Archive for category Nöroloji

ALZHEİMER’A ERKEN TEŞHİS İMKANI DOĞUYOR

Alzheimer hastalığında erken teşhis için geliştirilen yeni bir yöntem, bir hastadan örnek alınarak hazırlanan robot ile tanıtıldı.
Unutkanlık denildiğinde ilk akla gelen hastalıklardan biri olan Alzheimer’ın erken teşhisi için, uzun yıllardır araştırmalar sürüyor.  34. Ulusal Radyoloji Kongresi Siemens standında Alzheimer hastalığında erken teşhis yöntemini tanıtmak için, Gil adındaki hastanın yüz modeli çıkartılarak anlatıldı. Robot, bir Alzheimer hastanın yüz hareketlerini birebir yapıyor.
Amyloid Brain Model’ini tanıtmak için hazırlanan robot hakkında bilgi veren Siemens Moleküler Görüntüleme Sorumlusu  Gizem Uçanok, robotun üç farklı şirketten, 20 çalışanın 6 hafta boyunca birlikte çalışarak geliştirildiğini belirtti. Uçanok, söz konusu robotun Alzheimer’ı diğer demans türlerinden ayıran yeni bir radyoaktif maddeyi ve bu madde için Siemens’in geliştirdiği Amyloid Nöroloji yazılımını tanıtmak için yapıldığını söyledi. Bu yeni radyoaktif madde ve de yazılım ile ilgili Uçanok, şunları söyledi: “Alzheimer şüphesi olan hastalara bu yeni radyoaktif madde veriliyor. Hastanın daha sonra PETBT ya da PETMR ile beyin görüntülemesi yapılıyor. Verilen bu ilaç direk olarak beyindeki Amyloid plaklara yapışıyor ve görüntülenmesini sağlıyor. Daha sonra Siemens Amyloid yazılımı hastanın beyin datasını referans beyin datasıyla karşılaştırıyor ve klinisyenlere hastanın Amyloid oranını sunar. Bugün Amerika’da yaşayan 5. 4 milyon kişi Alzheimer hastası var ve 2050 yılına kadar bu rakamın 16 milyona kadar yükselmesi bekleniyor. 65 yaş üzerindeki her 8 kişiden biri ve 85 yaş üzerindekilerin yarısı Alzheimer hastası. Bu yöntem Amerika’da ve Avrupa’da uygulanmaya  başlandı.”

“Demans Hastalarının Bir Kısmına Yanlış Tedavi Uygulanıyor”
Unutkanlık şikayetiyle doktorlara gidenlere yapılan tetkikler sonucunda bir çoğuna demans teşhisi konduğunu kaydeden Uçanok, genelde hastalara  aynı tedavinin uygulandığını kaydetti. Uçanok, “Aslında demans hastalarının bir kısmına yanlış tedavi uygulanıyor. Alzheimer hastası sayılan hastaların bir kısmı Alzheimer hastası olmayabiliyor. Bu tetkik ve yazılım hastaların Alzheimer hastası mı yoksa başka türlü bir demans hastası mı onu söylüyor ve bunu erken teşhis etmeye yardımcı oluyor” diye konuştu.

Kongreye olan destekleriyle ilgili görüşlerini dile getiren Siemens Sağlık Türkiye Direktörü Şevket On, Türk Radyoloji Derneği’nin kongreyi uzun yıllardır başarıyla gerçekleştirdiğine dikkat çekti. Şevket On; “Her yıl, Ulusal Radyoloji Kongresi’nde dünyada sunduğumuz en yeni ürün ve teknolojileri paylaşmaya gayret ediyoruz. Yalnızca ülkemizde değil, çalışmalarıyla uluslararası alanda da adını yukarılara taşıyan Türk Radyoloji Derneği’nin bu yılki organizasyonuna da destek vermekten dolayı son derece mutlu olduk” dedi.   
Reklamlar

Yorum bırakın

MİGREN AĞRISININ OLUŞUM MEKANİZMALARINI HACETTEPELİ BİLİM İNSANLARI BULDU

Science Dergisi’nde bugüne kadar yayınlanan tamamen Türkiye kaynaklı ilk tıbbi araştırma olma özelliği taşıyan bu çalışmada, migren başağrısının oluşum mekanizmaları ortaya konuyor. Bu araştırma, migren için daha önce bilinmeyen yeni ilaç hedeflerinin de yolunu açıyor.

Migren toplumda çok sık görülen, hastaların hayat kalitesini düşüren ve önemli işgücü kaybına sebep olan bir hastalık. Migren hastaları saatler sürebilen, zonklayıcı bir başağrısı ile birlikte mide bulantısı, kusma, ışığa ve sese hassasiyetten şikayetçi oluyorlar. 

Science Dergisi’nin 1 Mart 2013 sayısında Hacettepe Üniversitesi`nden yayınlanan bir çalışma ile aura ile migren başağrısı arasında daha önce bilinmeyen bir ilişki gösterildi. Çalışma, Türk araştırmacılarca laboratuar aşamalarımın tamamının ülkemizde yapıldığı Science’da yayınlanan ilk tıp araştırması olma özelliğini taşıyor. Science Dergisi’nde ise bugüne kadar yayınlanan migren başağrısı üzerine ikinci araştırma. 

Araştırma; Hacettepe Üniversitesi Nörolojik Bilimler ve Psikiyatri Enstitüsü’nden Prof. Dr. Turgay Dalkara, Prof. Dr. Yasemin Gürsoy Özdemir, Yrd. Doç.Dr. Emine Eren Koçak, Uzm. Dr. Hülya Karataş, Uzm. Bio. Sevda Lüle, Dr. Şefik Evren Erdener ve Dr. Zümrüt Duygu Şen tarafından gerçekleştirildi. 

Auralı Migren Nasıl Oluşuyor?
Prof. Dr. Turgay Dalkara araştırma hakkında şu bilgileri verdi: “Bazı migren hastalarında başağrısından önce aura olarak isimlendirilen gözde ışık çakmaları, bulanık görme gibi şikayetler ortaya çıkar. Bu belirtiler yaklaşık yarım saat sonra başlayacak olan başağrısının habercisidir. Aura beyinde yavaş bir şekilde yayılan ve beyin aktivitesini geçici ve kısmi olarak baskılayan elektriksel bir bozuklukla (kortikal yayılan depresyon; KYD) açıklanıyor. Baş ağrısı ise baş ve yüzün duyusunu taşıyan bir sinir olan trigeminal sinirin uyarılması ve duyarlılaşması ile ortaya çıkıyor. Auranın başağrısına sebep olup olmadığı ve eğer öyle ise ne şekilde başağrısı oluşturduğu ise bugüne kadar tam olarak anlaşılamamıştı, ikisi arasındaki bağlantı iyi bilinmiyordu. Bu konuda bazı görüşler vardı, ancak biz onları uzun yıllardır ikna edici bulmuyorduk. 2005 yılından itibaren bir düşünce üzerinde odaklanmaya başladık.

“Kişinin Migrene Yatkınlık Derecesi Biyolojik Olarak Belirleniyor”
Migren baş ağrıları uykusuz kalma, stres, fazla ışığa maruz kalma, hormonal değişiklikler (örneğin regli dönemleri) ve açlık gibi sebeplerle tetiklenebileceği gibi kendiliğinden de ortaya çıkabilir. Bu tür etmenler migrenli olmayanlarda başağrısı oluşturmazken, genetik olarak yatkın kişilerde bu tür tetikleyici faktörlerle migren ağrısı başlayabilir. Yani, kişinin migrene yatkınlık derecesi biyolojik olarak belirleniyor. Bu kişilerin beyinleri baş ağrısı tetikleyebilen faktörlere karşı daha hassas.”

“Beyinde Oluşan Mekanizmalar ve Ne Tür Yolların Aktive Olduğu Bilinmiyordu”
Prof. Dr. Yasemin Özdemir ise şunları söyledi: “2007 yılında başlayan ve 5 yıl devam eden çalışmalarımızla, migren başağrısının tetiklenmesi ile beyinde oluşan mekanizmalar ve ne tür yolların aktive olduğunu gösterdik. Böylece bu alanda ki önemli bir bilgi eksikliğini tamamlamış olduk.

Çalışmada Neler Yapıldı?
Anestezi uygulanmış farelerde, nöronlar üzerinde bulunan Panneksin-1 adı verilen iyon kanallarının, auraya sebep olan beyinde yayılan elektriksel dalganın oluşturduğu aşırı hücresel strese bağlı olarak açıldığı ve enflamasyon adı verilen bir moleküler sinyal iletim yolunu tetiklediği saptandı. Alarmin (alarm verici) grubundan bir molekül olan HMGB1 nöronlardan salınarak, beyinde diğer hücreleri uyarıyor ve böylelikle hücresel stresi haber veriyor. HMGB1 diğer hücreler üzerindeki algılayıcı moleküllere bağlanarak, yardımcı hücrelerin beyin damarlarının etrafındaki sinir uçlarına doğru bir dizi ağrı uyarıcı molekülün sürekli salgılanmasına neden oluyor. Bu şekilde trigeminal sinir sürekli uyarılarak, hassas bir hale geliyor. Aktifleşen trigeminal sinir, beyin zarlarındaki damarları genişletiyor ve uzun süreli migren başağrısına neden oluyor.”

“Beyinde Yayılan Dalga Migren Ağrısı Oluşumunu Modelliyor”
Uzm. Dr. Hülya Karataş çalışma hakkında şöyle konuştu: “Aurayı deneysel modelde oluşturarak çalışabiliyoruz. Auranın nedeni olan kortikal yayınlan dalgayı, genelde elektrofizyolojik yöntemlerle kaydediyoruz. Farklı bir yöntem denemek istedik. Hücre zarlarını geçemeyen bir işaretleyici kullandık. Bir gün beyin kesitlerini incelerken çok ilginç bir bulguya rastladık. Normalde beklemediğimiz bu bulgu, beyinde yayılan dalga sonrasında nöronların bu işaretleyiciyi yoğun bir şekilde içine almasıydı. Panneksin-1 kanallarını geçebilen bu işaretleyici molekülü kullanarak kortikal yayılan depresyonun beyindeki yayılımını ve sonuçlarını inceledik.”

