış olması gerektiğine inanıyorum. Yani, sadece eğitimle ilgilenen ve araştırma yapmayan bir öğretim üyesiyle hem eğitim verip hem de birçok projeyi yürüten bir öğretim üyesinin aynı şekilde değerlendirilmesi doğru değil. Dolayısıyla bence araştırma yapan bilim insanlarını daha çok teşvik ve motive eden sistemlerin oluşması gerekiyor. Bir de araştırma enstitüsü dediğimiz, sadece araştırmayla ilgilenen bilim insanlarının çalışabileceği ortamların da artması iyi olacaktır. 
Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konuları nelerdir?
2006 yılında Japon araştırmacı Shinya Yamanaka’nın geliştirdiği bir yöntem ile vücudun herhangi bir hücresinden kök hücre üretmek artık mümkün. Bu buluş sayesinde Yamanaka geçtiğimiz yıl Nobel Tıp ödülünü aldı. Onun bulduğu yöntem ile oluşturulan hücrelere indüklenmiş Pluripotent Kök Hücreler (induced pluripotent stem cell – iPS) diyoruz. İPS hücreleri değişik hastalıkları olan insanların dokularından da üretilebileceği için hastalığa özgü kök hücre elde edilmesine imkan veriyorlar. Böylelikle iPS hücreleri kullanılarak hem laboratuvar ortamında hastalık modellenmesi yapılabilecek hem de bu hücrelerin farklılaştırılması sonucunda hücre bazlı tedaviler için hastaya özgü hücreler üretilmesi mümkün olabilecek.
İPS hücrelerinin klinik kullanımının önündeki engellerin başında güvenlilik sorunu geliyor çünkü mevcut yöntemlerde bu hücreleri oluşturmak için virüsler kullanılıyor. Bu virüslerin daha sonra hastaya verilecek olan hücreleri kansere dönüştürme riski var. Bizim temel amaçlarımızdan bir tanesi bu kök hücrelerin üretiminde virüs yerine kullanılabilecek ve kanser riski yaratmayacak kimyasal maddeleri bulmak. Bunun için de iPS hücrelerinin oluşumunda hangi genlerin önemli olduğunu bulmaya yönelik deneyler yapıyoruz. Bir diğer amacımız da Türkiye’de görülen genetik ve kompleks hastalıklara özgü iPS kök hücre modelleri oluşturmak. Bunun için de klinisyenler ile beraber çalışıp hastalardan deri örnekleri alıp buradan elde ettiğimiz hücreleri iPS hücrelerine dönüştürüyoruz. 
Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Çalışmalarımızı Koç Üniversitesi Tıp Fakültesindeki laboratuvarlarımızda yapmaya başladık. Araştırmalarımız EMBO, Avrupa Birliği Marie Curie programı, TÜBİTAK projeleri ve Tıp Fakültesi’nin sağladığı fonlarla desteklenmekte. Şu anda benimle beraber bir doktora öğrencisi ve beş tane de lisans öğrencisi çalışıyor. Önümüzdeki dönemde doktora öğrencilerinin sayısının artacağını umuyorum çünkü, bütün araştırma gruplarında projeleri esasen onlar yürütürler.
Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Eğer bir toplantı ya da ders yoksa sabah gelir gelmez laboratuvara girmeye çalışıyorum. Bir önceki günün deneylerinin sonuçlarını bir an evvel görmek için. Eğer deneyler çalışmış ise bir sonraki adımda ne yapacağımızı planlıyoruz, yeni bir deney ya da prosedür uygulanacaksa öğrencilere bunları öğretiyorum. Ancak çoğu kez deneyler çalışmamış oluyor o zaman da bunun nedenlerini düşünüp farklı ne yapabiliriz diye tartışıyoruz. Günün bir kaç saati ise rutin bazı işlerle geçiyor, örneğin kök hücreler çok kırılgan hücreler, her gün yakından incelenmeleri ve beslenmeleri gerekiyor. Haftanın iki üç günü en az birer saat de makale okumaya ayırmaya çalışıyorum, bizimkisi gibi çok ilerleyen bir alanda güncel gelişmeleri takip edebilmek için bu şart. 


Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!
Reklamlar

Yorum bırakın

HARVARD’DA EMBRİYONİK GELİŞİM VE ORGAN OLUŞUMU ÜZERİNE ARAŞTIRMA YAPAN BİYOLOG AYSU UYGUR

HAYATI KEŞFEDEN BİYOLOGLAR

Harvard Üniversite Genetik departmanında Dr. Cliff Tabin’in laboratuvarında doktorasını yapan Biyolog Aysu Uygur,  Gelişim biyolojisi ve evrim biyolojisi alanındaki çalışmaları,  ve bir doktora öğrencisi olarak araştırma yapmanın değişik yönleri hakkında bilgi verdi.
Amerika’da gelişim biyolojisi önemli bir alan, çünkü hem kök hücreden organ yapma ve doku mühendisliği konularıyla direkt bağlantısı var, hem de genetik hastalıkların anne karnındaki gelişime etkisi olduğu için tıbbi bir önemi var. Uygur, henüz başkalaşmamış hücrelerin, embriyonik gelişim esnasında hangi sinyallere ve süreçlere maruz kalarak başkalaştığı ve bir organı oluşturduğunu, embriyo üzerinde deneyler ve gen ifadesi analizleri yaparak öğrenmeye çalışıyor.
Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Şu anda Dr. Cliff Tabin’in laboratuvarında embriyonik gelişim, organ oluşumu ve evrimsel biyoloji konularının kesişiminde iki farklı projem var. Embriyonik gelişim sürecinde, organların ve morfolojik örüntülerin (pattern) gelişimine bakıyorum. Projelerimden bir tanesi omurilikte sinir hücrelerinin dizilimine, bir diğeri ise el,ayak oluşumu ve beşparmaklılık üzerine. Gelişim biyolojisinin cevaplamaya çalıştığı temel soru, henüz başkalaşmamış hücrelerin, embriyonik gelişim esnasında hangi sinyallere ve süreçlere maruz kalarak başkalaştığı ve bir organı oluşturduğu. Fare, çöl faresi, tavuk, ispinoz, deve kuşu ve at embriyolarında deney ve gen ifadesi analizleri yapıyorum.

Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Lise eğitimim sonrası Amerika’ya geldim. Boston’da yaşıyorum, Harvard doktoramı yapıyorum. Ara sıra Türkçe bilim dergilerine popüler bilim yazıları ve Yalansavar.org adresinde hurafe çürütme yazıları yazıyorum. Türkiye’deki bilim haberlerini okurken artık daha fazla dayanamayacağıma karar verdiğim bir gün, http://bilmiyim.blogspot.com adresinde bir ‘bilim haberleri blogu’ başlattım, medyada gördüğüm hatalı bilim haberlerini düzeltiyorum. Bunu eğlenceli bir şekilde yapmaya çalışıyorum, insanların bilimle ilgilenmemesinin sebebinin, çoğu kaynağın bilimi eğlenceli bir şekilde anlatmaması olduğunu düşünüyorum. Birşeyi iyi yapmak için, muhakkak ciddi olmak gerekmiyor.


Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Lisansımı, yine Boston’da Brandeis Üniversitesi’nde biyoloji alanında aldım. Mezun olduktan sonra lisans tezimi yazdığım laboratuvarda bir sene çalıştım, ardından Harvard Tıp Fakültesi’nde doktorama başladım. Boston, çok sayıda çok iyi üniversiteyi barındıran bir şehir olduğu için güçlü bir bilim çevresine sahip, bu açıdan güzel. Tıp fakültesinde olmanın faydaları ise, hem insan sağlığı ile ilgili konulara çok yakın olmak hem de genetik departmanının ve temel bilimlerin doğasından ötürü, yaptığınız araştırmanın insan sağlığı ile sınırlı olmak zorunda olmaması.

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Aslında hala öğrenci olduğum için, bulunduğum konum çok özel değil. Akademide ‘bir yere gelmek’ kavramı göreceli birşey: akademide bir yerlere gelmek pek bitmiyor, sürekli öğrenmek ve kendinizi geliştirmek zorundasınız. Bir şirketi yönetmiyor, geleceğiniz en üst konuma gelmiyor ve bilmeniz gereken her şeyi bilmiyorsunuz. Sürekli öğrenmeniz gereken yeni bir şey veya soracak yeni sorularınız var. Öğrenmeniz gereken birşey kalmamışsa, zaten akademide olmak için bir motivasyonunuz kalmamış demektir.

Eğitim aldığım kurumların bana katkısına liseden itibaren başlamam gerekir. Robert Koleji, bazı konularda güçlü gelenekleri olan bir okul. Tiyatro, müzik, biyoloji, münazara bunlardan bazıları. Biyolojide aldığım lise eğitiminin, Türkiye ve Amerika’daki birçok üniversitenin biyoloji giriş derslerinden çok daha iyi olduğunu düşünüyorum, zaten çoğumuz, Amerika’da biyoloji giriş derslerini atlayacak seviyede bitirdik liseyi. Hem teorik hem pratik olarak, bilgi yığınından ziyade, düşünce biçimini öğrendik. Dolaşım ve bağışıklık sistemini öğrendiğimiz bir dersin ardından sınav sorusu, ezberlenmiş bilgilerin dökümü değil, mesela Afrika’da bir hastalığın semptomları ve fizyolojik olarak neyin yanlış gitmiş olabileceğine dair durum değerlendirmesi olurdu.
“Biyoloji Derslerde Değil, Laboratuvarda ve Sahada Öğreniliyor”
Amerika’ya lisans eğitimim için Brandeis Üniversitesi’ne geldim. Araştırma laboratuvarları çok güçlü bir üniversiteydi ve derslerle beraber, 2. sınıftan itibaren bir laboratuvarda araştırma yapmaya başladım. Bu daha çok ‘çıraklık’ olarak başladı diyebilirim. Ama şunu öğrendim, biyoloji derslerde değil, laboratuvarda ve sahada öğreniliyor. Biyokimya ve hücre biyolojisi alanlarında, tek hücreli mayalarda aktin hücre iskeleti dinamiklerini çalıştım, lisans tezimi de yine bu konuda yazdım. O zamanki profesörüm, belki Türkiye’de pek olmayacak bir şekilde, lisans öğrencisi olmama rağmen bazen saatlerce benimle bilim tartışırdı, arkadaşlarım ofisin kapısına  beni kurtarmaya gelirlerdi. Bu, daha çok, O’nun benimle projem hakkında konuşması, benim projemle ilgili fikirlerimi organize etmesi, elimizdeki bulguları değerlendirmemiz şeklinde olurdu. Ben de heyecanlı bir lisans öğrencisi olarak literatür taraması yapmaya, projem için deney başında sabahlamaya o zamanlar başladım, bu heyecanın ilk yıllardaki kadar roket atar seviyesinde olmadığını eklemem gerekir, ama kalanıyla da devam ediliyor! Burada hoca tarafından pozitif yönlendirme çok önemli.
“Türkiye’de de, Öğrencilerin Bu Şekilde Teşvik Edilmesi Gerekli”
O zamanlar daha çömez olarak çok saçma bilmsel önerilerle gelmiş olabilirim, şimdi hatırlamıyorum, ama hocam benimle fikir tartışırken hep çok harika bir fikir duymuş, ama şu noktada geliştirilebileceğini eklemesi gerekirmiş gibi davranırdı. Bence Türkiye’de de, öğrencilerin bu şekilde teşvik edilmesi gerekli. Saygı duyduğunuz ve sizin fikirlerinize saygı duyan bir hocanız olması, hem bilimsel özgüven hem de doğru yönlendirilme açısından çok önemli. Henüz lisans öğrencisiyken kendi projenizin sorumluluğunu almak, fikir ve hipotez geliştirmek, data üretmek de çok önemli! Zor birşey de değil, sadece fırsat lazım, ve tabii ki yaptığınız şeyi severek yapmak. Amerika’da bunu yapmaya lisansta başlayan benim gibi birçok öğrenci var.
 ‘’Doktora süreci bana bağımsız düşünmeyi öğretti’’
Lisanstan mezun olduktan 1 sene sonra, Harvard’da doktoraya başladım. Bulunduğum laboratuvarı seçmemin sebebi, genel olarak çalışılan konuya ilgi duymam ve profesörümün öğrencilerine bakış açısıydı. Buradaki hocamın bana en büyük katkısı, bağımsız düşünmemi sağlamış olması. Aşağı yukarı 15 kişilik laboratuvarımızda, kendisi kimsenin projesine ve fikirlerine müdahale etmez, bizim proje yönetmedeki insiyatifimize ve bilimsel becerimize sonsuz güven duyar. Güven olmadan, bağımsız düşünce, bağımsız düşünce olmadan da yaratıcı bilim insanı olmaz. Tabi çok çalışmak, okumak, deneylerinizi dikkatli dizayn etmek ve projenize doğru yön vermek de sizin sorumluluğunuz.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Gelişim biyolojisi ve evrim biyolojisi, bildiğim kadarıyla Türkiye’de çok çalışılan alanlar değil. Biz hem embriyoda organ oluşumuna, hem de evrimsel süreçlerin embriyonik sürece olan etkilerine bakıyoruz. Temel bilim (basic science), direkt olarak uygulamalı olmadığı için, sanırım Türkiye’de ilgi daha çok kanser gibi, daha kolay para fonu alınabilen alanlara kayıyor. Amerika’da gelişim biyolojisi çok önemli bir alan, çünkü hem kök hücreden organ yapma, doku mühendisliği konularıyla direkt bağlantısı var, hem de genetik hastalıkların anne karnındaki gelişimde rolü olduğu için tıbbi bir önemi var.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Harvard Tıp Fakültesi, temel bilim laboratuvarları ve bünyesindeki birçok iyi hastane ile tıbbi ve temel bilim araştırmalarında önemli bir yere sahip. Türkiye’deki araştırma hastaneleri benzer bir sistem ile çalışıyor olsa da, sanırım Amerika’daki araştırma hastanelerinde temel bilimlere de çok önem veriyor olması, Türkiye’de pek olmayan birşey.