Gen Susturması Tekniği Kullanıldı
Yrd. Doç. Dr. Emine Eren Koçak, çalışmada yaptıklarını şöyle anlattı: “Fare beyinlerinde “Gen Susturması Tekniği” kullanıldı. İfade olan her proteinin kendine özgül bir mRNA’sı vardır. Bizler çalışmamızda bu mRNA`lara bağlanarak onların protein oluşturmalarını engelleyen bir sistem kullandık. İki proteinin yapımını (Panneksin-1 ve HMGB1) bu sistemle baskılayarak, tariflediğimiz yol üzerindeki etkinliklerini araştırdık.”

Hayvanlar Gerçekten Ağrı Çekiyor mu?
Dr. Zümrüt Duygu Şen, farelerde ağrı oluşumunu göstermek için kullandıkları metod hakkında şunları söyledi: “Hayvanların ağrı çektiği yüzlerinin ifadesinden anlaşılıyor. Ağrı çeken farede bunun 5 göstergesi var. Gözleri, burun kökü, yanakları, bıyıkları ve kulakları. Daha önce yapılan bir araştırmada bu durum tanımlanmış. Başağrısını oluşturduğumuzda; hayvanların kulaklarının daha aşağıda, gözlerinin daha kısık, burunlarının daha çekik, yanaklarının daha kasılmış ve bıyıklarının daha toplu olduğunu gözlemledik. Tüm bunlar aslında insanda görülen ağrı ifadelerinin oldukça benzeri. Migren başağrısının önlenmesi için ilaç verdiğimizde bu ağrı davranışının oluşmadığını gördük.” 

“Farede Dural Damarların Kan Akımı Takip Edilerek Yapılan İlk Ağrı Araştırması”
Uzm.Bio. Sevda Lüle ve Dr. Şefik Evren Erdener çalışmalar sırasında neler olduğu hakkında şu bilgileri verdiler: “Beyin zarlarındaki damarlarda ağrıya eşlik eden kan akımı değişikliklerini takip ederek, ağrı tetiklenmesinin olup olmadığını inceledik. Araştırmada kullandığımız ilaçları bu sistemde test ettik. Öngördüğümüz her basamakta, ağrı ile ilişkili kan akımı artışının önlendiğini göstermeyi başardık. İlaçların test edilmesi için çok hassas bir yöntem olduğunu göstermiş olduk. Panneksin-1 kanallarını tıkayan ilaçlar veya bu yolun genetik yöntemlerle baskılanması, beyinde yayılan dalga oluşturulmasına rağmen, farelerde enflamasyon sürecini ve başağrısını engelledi. 

“Gelecekte Yeni İlaçların Geliştirilmesi Mümkün Olabilir”
Panneksin-1 kanallarının, sinir hücreleri (nöron) için bir stres kaynağını algıladıklarında alarm sinyalleri gönderip başağrısı oluşturarak, organizmanın bu olumsuz durumdan haberdar edilmesini sağladıkları söylenebilir. Migren hastalarının nöronları muhtemelen genetik ve çevresel (hormonal ilaçlar gibi) nedenlerle daha düşük bir zorlanma eşiğine sahip olup, diğer beyinlerde soruna neden olmayacak şiddette bir etmen (açlık, uykusuzluk gibi) migrenlilerin nöronlarının bu zorlanmayla baş edemeyerek alarm sinyalleri göndermesine ve migren başağrısına neden oluyor. Bu sonuçlardan yola çıkarak gelecekte yapılabilecek araştırmalarla yeni ilaçların geliştirilmesi mümkün olabilir ve migren hastalarının başağrısı sıklığının ve şiddetinin azaltılması sağlanabilir.”

Kaynak: 
Hülya Karataş, Şefik Evren Erdener, Yasemin Gürsoy-Özdemir, Sevda Lüle, Emine Eren-Koçak, Zümrüt Duygu Şen, and Turgay Dalkara. “Spreading Depression Triggers Headache by Activating Neuronal Panx1 Channels.” Science. 1 March 2013: Vol. 339 (6123), pp. 1092-1095. DOI: 10.1126/science.1231897

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!


Yorum bırakın

AŞKI BEYNİNİZDE HİSSEDİN-2



Evlilik aşkı öldürür mü? Kadınlar, erkeklerden daha çabuk mu bağlanır? İlk sevgi ve aşk nesnesi olan, anneyle kurulan ilişki ve sevgi bağı önemli mi? Birçok patolojik olan aşk ilişkisinde sorunun bir kaynağı da çocukluk dönemi mi? Aşkın ömrü var mıdır? Hormonlar sadece bir ham madde midir?

İstanbul Üniversitesi  İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Konsültasyon Liyezon Psikiyatrisi Bilim Dalı Başkanı ve Onkoloji Enstitüsü Psikososyal Onkoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sedat Özkan  şu bilgileri verdi: “Aşk bir duygudur, bir insan yaşantısıdır. Erich Fromm ‘The Art of Loving’ araştırması vardır. Freudien kuramlara kadar tüm kuramların ilgi alanı olmuştur.  İnsan beyni bütün bedenin komutanıdır. Aşk duygu olarak da, düşünce olarak da, kimyasal olarak da önce beyinde    başlar, tıpkı cinsellik gibi. Aşık olunca kalpte pır pırlar yaşanır tabi, ancak o pır pırları yaşatan sonuçta beyindeki kimyasal değişikliktir.


“Aşk Bir Duygudur, Bir İnsan Yaşantısıdır”

Önce biz aşkı sadece karşı cins aşkı olarak tanımlamamak durumundayız. Aşkın birçok alt bileşkesi vardır. Tanrı aşkı da vardır, insan aşkı, karşı cins aşkı, yaşam ideallerine olan aşk da vardır. Kişinin kendisi için anlamlı ve önemli, yaşamsal değeri olan bir davasının da aşkı olabilir. Büyük değerli siyaset, bilim adamlarında da vardır bu aşk. Onlarda davalarına aşkla tutkuyla bağlıdırlar. Aşka böyle geniş bir perspektiften bakmak gerekiyor. Aşk sadece bir kadınla bir erkek ilişkisine indirilemeyecek kadar geniş bir kapasitededir. Bu bağlamda tabi anne aşkı, bir çocuğun anneyle yaşadığı bütünleşmiş ilişki ve ondan sonra ayrılma süreci, en önemli insan deneyimlerinden bir tanesidir. Anneyle sağlıklı bir sevgi ve bütünleşme ilişkisi kurabilen insanlar ve anneyle zamanı gelince doğru ve sağlıklı bir süreçte ayrışabilen insanlar; bağlanma ve sevme ilişkisinde daha sağlıklı ilişkiler kurarlar. Bu anlamda,  bütün insanlar için ilk sevgi ve aşk nesnesi olan, anneyle kurulan ilişki ve sevgi bağının önemlidir. Zaten birçok patolojik, sağlıklı olmayan aşk ilişkilerinde sorunun bir kaynağının da çocukluk döneminde olabildiğini dikkate almamız gerekiyor. Kateksis dediğimiz kuram yani kişinin varlığını, enerjisini, duygularını, düşüncelerini, bir nesneye bir kişiye bir amaca ya da bir uğraşa ataması aslında geniş anlamıyla aşk. O zaman bir kişi olabilir, bir uğraş olabilir, bir yaşam amacı olabilir. Hatta bazen soyut bir kavram olabilir.

“Aşk Bencil Değildir”
Aşkla ilgili bir insanın aşık olma kapasite ve potansiyelini ve ya aşkın bütünleşmiş kavram ve uygulamasını en iyi ortaya koyan kişi olan Mevlana, aşk bu anlamda bir ölçüde sevilen nesneyle bir bütün olma ve bütünleşme çabasıdır. Aşkın, insanoğlunun evrendeki yalnızlığını, terk edilmişliğini veya yok oluşunu hissettiği zaman, en sağlıklı doyum ve çözüm mekanizması olduğu kanaatindeyim. Tabi aşkın özünde ne vardır? Aşk önce bencil değildir, önce kendini değil önce sevdiğini düşünebilmektir ve bir anlamda sevdiğini mutlu ederek mutlu olabilmektir.

Neden “O” Kişi?
Karşı cinse aşık olmak açısından bir titreşim, bir algı, bir görsel, işitsel yani beş duyu organlarıyla algılayan bir kişinin; beyninde, bilinçaltında, bir şekilde çağrışım yapması, bir uyaran yaratmasıdır. Beyinde bir kimyasal ve fizyolojik canlanma yaratıyor aşk algısı. Kimi tercih ettiğini belirleyen unsurlar biraz daha karmaşık. Neden “o” ? kişi uyandırıyor da öbürü uyandırmıyor? Bu daha çok, o kişinin eski deneyimlerine, algılarına, yaşadıklarına, sevgi nesneleriyle ilgili daha önce yaşadığı bütünleşme, çatışmayla, sıkıntıyla, tüm bu süreçlerle doğrudan doğruya ilgilidir.