Türkiye’de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?
Bol bol makale okusunlar! Biyoloji derslerde değil, aktif olarak devam eden araştırmalarla öğreniliyor. Mümkünse sene içinde bir laboratuvarda çırak olarak başlayıp bilimsel metodoloji ve düşünceye aşina olsunlar. Yazın yurt dışına staja gitsinler… Bütün bunlar, hem bu işi yapmayı isteyip istemediğinizi öğrenmek için önemli, hem de bu yolda devam etmek istiyorsanız çok önemli öğrenim tecrübeleri.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Pubmed’de ilgilendiğim konuda tarama yapınca çıkan yayınları okuyorum, iyi bir dergide olduğunu bilmem yeterli. Bunlar Nature, Science, Cell gibi büyük dergilerin yanı sıra, Developmental Cell, Current Biology, PNAS, Development ve Developmental Biology gibi dergiler de olabiliyor.

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Malesef hepsi biraz teknik. http://www.ncbi.nlm.nih.gov, http://www.pubmed.org, http://www.enseml.org. Genelde gen dizilimi analizleri ve makale taraması için giriyorum buralara. Nature News, başka alanlardaki gelişmeleri takip etmek için güzel bir kaynak.

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Popüler bilim kitabı olarak, Neil Shubin’den Your Inner Fish. Eğer biraz daha akademik ama ağır olmayan okumalar istiyorsanız, D’Arcy Wentworth Thompson’dan ‘On Growth and Form’ bir biyoloji klasiği. Tabii ki,  Charles Darwin, ‘Türlerin Kökeni’, bir biyoloji kutsal kitabı olarak görülmesi gerektiği için değil (bu bence yanlış), evrimsel düşüncenin hangi sorgulamalarla başlaması gerektiğini öğrenmek için ve yine bir bilim klasiği olduğu için. Stephen Jay Gould’un denemelerini ve makalelerini okumalarını tavsiye ederim, internetten rahatlıkla bulunabiliyor. Bir de, ilgi duyduğunuz herhangi bir alandaki akademik review makalelerini okumak, o konu hakkında fikir edinmek için aslında en güvenilir kaynak.


Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir?
Daha önce söylediğim kitapların yanı sıra, bir kitapçıya girdiğinizde ‘bilim kitapları’ kategorisinde olmayacak birkaç kitap ismi vereyim. Aldo Leopold’un ‘A Sand County Almanac’ı gözlem gücünün önemini çok güzel anlatır. İhsan Oktay Anar’ın Kitab-ül Hiyel’ini seviyorum, bilimin amacına felsefi bir sorgulama olduğu için. Bir de Edgar Allen Poe hikayeleri bence analitik düşünce ve bilimsel sorgulamaya, bilimsel bağlamda olmasa da güzel örnekler oluşturuyor.

Bisiklete biniyorum, laboratuvardan arta kalan zamanlarda çevredeki parklara hiking için, veya kışları kayağa gidiyoruz.Yarı-profesyonel bir müzik grubumuz var, çok olmasa da hem para kazanıyoruz, hem de bilimden iyi bir mola oluyor. Bu arada laboratuvarda işlerin her zaman güllük gülistanlık ilerlemediğinin, çoğu günler herkesin kahve molasında birbirine ağladığının, o yüzden bilimin yanı sıra başka bir işle uğraşmanın ruh hastalıklarını önleme konusundaki öneminin altını çizmem lazım.
Yurt dışında biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir?
Türkiye’yi özlemek dışında, çok bir sıkıntısı yok.

Türkiye’de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de biyolojinin durumu konusunda ahkam kesmeyeyim, çünkü lisansı orada yapmadım. Fakat yurt dışında eğitim almayı herkese öneririm. Sebebi, Türkiye’den daha iyi olması falan değil; genel olarak, yurt dışındaki araştırma kültürünü edinmemizin gerekliliği. Duyduğum ve az biraz gözlemlediğim kadarıyla, Türkiye’de halen ağır bir hiyerarşı var akademide. Hakettiğiniz yere gelemiyor olmanız da cabası. Bu ikisi, akademide çok önemli iki özelliği zaten geçersiz kılıyor: özgüven ve çalışkanlık. Kendinize ve fikirlerinize güvenemiyorsunuz, çünkü hocanız her koşulda sizden daha iyi bildiğini düşünüyor. Çok çalışmıyorsunuz, çünkü bazen çalışsanız da hakettiğinizi alamıyorsunuz! Bu tabii ki Türkiye’de her kurumda böyle değildir, çok iyi hocalar da var ve onların hakkını yemek istemem. Fakat, yurt dışındaki sistemi görmüş insanlar çoğaldıkça, ve Türkiye’ye geri dönüp iyi pozisyonlara gelebildiğinde, gördükleri araştırma kültürünü de getirecekler ve bu durum düzelecek diye umuyorum.

ABD’deki kurumların yabancı biyologlara karşı özel bir tutumu var mıdır?
Zaten Amerika’daki bilim çevresi epey uluslararası bir topluluk. Doktora programlarına girmek halen uluslararası öğrenciler için daha zor, fakat doktora programına alındıktan sonra kendinizi yabancı hissetmiyorsunuz. Amerikalılar da gayet yeniliklere açık, meraklı insanlar. Turkish delight, Turkish hamam, ‘Turkish is a very mathematical language!’ diyerek 5-6 seneyi tamamlayabilirsiniz. Bizim laboratuvarımızda bir ara herkes Amerikalı, Avrupalı kendi bilgisayarından ‘İstanbul otobüs rengini seçiyor’ kampanyasında oy kullanmıştı. Kültür alışverişi ve kaynaşmanın geldiği nokta bazen çok uçuk olabiliyor.

ABD’deki ünlü araştırma merkezlerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Amerika’da vatandaş olmamanız doktora programlarına kabülünüzü zorlaştıracaktır elbette ama özellikle bilim gibi konularda iyi bir öğrenci dünyanın neresinden olursa olsun en iyi programlara ve araştırma merkezlerine de alınır.

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konuları nelerdir?
Embriyonik gelişimde organ oluşumu çalışıyorum. Morfolojik örüntüleri (pattern) incelemesi açısından birbiriyle bağlantılı, ama aslında iki ayrı projem var. Birincisi, embriyoda omurilik oluşumu ve sinir hücrelerinin dizilimi ile ilgili. Bu süreci yöneten mekanizmalara ve embriyonun boyutuyla olan bağlantısına bakıyorum. İkinci projem, daha çok evrimsel biyoloji alanında. Tetrapodlar olarak beş parmaklı olmamızın, ve bu örüntünün uğradığı evrimsel değişimlerin hangi embriyonik gelişim adaptasyonları yoluyla olduğunu bulmaya çalışıyorum. Bir balina da, bir kertenkele de ve bir yarasa da, tıpkı bizim gibi beş parmaklı. Peki bunu adapte etmek zorunda kalan hayvanlar (mesela, hız avantajından dolayı tek parmağa inmiş at)  el gelişimindeki hangi mekanizmaları değiştirerek bunu yaptı? Evrimsel süreçlerin hangi mekanistik yollarla işlediğini bulmak artık çok önemli ve buna bakmanız gereken yer embriyonik gelişim süreci.

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Laboratuvarımızda, ekip olarak herkesin araştırma konusu farklı, fakat gelişim biyolojisi, embriyoloji ve evrim alanlarında yoğunlaştığımızı söyleyebilirim. Bağırsakların şeklini hangi biyomekanik etkilerle aldığından tutun da, semenderlerde kol rejenerasyonunu inceleyen veya kör mağara balıklarının gözlerini hangi evrimsel mekanizmalarla kaybetmiş olabileceğini araştıran, belki de okuldaki en sıradışı konularla uğraşan laboratuvarız. Genellikle laboratuvarlar, ’göz gelişimi’ veya ‘diyabet’ gibi, belirli bir konuya yoğunlaşır, herkes bu aynı konunun farklı yönlerini çalışır. Bizde ise, laboratuvarda 12  farklı model hayvan ve  14-15 tamamen farklı konu araştırılıyor.

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Gün içinde laboratuvara geliş-gidiş saati herkes için farklı oluyor, şirket gibi çalışmıyoruz, herkes kendi programında işliyor. Benim için, email cevaplama faslından sonra günüm deney programımı yapmakla başlıyor. Birkaç deney birden yürütülen günlerde, deneylerin birbiriyle çakışmaması için zamanlamayı doğru ayarlamak gerekiyor. Mikroskopi, deney hayvanlarına ameliyat, gen ifadesi analizi veya protein analizi için doku boyama gibi farklı teknikler ve deneyler aynı gün içinde olabiliyor. Herkes genelde deneylerini tek başına planlıyor ve yapıyor olsa da, gün içinde birbirimizden birçok konuda yardım istiyoruz. Bu yardımlar, ‘sen uzunsun, hadi bana şu üst raftan deney tüplerini atıver’ den başlayıp, ‘bu karaciğer ameliyatlarından geçen ay çkan sonuç artık çıkmıyor, ne olmuş olabilir? Önerilerle gelin yoksa laboratuvardaki bütün fiksatifleri içip intihar edeceğim’ e kadar varabilyor. Herkesin kendi projesi olmasına rağmen, fikir alışverişi, tekniklerin öğrenilmesi, hepimizin birbirine danıştığı konular.

Yorum bırakın

TÜRKİYE’NİN İLK ADLİ ENTOMOLOĞU OLAN UZMAN BİYOLOG DR.HALİDE NİHAL AÇIKGÖZ

HAYATI KEŞFEDEN BİYOLOGLAR
Türkiye’nin ilk adli entomoloğu ünvanına sahip olan Ankara Üniversitesi Adli Bilimler Enstitüsü Adli Biyoloji Anabilim Dalında çalışmakta olan Dr. H. Nihal Açıkgöz, adli bilimler alanında gizemli vakaları aydınlatan çalışmalarını, biyolog olmanın verdiği ayrıcalıkları ve akademik hayatın tüm yönleri hakkında bilgi verdi.

Adli entomoloji veya adli böcek bilimi, adli tıbba yardımcı olan ya da onun yetersiz kaldığı durumlarda, ceset üzerinde bulunan böcek ve diğer eklembacaklıların ergin ve larvalarından, cesedin ölüm zamanını en doğru aralıkta veren bilim dalıdır. Bu alanda çalışan Biyolog Dr. H. Nihal Açıkgöz, birçok ilke imza atıyor. Ölüm sonrası geçen zamanın belirlenmesi, cesedin ilk olay yerinden taşınıp taşınmadığı, ikinci bir olay yerinin olup olmadığı, Türkiye’nin adli böcek faunasının tespiti konusunda çalışmalar yapmaktadır. 

Kazalarda, cinayetlerde ve faili meçhul ölümlerde ölüm yeri ve zamanının bilinmesi adli yargılama açısından çok önemlidir. Böceklerin, yumurta, larva, pupa ve ergin gibi farklı yaşam evrelerine sahip olması ve bu evrelerin farklı yerlerde, farklı zamanlarda ve cesedin farklı bölümlerinde görülmesi adli entomolojinin yoğunlaştığı noktalardandır.

Adli entomoloji alanında çalışmaları hakkında bilgilerini paylaşan Biyolog Dr. H. Nihal Açıkgöz, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e araştırmalarını, hedeflerini ve biyolog olmanın ayrıcalıklarını anlattı.
Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Adli entomoloji üzerine çalışıyorum. Ölümden sonra cesetlere gelen böcekleri inceliyorum. Ölümden sonra geçen aralığın belirlenmesi ve Türkiye’nin böcek faunası üzerine çalışıyorum. Ankara Üniversitesinde ve Adli Bilimler Enstitümüzde Türkiye’de ilk kez “İnsan cesetleri üzerine gelen entomolojik delillerden ölüm zamanı tayini” konulu geniş kapsamlı bir tez yapıldı. Bu büyük bir başarı ve üniversitem adına da bir gururdur. Ülkemizde bizim ve diğer araştırmacıların deneysel hayvan modelleme ve fauna çalışmaları devam etmektedir. Bizim bu çalışmalara çok ihtiyacımız var ve bu çalışmalar mutlaka projelerle desteklenmelidir.