“Prefrontal Beynin En Üst Korteksi İnsana Özgüdür”
Doğada belki diğer canlılarda kısmen aşk yaşarlar. Memeliler, içerisinde fizyolojik değişikliklerin yanında duygu, düşünce bileşkelerine sahip olanlar insanlardır. Mesela aslanlar, üreme döneminde günde 48 kez çiftleşebiliyorlar ama onlar seks yapmış oluyor, aşk yaşamış olmuyorlar. Aşk bu anlamda insanoğlunun bilinçaltında yapılan bir tercihidir. Bazı insanlar aşk ile cinselliği birbirleriyle özdeşleştirirler. Bu yanlıştır. İnsanoğlunda cinsellik , aşık olduğu karşı cinse ilişkin yaşadıklarının ifade tarzlarından yalnızca bir tanesidir. Onun için aşkta cinsellik vardır. Ancak o sadece bunun yaşanmasının, ifadesinin sadece bir tanesidir. Onun için belki diğer memelilerden farklı olarak insanın farkı; cinselliği aşkla yaşayabilecek özelliklere ve alt yapıya sahip olmasıdır. Burada insanın prefrontal kortexi devreye girer. Prefrontal beynin en üst korteksi insana özgüdür. Eğer beyinde, aşkın bir lokalizasyonu olsaydı önce bu ön korteksten başlaması gerekirdi. Orada algılanan bir dış uyaran beynin diğer depo belleği ile limbik sistemle hipokampusla hipotalamusa uyaranlar gönderirler, yukardan aşağı doğru hoş uyaranlar gider ve o hoş uyaranlarda o insanı bedenen ve ruhen barışık, yaratıcı ve üretken kılar. Bir aşk kişinin bedenine olduğu kadar, duygularını, düşüncelerine hayata bakışını kendisini ve evreni algılayabilmesini etkileyebiliyorsa aşktır. İnsan ne kadar çok gelişmişse, deneyimleri, donanımlarıyla, ruhuyla, yüreğiyle, beyniyle, kültürüyle, sanatıyla, estetiğiyle ne kadar gelişmişse, o kadar aşk yaşar ve yaşatır. Bunun için sanattan edebiyata, politikadan bilime kadar büyük işler başarmış olan yaratıcı insanlar bu duyguyu daha iyi yaşarlar.  Aşk en dürtüsel aynı zamanda en biyolojik, en estetik, en üst düzey, en yaratıcı insan eylemidir.

“Aşk Hem Hipotalamik Sistem Hem de Otonom Sinir Sitemi Canlandırır”
Aşkın mekanizması, prefrontal korteksten başlar, kortekse iner. Beyin, hipotalamus ve limbik sisteme, duygulardan önce algı, yani 5 duyu ile sonra algılayabildiğimiz her şeyi beyindeki sorumlu merkezlere iletir. Merkezler uyarılıyor ondan sonra alt kortekse ve tüm bedene uyaranlar gider. Hormonlar, otonom sinir sistemi çalışır, iç organları besleyen sinir sistemi uyarılır, adrenal aks salgılanır, sempatik ve parasempatik sinir sistemi harekete geçer, ikisi de farklı biçimlerde uyarılır. Böylece, organizma tatlı uyarılma ve alarm durumuna geçer hem hipotalamik sistem hem de otonom sinir sitemi bir şekilde canlanır.

“Kadın ve Erkeklerde Hormonal Açıdan Değişiklikler Var”         
Kadın ve erkek beyninde çok farklı işlediği kanaatinde değilim ancak kadının hormonları ve erkeğin hormonları arasında fark var. Beyinsel mekanizmalarda ciddi bir farklılık olmadığı ancak hormonal açıdan değişiklikler olduğu düşüncesindeyim.

“Aşkın Değil Ancak İlişkinin Ömrü Olabilir”
Aşkın ömrü yoktur. İnsanın ömrü vardır. Yani insan aşkıyla birlikte bireysel ve onunla birlikte meçhul yaratıcı eserler koyarak aşkını kalıcı kılabilir. Aşkın değil ancak ilişkinin ömrü olabilir.  Aşk ne kadar besleniyorsa, ne kadar bireysel ve ortak olarak besleniyorsa o kadar uzar. Meyvenin de ömrü vardır önemli olan onu beslemektir. Aşk köleleştirici bir insan eylemi değildir. Canlandırıcı yeniden hayat verici bir duygudur. İşte o yeniden hayat verme devam ettikçe, kişi kendini geliştirdikçe, geliştirdiğini ilişkisine kattıkça aşkın ömrü uzar.  Kısırlaşan beyin ve yürekler ya da yeterince kendini geliştirmeyen bireyler de aşk daha kısa sürelidir. Zaten ondan sonra fizyolojik ihtiyaçlar devam ederken ilişki yara aldığından çiftler ayrılır. Bu anlamda aşkı beslemek önemlidir.

“Sağlıklı Aşk, İnsanın Mantığını da Güçlendirir”
Aşk mantığa aykırı değildir. Aşk mantığı aşar ama mantığa aykırı değildir.  Dürtüler farklıdır. Aşk dürtüyü de mantığı da içerir ama onlarla sınırlı değildir.  Aşkın sağlam ve mantıklıklı bir adama, mantıksız şeyler yaptıracağını düşünmüyorum. Sağlıklı aşk, insanın mantığını da güçlendirir. Yüreğini de güçlendirir. Bazı hastalıklı ilişki tarzları için bunun söz konusu olduğunu düşünmüyorum.

Aşk ile Sevgi Arasındaki Fark Nedir?
Aşk sevgiyi içerir ama onu çok aşar sevgi daha genel bir kavramdır. Bir hoşlanma kavramıdır, çocuğunu, dostunu, arkadaşlarını seversin, o bir duygudur, paylaşımdır ama aşkta bunların dışında sevgi, hoşlanmanın dışında tutku vardır. Bağlılık, adanmışlık ve romantizm vardır. Aşk sevginin yanında romantizm, tutku ve bağlılık içerir.

“Aşk Yaşayan İnsan Daha Huzurludur”
Aşk yaşayan insan daha huzurludur. Beyninde endorfin artar daha barışçıldır. Onun dürtüleri daha insanileşir. Sevebilen ve aşk yaşayan insanlar başka insanlara zarar verici davranışlarda daha az bulunurlar.  Samimi, yumuşak ve kabullenici olurlar. İd, aşkla yıkıcı kısmından arınır. İnsanın tabiatında olan,  alt benliğindeki engel tanımayan, yıkıcı olabilen zarar verici olabilen nefs; aşkla terbiye olur ve insanı pozitif hale getirir. Böylece daha mutlu sempatik ve anlayışlı olurlar.

Sadece Üreme İç Güdüsüyle mi Aşık Oluruz?
Aşkın,  insanoğlunu diğer memelilerden ayıran bir önemli farkı da budur. Diğer memelilerin çoğu üremek içgüdüsü ve dürtüsüyle, karsı cinse yönelirler yani onlar hormonlarıyla yönelir ama insan beyniyle yönelir. Beyniyle aşık olur. Bir kadınla bir erkek arasında ortak paylaşımların olduğu cinsellik dışı paylaşım, duygu, algı, ortak yaşam ve ortak ürünler ne kadar fazlaysa, çeşitliyse, yoğunsa aşkta cinsellikte o kadar süreğen olacaktır. Hayattaki paylaşım ne kadar fazlaysa yataktaki paylaşımda o kadar keyifli olacaktır.

“Aşk İnsanı Özgürleştirir”
Aşk insanı özgürleştirir. Aşk ve bilimde tereddüt yoktur, yani bilim koşulları değiştirir, bilim dünyayı değiştirir, dünyayı değiştirmek için koşulları da değiştirir. Aşk ise kimseye zarar vermeden kendi koşullarını yaratır. Aşk biraz da tercihtir. İnsanoğlunun evrimsel sürecine baktığımızda diğer canlılar sadece seksle ilişki kurabildikleri için onlar tercih yapmazlar. Onlar dürtüleri kime rastlarsa bir anlamda ona yönelirler. İnsanoğlu ise; biyolojik ve psikolojik dürtülerini ve potansiyelini tercih ettiği karşı cinse aktarır ve onunla birlikte hayatı kucaklar. Bu anlamda insan aşkı, diğer memelilerde yoktur. İnsan aşkı, bir varoluş ve mutluluk arayışının uzantısıdır ve tercihe dayanır.

Tek Eşlilik ve Çok Eşlilik Yöneliminin,  İnsanlarda Hormonlar Tarafından Tayin Edilmediğini Düşünüyorum”
Oksitosin, genelde dişilerde davranışı ve cinselliği etkileyen önemli bir biyolojik marker’dır.  Erkeklerde testosteron vardır. Oksitosin biraz daha bağlanmayı, dinginliği, edilgenliği sağlayan bir hormondur. Genelde; tek eşli- çok eşli konular tartışılırken değişik yorumlar olmakla birlikte, kadının daha tek eşliliğe ve bağımlılığa yatkın olduğu söylenir. Buna da kısmen oksitosinin yol açtığı söylenir. Ben, tek eşlilik ve çok eşlilik yöneliminin,  insanlarda hormonlar tarafından tayin edilmediğini düşünüyorum. İnsanın özgür iradesiyle ve tercihiyle belirlediği kanaatindeyim.  Testosteron erkeğin cinsel davranışını etkiler ama yinede bu bir tercihtir. Egosu, libidosu güçlü bir erkek, her gün farklı bir kadınla mı seks yapmak ister yoksa sevdiği kadınla her gün mü seks yapmak ister, bunun bir tercih olduğu kanaatindeyim. Hormonlara atfetmemek lazım. İnsan duygusu, insan yönelimi, insan davranışı hormonlardan etkilenir ama hormonlar sadece bir ham maddedir. O ham maddeyi nasıl kullanacağı kişinin tercihidir.  Kişinin, kişilik özellikleri, üst beyin özellikleri, öğrenmeleri, deneyimleri, dünyaya bakışı, üst beyin özellikleri tercih ve davranışı belirler. Tercihi belirleyen birçok başka beyinsel, durumsal, psikolojik faktörler olduğu kanaatindeyim. Yemek yerken de aşık olurken de irade ve özgür bir tercih yapıyoruz. Tercihlerimizi biz yapıyoruz ama tercihlerimiz de bizi etkiliyor.”
 “İki İnsan Arasındaki Tutkulu Bağlılık”
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan şunları söyledi:  “Aşk, tanımı tam olarak yapılamasa da, herkesin kendine göre öznel bir biçimde yaşadığı, hem bedensel hem ruhsal etkileri oldukça derin olan bir duygulanım biçimi. Tanım ve kişisel farklılıklar bir yana, aşk denen duygulanım biçimi genellikle, “sevilen” kişi yahut kavrama üst düzeyde bir tutkuyla bağlı olma anlamı içeriyor. Birçok hatırlananlar arasında aşk kelimesini en çok kullandığımız konu, ‘iki insan arasındaki tutkulu bağlılık’tır. Günümüzde özellikle basın-yayın ve gözde edebiyat yoluyla bizlere aktarılan, kaba hatlarıyla “bedensel tutku”yu temel alan aşk tanımları, baskın olarak kendini kabul ettirmiş gözüküyor. Özellikle fiziksel cazibenin etkisiyle birbirine tutkun hale gelen insanların kimi zaman acıklı, kimi zaman da mutlulukla nihayete eren hikayeleri sıklıkla karşımıza çıkmakta. Fakat bu örnekler çoğu zaman, gerçek aşkın bir örneği olmaktan uzak, ilişkileri sığ bir bakış açısıyla değerlendiren ve değerlendirmeyi öğreten örnekler olarak kalıyor maalesef. Gençlerimiz ise çoğu kez, elde etme isteği ve cinsel güdüleri “aşk” olarak nitelemek kolaycılığından kurtulamıyorlar.