Cesedin bulunduğu yere ya da saklanma koşullarına göre, mesela açıkta bırakılan cesede yaklaşık 4 dakika sonra, sinekler gelmeye başlar. Sinekler yumurta ya da larvalarını bırakmak için rahatça büyütebileceği vücut boşluklarını tercih ederler. Kulak içi, gözlerin içi, burun delikleri, dudakların yan tarafları ve dudakla diş arası, boyun kıvrımları gibi yerlere yumurtalarını ya da larvalarını bırakırlar. Burada gelişerek vücudu tüketirler.

Ölümden hemen sonra, hayvan veya insan cesetlerinin dokularından yayılan kokular, sinekler ve diğer omurgasızlar için çok çekicidir. Cesede ilk gelenler Calliphoridae familyasına ait olan mavi ve yeşil şişe sinek (blowflies) türleri ve bunu takiben Sarcophagidae familyasına ait leş sinek (fleshflies) türleridir. Cinayet veya şüpheli ölüm vakalarında ölümün gerçekleşmesinden sonra geçen zamanın saptanması pek çok olayın aydınlatılabilmesi için gereklidir ve larvaların büyüme hızlarına dayalı post-mortem interval (ölüm sonrası aralık) tahmini saatlerle ifade edilebilir doğruluktadır. Klasik adli tıp yöntemleri ile adli tıp hekimleri ilk 72 saat için çok net sonuçlar verebiliyor. Ancak 72 saatten sonra adli tıp yöntemleri de yetersiz kalmaya başlıyor. O zaman böcekler devreye giriyor. Çok daha uzun süreye kadar cevap verebiliyorlar. Minimum ve maksimum ölüm sonrası zamanının belirlenmesi önem kazanıyor. Bu yöntem ile ölüm nedenleri hakkında da bilgi verebilmektedir. Toksikolojik madde miktarının belirlenmesi ile kaza mı, intihar mı, cinayet mi sorularına cevap verilebilir. Zaman zaman gözden kaçabilecek kadar küçük suç aletinin (ince uzun bir iğne gibi) izinde bulunan sinekler yardımı ile suç aletinin cinsi ve yara yeri hakkında bilgi verilebilir. Adli entomoloji sadece ölüm zamanının tahmininden ibaret bir bilim dalı değildir aynı zamanda entomogenetik, entomotoksikoloji gibi araştırma alanları da vardır. Adli entomoloji çocuk ve yaşlıların ihmali ve istismarında da kullanılır. Çocuk ya da yaşlının ne kadar zamandır ihmal ve istismara uğradığı söylenebilir.
Böcekler miyazis ve maggot terapide de etkin rol oynarlar. İnsan ve hayvanlarda görülen miyazis nedeniyle işgücü ve ekonomik kayıplardan söz edilir. Maggot terapi (larvalarla tedavi) hastaneye gidemeyecek ya da ameliyat olamayacak düzeyde hastalıkları olan hastalara uygulanır. Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde uygulanmaktadır.

Adli entomoloji bilim dalını adli araştırma veya vaka çalışmalarına uygulayacak olan hakim, savcı ve kolluk kuvvetlerimizin entomolojik örnekleri biyolojik lekeler, kıllar gibi geçerli ve güvenilir delil olarak kabul etmelerini sağlayacak şekilde tanıtmak gerek. Olay yerine bir adli entomoloğun çağırılmasının veya entomolojik delillerin toplanarak bir adli entomoloğa gönderilmesinin adli olayların daha hızlı ve doğru çözülmesini sağlayacağı muhakkaktır.
Adli entomoloji multi disipliner bir çalışma alanıdır. Adli tıp hekimleri ve biyologlar bu disiplinin olmazsa olmaz elemanlarıdır. Kimse bu işi ben tek başıma yaparım dememelidir.



Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
1984 yılında Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Zooloji anabilim dalından mezun oldum. 1987 yılında Adli Tıp Enstitüsünde Araştırma Görevlisi olarak göreve başladım.1988 yılında hocalarım adli tıp ile zoolojiyi birleştirerek bir seminer hazırlamamı istedi. Seminer konum “Kadavralara musallat olan haşereler” idi. Konuyu çok beğenen hocalarım bu konu üzerine çalışmamı desteklediler. Bende adli entomoloji konusunda sürekli çalıştım. Böcek yetiştirdim, ne kadar sürede büyüyorlar, ne kadar sürede ergine dönüyorlar. Ama yüksek lisans tez konumun “Adli Tıp Açısından Kılların Önemi ve Cinsiyet Tayininde Saç Kılları Kalınlığının Rolü” üzerine olmasına karar verildi. O zaman da sadece literatür takibi ile adli entomolojinin hep yakınlarında kaldım. Doktoramı bitirdiğim 1998 yılından beri Adli Biyoloji ve Adli Entomoloji alanında çalışıyorum. 2002 yılında DNA analizleri konusunda bilgi ve pratiğimi arttırmak üzere Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesine rotasyona gittiğim sırada Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı’nın o zamanki başkanı Prof. Dr. Hamit Hancı tarafından kadrom Adli Tıp Enstitüsünde olmasına rağmen Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına Adli Entomoloji laboratuvarı kurmak üzere görevlendirildim ve adli entomoloji laboratuvarını kurdum. Bu da Ankara Üniversitesi için bir ilk idi.

Biyolojiyi hatta Zoolojiyi Ünlü Alman bilim adamı, zoolog Prof. Dr. Kurt Coswig hocanın öğrencisi olmak ve öğrencilerimle böcek araştırmak için seçtim. Prof Dr. Coswig’in öğrencisi olamadım ama çok değerli hocam Muhtar Başoğlu’nun öğrencisi oldum. Mesleki alanda tam olarak doyuma ulaştım. Mutluyum.
İsviçre’de Claude Wyss ve Prof. Dr. Daniel Chérix ile çalıştım. 2003 ve 2005 yıllarında Almanya’da Mark Benecke ile iki ayrı çalışmaya katıldım. 2010 yılında Amerika’da Prof. Dr. Neal Hasskell ile çalıştım. Vaka çözümlemeleri yaptık.
Tüm hocalarıma çok teşekkür ediyorum. Çok güzel eğitmişler bizleri. O yıllarda kıymetini bilemesek de  Amerika’da özellikle vizyonum çok genişledi, özel polisinden tutun da FBI’a kadar çok farklı kişilerle bir arada olduk. Amerika’daki hocam hep meslektaşım, arkadaşım diye tanıştırırdı. Dr. Hasskell ile çalışırken yaptığımız tür teşhisleri günde 100 ün altında olmazdı. Özellikle tür teşhislerimi ve vakaları adli açıdan inceleme yöntemimi çok beğenirdi. Bu konudaki bilgi birikimimi de şimdi vefat etmiş olan adli tıp camiasının değerli hocaları Prof. Dr. İbrahim Tunalı, Prof. Dr. İ. Özer Kendi ve Yrd. Doçent Dr. Cahit Zentürk’ten aldığım eğitimlere borçluyum.
Vakaların gönderileceği adres Ankara Üniversitesi Adli Bilimler Enstitüsüdür. Eğitim verdiğim olay yeri inceleme birimlerinden bazı arkadaşlar vaka olduğunda beni arıyorlar, cesedin başında iken telefon ile onları yapılması gerekenler konusunda yönlendiriyordum. Topladıklarını kurye ile gönderdiklerinde incelemeye başlıyorum.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve dünyadaki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Adli Entomoloji Türkiye’de çok yeni bir bilim dalı olsa da çok güzel ilerliyor. Çok sıkıntımız var. Yetişmiş eleman sıkıntısı var. Öğrencilerim için yüksek lisans ve doktora kontenjanı yok. Kadro sıkıntısı var. Ben kadro alamadığım için danışmanlığını yapamadığım birçok öğrencim var. Çeşitli illerden başvuruyorlar ancak uzman kadrosunda olduğum için ne tez danışmanlıklarını yapabiliyorum ne de sınavlarına jüri üyesi olarak gidebiliyorum.
Türkiye’de adli entomoloji çalışan toplam 5 araştırmacı var. Dünya’da da kabul edilmesi biraz zor olmuş, her şey adli patoloji ile çözülmüş. Entomolojiye geçilmesi zor olmuş. Küçücük bir canlı, hem herkesin pis diye kabul ettiği hemen öldürmek istediği, ne olacak bundan diye bakılmış. Yıllarca otopsilerde hemen yıkanıp cesetten uzaklaştırılmış. Amerika’da adli entomoloji kabul görmüş durumda. FBI’dan bir ajan ile birlikte çalışmalar yaptık. Onlar için uzmanlık alanı çok önemli, her delil uzmanına gönderilir diyorlar. Doğrusu da bu zaten.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından gelişmiş ülkelerdeki kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Bizim eğitim ve araştırma konusunda gelişmiş diye kabul ettiğimiz ülkelerden hiçbir farkımız yok. Onlar pireyi deve yaparak anlatıyorlar bize biz ise hep deveyi pire yapıyoruz ve derdimizi anlatamıyoruz. Fazla mütevazı olmamak gerekir.
Sağlık açısından Amerikada da bizde de benzer sistemler var. Bana en ilginç gelenlerden biri birçok ilacın marketlerde satılması ve bu marketlerde ayrıca bir eczane ve eczacı bulunması idi. Diğeri ise “Hospis” sistemi idi. Bir ayda 3 kez kısa kısa da olsa hastaneye yatan hastaya ev hemşiresi tahsis ediliyor ve hemşire hastaya gün aşırı gelerek durumunu kontrol ediyor. Hospis sistemini önerirken de hasta yakınları ve hasta ile evinde toplantı yapıp hastanın bakımının bir hemşire gözetiminde evde yapılmasına karar veriyorlar. Planlar yapılıyor ve uygulamaya geçiliyor. Terminal evredeki hastayla çalışan hemşireler hastanın ve ailenin duygusal ve fiziksel olarak güçlenmesi ve aileyi yas sürecine hazırlamak, hastanın rahat ve huzur içinde ölümünü sağlamakla görevliler.

Halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?
Biyoloji öğrencilerine çok çalışmalarını ve çok sayıda staj yapmalarını öneririm. Yanıma gelip staj yapan öğrenciler var, neredeyse hepsi yurt dışına gitti. Geldikleri günden itibaren mutlaka erasmus programına katılsınlar ve kendilerine güvensinler diye uğraşıyorum. Kendine güvenmeyen bireyler yetiştiriyoruz. Hep baskılanmış ve test tekniğine alışık bireyler yetiştiriyoruz. Bir soru sorduğumda sadece tek kelime ile cevap veriyorlar. Sonradan cümle kurmaya başlıyorlar. Üniversitelerde çok kıymetli hocalarımız var ve mezun olan öğrenciler ateş gibi. Vizyonları çok geniş öğrenciler bile bunun farkında değiller. Almanya’da en sık duyduğum cümle “work hard, study hard” oldu. Gençler bu cümlelerle yetişiyor. Bir çeşit yararlı beyin yıkama.

Kimsenin İngilizcesi kötü değil. Yapamam ben ve ya yapamazsam korkusu var. Aslında olacağına ve yapabileceklerine inansınlar. Benimle çalışmış olan öğrencilerin hepsi kendine güvenli ve yaptıkları her işi en iyi şekilde yapan disiplinli gençler olarak ayrılırlar benden. “Bir biyolog ileri Türkiye ileri” sloganını kullanıyorum ben her zaman.
Bizim enstitümüz eskiden stajyer öğrenci alırken artık almıyor ve bana yapılan tüm başvuruları maalesef üzülerek geri çeviriyorum.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Türkiye Parazitoloji Dergisi, Türkiye Entomoloji Dergisi, Türkiye Klinikleri Adli Tıp Dergisi, Kafkas Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dergisi, Forensic Science International başlıca takip ettiğim dergiler. Bunun yanı sıra üyelik sistemi ile alanımla ilgili nerdeyse tüm yayınları takip etmeye çalışıyorum.

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Ankara Üniversitesi E-Kütüphane Bölümü, Ulakbim Veri Tabanları, Scopus.

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Hoşlanırlarsa Agatha Christie romanları, Mark Benecke’in Ölümün İzleri kitabı, roman tadında bir belgeseldir. Sunuş yazısını ben yazmıştım. Şimdilerde kitapçılarda satışa sunulmuş olması gerek yine Mark Benecke’in Türkçeye çevrilen ikinci kitabı “Cinayet Yöntemleri” çok güzel kitaplar. Jon Zonderman’ın Suç İzlerinin Ötesinde kitabı Adli Bilimler alanına ilgi duyanların bu işi yapıp yapamayacaklarını gösteren ve adli bilimlerin temellerini tanıtan güzel bir yapıt.


Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir?
Emre Kongar’ın “İçimizdeki Zalim” isimli kitabını herkesin okumasını özellikle yöneticilerin okumasını tavsiye ediyorum. Henry Rosovsky’nin Üniversite – Bir Dekan Anlatıyor adlı kitabı okunmalıdır. Yürümeyi ve yüzmeyi severim. Bach, Mozart ve Vivaldi dinlemeyi çok severim. Annem Vivaldi’nin “4 Mevsim”’ini çok severdi. Klasik müziği birlikte dinlerdik. Özellikle çalışırken dinlerim beni rahatlatır. Öğrenciliğimde hem Türk Sanat Müziği hem de Türk Halk Müziği Korolarında görev aldım. Her türlü müziği severim. Ama çalışırken klasik müziği hep tercih ederim.
Ankara Üniversitesi bilimsel alanlarda olduğu gibi sosyal alanda da çok gelişmiş olanakları olan köklü bir üniversitedir. Ancak çalışma koşullarım bu etkinliklere katılmama pek imkan vermiyor.


Türkiye’de biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir?
İnsanlara kendinizi kanıtlamanız ve sizi kabul etmeleri gerekiyor. Mesleğimizi tanımıyorlar. Bir çok alanda biyologsuz çalışılamayacağı bilinmiyor. Bazı üniversitelerde verdiğim seminerlerde biyoloji öğrencilerine mezun olduklarında neler yapabileceklerini anlattım. Ailelerine bile ne iş yaptıklarını anlatamıyor gençler. Konu komşu soruyor sizin kız/oğlan ne olacak mezun olunca diye, öğrenci kendi bilmiyor aileye açıklayamamış, anne baba nasıl açıklasın. Kalıyor öylece insanlar. Öyle güzel bir ülkemiz var ki dört mevsimi bir arada yaşıyoruz. Biyoçeşitliliğimiz çok zengin. Neden kullanamıyoruz bu gençleri bu alanlarda.
Ben sadece bilimsel çalışma yapmak istiyorum. Rahat ve huzur içinde çalışabilmek istiyorum. Fen fakülteleri öğrencilerini bilim adamı titizliğinde yetiştirir. Biyologlarda laboratuarda ve arazide çalışmalıdır ve üretebilmelidir. Biyolog angarya işlerle uğraşmamalı.

Türkiye’de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Araştırmayı ve çalışmayı seven kişiler için uygun bir bilim dalıdır. Rutin çalışmayı sevenlerin işi değildir biyologluk. Her genç imkanları doğrultusunda yurt dışında eğitim almalı, ülkemizdeki eğitim yetmediği için değil kendini geliştirmek, bilime bakış açısını değiştirmek ve zenginleştirmek için önemlidir. Diğer bilim insanlarının biyologlara nasıl baktığını ve ne kadar kıymetli olduklarını görmek açısından çok önemlidir.

Ülkemizdeki kurumların biyologlara karşı tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biyologların biraz daha anlaşılması gerekiyor, biyologluk laboratuarda sadece tahlil yapmak değildir. Biyologların da kendi alanlarında çalışmaları için ısrar etmeleri gerekiyor. Ben satış mümessili olmalarını, moda tasarımcısı olmalarını ya da başka bir alanda kariyer yapmalarını çok onaylamıyorum.

Ülkemizde büyük araştırma yapabilmek için biyologların ne gibi özlük hakları olmalı?
Büyük ya da küçük araştırmalar yapabilmek için doktorasını yapmış biyolog olması yeterlidir. Projelerde özellikle SCI yayınlar istendiği için birçok doktoralı biyolog kendi yapacağı çalışmalar için proje konusunda uzman olmayan unvanlı hocaları proje yürütücüsü olarak seçmektedir. Bununla birlikte projenin bütün yükü biyolog arkadaşımızın sırtında olmaktadır. Bu da zaman zaman projelerin tamamlanmasında sorunlar yaşanmasına neden olmaktadır.

2 Yorum

DÜNYADA YENİ ARAŞTIRILMAYA BAŞLANAN LENF DAMAR BİYOLOJİSİ ÜZERİNE ALMAN KANSER ARAŞTIRMA MERKEZİNDE (DKFZ) ÇALIŞAN BİYOLOG SILA APPAK

HAYATI KEŞFEDEN BİYOLOGLAR

Heidelberg Üniversitesi Alman Kanser Araştırma Merkezi Hücre ve Tümör Biyoloji Programı Vasküler Onkoloji ve Metastaz Laboratuarında çalışan Biyolog Sıla Appak, lenf damarı ve endotel hücrelerinin moleküler biyolojisi hakkındaki çalışmalarını, biyolog olmanın verdiği ayrıcalıkları ve Almanya’da akademik hayatın tüm yönleri hakkında bilgi verdi.

Avrupa’nın bilim atölyesi kabul edilen Heidelberg’te Alman Kanser Araştırma Merkezi Vasküler Onkoloji ve Metastaz Laboratuarında lenf damarları biyolojisi üzerine çalışmalarını sürdüren Biyolog Sıla Appak, lenfe spesifik molekülleri embriyo gelişiminden kansere, hatta metabolizmaya varıncaya kadar canlıda, bu yolaklarla ilgili molekülleri de hücreler üzerinde inceliyor. Lenf damar biyolojisinin daha keşfedilmemiş ve bilinmeyen oldukça fazla yönü olduğunu dile getiren Appak, bu alanda dünyada çalışan sayılı isimden biri. Avrupa ve Amerika’da yeni başlamış sayısı çok fazla olmayan seçkin laboratuarların yer aldığı bir alanda çalışmalarını sürdürdüğünü kaydeden Appak, bu konuda ülkemizde henüz yapılan çalışma olmadığını belirtti.
Yeni bir alan olan lenf endotel hücrelerinin ve damarlarının biyolojisi hakkında bilgilerini paylaşan Biyolog Sıla Appak, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e araştırmalarını, hedeflerini ve biyolog olmanın ayrıcalıklarını anlattı.
Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Alman Kanser Araştırma Merkezinin Hücre ve Tümör Biyoloji Programına bağlı Vasküler Onkoloji ve Metastaz Laboratuarında çalışıyorum. Laboratuarımız damar biyolojisi laboratuarı; damar gelişimi, damar yapılarının moleküler sinyal yolları, hastalıklarla ilişkisi ve olası terapileriyle ilgilenmekte. Ben de lenf damarları kısmında lenf damarlarında hastalıkta ve sağlıkta önemli olan molekülleri ve bunların etkileşimini hücrede ve canlı sistemde inceliyorum. Çalışma alanım lenf endotel hücrelerinin moleküler biyolojisi burada spesifik molekülleri embriyo gelişiminden tutun kansere, metabolizmaya varıncaya kadar canlıda, moleküllerin arttırılması ya da kaybedilmesi yöntemleriyle de hücrelerde inceliyorum.


Hangi tip hastalıklarla ilgili araştırmalar yapıyorsunuz?

Lenf sistemiyle ilgili gelişmeler son 10 yılda hız kazanmış durumda. Daha öncesinde lenfe spesifik moleküller bilinmediğinden lenf damarlarınin gelişimi ve önemi bilinmemekteydi. Eskiden kanserin metastazında lenf damarlarının aktif rol oynadıgı bilinmiyordu, örneğin meme kanserinde aksiler(koltukaltı) lenf bezlerinin sadece meme dokusuna yakınlığı nedeniyle kanserin yayılmasında rol oynadığı düşünülüyordu. Fakat son çalışmalar gösterdi ki lenf damarlarının kanser hücrelerine ev sahipliği yapmalarının yanında aktif olarak bu hücrelerin dağılmasında rol oynamakta. Bununla birlikte eskiden yalnızca kan damarlarının etkin olduğunu düşündüğümüz birçok hastalıkta artık lenf damarlarının da rolü olduğunu biliyoruz bunlar obesite, damar sertliği ve yüksek tansiyon gibi çağımızı etkileyen hastalıklar. Çok ilginç olmakla birlikte örneğin tuz hassasiyeti gösteren hipertansiyonlu hastalarda görülen metabolik değişimlerinin başlangıcında lenf damarlarındaki hiperplazi gösterilmiş durumda. Alınan tuz derialtında bazı proteinlere bağlanıp tutuluyor ve makrofajlar üzerindeki bazı reseptörlerle bu algılandığında lenf damarına spesifik büyüme faktörleri salgılanıp lenf damarlarında hiperplazi oluşuyor. Yani besinlerle alınan fazla tuz deri altında tutuluyor ve önce lokal olarak derialtındaki dokuda lenf damarlarında bir dizi değişimleri başlatıyor. Bilindiği gibi lenf damarları yağın emilmesinde ve taşınmasında da görev alıyor. Vücutta yağ dokusunun artışı ile karakterize olan obesitede artan yağ dokusu öncelikle civarındaki lenf damarlarının sıvı taşıma kapasitesini bozuyor yavaşlatıyor mekanik olan bu etkinin dışında yapısal olarak çeşitli enflamasyon moleküllerine ev sahipliği yapan ve bağışıklık hücrelerine gerekli enerjiyi aktaran yağ dokusu bütünüyle bir enflamasyon odağı haline gelip lenf damarlarını uyarıp yeni damar oluşumunu uyarıyor ama oluşan yeni damarlar fonksiyonel olamadığından bütün lenf sistemi yağ dokusu etrafında sekteye uğramış oluyor. Bütün bunlar çok yeni bilgiler lenf damar biyolojisinin daha keşfedilmemiş bilinmeyen oldukça fazla yönü var.
Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Hani çoğu sanatçı der ya küçüklükten beri şarkı söylüyordum o zamandan belliymiş diye benim ki de o hesap çok merakli bir çocuktum dışarıda doğada varolan hayatı karıncayı böcekleri herşeyi merak ederdim nerede yaşıyorlar ne yiyorlar diye. Evde de elime geçirdiğim herşeyin içinde ne var nasıl yapılmış diye bakmak isterdim bu yüzden kardeşimin arabalarını oyuncaklarını kırıp dökerdim. Yani bu araştırma dürtüsünün peşine takıldım diyebilirim.
Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Biyoloji bölümünde tamamladım. Bu esnada Tübitak Bilim Adamı Yetiştirme Grubunun sınavla kazanılan bursunu aldım ve bölümü dereceyle bitirdim. Lisans eğitimim sırasında iki yaz Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji bölümünde stajlarımı tamamladım. Yüksek lisansımı İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde tamamladım, aynı bölümde 2005-2007 yılları arasında araştırma görevlisi, 2007-2009 yılları arasında da uzman olarak görev yaptım. 2009 yılında doktora eğitimimi yapmak üzere İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Molekuler Biyoloji ve Genetik bölümündeki görevimden ayrıldım. Belçika, İrlanda, İngiltere ve Almanyadan doktora için kabul aldıktan sonra tercihimi Heidelberg Üniversitesinden yana kullanıp Alman Kanser Araştırma Merkezinde 2009 yılında doktoraya başladım.

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Lisans eğitimimde hangi araştırma dalında mutlu olabileceğimi belirlerken Biyoloji bölümündeki ders çeşitliliği en çok yardımcım oldu, en çok ilgimi çekenler ise Ege Üniversitesi Tip Fakültesi Patolojideki stajlarimda öğrendiklerim oldu. Yüksek lisans eğitimimde ve de çalıştığım kurumda öğretim üyelerinin çoğunluğu yurt dışında eğitimlerini tamamlamışlardı ben de yurt dışında doktoranın Türkiyede henüz olmayan bir alanda çalışmanın hem kendi geleceğim hem de geri dönersem ülkem adına daha uygun olabileceğini düşünmeye başladım. Ülkemizden herhangi bir burs almadan diğer ülkelerin uluslararası burs sınavlarına başvurmaya başladım. Tercihimi ülke olarak değil ama çalışacağım proje olarak yapmak istedim ilk etapta İrlanda Belçika ve Almanyadan kabul aldım. Şuan çalıştığım laboratuar dolayısıyla (Vasküler Onkoloji ve Metastaz) Alman Kanser Araştırma Merkezini seçtim. Heidelberg Almanya’nın küçük bir şehri olsa da Avrupa’nın bilim atölyesi denilen EMBL, EMBO, Max Plank, DKFZ gibi birçok araştırma merkezinin toplandığı bir yer. Burada bilimsel olarak ihtiyacınız olan herşeye çok kolay ulaşabiliyorsunuz. Çalıştığım bölümde gerek Almanya da gerek Avrupa ve Amerikada çeşitli bilimsel ağlarla sürekli yeni projelerde yer alan bir laboratuar. Ben de şu anda Avrupa ve Amerikada birkaç merkez arasında oluşturulmuş büyük bir projede çalışmaktayım.
Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki (ya da diğer ülkedeki) durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Çalıştığım alan Avrupa ve Amerikada yeni başlamış sayısı çok fazla olmayan seçkin laboratuarların yer aldığı bir alan. Henüz ülkemizde bu alanda yapılan çalışmalar yok. Zaten hastalıkta ve sağlıkta lenf endotel hücrelerinin ve damarlarının biyolojisi çok yeni bir alan. Bu kadar yeni ve ilgi çekici bir çalışmada yer almak çok zor olsa da bir o kadar da mutluluk verici.
Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Türkiyede çalıştığım ya da eğitim aldığım kurumlara kıyasla şuan çalıştığım kurumda bilim adına olan yatırım beni çok etkiledi. Bizim çalıştığımız alan kullandığımız kimyasallardan tutun mikroskoplara, hücrelere, hayvanlara varıncaya kadar çok ciddi bir bütçe gerektiriyor. Burada böyle bir sıkıntının olmadığını araştırma için her türlü finansal desteğin bulanabileceğini görmüş durumdayım. Bir de gerek bölüm içinde küçük gruplarla gerekse bölüm dışında daha büyük kitlelerle sürekli bilgi alışverişi var. Makam olarak en ulaşılması güç görünen kişi bile size sorunuza en kısa zamanda yanıt verebiliyor. Burada herkes, herşey bilim için var böyle olunca da başarı zaten geliyor.

Türkiye’de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?
Biyoloji birçok farklı alana sahip bir yaşam bilimi. Araştırma yapmak isteyen biyoloji öğrencilerine tavsiyem gerçekten bunu istediklerine karar verip severek yapacaklarsa bunu seçmeleri. Bu belki de bütün meslek dalları için geçerli olsa da bizimkisi belirgin sonuçlar alabilmek gerçekten çok zor olduğundan çok sabır çok da kararlılık gerektiriyor. Bunların hepsi için de gerçekten mesleğinizi sevmeniz gerekiyor.
Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Nature, Cell ve Science en populer bilimsel dergiler bunlarin yanisira Blood, JCI, Cancer Research gibi dergileri de takip ediyorum.
Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Pubmed gibi veri tabanlarını sürekli tarıyorum bununla beraber çoğu bilimsel dergiyi de internet sitelerinden online olarak takip ediyorum.
Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Tübitak yayınlarının kitapları her zaman ilgimi çekmiştir bence yalnızca biz yetişkinlere değil ama çocuklar için çok güzel öğretici ilgi çekici kitapları var. Kendime aldığım kitapların yansıra küçük kardeşime de her zaman değişik bilgiler içeren kitaplarından almışımdır. Bir de bilim tarihi felsefisiyle ile ilgili kitapları da severim. Bunun dışında kitapsız yaşayamacağımı düşünüyorum, kitapları ekranda okumaktan hoşlanmıyorum elimde sayfaları çevirerek okumak bana keyif verir. Kitap sağlayan bir internet sitesinin Avrupa kısmına üyeyim ve oradan kitap siparişleri yapıp Türkiyedeki kitapları rahatça takip edebiliyorum.
Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir?
Heidelberg küçük bir şehir olduğundan her yere bisikletle ulaşabilmek mümkün bu nedenle hergün bisikletle gidip geliyorum. Kampüsümüzde iyi spor olanakları mevcut. Ben de haftanın bir ya da iki günü değişik aktivitelere katılmaya çalışıyorum. Sanırım bizim gibi sürekli eğilerek çalışanlar için omurgayı destekleyen kasları rahatlatan pilates gibi sporlar biraz daha faydalı kendim de arada sırada pilates yapmaya çalışıyorum. Müzik hayatımın vazgeçilmezlerinden bir tanesi, çok seçici değilim birçok farklı müzik türünü severek dinliyorum, müziğe gerçekten çok ihtiyaç duyuyorum. Bazen de karakalem resim yapıyorum, şiir ve kısa yazılar yazıyorum.
Yurt dışında biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir?
Biyoloji burada ülkemizden çok daha iyi bilinen ve saygı duyulan bilim alanı. Biyolog olmakla ilgili bir sıkıntı yaşamadım aksine insanların oldukça saygı gösterdiği güzel bir mesleğimiz var. Benim çalıştığım laboratuarda yanı başınızda çalışan insanın tıp mı biyoloji kökenli mi olduğunu sormadan anlayamazsınız ikimiz de araştırma yapıyoruz aramızda bir sınır yok ama sanırım ülkemizde tıp fakültelerinde birçok temel bilimler alanında uzmanlığa yalnızca tıp doktorları alınıyor. Tıp doktorları da biyoloji de doktora yapmıyor sanırım ya da bu akademik hayatlarında geçerli bir derece olamıyor. Almanyada akademik anlamda çalışmalar yapan insanlar için bazı sıkıntılar var. Doktora eğitiminiz dahil olmak üzere tüm akademik çalışmanız toplamı 10 yılı aşmadan kendinize ait bir laboratuar kurmanız ya da doçent olmuş olmanız gerekiyor. Aksi takdirde akademik hayatınız bitmiş oluyor ve farklı kurumlarda örneğin firmaların araştırma geliştirme kısımlarında çalışıyorsunuz ama bir daha akademik hayata geri dönemiyorsunuz.

Türkiye’de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Ülkemizde lisans düzeyinde biyoloji eğitiminin oldukça iyi olduğunu düşünüyorum. Temel bilimler özünde doğayı matematiksel, kimyasal, fiziksel ve biyolojik bakış açılarıyla araştıracak insanlar yetiştiren bilim dalı. Lisans eğitimimiz oldukça iyi ama biyoloji açısından konuşmak gerekirse doktora çalışmaları araştırma için gereken alet ve sarf malzemelerinin hatta fiziksel alanın yetersiz olması sebebiyle çok yönlü ilerleyemiyor yani bilimde başı çekenler bizler olamıyoruz bunu başaran kurumların sayısı oldukça az. Ülkemizde araştırma denilince yalnızca üniversiteler akla geliyor çünkü araştırma merkezlerinin sayısı yok denecek kadar az. Durum böyle olunca doktora düzeyinde eğitim almak isteyen araştırmacıların hiç olmazsa kısa süreli bile olsa yurt dışında iyi bir laboratuarda çalışma yapmalarını tavsiye ediyorum. Ülkeye dönüşte de bilgi akışını sağlamalarının ülkemizi bilimsel anlamda bir adım da olsa ileri götürebileceğini düşünüyorum.

Yorum bırakın

‘NANAOBAKTERİ’ KEŞFİYLE NOBEL TIP ÖDÜLÜNE ADAY GÖSTERİLEN VE NASA JOHNSON UZAY MERKEZİNDE ÇALIŞAN BİYOLOG Doç. Dr. NEVA ÇİFTÇİOĞLU BANES

HAYATI KEŞFEDEN BİYOLOGLAR

NASA Johnson Uzay Merkezinde Çalışan Biyolog Doç. Dr. Neva Çiftçioğlu Banes, keşfettiği ‘nanobakteri’ çalışmalarını, ülkemizde biyologların yaşadığı sıkıntıları ve akademik hayatın tüm yönleri hakkında bilgi verdi.

Finlandiya Kuopio Üniversitesinde birlikte çalıştığı Dr. Olavi Kajander ile steril kan ürünlerinde bakteri benzeri partiküller gözlemiş ve Nobel Tıp ödülüne aday gösterilen ‘nanobakteri’ yani calcifying nanoparticles (CNP) ‘kalsifiye olan nanopartiküller’ keşfeden Biyolog Doç. Dr. Neva Çiftçioğlu Banes, keşfinden sonra NASA Johnson Uzay Merkezinden bilim insanı olarak iş teklifi aldı. Houston’da araştırmalarına devam eden Çiftçioğlu Banes, Kalsifikasyon hastalıkları hakkında araştırmalarını sürdürüyor.
“Ben Biyolog Olmanın Sıkıntısını Yurt Dışında Değil Ülkemde Yaşadım ve Yaşıyorum”
“Ben biyolog olmanın sıkıntısını yurt dışında değil ülkemde yaşadım ve yaşıyorum” diyen Neva Çiftçioğlu Banes ülkemizdeki biyologların yaşadığı sıkıntıları şu şekilde anlattı: “Şu anda Türkiye’de bir bilimsel kurum içerisinde çalışmıyorum. Dolayısıyla son yıllarda yaşanan sıkıntılar hakkında fazla bilgim yok. Ancak meslektaş arkadaşlarımdan biliyorum ki ülkemde bütün bu zorluklara rağmen yılmadan çarkları zorlayan bir grup var. Ve bu gruptaki her bir biyolog adeta bir milli bilim kahramanı. Keşke o insanlar yapılması gereken sistem değişikliklerinde alınacak kararlarda direkt söz sahibi olsalar.” Biyolog Doç. Dr. Neva Çiftçioğlu Banes, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e araştırmalarını, hedeflerini ve biyologların haklarının kazanılması için önerilerini anlattı.
Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Biyolojiden mezun olduktan sonra Ankara Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji bölümünde mastırımı immün sistem üzerine, doktoramı da alerjik rinitler üzerine yaptım. Doktora sonrası Finlandiya’ya gittikten sonra araştırma konum tamamen değişti. Kuopio Üniversitesinde birlikte çalıştığım Dr. Olavi Kajander steril kan ürünlerinde bakteri benzeri partiküller gözlemiş ama tanımlayamadığı için üzerinde durmamıştı. Bir mikrobiyolog olarak ilgimi çok çekti. Konuyu ele alarak çalışmalara başladım. Büyük bir virüs büyüklüğünde ama her hangi bir hücreye gereksinim duymadan kendi kendine bölünebilen bu partiküllerin önce morfolojik, daha sonra memeli hücreler üzerine etkileri üzerine yoğunlaştım. Elde ettiğim veriler Dr. Kajander’inde ilgisini çekti ve birlikte şimdiye kadar kimse tarafından tanımlanmamış bu ‘nanoorganizmaları’ geçici olarak ‘nanaobakteri’ olarak isimlendirdik ve yıllar süren araştırmalarımıza başladık. Her yeni buluşun geçtiği çetrefilli yollardan geçtik. Hatta Nobel Tıp ödülüne aday gösterildik. Bizden nükleik asit yapılarının tanımlanması istendi. Fakat nanobakterilerin standart dışı morfolojik yapıları (apatit bir ‘hücre duvarı’) standart teknikleri kullanmamıza engel oldu. Yüzeyi mineralle kaplı bir hücreyle çalışmak gerçekten çok zor. Son derece ilkel bir yaşam formu olan nanaobakterilerin adını diğer bilim insanlarının da önerileriyle calcifying nanoparticles (CNP) yani ‘kalsifiye olan nanopartiküller’ olarak değiştirdik. Çünkü ne DNA ne de RNA araştırma sonuçları tatmin ediciydi. Bundan 5 yıl öncesine kadar kabullenilemeyen bu sonuçlar bugün ‘canlı’ tanımın moleküler biyoloji ve nanoteknoloji uzmanlarınca değiştirilmesiyle anlam kazandı. Bütün bulgularımız çok önemli bilimsel dergilerde yayımlandıkça daha da çok ilgi çektik. NASA Johnson Uzay Merkezinden bilim insanı olarak iş teklifi aldım ve Houston’da araştırmalarıma devam ettim. Genelde astronot sağlığı ve başka gezegenlerde ilkel hayat arama projelerinde bilim direktörü olarak çalıştım. Dünyanın dört bir yanından ekipler araştırmalarımıza katıldılar. Her yeni buluş gibi inanmayan bilim gruplarıyla yüz yüze adeta savaş verdik. Sonuç: savaş devam ediyor. Bu savaş kaç yıl daha sürer bilinmez. Mikrobiyoloji tarihi yeni mikroorganizmaların keşfeden bilim insanlarının kendi meslektaşlarıyla olan savaşını yazsa sanırım yazılmış genel mikrobiyoloji kitaplarından çok daha fazla yer tutar. Bir ara çalışmalarıma ara verdim, tekrar dönme aşamasındayım. Bu arada Habertük gazetesinde bilim köşe yazarı olarak halka ‘azıcıkta bilim okuyun’ mesajları vermeye çalıştım. Öyle görünüyor ki işe yaramışta. Çok güzel tepkiler geliyor. Besbelli insanlar bilim dünyasında neler olduğunu takip etmek istiyor ama onlara sadece magazin ve siyaset sunuluyor.
Araştırdığınız nanopartiküller ne tür hastalıklara sebep oluyor?
Patolojik kalsifikasyonlara sebep olduğunu çeşitli kliniklerinde bize katılmasıyla 20 yıllık bir araştırma sonunda, gösterdik. Patolojik kalsifikasyon halk arasında kireçlenme olarak bilinir. Kemik ve dişler dışında vücudun neresinde ekstra kalsiyum fosfat, kalsiyum karbonat birikmesi olursa bu patolojik bir bulgudur. Örneğin böbrek ve diş taşları, eklem kireçlenmeleri, kalp kapakçıkları ve damar kireçlenmeleri, prostatit ve kanserlerde görülen yumuşak doku kireçlenmeleri en bariz örnekler.
Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Her kireçlenme hastalığının bulgusu farklı doğal olarak. Teşhisi röntgen, ultrasonorafi veya CT scan teknikleriyle koyulabilir. Kireçlenmenin bilinen bir tedavisi yok. Maalesef kireçlenen organ bir süre sonra fonksiyonunu yitirmeye başlar. Hayati organlarda gelişen bu durum ölümle sonuçlanabilir. Biz kliniğe yönelik araştırmalarımız sırasında bu hastalıkların erken teşhis ve tedavisi üzerine de yoğunlaştık. Patent almış tedavilerimizi özellikle Cleavland Klinikteki gönüllü hastalar üzerinde denediğimizde çok başarılı sonuçlar aldık. Fakat her yeni tedavi gibi FDA onayı almadan rutin tedavilere girmek imkansız. Kullanılan her tedavi epey sıkıntılı aşamalardan sonra hastalara ulaşabiliyor.
Bu hastalığın dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
Kalsifikasyon hastalıkları çok çeşitli ve genelleyerek bu problem hakkında istatistiki bir bilgi vermek bu anlamda çok zor. Çünkü bu hastalıkları ‘dünyada’ olarak genelleyemeyeceğimiz gibi ‘ülkede’ olarak da genelleyemeyiz. Çünkü hastalık yüzdesi aynı şehirdeki köyden köye dahi değişmektedir. Ama kısaca şunu söyleyebilirim ki tıp dünyasında patolojik kalsifikasyonun bulunduğu ‘artheriosclerosis’ dünyadaki bir numaralı katil olarak kabul edilmektedir.
Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Benim yaşam filozofim: yaşadığımız sürece hayatımızdaki ‘imkansız’ları yaratan ne ailemiz, ne toplum, ne de ülkemiz. Kendimiziz! Hayallerimize getirdiğimiz sınırlarla ve inançsızlığımızla hayatımızı sınırlıyoruz. Bir şeyleri değiştirmek için o bir şeyleri maniple etmek yerine ona bakış açımızı değiştirmeliyiz. Çevrede egosu uğruna hayatını heba eden o kadar çok insan var ki. Bu insanların varlığı başarısızlığa sebep olarak gösterilmemeli. Başkalarını aşağılayarak büyüyeceğini zanneden o küçücükleri kendi dünyalarında yalnız bırakıp kendi yolumuza devam etmekle ancak başarı ve mutluluğa ulaşabiliriz.
Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Eğitim: İlkokul: Seyranbağları ilkokulu. Ortaokul ve Lise: Kocatepe Mimar Kemal Lisesi. Üniversite: Hacettepe Üniversitesi, Biyoloji. Mastır ve doktora: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Mikrobiyoloji Bölümü. Doktora Sonrası Eğitim: Kuopio Üniversitesi, Biyoteknoloji Bölümü, Finlandiya. Doçentlik: Kuopio Üniversitesi, Biyoteknoloji Bölümü, Finlandiya ve ardından Türkiye’de denklik.
Çalışma Hayatım: Ankara Üniversitesi Tıp fakültesi Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalında 7 yıl araştırma görevlisi. Finlandiya Kuopio Üniversitesi Biyoteknoloji bölümünde Researcher ve Assistant prefessor olarak 11 yıl, NASA Johnson Space Center’da bilim direktörü olarak 8 yıl, NB Research LTD’de vice president olarak 4 yıl. Hobi olarak, Habertürk Gazetesi bilim köşe yazarı: 3 yıl, TRT Ankara Radyosu Klasik Müzik prodüktör ve sunuculuğu 2 yıl.