“İnsanın Diğer Hayvanlarla Paylaştığı Bir Takım Özellikler de VarImage_0
Davranışlarımızı yöneten üst kontrol merkezi olarak insan beyni, akıl almaz bir karmaşıklığa sahip olmasına rağmen, birçok işlevini nasıl gerçekleştirdiğini, temel düzeyde de olsa bu gün bilebiliyoruz. Örneğin insana has davranışlarımız olan geleceği planlayabilme, utanma, diğerkâmlık (empati), dikkat, zihinsel yoğunlaşma; hatta ahlak, dinsel değerler ve özgür irade gibi insani özelliklerin, beynimizin hangi bölgeleri tarafından yönetildiğini kısmen de olsa biliyoruz. Bunun yanı sıra, insanın diğer hayvanlarla paylaştığı bir takım özellikler de var. Bu “ortak” zihinsel özellikler arasında öfke, korku, açlık/tokluk, cinsel dürtüler, bellek ve yön bulma gibi özellikler ilk sıralarda sayılabilir.

“Limbik Sistem: Beynin Derinliklerinde, Diğer Hayvanlarla Ortak Özelliklerimizi Yönetir”
Temel olarak beynimizin kıvrımlı üst kısımları “beyin kabuğu” olarak adlandırılır ve insana has özelliklerimizin birçoğu buradaki farklı bölgeler tarafından kontrol edilir. Beynin derinliklerinde yer alan daha basit yapılı bölgeler ise, diğer hayvanlarla ortak özelliklerimizi yönetir. Bu bölgelerden en önemlisi “limbik sistem” adı verilen bir yapıdır. Bu bölge, yukarıda bahsettiğim bütün “alt düzey” duygulanım ve güdülerimizin yönetim yeridir. Konumuz olan cinsel çekim ve tutku da, bu bölgedeki yapıların kontrolü altındadır.

Beyin Kabuğu Kontrolü Önemli
Bu bölgeler farklı işlevleri kontrol etmenin yanı sıra, birlikte büyük bir uyum içinde çalışarak insan davranışlarının dengeli bir şekilde ortaya konmasını sağlarlar. Örneğin, her insan cinsel dürtü hissetmesine rağmen beyin kabuğundaki ‘yüksek’ merkezler, ‘yaşam tecrübelerini’ kullanarak bu isteği sınırlar ve insani bir yaşamı mümkün kılar. Beyin kabuğu kontrolü açısından sağlıklı olmadıkları bilinen insanların “ahlaksız” olarak nitelenebilecek davranışlar ortaya koydukları ve suça yatkın oldukları bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla, insan, hayvansal güdüleri ve insani özellikleri ile bir bütündür ve yaşamının her alanında bu farklı duygulanımların dengede tutulması gerekir. Sağlıklı ve doğru yetiştirilmiş bir ‘beyin’ söz konusu olduğunda, böyle dengeli bir yaşam da son derece kolaydır.

Evlilik Aşkı Öldürür mü?
İki insan arasındaki çekim sadece fiziksel nedenlere dayandığında, bedenin kontrolünü büyük oranda ‘alt beyin bölgeleri’ ele geçirir. Bu sistemlerin amacı, eksikliği hissedilen ve tutkuyla istenen hedefe ulaşmaktır. Burada mantıklı bir hesaplamadan ziyade, bedenin ihtiyaçları ön plandadır. Hedefe ulaşıldığında ise bu merkezler görevlerini tamamlayarak, zihin üzerindeki yönetici etkilerini yitirmeye başlar. Bu aşamadan sonra, eğer fiziksel çekim ve cinsel dürtüler dışında herhangi bir bağlayıcı unsur yoksa, ilişkilerde de kopma yaşanması kaçınılmazdır. İşte bu nokta, ‘evliliğin aşkı öldürdüğü nokta’ olarak alınabilir. Zira burada aşk olarak tanımlanan şey sona ermiş, geride de bir şey kalmamıştır. Evliliğin, yahut ‘zamanın’ öldüremeyeceği aşklar nasıl var oluyor peki? Bu mantıkla cevap oldukça basit: Kişiler arasında alt beyin bölgelerini ilgilendiren hayvani çekim unsurları dışında, üst beyni ilgilendiren yüksek düzeyli bağlantıların da bulunması gerekir. Kişiler arasındaki amaç birliği, entelektüel alışveriş, saygı, sevgi ve hoşgörü gibi olumlu özelliklerle beslenen ilişkiler, çok daha uzun süreli ve çok daha doyurucu bir birliktelik yaşanmasını; hatta ömür boyu sürecek beraberliklerin çok az bir çabayla elde edilebilmesini mümkün kılar. İlk görüşte aşk olarak nitelenen “limbik” yahut “hayvani” cazibe, “insani” yahut “üst beyin aşkı”na veya derinlikli bir sevgiye dönüşmedikçe, birlikteliklerin aşkı öldürmesi kaçınılmaz olacaktır. Yani, seçimlerimiz ve kararlarımız ne kadar “insan”a yaraşır ise, mutluluğumuz da o kadar ‘insânî’ olacaktır.

“Aşkın İlk Döneminde Amfetamin Etkisi, Bağımlılığa Götürebilir”
“Aşk ve Beyin” kitabının yazarı Nöroloji Uzmanı Dr. Bülent Madi şunları söylüyor: “Aşk konusu ile ilgili birçok bilim dalı çok fazla araştırma yapmıştır. Psikoloji, insan aşık olduğunda ruh halinin nasıl değiştiğini görüşmeler veya testler ile değerlendirir. Nöroloji, aşık olan insanların beyninin hangi alanlarında farklılıklar olduğunu inceler. Sosyoloji, aşkın kültürel ve toplumsal özelliklerini inceler. Nöroloji, psikiyatri, nöropsikoloji alanlarında yapılan çalışmalarda genel olarak aşkı yaşayan kişilerin davranışları, duyguları ile beyinlerinin çalışma sistemleri nöroradyolojik yöntemlerle incelenir.  Aşkın dönemleri vardır ve bu dönemlerde farklı kimyasal maddeler artış gösterir ve davranışlarımızı şekillendirir. Aşkın ilk döneminde amfetamin etkisi görülür. Bu etki bağımlılığa götürebilir. Aşkın ikinci döneminde endorfin salgılanır, güven oluşur. Üçüncü aşamada oksitosin salgılanır ve bağlılık duygusu gelişir, cinsel duyguları etkiler. Dopamin ise keyif alma ve neşe ile ilgili bir maddedir, farkındalığı arttırır.

“Kadınlar Bağlanma Aşamasına Hızla Geçerken, Erkeklerde Bu Daha Sonraları Gerçekleşir”
Kadın ve erkeklerin aşkı algılamaları bildiğimiz gibi çok farklı. Aşık olunacak kişinin seçiminde erkekler soylarını devam ettirebilecek, fiziksel açıdan uygun kadınlar ararken, kadınlar güvenebilecekleri, kendilerini koruyabilecek erkekleri tercih ederler. Aşkın aşamaları açısından baktığımızda ise kadınlar bağlanma aşamasına hızla geçerken, erkeklerde bu daha sonraları gerçekleşir.

“Aşk Sosyal İlişkilerde Azalmaya Neden Olur”
Aşk daha çok içinde arzu, tutku barındırır. Sevgide ise paylaşım, benimseme, alışkanlık, güven duyguları birlikte yaşanır. Aşk risklidir ancak sevgi güvenlidir. Aşkın genel olarak sosyal ilişkilerde azalmaya neden olduğunu biliyoruz. Eğer aşk karşılıklı ise zaman genellikle aşık olunan kişi ile birlikte geçirilir. Karşılıksız aşkta ise insan kendi içine döner ve sosyal ilişkileri zayıflar.”

Yorum bırakın

AŞKI BEYNİNİZDE HİSSEDİN-1


Aşk nedir? Beyin mi yoksa kalp işi midir? Aşık olunca hayatımızda neler değişir? Yapılan bilimsel çalışma sonuçları ne söylüyor?  Aşk ve Beyin dosya haber ile merak edilenler yanıt buluyor.



Aşk, aşırı sevgi ve bağlılık duygusudur. Seni Seviyorum, insanoğlu varolduğundan beri üremesinin ve ölümsüzlüğünün temelinde bu iki kelimeyi kullanarak bugünlere gelmiştir. 

Google internet arama motorunda “love” kelimesi 2.080.000.000 kez web üzerinde görüntülenirken, tıbbi literatürlerin arandığı arama motoru olan Pubmed’de ise 9926 kez görüntülenmektedir. Google’daki popülerliğinin yanısıra bilimsel olarak da aşk konusu üzerinde birçok araştırma yapılmıştır.