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?

Bu katkıları A-B-C diye sıralamak çok güç doğrusu. Kimi kurumlar süper eğitimiyle beni bilimsel bakımdan geliştirirken kimi kurumlarda oynanan çirkin politik oyunlarıyla bana bilimdeki sürati yavaşlatan kişilerin yine egosu yüksek ‘bilim insanları’ olduğunu öğretti. Bu da bir çeşit eğitim ve başarıya katkı bence. Ben son çalıştığım kurumları bu politik oyunların en az oynandığı kurumlar arasından seçtim.
Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Kısa bir yanıt olacak ama, teknoloji olarak dışarıda ne varsa bizde de aynısı var. Yaratıcı genç beyinler deseniz alası var. Ama bütün bunların yanı sıra birde şahane çalışabilecek çarkların arasına sokulmuş çubuklar bir de bu çubukların çıkarılıp atılmasına engel olan sistem bozuklukları var.
Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’deki kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Hayır! Çünkü ülkemdeki iş başvurularına olumlu yanıt alamadım ki sistemin içerisine girerek neler oluyor bir gözleyeyim. Ben 20 yılı aşkın süredir Türkiye’de bir bilimsel kurum içerisinde çalışmıyorum. Sadece dışarıdan gözlemlerimi ve sistem içerisinde tanıdığım dostlarımın serzenişlerini dile getiriyorum. Fakat şunu da söylemeden geçersem haksızlık olur. Ülkemde bütün bu zorluklara rağmen yılmadan çarkları zorlayan bir grup var ki bence her biri adeta milli bir bilim kahramanı. Keşke o insanlara daha çok destek olunsa. Keşke o insanlar bilimde alınacak kararlarda direkt söz sahibi olsa. Her şey çok daha farklı olurdu.
Türkiye’de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?
Benim önerilerim her meslekten insana aynı. Çünkü her meslekten insan enflasyonu başladı. Doktorlar, mühendisler, sanatçılar …. Sivrilebilmek için çok başarılı bir öğrenci olmanın yanı sıra çok iyi bir insan, grup elemanı, problem çıktığında şikayet etme yerine çözüm arayan, entelektüel, en az bir yabancı dili çok iyi derecede bilen kişilik özelliklerini taşımalı. Bilgi her an öğrenilebilir ama diğer özellikler yaşam boyunca geliştirilebiliyor.
Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Belirli bir listem yok. Okuduğum bilimsel dergiler gerçekten sayamayacağım kadar çok. Nature, Scince. New Scientist ve PNAS örnek olarak verebileceğim dergiler.
Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Aynı şey internet sitesi için de geçerli. Ama her gün NASA’nın bilim sayfasını mutlaka okurum.

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Bu soruda da roman gibi şu ya da bu kitap diyemem. Bilim artık dört nala. Bugün çıkan bir kitaptaki bilgi yarın yalanlanabiliyor. Kitap yerine alanlarındaki bilimsel dergilerden aylık çıkan yayınları takip etmelerini tavsiye ederim.
Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir?
Ben skuba dalışı, plates ve yogayla ilgileniyorum. Bilim Kurgu filimler hoşuma gidiyor. Şimdiye kadar seyredip etkilendiğim filimler arasında Powder, What the bleep do we know ve Avatar var. Okuduğum kitaplar her türden. Yemek kitapları, dinlerle ilgili kitaplar, filozofi kitapları, romanlar, şu sıralar tarih kitapları. Madem tarih tekerrür eder diyorlar belki ülkemin nereye gittiğini anlarım diye ipucu arıyorum galiba. Müzik: klasik batı müziği ve new age.
Yurt dışında biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir?
Ben biyolog olmanın sıkıntısını yurt dışında değil ülkemde yaşadım ve yaşıyorum.
Türkiye’de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Ben ülkemde biyolog oldum ve bugün geldiğim noktada temelim orada atıldı! Şu sıralar eğitim nasıl, öğrenciler neye yönlendiriliyor bilemiyorum. Ama tek bildiğim şey ne benim dönemimde ne de şimdi gençlere ‘dışarıda kurtlar sofrası var, güçlü olun’ uyarısı yapılmıyor. Yurt dışı bir kaçış değil. Orada daha büyük kurtlar sofrası var. Eğer eğitim alt yapınız yönünden, temeliniz ve daha önce de söylediğim açılardan zayıfsanız.
ABD’deki kurumların yabancı biyologlara ve özellikle Türklere karşı özel bir tutumu var mıdır?
Hayır! Gücünüz bilginiz ise, güvenilir bir insansanız, çalışkansanız, iyi bir ekip elemanıysanız önünüzde kapılar açılıyor. En azından ben bir zorluk çekmedim.
ABD’deki ünlü araştırma merkezlerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Tabiki ama ciddi maddi destek almak gerekiyor. Bu aileden de olabilir, bir bursla da olabilir. Gelip işe girmek kolay değil çünkü. İşe girip okulla paralel götürmekse zor en azından başlangıçta. Kolay değil yeni bir ülkeye uyum göstermek. Psikolojik olarak adaptasyon süresince tanıdık birileri ve maddi destek en iyisi. Gerçi ben yapayalnız sadece bir bavul ve devlet bursuyla yurt dışına çıktım ama derhal üniversitede çalışma imkanım oldu. NASA’dan bahsetmek gerekirse NASA bünyesi dışındaki araştırmalar için destek olabiliyor üniversiteler vs ama kendi bünyesi içerisine almakta çok katı kuralları var. Genelde ‘başvuru yapanları değil, seçtiklerimizi alırız’ tarzında bir yaklaşımları var. Süper bir not ortalamasıyla iyi bir üniversitede yer alan gençler eğer NASA hayal ediyorlarsa bence imkansız değil. Zaten imkansız diye bir şey yok ki.