Aşkın Nörolojisi

MESA Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Zülküf Önal, şu bilgileri verdi: “Aşk; kompleks nörobiyolojik bir fenomen olarak, güvenin, inancın, hazzın ve ödül aktivitelerinin beyinde yer aldığı bir süreçtir. Limbik sistemin bütünlüğünün işaretidir. Romantik aşk bizlere hayat verir ve motive eder. Bu süreç türümüzün devamlılığı için de gereklidir. Romantik aşkın olmadığı bir süreç, bizi birbirine benzeyen, yaratıcı özelliğini kaybetmiş, sosyal gruplara dönüştürür; ki bu hayvanlardan bizi ayıran en önemli özelliklerimizden birinin yokluğu demektir. Beyindeki kimyasallar aşkın farklı basamaklarında rol oynar ama esas hedef; türlerin devamlılığını sağlamaktır.

İlk Bakışta Aşk Var
İlk bakışta aşk vardır, üstelik bunu sağlayan kimyasal karışım, uzun bir beraberliğin garantisidir.  İlk bakışta aşkın mistik bir yanı yoktur, aşk ve cazibeyi yöneten duygular değil; moleküllerdir.

Kadın Erkek Beyninin Farkları
Beynin yüzde 40’ı “gri madde”, yüzde 60’ı “beyaz madde”den oluşur. Gri madde, bilginin işlendiği hücre gövdelerinden oluşur ve beyinde kullanılan oksijenin yüzde 94’ünü kullanır. Beyaz madde, yağlı bir protein olan myelin’dir. Aksonlardan ve dentritlerden oluşan iletişim ağının temel yapısıdır. Zeka, gri ve beyaz maddenin yani işlemci ve kablo bağlantılarının birlikte ve hızlı çalışmasını gerektirir. Kadınlardaki beyaz maddenin ön loblarda yoğunlaşmış olduğu, erkeklerdeyse ön loblarda daha az beyaz madde olduğu bilinmektedir. Ön loblar; duygusal kontrol, kişilik ve karar almada önemlidir. Erkekler beynin sol tarafını kullanmaya meyillidir. Kadınlar ise beynin her iki tarafını kullanırlar.


“Erkeklere göre Kadınlar Üç Kat Daha Fazla İntihar Girişimine Eğilimli”
Kadınların limbik lobu erkeklerden daha büyüktür. Limbik sistemin büyük olması kadınların ilişkilerde daha istikrarlı ve tutarlı olmalarını sağlar. Kadınlar daha az serotonin ürettikleri için depresyona daha kolay girerler. Erkeklere göre üç kat daha fazla intihar girişiminde bulunmaları da bu nedenledir. Erkek ve kadın genetik kodunun yüzde 99’dan fazlası aynıdır. İnsan genomundaki 30 bin genin yüzde 1’inden daha azı cinsiyetler arası değişiklik gösterir. Erkek beyni kadın beynine göre ortalama yüzde 9 daha büyüktür. Erkek beyni kadınlara göre yüzde 4 daha fazla nörona sahiptir. Ancak kadınlarda hücresel bağlantı daha çoktur. Bu durum, kadınların beyinlerini daha etkili ve verimli kullanmalarını sağlamaktadır.

“Aşık Olan Beyinde Aktive Olan Bölgeler Ödül Sisteminin Çekirdeğidir”
Bir erkekle kadın sıradan bir konuşma yaparken beyinleri taranarak, bir çalışma yapılmıştır. Erkeğin beyninde cinsellikle ilgili bölgeler aktive olurken bu durum kadın beyninde izlenmemiştir. Erkek bu görüşmeyi potansiyel bir cinsel randevu olarak görürken kadın bu durumu konuşan iki insan olarak algılamıştır. Romantik aşkı tetikleyen görsel uyarıdan başka bir şey değildir. Sanıldığı gibi ses, zeka, cazibe veya sosyal ve finansal statünün bir önemi yoktur.  Aşık olan beyinde aktive olan bölgeler ödül sisteminin çekirdeğidir; Kortex, Anterior Singulat, Hipokampus, Striatum ve Nukleus acumbens.

Erkekler Neden Kadınlardan Daha Kolay “İlk Görüşte Aşık” Olur?
Manyetik Rezonans Görüntüleme tekniğinden (MRI) yararlanılarak gerçekleştirilen bir çalışmada, insanların nefret ettikleri birinin fotoğrafına baktıklarında aktive olan nefret sinir ağının, aşk sinir ağıyla ortak noktaları olduğu saptandı.
İlk bakışta birbirinden etkilenen çiftlerin incelendiği bir araştırmada simetrik kemik yapısının, beğenide etkili olduğunu ve bunun doğacak çocukların genetik yapısını belirlediğini tespit etmişlerdir. Araştırmaya göre, erkeklerin yüzde 60-80’i kalça ölçülerini, doğurganlığın bir simgesi olarak algılıyor. Kadınlar ise feminen yüz çizgilerine sahip erkekleri daha yumuşak ve güvenilir bulup, etkileniyor. Aşık kadınlarda beyin taramalarıyla yapılan çalışmalar kadınların beyninde birçok alanın hareketlendiğini gösteriyor, özellikle içgüdülerle ilgili alanların, dikkat ve hafıza devrelerinin. Erkeklerdeyse görselliğin işlendiği alanlarda hareketlenme yaşanıyor. Görsel verilerin işlendiği bölgelerdeki hareketlilikteki bu artış aynı zamanda erkeklerin neden kadınlardan daha kolay “ilk görüşte aşık” olduklarının da açıklaması olabilir.

“Beyin Korteksinin Büyük Bir Bölümü Aşk Esnasında Etkisiz Hale Gelir”
Aşk, erken dönemlerinde kokain, eroin, morfin gibi uyuşturucuların etkileri gibi beynin ödül devrelerini tetikleyerek benzer etkiler gösterir. Uyuşturucu etkisi 6-8 ay kadar sürer. Bu süreçte sevgilinin çıkarları, kendini iyi hissetmesi ve ilişkinin sürdürülmesi kişinin kendisinden öncelikli hale gelir. Beynin hareketliliği ve dışavurum açısından benzer özellikler gösteren aşk ve nefret arasındaki en büyük fark ise, muhakeme merkezi olan beyin korteksinin büyük bir bölümünün aşk esnasında etkisiz hale gelmesidir. Nefret durumunda ise beyin korteksinin sadece küçük bir bölümü devre dışı kalıyor, çünkü kişinin nefret ettiği kişiden öç alma, ona zarar verme gibi hamleleri hesaplayabilmesi için o kortekse “şiddetle” ihtiyacı var.

Romantizmin Süresi
10 yıldan fazla süredir evli 5 bin çiftle yapılan bir araştırma evlilikteki romantizmin yedi yıldan daha az sürdüğünü gösteriyor. Yeni evliler arasındaki romantizm, 2 yıl, 6 ay, 25 gün sonra bitiyor. Bu süreden sonra erkekler düzenli, kadınlar da bakımlı olmayı bırakıyor. Evliliğin 3. yılında çiftlerin yüzde 83’ü yıldönümlerini kutlamak için çaba sarf etmemeye başlıyor. Araştırmaya katılan çiftlerin yüzde 83’ü, evliliklerinin ilk aylarında el ele tutuşurken, 937.5 gün sonra bu oran yüzde 38’e düşüyor. İlk yıllarda günde sekiz kez birbirlerine sarılan çiftler, ilk yıldan sonra bunu yapmamaya başlıyor. Araştırmaya göre, bu oranlar dışarıda sürpriz bir akşam yemeği ve televizyon kumandasının paylaşılması için de geçerli.
Aşk stresi azaltan ve sağlıklı yaşam için gerekli, yaşanması gereken bir süreçtir.

Beynin Hangi Bölgesi Aşkı Başlatır?
Beynin belli bölümleri aşkın başlatılması, ilerletilip, doyuma ulaştırılmasında farklı derecelerde rol almaktadır.

Ön Singulat Kortex:
•       Seçenekleri tartar, kararları verir.
•       Endişe merkezidir ve kadınlarda erkeklerden daha geniştir. 
•       Düzgün çalışırsa kişi dikkatini bir şeyden diğerine kolayca aktarabilir.
•       Zor durumlarda kolay çıkış yolları bulur.
•       Hataları bağışlar, geçmişin acılarına takılıp kalmaz.
•   İyimser bir bakış açısı ile geleceğe umutla bakarlar. Esas olarak ilişkinin iniş ve çıkışlarıyla başetmeyi bilirler.

Prefrontal Kortex:
•       Duyguları kontrol eder ve çıldırmalarını engeller.
•       Kadınlarda daha geniştir ve erkeklere nazaran bir, iki yıl daha erken olgunlaşır.
•       Düzgün çalışırsa hedefe yönelik davranışlarda bulunabilir. 
•       Kelimelerini ve davranışlarını etkili bir şekilde denetleyebilir. 
•       Harekete geçmeden düşünür ve hatalardan dersler çıkarır.
•       Çelişkiye, gerilime ve telaşa düşmez.
•   Beyin korteksi, kişinin duygusal ve cinsel anlamda yaşadıklarından öğrendiklerini daha sonra kullanılmak üzere depolama işlevini görmektedir.
•     Beynin frontal korteksi kişiler arası ilişkiler, duygusal ve cinsel seçimlerde ve kişisel eğilimlerde görev alacak öğrenme işini üstlenmiştir.

Temporal Kortex: 
•       Duyma, okuma, sosyal işaretleri okuma, kısa süreli hafıza, anıları uzun süreli kaydetme, müziği işleme, seslerin tonu ve duygudurum dengesi ile ilişkilidir. 
•       Doğru çalışırsa kişi duygusal olarak dengelidir.
•       Doğru anlar, uygun kelimeler kullanır.
•       Hafızası canlıdır.

Bazal Gangliya
•       Endişe merkezidir.
•    Duygu, düşünce ve hareketleri bütünler, vücudun rölanti ayarını yapar, hareketleri yumuşatır, motivasyonu düzenler, zevke vasıta olur.
•    Bazal ganglion olarak adlandırılan “accumbens çekirdeği” bir ilişkiyi ya da cinsel işlevi başlatmada ve zevk alma işlevinde uyarıcı görev üstlenmektedir.

Limbik Sistem: Olumlu ve olumsuz duygusal hafızayı depolar. Uyku ve iştah döngülerini kontrol eder. Kokuları doğrudan işler. Koku uyarıları kortekse ulaşmaz, bu da kokunun ne kadar önemli bir ayrıntı olduğunun bir başka göstergesidir. Doğru çalıştığı zaman kişi iyimser olur ve rahat ilişki kurar. Aldıkları bilgileri süzgeçten geçirip çevresindekilere olumlu olarak yansıtır. Neşeli, cinsel açıdan çekici ve tutkulu olabilir.

Aşktan sorumlu bazı hormonlar ve moleküller;
·  FENİLETİLAMİN: Beyinde aşkla ilgili oluşan en önemli kimyasaldır. Doğal amfetamindir
·     ÖSTROJEN: Güçlü, kontrolü elinde tutan, her şeyi tüketen, bazen sadece işle ilgilenen bazen baştan çıkarıcı; dopamin, serotonin, asetilkolin ve norepinefrinin arkadaşı (beyne kendini iyi hissettiren kimyasallar)
·      PROGESTERON:Östrojenin arka planda kalan ama güçlü olan kardeşi; zaman zaman ortaya çıkar; bazen östrojenin etkilerini tersine çeviren bir fırtına bulutu gibidir, bazense arada eriyip gider.
·     TESTESTERON: İddialı, odaklanmış, herşeyi tüketen, erkek, baştan çıkartıcı, saldırgan, hissiz.
·     DHEA: Bütün hormonların koruyucusu, bağımsız, baştan çıkarıcı, hayatın özünü içinde barındıran, enerji verici, testesteron ve östrojenin annesi ve babası, takma adı “anne hormon”, hormonların Zeus ve Hera’sı; gençlikte bol miktarda bulunur, yaşlandıkça azalır.
·       ADRENALİN: Kalp hızını arttırır, tansiyonu yükseltir ve vücut tetiktedir. Zevk ve heyecanın oluşmasının zeminini hazırlar.
·    DOPAMİN: Zevk, motivasyon ve konsantrasyonla ilgilidir. Beynin ödül merkezinde yer alır. Yeterli dopamin düzeyi kişinin kendine güvenini arttırır. Aşkın ilk dönemlerinde yüksek dopamin seviyesi ve düşük serotonin seviyesi gözlenir.
·   SEROTONİN: İyi hissettiren moleküldür. Duygudurumun düzenlenmesi ve duygusal esneklikte rol oynar. Düşük serotonin düzeyi yeni aşıklarda görülürken ayrıca depresyon, anksiyete, obsesif-kompulsif bozuklukta da görülür.  Bu düşük seviyeye paralel olarak tutkulu aşıklarda bazal gangliya ve ön singulat girus da artmış aktivite tespit edilmiştir.  Aşırı serotonin artışına neden olan antidepresif ilaçlarda cinsel işlev bozukluğuna neden olurlar.

Kimyasal  Senfoni
•       Çekim:  östrojen, testesteron, nitrik oksit ve feromonlar
•       Karasevda: adrenalin, noradrenalin, dopamin, serotonin ve feniletilenamin
•       Bağlılık: oksitosin ve vazopressin
•       Ayrılık: serotonin ve endorfin (azalırlar)”


fMRG, Verilen Özel Bir Uyaranın Beynin Hangi Bölgelerinin Çalıştığını Ortaya Koyuyor
Özel Ege Sağlık Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Sultan Tarlacı şunları söyledi: “İlk çalışmalar gözlemler ve psikiyatrik ölçeklerle yapılmış. Ancak artık Bir konuyla ilgili (emek, tat, görme, koklama, dokunma, işitme veya daha karmaşık olan keman çalma gibi bir sistemin beyinde var olup olmadığını anlamak için en çok kullanılan fonksiyonel MR beyin görüntülemesi (fMRG) yapılmaktadır. fMRG, verilen özel bir uyaran veya işe bağlı olarak beynin hangi bölgelerinin çalıştığını ortaya koyabilen bir yöntemdir. Temel prensibi basittir: beyinde yapılan işle ilgili olarak belli bölgelerde kan akımı ve oksijen değişiklikleri oluşur. Normal kişilerle, yani ilgilenilen işi yapmayan kişilerin beyinleri karşılaştırılarak, farklı çalışan beyin bölgeleri fMRG ile gösterilebilir.
“İlk Görüşte Aşkta Beynin Subkortikal Ödül-Mükâfat Sistemi Çalışıyor”
Uzun yıllar, ömrünü insan görme sisteminin beyin kabuğu organizasyonunu anlamaya adamış Semir Zeki ve arkadaşları 2003 yılında, “birisine âşık olduğu kişinin fotoğrafı gösterildiğinde beyninde acaba ne oluyor?” diye sorup ilk çalışmayı yayınladılar ve bulgular ciddi bir etki yarattı. 18 sırılsıklam âşık çalışmaya aldılar ve âşıklarının yüz fotoğrafı bu kişilere gösterilerek beyinde ne oluyor fMRG ile anlaşılmaya çalışıldı. İlk gördükleri beynin subkortikal ödül-mükâfat sisteminin çok yoğun çalıştığıydı. Sonuçlar herkes için bir sürpriz olmuştu. Bazı beyin bölgeleri özellikle ödül sunan olaylara tepki verirler. Elde edeceğiniz bir ödül muhtemelen ödülle sonuçlanan davranışları tekrar etmeye neden olur. Besin, su, seks, sigara, kokain, olumlu sosyal etkileşimler gibi. Sonunda öznel bir tatmin vardır. Ödül hücreleri de artık uyarana doydukları zaman sessiz hale gelirler.  Tekrarlı davranışlar azalarak sonlanır.

“Periferde Nor-Epinefrin Artışı Taşikardi, Çarpıntı Ve Sevgilinin Yanında Ellerde Titremeye Neden Olur”
Aşkın yeri bedende beyindir, kalp değildir! Aşkın yoğun fizyolojik bedensel yansımaları vardır. Bunlar arasında iştah azalması, yemekten içmeden kesilme, nabız artışı, çarpıntı, terleme, titreme, barsak hareketleri, mide asidi ve yutma sıklığı artması sayılabilir. Uzun asırlar boyunca, bu fizyolojik yansımalardan dolayı insanların kalpleriyle âşık olduğu düşünülmüştür. Aşkın uzun yıllar kalple ilgili olduğu kabul edilmiştir ve bugün bile aşkı belirtmek için kalp resimleri çizilir. Bunun nedeni aşkın erken dönemlerinde yükselen merkezi (beyinde) ve periferik nor-epinefrin (NE) düzeyidir. Periferde NE artışı taşikardi, çarpıntı, kan basıncı yükselmesi ve sevgilinin yanında ellerde titremeye neden olur. Kalp üzerinde bu abartılı uyarıcı etkisi ile aşk beyin de değil kalpte yansımasını bulur. Merkezi sinir sisteminde artışı ise locus seruleus üzerinden olur sevgiliye odaklanmada ve dikkat vermede artışa neden olur. Odaklanma ve dikkat verme ile aşka dair küçük detaylar hatırlanır hale gelir. Aynı zamanda uykusuz gecelere ve iştah azalmasına neden olur. NE yine seksüel motivasyona neden olur. Dışarından uygun dozda verilen amfetamin, dopamin ve NE üzerinden bu etkilerin tümünü aynı şekilde potansiyalize eder.

“Dopamin aynı zamanda yenilik arayışı ve yaratıcılıkla yakından ilişkilidir”
En dikkat çekici çalıştığı görülen bölge ventral tegmental alanda (VTA) A10 bölgesi yeridir. VTA, substansiya nigra ile birlikte beyindeki dopaminin yüzde 90 kaynağıdır. Bu bölge dopaminden zengin olduğundan tüm ödül-mükâfat uyaranlarında devreye girer. Aynı zamanda uyanıklık, dikkat, libido artışı, motivasyon ve ödüle isteme ve ulaşma çabasını sağlar. Dopaminin temel işlevi, ödül sisteminde “istemek”tir. Dopamin aynı zamanda yenilik arayışı ve yaratıcılıkla yakından ilişkilidir. Tekrarlayıcı düşünce ve davranışların kaynağıdır. Bunun klinik patolojik hali şizofrenide ve Parkinson hastalarında dopamin disregülasyon sendromunda aşırı dopaminerjik uyarım sırasında görülür. Aynı zamanda dopamin aşık olunanla bir olma (unity) duygusunu oluşturur. Şairlere âşık dönemlerinde şiir yazdıran, müzisyenlere müzik yaptıran dopamindir. Pallidium ve kaudat çekirdek ise ödül tespiti ve amaca yönelik hareketi sağlar. Anterior singulat beyin kabuğu, içsel ve dışsal uyaranları değerlendirir, bunlara uygun emosyonel yanıtlar oluşturur. Karar verme, risk analizi ve kendine farkındalığı sağlar. Hipotalamus, daha önceki çalışmalardan bilindiği üzere hem seksüel uyaranlarla hem de aşık olunan uyaranları ile çalışır. Otonom sistem ve bazı seksüel hormonların merkezi üreticisidir. Aynı zamanda açlık, susuzluk ve beden ısısını düzenler. İnsüler beyin kabuğu, aşk sırasında içimizin kıpır kıpır olmasını ve emosyonlarımızın bedene nabız yükselmesi ve terleme şeklinde yansımasını sağlar.