Yorum bırakın

MOBGAM’DA MAYA HÜCRELERİNİN BÜYÜTMESİ ÜZERİNE ÇALIŞAN BİYOLOG CAN HOLYAVKİN

HAYATI KEŞFEDEN BİYOLOGLAR

 İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesindeki Moleküler Biyoloji-Biyoteknoloji ve Genetik Araştırmalar Merkezi (MOBGAM) içindeki Maya Laboratuvarı’nda maya hücre yapısının değiştirilmesi üzerine çalışan Biyolog Can Holyavkin, hücre büyütme çalışmaları, biyologların sahip olması gereken hakları ve yapılması gerekenler hakkında bilgiler verdi.
Yurt dışında, çevre, tarım ve sağlık sektörlerinde biyologların çalıştırılması şart iken, Türkiye’de bu sektörlerde biyologların çalıştırılması zorunlu tutulmuyor. Hal böyle olunca, biyologlar, esas çalışmaları gereken sektörlerde yer bulamıyor.
Biyolog Can Holyavkin, İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesindeki Moleküler Biyoloji-Biyoteknoloji ve Genetik Araştırmalar Merkezi (MOBGAM)’nde yapılan araştırmalar hakkında bilgi verdi. “Gerek yurt dışından geri dönen araştırmacıların bilgi ve deneyimleri, gerekse bu branş üzerine gerçekleştirilen AR-GE destekleri, Türkiye’yi ilerleyen zamanlarda önemli bir genetik araştırma merkezi yapacağına inanıyorum. Yakın zaman önce Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen Türkiye Genom Projesi, bu ilerlemelerin önemli bir göstergesi” diyen Biyolog Can Holyavkin, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e araştırmalarını, hedeflerini ve biyologların haklarının kazanılması için önerilerini anlattı.
Ne üzerine çalışıyorsunuz?
İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesindeki Dr. Orhan Öcalgiray Moleküler Biyoloji-Biyoteknoloji ve Genetik Araştırmalar Merkezi (MOBGAM) içindeki Maya Laboratuvarı’nda çalışıyorum. Grubumuzun çalışma odağında ise en popüler maya hücresi olan bira ve ekmek mayası olarak da bildiğimiz Saccharomyces cerevisiae var.
Ağırlıklı olarak, zararlı çevresel etkilere karşı ki bunlar ağır metaller, serbest radikaller, sıcaklık vs olabiliyor hücrelerin nasıl cevap verdiğini, direnç gösterdiğini araştırıyoruz. S. cerevisiae’yı bu araştırmalarda model organizma olarak kullanıyoruz. Çalışma yöntemimiz genel olarak evrimsel mühendislik ve metabolik mühendisliği olarak geçiyor.
Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Moleküler biyoloji ve genetik bölümü yüksek lisans öğrencisiyim. İnternet üzerinde güncel biyoloji haberlerini yayınladığım bir Biyo RSS adlı bir blogum da bulunuyor. Laboratuvar çalışmalarından arta kalan zamanlarda bu blogda ve Açık Bilim dergisinde amatör olarak bilim yazarlığı yapıyorum.
Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Lisans eğitimimi ve şu andaki yüksek lisans eğitimimi İstanbul Teknik Üniversitesi’nde aldım. Moleküler Biyoloji ve Genetik, genç bir bilim dalı olmasına rağmen, İTÜ, oldukça kapsamlı bir araştırma merkezine (MOBGAM) sahip.
2004 yılında kurulan bu merkez, çeşitli araştırma alanları barındırmakta. Bunlar moleküler biyo-benzetim, protein ve hücre mühendisliği, çevre biyoteknolojisi, moleküler modelleme, mikrobiyel fermentasyon ve nörobiyoloji olarak özetlenebilir. Araştırmalar; bakteriler, bakteriyofajlar, maya ve küf mantarları ile yüksek ökaryotik hücre kültürleri kullanılarak yapılıyor.
Mevcut araştırma projelerinin her birinde, mühendislik, fizik, kimya, hesaplamalı bilimler ve tıp gibi pek çok farklı disiplinlerden uzman araştırmacılar birlikte çalışıyor.
Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
İTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü’nü seçtiğimde, bu kadar geniş kapsamlı bir merkezin varlığından haberdar değildim açıkçası. Şu anda çalışmakta olduğum merkez, donanım ve olanaklar açısından genetik araştırmaların çoğunu gerçekleştirecek güce ve altyapıya sahip. Bu durum, lisans sonrasında, laboratuvar çalışmalarına katılınca daha iyi görülüyor.
Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve dünyadaki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Genetik, Türkiye’de yeni yeni gelişen bir alan. Türkiye olarak, bu branşa sonradan girmemizden kaynaklı olarak, Dünya’daki araştırma devlerinin arkasında olduğumuz aşikar. Ancak, gerek yurt dışından geri dönen araştırmacıların bilgi ve deneyimleri, gerekse bu branş üzerine gerçekleştirilen AR-GE destekleri, Türkiye’yi ilerleyen zamanlarda önemli bir genetik araştırma merkezi yapacağına inanıyorum. Yakın zaman önce Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen Türkiye Genom Projesi, bu ilerlemelerin önemli bir göstergesi.
Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından gelişmiş ülkelerdeki kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Şu anda çalışmakta olduğum merkezin, donanım ve olanakları açısından yurt dışındaki benzer araştırma merkezlerinden ciddi bir farkının olduğunu düşünmüyorum. Ancak, bu durumun Türkiye geneli için söylenmesi zor. Kullanılan cihazların çoğunun maliyeti on binlerce doları bulabiliyor. Aynı şekilde, kullanılan kit ve diğer malzemeler de pahalı. Üniversitelerin, bu maliyetlerin altından tek başına kalkması mümkün olmadığından, dışarıdan ciddi bir proje desteği gerekiyor. Ne yazık ki, bu destekler her zaman bulunamıyor ve yeni projeler daha başlamadan sonlandırılıyor. Birçok fikir, deney sonucuna ve makaleye dönüşmeden, sadece bir fikir olarak kalıyor. Yurt dışındaki birçok araştırmacının, daha kolay maddi destek bulduğuna inanıyorum.
Öte yandan, tüm bu malzemeler yurt dışından geliyor. İthal ürünler olması dolayısı ile hem zaman hem de para kaybı yaşanabiliyor. Türkiye’de bazı enzimlerin size ulaşması 2 ay sürerken, yurt dışında bu süre birkaç gün ile sınırlı. Bu sorunların, Türkiye’deki biyoteknoloji firmalarının yaygınlaşması ile çözüleceğini düşünüyorum.
Halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?
Öncelikli olarak staj. Okul bünyesinde her zaman uygulama yapma şansı olmuyor. Laboratuvar dersleri, sınıf mevcudiyeti ve zaman kısıtlaması yüzünden yeterli uygulama şansı tanımıyor. Bu durumda, mezun bir biyologda ciddi bir pratik bilgi eksikliği olabiliyor. Ki bu pratik bilgi bence çok önemli. Kişi mezun olduğunda, laboratuvar uygulamalarında, başına gelebilecek sorunları bu bilgiler ışığında çözebiliyor. Bu sebeple, şu anda eğitim almakta olan öğrenciler, muhakkak (zorunlu stajlarının yanı sıra) gönüllü stajlar da gerçekleştirmeliler.
Biyoloji çok genç bir bilim dalı. Lise derslerinde “kesin, değişmez” olarak belirtilen bilgilerin, istisnaları olduğunu her geçen gün görüyoruz. Sürekli gelişen bir dal olmasından dolayı, güncel bilgilerin takip edilmesi gerek. Bu bağlamda, “güvenilir” internet kaynaklarından sürekli olarak güncel haberlerin okunması yararlı olacaktır.
Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Açıkçası basılı dergi takip etmiyorum. Basılı dergilerin, bilim haberlerinin hızına yetişemeyecek kadar yavaş olduğunu düşünüyorum. Ancak, internet üzerinden takip ettiğim çok fazla dergi var. Bunlar arasında, Nature, New Scientist, Popular Science ve BlueSci. Bunun yanı sıra şu anda yazarlarından biri olduğum Açık Bilim Dergisi’ne de yer vermek isterim.
Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Nature News, New Scientist ve BBC’nin bilim haber servisi
Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Richard Dawkins’in Kör Saatçi kitabı ve Matt Ridley’den Genom. Özellikle Kör Saatçi, evrimin temel mekanizmalarını soru bıraktırmayacak şekilde anlatan önemli bir eser. Kişisel olarak, evrim ile ilgili bazı eleştirel sorularıma bu kitapta tatmin edici cevaplar bulduğumu söyleyebilirim.
Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri?
DNA’nın yapısını bulan araştırmacılardan James Watson’ın İkili Sarmal kitabını tavsiye ederim. Bilimsel araştırmaların dışarıdan görüldüğü kadar “mantıklı” olmayabildiğini, işin içine çoğu zaman “kişiliklerin” de girebileceğini gösteriyor.
Türkiye’de biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir?
Henüz öğrenim gören bir biyolog olarak bir sıkıntı yaşamadım. Zaten esas sorun, öğrenci iken değil; mezun olduktan sonra yaşanıyor. Türkiye’de her yıl 6-8 bin arasında yeni biyolog mezun oluyor. Bu mezunların, çalışabileceği işler oldukça sınırlı. Bu noktada, biyologların yaşadığı en büyük sıkıntı muhtemelen işsizlik.
Yurt dışında, çevre, tarım ve sağlık sektörlerinde biyologların çalıştırılması şart iken, Türkiye’de bu sektörlerde biyologların çalıştırılması zorunlu tutulmuyor. Hal böyle olunca, biyologlar, esas çalışmaları gereken sektörlerde yer bulamıyor.
Durum ne kadar olumsuz gözükse de, yakın zaman içinde bu sorunun çözüleceğini umuyorum. Çünkü sorunun çözümü, çok basit bir karara bakıyor. Ülke idaresindeki kişilerin sağduyulu olduğuna ve bir şekilde biyologların mağduriyetlerini çözeceklerine inanıyorum.
Ülkemizdeki kurumların biyologlara karşı tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ülkemizde büyük araştırma yapabilmek için biyologların ne gibi özlük hakları olmalı?
Bu noktada iş ilanlarına bakacak olursanız, aranan biyologların hemen hemen hepsinin ilaç mümessili ve tanıtım elemanı olarak arandığını görürsünüz. AR-GE talebi çok az. Bu durumun sebeplerinin başında, moleküler biyolojinin kullanıldığı sektörün medikal cihaz satışından ibaret olması geliyor. Ar-Ge çalışmalarının, çoğu zaman üniversite dışına çıkışı ya yok ya da oldukça kısıtlı. Biyologların yerinin müşteri yanı değil, laboratuvar ya da doğa olması gerektiğini düşünenlerdenim.
Bu bağlamda, biyologların çevre, tarım ve sağlık sektörlerinde etkin rol oynaması gerekiyor. Bu rolü teşvik edecek kanunların yazılması ve uygulanması; biyologları hukuki açıdan destekleyip, haklarını savunacak bir meslek odasının verilmesi gerekiyor.
Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konusu nedir?
Şu anda, Saccharomyces cerevisiae hücreleri üzerinde çalışıyoruz. Laboratuvarımız, çevresel etkilerden bu organizmaların nasıl etkilendiğini ve nasıl direnç gösterdiğini inceliyor. Bunun için, doğada milyonlarca yıldır gerçekleşen evrimi, laboratuvar ortamında yapay olarak gerçekleştirerek, zararlı etkilere karşı dirençli maya hücreleri elde ediyoruz. Bu yola, evrimsel mühendislik adı veriliyor. Tipik bir hücrenin yaşayamayacağı ortamlara dayanabilen hücreler üretiyoruz. Ardından bu hücrelerde hangi mekanizmaların bu dirençte rol aldığını araştırıyoruz.
Doğada ultraviyole ışınları ve diğer mutajenik etkenler ile gerçekleşen mutasyonlar, laboratuvar ortamında çeşitli kimyasallar kullanılarak gerçekleştiriliyor. Bu kimyasallar, maya hücrelerinin DNA’ları üzerinde rastgele değişiklikler (mutasyonlar) meydana getiriyor. Bu değişikliklerden büyük bir kısmı ölümcül oluyor elbette. Ancak, milyarlarca hücreden bazıları farklı bir özellik kazanıyor ya da daha önce sahip olduğu bir özelliği daha geliştiriyor. Örneğin, eskiden 10 birimlik toksik maddeye direnç sağlayabilen bir maya topluluğunda, 100 birim toksik maddeye direnç geliştiren bireyler gözükmeye başlıyor. Biz de bu mutant hücreleri seçiyor ve inceliyoruz. Bu yola, “evrimsel mühendislik” adı veriliyor. Tipik bir hücrenin yaşayamayacağı ortamlara dayanabilen hücreler üretiyoruz. Ardından bu hücrelerde hangi mekanizmaların bu dirençte rol aldığını araştırıyoruz.
Bunun dışında, kendi tezim içinde, ürettiğimiz bu dayanıklı mutant hücrelerin zar yüzeylerini inceliyorum. Bunun için Atomik Güç Mikroskobu (AFM) gibi büyük çözünürlüklü mikroskoplar kullanıyorum. Eski pikapların çalışma metodunu nanometre boyutuna indiren bu cihazlar ile bir yüzeyin nanometre ölçeğinde ayrıntısını görebiliyoruz. Nasıl bir pikap iğnesi, plaklar üzerindeki küçük çukur ve tümsekleri sese çeviriyorsa, AFM cihazı da bir yüzeyin nanometre seviyesindeki tüm ayrıntılarını 3 boyutlu bir görsele dönüştürüyor. Tabii AFM’nin kullandığı iğne, bir pikap iğnesinden çok daha küçük. Yaklaşık 50-60 nanometre. Diğer bir deyişle, saç telinin kalınlığının 2000’de biri inceliğindeki bir iğne ile hücre yüzeylerini okuyoruz.
Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Araştırmalarım, İTÜ bünyesindeki MOBGAM’da gerçekleştiriliyor. Bu merkeze bağlı birçok laboratuvardan biri de Maya laboratuvarı. Şu anda Prof. Dr. Zeynep Petek Çakar yönetiminde olan bu grupta, doktora, yüksek lisans ve lisans öğrencilerinin içinde olduğu 20 kişilik bir araştırma grubu bulunuyor.
Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Maya çalışmalarımız oldukça farklı alanlarda. Dirençli hücrelerin elde edilişini takiben, bu hücreler üzerinde genetik ve metabolizma çalışmaları gerçekleşiyor. Hemen hemen haftanın her günü, sabah akşam laboratuvar çalışmalarımız sürüyor. Hücre büyütme çalışmaları olduğunda, çalışmalar gece boyunca sürebiliyor. Çarşamba günü, grubumuzun toplantı günü. Bu gün içinde, gerçekleştirdiğimiz çalışmalar ve elde ettiğimiz sonuçları birbirimizle paylaşıyoruz ve fikir alışverişi gerçekleştiriyoruz.

1 Yorum

DÜNYACA ÜNLÜ SALK ENSTİTÜSÜ’NDE MS ÜZERİNE ÇALIŞAN BİYOLOG BİLAL KERMAN

HAYATI KEŞFEDEN BİYOLOGLAR

 Johns Hopkins’in Biochemistry, Cellular and Molecular Biology (BCMB) programına katılan ve dünyaca ünlü Fred Gage’in Salk Enstitüsü’ndeki laboratuvarına post-doc olarak çalışan Biyolog Bilal Kerman, Multiple sclerosis çalışmalarını, Türkiye’de biyoloji deneylerini yapılacak vakıf kurma planlarını ve Amerika’da eğitim almak hakkında bilgiler verdi.


Amerika’da en başarılı meslekler arasında 5. sırada yer alan “biyolog”lar ülkemizde sürekli hak kaybına uğruyorlar. Bilimsel araştırmaları gündeme getirerek Türk biyologlarla bundan sonra her ay çalışmaları hakkında konuşacağız. Bu ay ilk olarak Salk Enstitüsünde Fred Gage’in yanında post-doc olarak çalışan Biyolog Bilal Kerman, Multiple sclerosis (MS) alanında yaptığı çalışmaları, ülkemizdeki biyologlarla ilgili görüşlerini ve hedeflerini Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı.
Ne üzerine çalışıyorsunuz?
In vitro yani canlı dışında miyelinasyon üzerine çalışıyorum. Miyelin, sinir hücrelerinin aksonlarını sararak onları elektriksel olarak izole edip sinirlerdeki iletim hızını arttıran ve de sinir hücrelerine destek veren bir yapı. Merkezi sinir sisteminde (yani beyin ve omurilikte) bu yapıyı oligodendrosit denilen hücreler oluşturuyorlar. Benim amacım embriyonik kök hücrelerini besin ortamında sinir hücrelerine ve oligodendrositlere dönüştürüp oligodendrositlerin bu miyelin adlı yapıyı oluşturmalarını sağlamak.
Hangi tip hastalıklarla ilgili?
Miyelinde oluşan sorunların neden olduğu hastalıklar arasında halk arasında en çok bilineni muhtemelen Multiple sclerosis (MS)’tir. MS dışında birçok leukodistrofi myelinin ya bastan itibaren sorunlu oluşması, oluşmaması veya sonradan kalitesini kaybetmesi sonucu ortaya çıkar. Bunlara örnek olarak adrenomyeloneuropathy, Krabbe hastalığı, Pelizaeus-Merzbacher hastalığı verilebilir.
Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
MS’li bir hasta merkezi sinir sisteminde etkilenen bölgeye göre çok farklı belirtiler gösterir. Mesela duyu azalması, üyelerin uyuşması veya yanma, kas zayıflaması, konuşma sorunları, denge bozuklukları, görme bozuklukları bunlar arasında sayılabilir.
 