“Aşık Kişiler, Aşık Olduklarını Gördüklerinde Subkortikal Yapılarda Ödül, Yolaklarında Dopamin Okyanusuna Düşerler”
Özetle, âşık kişiler, aşık olduklarını gördüklerinde subkortikal yapılarda ödül-mükâfat yolaklarında dopamin okyanusuna düşmüş olurlar. Subkortikal yapılarda bunlar olurken beyin kabuğunda neler olur peki? Aynı fMRG çalışmalarının sonuçlarına göre âşık kişilerin beyin kabuklarında, subkortikal aktive olan bölgelerin aksine kortikal bazı alanlarda de-aktivasyon ortaya çıkar. Bu bölgeler prefrontal bölge, parieto-temporo-oksipital bölge ve temporo-parietal bölgede de-aktivasyon, azalmış aktivite görülmüştür. Parieto-temporo-oksipital bölge ise kişinin kendine uzay içinde yer edinmesini sağlar ve uzayda ben ile ötekini ayırır. Bu bölge de-aktive olduğunda “ben ve öteki” ayrımı biter ve kişi öteki maşukla “birlik” hissi yaşar. Böylece insan sarhoş olduğunu saklayamadığı gibi âşık olduğunu da saklayamaz duruma gelir.
Hemen hemen hem bedensel hem de beyinsel tüm hormon ve sinir ileticilerinde bir çalkantılı durum ortaya çıkar.  Dopamin pik yapar, endorfinler, sinir büyüme faktörleri beyinde artar. Testesteron erkekte azalır, kadında artar kanda. Aynı zamanda serotoninde kanda azalır. Başlangıçta tutkulu aşk döneminde bunlar olur. Zamanla aşk sevgiye dönünde, artanlar azalır ve oksitosin-vazopressin artarak sevgideki bağı oluşturur.

Aşk kadın ve erkek beyninde işleyişinin gözlemlenmesi için fMRG yapılan, tutkulu aşık 7 erkek ve 10 kadının incelendiği bir çalışmada farklı alanlar olduğu tespit edilmiştir. Erkeklerde penil tümesans ile ilişkili sağ dorsal insüla ve güzel yüz görme bölgesi ve görsel integrasyon alanının daha fazla aktive olduğu görülmüştür. Kadınlarda ise dikkat, bellek ve emosyon bölgeleri daha fazla aktivite göstermiştir. Buradan anlaşılan erkeklerin cinsel uyarılmayı da içerecek şekilde kadınlara ve yüzlerine aşık olduğu, kadınların ise aşkın duygusal içeriğine yani aşka aşık olduğudur! 
Evrendeki canlı ya da cansız her şey bir gün ölür! Aşk da bir gün ölür! Aşkın kimyası üzerinden ve beyindeki kimya değişikliğinin normale dönmesinden bahsedecek olur isek, aşkın ömrü 12-18 ay kadardır. Genelde aşkın beyinde yaptığı çalkalanmalar, aşk kimyası değişiklikleri en fazla 2. yılda normale döner. Yani aşk biter. Çok nadir durumlarda, binde bir kişide normale dönmez ve daha sürekli ve ısrar eden aşk duygusu yaşanır ki, bu da normal değildir. Doğaya aykırı, patolojik, hastalıklı bir durum gibidir.

Aşk Gelir, Akıl Gider!
Aşka mantıklı davranmak için hiçbir şey yapamazsınız. Aşk gelir, akıl gider! Dolayısı ile çabalamak boşunadır. Kendinizi bırakmaktan başka yol yoktur. Neden derseniz, beyindeki prefrontal yani alın lobu bölgesi insanlar için akılsallaştırma, niyet ve karar verme ve mantıksal çıkarımlar için en önemli bölgedir. Mantığın ve sosyal kurallara uymanın, ahlakın ve saygının kaynağıdır. Âşıklarda bu bölgede çalışmada azalma, işlevlerde zayıflama ve kayıpla sonuçlanır. Bu durumda Aşk-ı Memnu (Yasak Aşk) gibi filmlerin temel dayanağını oluşturur ve Behlül amcasının eşi Bihter’e âşık olup yasak aşk yaşayabilir. Çünkü mantığın ve toplumsal ahlakın kuralları için ilgili beyin bölgeleri yeterli çalışmamaya başlamıştır. Mantığın kuralları işlemez olur aşk olunca. Bir şekilde aşk gelir akıl gider. Âşık olanlar bu nedenle aptalca ve mantıksız riskler almaya eğilimli olurlar. İmkansız aşk olduğu konusunda kendilerini ikna etmeye çalışanlara aldırmazlar.

Aşk ile Sevgi
Aşk daha delicesine kararsız bir durumdur. Kontrol kaybedilir ve mantığa elveda denilir. Sevgi daha kalıcı ve mantığın, kuralların işlediği bir duygu halidir. Beyinsel olarak da her ikisi farklıdır.

“Aşık Kişide Ağrıyı Giderir,  Beyni Gençleştirir, Evrene Bakışı Değiştirir”
Aşk yaratıcılığın temel tetikleyicisidir. Ressamlar, şairler, müzisyenler aşkla var olmuşlardır. Bunun yanında aşık kişide ağrıyı giderir, beyni gençleştirir, evrene bakışı değiştirir. Tutkulu ve sırılsıklam aşk döneminde dopamin okyanusunda yüzmek, âşık şairler ve müzisyenler için yaratıcılığın başlıca kaynağıdır. Beyni genç tutan en önemli nörotrofik faktör Nöron Büyüme Faktörüdür (NGF). Tutkulu sırılsıklam yeni âşıklarda serum NGF düzeyleri yalnız yaşayan ve aşkı olmayanlara göre iki kat kadar anlamlı yüksek tespit edilmiş. Uzun dönemde âşıkların NGF düzeyleri, ilk altı ayındaki tutkulu döneme göre yüzde 45 azalarak, normal kişilerin bile altına düşmüş. NGF nöronların yaşaması ve dendritik filizlenme için esastır. Myelinizasyonu arttırır, yara iyileşmesini hızlandırır ve anjiojenik özellikleri vardır. Bunların yanında opioid duyarlılığını, kortizon ve vazopressin salınımını arttırır. Düşüklüğü ise bazı patolojik durumlarla ilişkili bulunmuştur: nöral yozlaşma, demans, depresyon, otizm, ağrıya duyarlılıkta artma gibi. 

Negatif Belleği Siler, Pozitif ve İyilik Hallerini Bellekte Güçlendirir
Aşkta bağımlılık yapan nedenlerden birisi de “sevme” olayına neden olan enkefalinlerin artmasıdır. Morfinerjik ve enkefalinerjik yolaklar ödül-haz sisteminde bulunurlar. Özellikle mü3 reseptörlerinin uyarılması “iyilik hissi” yaratır. Negatif belleği siler, pozitif ve iyilik hallerini bellekte güçlendirir. İyi anıları bellekte güçlendirerek, sadece iyi şeyleri seçici hatırlamaya neden olarak, âşıkların karşısındakinin “her şeyini” gerçeği görmesini engeller. Her şey sadece “pembe renklerde” görülür hale gelir. Aynı zamanda morfinerjik sistemden bekleneceği üzere non-farmakolojik ağrıya duyarlılığı azaltabilir.

“Aşık Olunan Kişinin Elini Tutmak Veya Fotoğrafını Görmek Ağrı Skorunda Olumlu Bir Düşmeye Neden Oluyor”
Bir çalışmada aşklarının ilk dokuz ayında olan 15 kişinin eline şiddetli ve hafif derecede termal ağrı uygulanmış. Aşık oldukları kişinin yüz fotoları gösterildiğinde, şiddetli ağrı skorlamaları 7.2’den 6.2’ye düşerken, hafif ağrı skorlamaları 3.7’den 2.4’e düşmüştür. Bu görsel ağrı skalasında hem şiddetli hem de hafif ağrıda yaklaşık bir puanlık azalma demektir.
Diğer bir çalışmada da uyarıyla oluşturulan termal ağrı sırasında, aşık olunanın kişinin elini tutma ve fotosunu görmenin ağrı üzerindeki etkisi incelenmiş. Aşık oldukları kişinin elini tutma durumunda ağrı skorlamaları yaklaşık 0.5 puan daha düşük ölçülürken, yabancı birinin eli tutulduğunda 1.5 puan kadar fazla ağrı hissedildiği tespit edilmiş. Yine aynı çalışmada deneklere aşık oldukları kişinin fotoğrafı gösterildiğinde de benzer bir etki elde edilerek ağrı skorlamaları bir puan kadar düşük tespit edilmiş. Yabancı bir yüzü görmek veya bir nesnenin fotoğrafını görmek ise ağrı skorunda çok ılımlı bir artışa neden olmuş. Yani aşık olunan kişinin elini tutmak veya fotoğrafını görmek ağrı skorunda olumlu bir düşmeye neden olmakta ve daha az ağrı hissetmektedirler. Sevgi ve sevilen desteğinin ağrıyı azalttığı düşünüldüğünde, ağrı durumlarında âşıkların bir arada olması veya hiç olmaz ise fotoğraflarının görülecek şekilde yakınlarda bulundurulması non-farmakolojik ağrı azaltıcı olarak işe yarayabilir. Diğer yandan, aşkta mutsuz olanların neden sürekli baş, boyun, bel ve diğer ağrıları yaşadıklarını anlamak bu çalışma sonuçlarına göre daha kolay olmaktadır.

“OXY Kadınlarda Bağlılık İçin Ön Plana Çıkarken, VZP Erkeklerde Bağlılıkla Daha Çok İlişkilidir”
Memelilerde bağlılığı sağlayan iki hormon vardır: oksitosin (OXY) ve vazopressin (VZP). Hipofizden salınıp, doğrudan bedende uzak etki eden tek hormonlar bunlardır. Her ikisi de benzer yapıdadır. OXY ve VZP’in bu periferik etkilerine karşın merkezi sinir sisteminde belli bölgelerde daha yoğun olmak üzere, beyin sapından omuriliğe kadar birçok bölgede etki etmelerini sağlayan reseptörleri vardır. OXY reseptörleri accumbens çekirdeği, amigdala ve hipokampusta yoğun olarak bulunur. Sosyal bellek oluşumunu, yüz emosyonunu tanıma ve karşıdaki kişiye güven duygusu sağlarken, gebe ve annede agresyon yapar. Erkek-kadın eş bağı ve anne çocuk bağlılığı için esastır. Emziren annelerin sütünden çocuğa geçerek anne-çocuk bağlılığını arttırır. OXY geni işlevsizleştirilince toplumsal olayları hatırlama ve tanıma ile ilgili sorunlar yaşanır. Sosyal bellek bozulur. OXY reseptörü annede bloke edilince yavruya bakım azalır. Arka hipofizden OXY salınımı kanda östrojen artışına paralel yükselir. Sarılma, emzirme, doğum sırasında, seksüel uyarılma ve orgazm sırasında da belirgin olarak yükselir. OXY’e sarılma hormonu da denebilir. OXY kadınlarda bağlılık için ön plana çıkarken, VZP erkeklerde bağlılıkla daha çok ilişkilidir.