Bu hastalığın dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
MS dünyada coğrafi bölgeye göre değişiklik sıklıklarda gözlenir bu sayı her 100 bin kişide 2’den 150’ye kadar değişir. Türkiye’de doğrudan bir çalışma ne yazık ki yapılmamıştır ama sıklığın 100 binde 40 civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
1979 Edirne doğumluyum. Orta düzey bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Annem ve babam okumayı, araştırmayı çok seven insanlardır. Kardeşimle benim sorularımızı hiç bir zaman boşlamadılar ve ellerinden geldiğince yanıtlamaya çalıştılar. Ayrıca bizi de her zaman soru sormaya ve kendi kararlarımızı verebilmeye yönelttiler. Bilimi seçmemde bunların etkisi kesinlikle çok büyük. Su anda San Diego, California’da yaşıyorum. 2001’den beri ABD’deyim. Buradan önce Baltimore, Maryland’deydim.
Türkiye’de biyoloji deneylerini ve umarım deney yapmanın heyecanını gençlere götürecek bir vakıf kurma planım var. ABD’de hız kazanan biohack komünitesinden etkilenen ve aynı zamanda taşınabilir bir laboratuvar içeren bir fikir üzerine odaklanıyorum. Şu anda gerekli maddi kaynaklar elimde yok ama ihtiyacım olan bilgileri ve örnek modelleri topluyorum.
2011’in Eylül’üne kadar Türkiye’ye geri dönüp dönmemek konusunda kararsızdım. 4 Eylül’de kardeşim Cem Kerman ve esi Dilay Kerman Tunceli’de şehit edildiler. Bu da benim bakış açımı önemli şekilde değiştirdi. Türkiye’ye dönmeye karar verdim.
Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
İlkokul ve ortaokulu Edirne’de okudum. Edirne Anadolu Lise’sinde öğrendiğim İngilizcenin bana çok faydası oldu. Üniversitede rahatça İngilizce romanlar okuyabiliyorsam ABD’ye geldiğimde insanlarla anlaşabilmişsem bunun temelleri burada atıldı. Orta kısımda oradan ayrılıp İzmir Fen Lisesi’ne geçtim. Türkiye’nin en zeki insanlarıyla okumak gayet zevkliydi. Öğretmenlerimiz de, ki o zamanlar atamayla değil sınavla seçilerek geliyorlardı konularında gayet bilgili kişilerdi. Bizi heyecanlandırarak, sınırlarımızı zorlayarak, ve imkanlar sunarak ilerlememize çok büyük katkıları oldu. Ayrıca tüm okulun yatılı olduğunu da düşünürseniz çok güzel arkadaşlıklarımız oldu. IFL’nin önemli katkılarından biri de öğrencilerini proje yarışmalarına ve bilim olimpiyatlarına girmeye teşvik etmesi oldu. Ben de ilk senemde bilgisayar olimpiyatlarına girdim. Sonra matematiği çok sevmediğimi fark ederek ikinci senemde biyoloji olimpiyatlarına geçtim. Birçok elemeden sonra uluslararası olimpiyatlarda Türkiye’yi temsil eden 4 kişilik takıma seçildim ve bronz madalya kazandım. Yani diyebilirsiniz ki biyoloji sevgim ve önemli temellerim IFL’deyken atıldı.
Üniversiteyi Bilkent MBG’de burslu olarak okudum. Hem yerli hem de yabancı öğretmenlerimiz sayesinde Bilkent’te aldığım biyoloji eğitiminin gerçekten birinci sınıf olduğunu da eklemek isterim. Doktoraya gitmek için girdiğim sınavlarda aldığım puanlar ve de doktora sırasında aldığım derslerde gözlemlediklerim bunu kesinleştiriyor. Ayrıca Bilkent’in başka önemli bir faydası da bizi yurtdışına gidebileceğimize inandırmış olmasıdır. Bunda prof’lar kadar bizden önce gelen öğrencilerin de faydası çok. Dolayısıyla ben de aldığım bu cesaretle 3. sınıfın yazında Johns Hopkins’te Deborah Andrew’in laboratuvarında yaz staji yapmak için kabul aldım. Bu staj sayesinde doktora için de dünyada ilk onda olan Johns Hopkins’in Biochemistry, Cellular and Molecular Biology (BCMB) programına kabul aldım. Bu programın güzel yanlarından biri ilk iki senemizin NIH’ten gelen bir grant ile kapsanmış olması. Böylece finans acısından kafam rahat bir şekilde doktoraya başladım.
Doktora’da yine Dr. Andrew’in yanında çalıştım. Projem embryonik gelişim ve organlaşma üzerineydi. Drosophila embriyolarının tübüler organlarından olan tükrük bezi ve trakesinin gelişimini çalıştım. Bu konteks içinde hem programlanmış hücre ölümünü hem de başka bir öğrenciyle ortak olarak organlaşma sırasındaki hücre hareketlerinin mekanik etkilerini çalıştım. Bu sırada geliştirmiş olduğum mikroskop kullanımı ve de canlı mikroskobu yapma teknikleri nöroloji konusunda dünyaca ünlü Fred Gage’in Salk Enstitüsü’ndeki laboratuvarına post-doc olarak kabul edilmemi sağladı. Dr. Gage yetişkin memelilerin beyninde hipokampüste hala kök hücreler olduğunu ve de yeni nöronların yapıldığını gösteren ilk kişilerden biri. Laboratuvarda yetişkin ve embriyonik kök hücreleri yanında induklenmis pluripotent hücreler ile de birçok çalışma yapılıyor.
 
Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Moleküler biyoloji benim içinde bulunduğum 10 yıl içinde Türkiye’de bayağı ilerledi. Bunda Bilkent’in MBG bölümünü açmasıyla devlet üniversitelerinin de bu konuya verdikleri önemin artmış olmasının rolü bence büyük. Günümüzde hem TÜBİTAK hem de Avrupa Birliği’nden alınan fonlar sayesinde Türkiye’de değerli araştırmalar yapılıyor. Bu çerçevede Türkiye’de veya ABD’de beraber eğitim aldığım veya bizden çok daha tecrübeli araştırmacıların Türkiye’ye geri döndüklerini görüyorum. Açıkçası bu beni sevindiriyor.
Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’deki kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Eğitim açısından bence Türkiye’de aldığım eğitim en az ABD’dekiler kadar iyi hatta bazı konularda daha iyi. İş araştırmaya gelince durum değişiyor. Biyoloji çok para gerektiren bir dal. Bu sadece ilk kurulum aşamasında malzemelerin pahalı olmasından değil ama araştırma sırasında sürekli olarak besi ortamından tutun kullanıp atılan aletlere kadar sürekli bir yatırım gerektiriyor. Türkiye’de ayrılan bütçe bu açıdan biraz küçük kalıyor. Ayrıca özellikle son zamanlarda çıkan bazı kanunlar araştırma için getirilmesi gereken malzemeleri etkiliyor. Bu ve malzemelerin Avrupa veya ABD’deki depolardan geliyor olması burada 2-3 gün içinde elimize gecen malzemelerin Türkiye’de laboratuvarlara ulaşmasının haftalar almasına hatta bazen bozulmadan ulaşamamasına neden oluyor. Böyle olunca yapılan araştırmalar belirli konularla sınırlı olmak zorunda kaldığı gibi olması gereken hızda ilerleyemeyebiliyor. Yine de dediğim gibi gayet zeki ve bilgili araştırmacılarımız var ve bir çözüm bularak başarılı araştırmalar yapıyorlar. Mesela 2011 Society for Neuroscience toplantısında Türkiye’de yapılmış ilgi çekici ve başarılı birçok çalışma gördüm.
Türkiye’de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?
Amaçlarını belirlesinler ve ona göre bir yol çizsinler. Eğer akademisyen olacaklarsa İngilizceyi çok düzgün bir şekilde anlar hale gelmeleri gerekli. Yapılan önemli yayınların hemen hemen hepsi sadece İngilizce yayınlanıyor. Ayrıca araştırma yapmayı düşünüyorlarsa boşa zaman harcamasınlar. Daha lisanstayım demek yanlış. Eğer bu konuda ciddiyseler profesörlerin peşinden koşsunlar, yazın staj imkanlarını araştırsınlar ve olabildiğince tecrübe kazansınlar. Akademinin para birimi tanınmışlık ve referanslardır.
Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Klasik bir cevap olacak ama Science, Nature ve Cell. Kök hücre ve sinir bilimi konusunda çok fazla makale çıktığından tek tek dergilere bakmak yerine Pubmed üzerinden anahtar kelimelerle yeni çıkan makalelere bakıyorum.
Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Pubmed, Wikipedia (bir konuda araştırmaya başlamak için güzel bir kaynak), StemBook (http://www.stembook.org/)
Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Biyolojiyi bastan sona görmek ve büyük bir resim oluşturmak için Alberts’in The Cell. Sinir bilimi hakkında alt yapıyı oluşturmak için de Bear’in Neuroscience: Exploring the Brain.
Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir?
M. Gladwell’in Outliers kitabını çalışmadan, yaptığımız işe gönül vermeden bir yere gelinmeyeceğini görmek için okumak gerekli. Darwin’in Türlerin Kökeni nerden geldiğimizi ve gözlemin gücünü görmek için okunmalı. Bir de eskiden Evrenin Kısa Tarihi’ni okumuştum, günümüzde çevremizde gördüğümüz her şeyin yapısını ve nerden geldiğini açıklayan başka birçok kitap var. Bunlardan yeni basım olanlarından birini de okumak gerekli. Böylece hem içinde bulunduğumuz evrenin yapısını hem de onun içinde canlıların nasıl günümüzdeki konuma geldiklerini görebiliriz. Bunların üzerine T. Flannery’nin The Weather Makers kitabını okuyarak bu canlılara ve dünyaya verdiğimiz zararın farkına varılabilir. Sonuçta bilim adamları meslekleri gereği sorgulayan kişiler ve çevrelerine doğruyu yayabilecek kişiler.
TV’de bilimle ilgili esprileri güzel yansıttıkları için Big Bang Theory’yi tavsiye ederim
Son zamanlarda en çok koşuyorum ve crossfit yapıyorum. Koşarken doğala en yakın olması açısından 5-parmaklı ayakkabıları tercih ediyorum. Kesinlikle tavsiye ederim çünkü yüz binlerce yıllık evrimimize en uygun sekil bu. Aslında sürekli birçok değişik spor ile ilgilendim mesela Amerikan Futbolu, İrlandalıların rugby’ye benzeyen ama daha az şiddet içeren futbolu, dalgıçlık gibi. Bir de vücudun dengesini korumak ve esneklik kazanması için arada yoga yapıyorum.
 
ABD’deki ünlü araştırma merkezlerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Tabi ki mümkün. Bunu yapmak için aktif olmak gerekli. Yani mesela yazları çalışmak için başvurarak, konferanslarda çekinmeden gidip konuşarak kendini tanıtıp yaptığın işin kalitesini göstermek gerekli. Kabul alınmamasının nedeni kesinlikle daha az başarılı olmak değil bu başarının bilinmiyor olmasından. Mesela ben yazın stajımı orada yapmamış olsaydım Johns Hopkins’ten kabul alma ihtimalim daha düşük olurdu.
Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Bana bazı konularda yardım eden başka bir post-doc ile paylaştığım bir teknisyen var. İkimizin gününü anlatayım. Genel olarak sabah ilk iş hücreleri kontrol etmek oluyor. Hem gece boyunca bir sorun olup olmadığına bakıyoruz hem de yapılması gerekenleri belirliyoruz. Ondan sonra görev paylaşımı yapıp işlere başlıyoruz. Rutin işler arasında hücrelerin besi ortamlarının değiştirilmesi, sonuç değerlendirmesi için fiks edilip işaretlenmeleri, bunların mikroskop altında incelenmeleri sayılabilir. Sonrası sonuçların incelenmesi ve de yeni deneylerin planlanması ile geçiyor. Onun dışında haftanın ortalama olarak 2 veya 3 gününde 1 saat civarında suren toplantılara katılıyorum. Bunlarda projeler ile ilgili tartışmalar yapılıyor. Kalan zamanlarda yeni çıkan yayınları takip ediyorum ve de ilginç gelen seminerlere gidiyorum.

1 Yorum