Tek veya Çok Eşlilik
Doğaya bakıldığında tüm türlerin sadece %3-5’i monogamik yani tek eşlidir (albatroslar, kır fareleri gibi).  Monogami ve poligami ile yapılan en ilginç hadise, bir durumun diğerine bir hormonla veya genle dönüşeceğini gösteren çalışmadır. İki fare türü farklı eş bağlılığı ve davranışı özellikleri gösterirler. Bozkır fareleri monogamik iken çayır fareleri poligamiktirler. Bir farenin monogamik olduğu nasıl anlaşılır? Bir fare labirentine, bir erkek ve 5-6 dişi fare konulur. Erkek fare bunlardan sadece birisi ile koklaşır, zamanının çoğunu ona ayırır, ilgisini ona gösterir ve onunla çiftleşir.  Eşlerini kaybettiklerinde yavrularının bakımlarını üstlenirler ve yeni bir eş seçmez, çiftleşmezler.
Monogamik bozkır farelerinin beyinleri incelendiğinde, accumbens çekirdeğinde OXY’nin etki edeceği reseptörler çok yoğun iken, ventral pallidumlarında ise VZP1a reseptörleri çok yoğun tespit edilmiştir. Bozkır farelerinde kromozon 2’de OXY hormonunu yapan gen bilindiğinden, bu gen etkisiz hale getirilirse (gene knockout) OXY hormonu artık o farede üretilemez. Doğuştan monogamik olan bozkır faresi erkeği artık polgamik ve “ahlaksız” hale gelir. Önüne gelen dişi ile çiftleşir, yavrularına ilgi göstermez. Yani tek gen ile eş bağı oluşturma engellenebilir. Diğer yandan monogamik bozkır farelerinin beyin boşluklarının içine VZP1A reseptörlerini bloke eden bir madde verilir ise genleri sağlam bir monogamik fare yine poligamik hale gelir.

Çayır fareleri ise üreme alışkanlıkları açısından poligamiktirler. Eş bağı oluşturmaz ve yalnız gezerler. Sosyal bellekleri zayıftır. Bu farelerin beyinleri incelendiğinde, monogamik farelerin aksine, accumbens çekirdeklerinde ve ventral pallidumda OXY  ve VZP1A reseptörleri yoğunluğu doğuştan azdır. Bu poligamik farelere intraserebral ventiküler OXY verildiğinde monogamik hale gelirler. Poligamik davranışları kaybolur ve iyi, ahlaklı aile babası haline gelirler. Belki de gelecekte, poligamik erkekler önceden gen analizleri ile ortaya konabilir. Kimlik kartlarına “poligamiye eğilimli, bir gecelik aşk için, bağlanmaz” veya “monogamik, iyi aile babası olur” şeklinde yazılabilir ve kadınlar tarafından önceden seçimlere imkan verir.

Diğer yandan OXY ile ilgili çalışmalarda da benzer kanıtlar elde edilmiştir. OXY hormonu ilk sentezlenen peptid hormondur. 1953’de sentezleyen kişi Nobel ödülü almıştır. OXY burun spreyi ve intravenöz şekli ticarı olarak satılmaktadır. Daha çok ineklerin sütünü arttırmada yaygın olarak kullanılmaktadır. İnsanlarda hormonun “sosyal güven verici” özelliği neredeyse çok nettir. Sosyal korkuyu ve kaygıyı bu güven üzerinden azaltır ve otizm tedavisinde bu etkisi ile kullanılmıştır. Karşıdaki kişiyle olan ilişkilerde güven kazandırdığından risk almayı (hem aşkda hem para söz konusu olduğunda) kolaylaştırır. Aşk ve evlilikler bittiğinde büyük bir oalsılıkla “o serseriye nasıl güvendim, inandım” dememizin nedeni, OXY hormonunun, bağlılık ve güven azalmasına paralel olarak kanda düşmesi ile aklımızın başımıza gelmesidir.  Yani OXY ouşturduğu sahte güvenin ortadan kalkmasıdır.”

Yorum bırakın

YILIN DOKTORUNDAN ULUSAL STROKE PROJESİ


Sağlık Bakanlığı hastaneleri içerisinde örnek gösterilen Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Kliniğinden ilklere imza atılıyor.

Türkiye’deki tüm hastanelerinde kalp krizinde müdahale edildiği gibi beyin krizinde de müdahale edilecek üniteler yapılacak. Alt yapı çalışmalarının sürdüğü projede 24 saat hizmet verecek birimler kuruluyor.
Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Klinik Şefi Uzm. Dr. Fikri Ak çalışmaları hakkında Sağlık Dergisi’ne şunları söyledi: “İntravenöz trombolitik tedavi edecek merkezler ve kateterle emboliyi alabilecek üst merkezler kurulacak. Bu sayede ülkemizdeki inme vakalarına erken müdahale imkanı ile sakatlıkların önüne geçilmeye çalışılacaktır. Sağlık Bakanlığı Eğitim Hastaneleri içerisinde serebral anjiografi çeken ve inme vakalarına intraarteriyel müdahale edebilen Nöroloji Kliniği olarak ilk ve tekiz.
İnme Ölüm Oranları Açısından Kalp Hastalıklarından Sonra İkinci Sırada
Stroke (inme), felç geçiren hastaya yaklaşım tüm dünyada değişti. Ölüm oranları açısından kalp hastalıklarından sonra ikinci sırada ama sakat ve özürlü bırakma açısından dünyada birinci sırada yer alıyor. Beyin damarının tıkanması veya kanaması sonrasında beyindeki fonksiyonların yerine getirilememesinden dolayı kişide fonksiyon kayıpları ortaya çıkar. Konuşma merkezini etkileyen bir durum olduysa hasta konuşamaz oluyor. Anlamayı ilgilendiren bölge zedelendiyse hasta anlayamıyor. Kolu ya da bacağı tutmuyor felç oluyor. Her hangi bir vasküler olaydan dolayı olan bu durum, yüzde 80 oranında beyin damarı tıkanıklığından kaynaklanıyor. Damar içindeki bir emboli beyin damarını tıkıyor. Ondan dolayı kişide fonksiyon kayıpları oluyor. Hasta yatalak oluyor, üreten insan birkaç dakika içerisinde üretemez ve başkalarına bağımlı hale geliyor. Ekonomik olarak ailesine ve topluma bağımlı hale geliyor. Sadece ekonomik olarak bağımlı hale gelmenin yanında kişide ve ailesinde ortaya çıkan psikolojik travmanın boyutu çok daha büyük oluyor ve aileden sağlıklı bir veya iki kişi de hastaya bakmak için ayrıca zaman ayırmak zorunda kalıyor.
Kalp Krizi Biliniyor Beyin Krizi Bilinmiyor
Toplumda kalp krizi bilinci var ve kalp krizi geçirdiğini düşündüğü kişiyi hiç vakit kaybetmeden hastaneye ulaştırmaya çalışırken, felç geçiren hastasını düzelmez veya ölebilir diye evde bekletiyor. Halbuki bunun da bir beyin krizi olduğunu, beyin damarının tıkandığını, bu durumda da yapılabilecek çok şeyin olduğunu bilmiyor. Yürümede zorluk, tek taraflı güçsüzlük, konuşma ve anlama zorluğu, görmede problem gibi aniden oluşan değişikliklerde hiç beklemeden hastanın hastaneye ulaştırılması gerekir. Kalp krizinde toplum bilinci varken, evinde ya da sokakta felç geçirdiğinde, insanlar buna “nüzul vurdu” diyor. Eskiden gelen bu algılamayı yok etmek durumundayız. Felcin kurtuluşu olmadığı, hastanın sakat kaldığı düşünülürdü. Artık yapılacak tedavilerin olduğu bilinmelidir.
Yüzde 80 Oranı Pıhtıdan Kaynaklanıyor, Yüzde 20’si Kanama
Hastanın sakatlığı artıp bakılamaz duruma geldiğinde yani tıkanıklığın üzerinden 3-5 gün geçtikten sonra hastaneye başvuruluyor. Ancak o zaman da geçmiş olsun, yapacak hiçbir şey yok. Kalp damarının tıkanması gibi beyin krizinde de aynı mekanizma var. Beyin kansızlığa çok dayanamaz, beyine atan ya emboli ya da hemarojidir. Yüzde 80 oranı pıhtıdan kaynaklanıyor, yüzde 20’si kanamadır. Yüzde 80 hastanın felcini önlemek için çalışmalar yapılmalıdır. İnme insidansı 55-60 yaş arasında binde 2-3 oranında, 65-74 yaş arasında binde5-9 kişide, 75 yaş ve üzerinde ise binde 14-18 oranında görülüyor. Yaş ilerledikçe pıhtı ve kanamadan felç oranı artıyor. Yüksek tansiyon, diyabet, kalp hastalıkları, sigara, alkol ve yaş. Önlenebilecek bir durum ki bu oranları yüzde 3-5’e indirebilirsiniz.
İlk 3 Saat İçerisinde Pıhtıya Müdahale Edilmeli
Beyin felci konusunda toplum bilinçlendirmelerini sürdürmeliyiz. İlk 3 saat içerisinde pıhtıya müdahale edilmesi sonucunda oluşacak felcin önlenebildiği veya sakatlıkların azaltılabildiği veya kişiyi başkalarına bağımlı olmaktan kurtulabilir duruma getirilebildiği topluma anlatılmalı bunun için mücadele edilmeli. Her nöroloji uzmanının teorik eğitimini aldığı bu tedavinin artık uygulanmasının da yapılabileceği altyapının oluşturulması ve hastaların en kısa zamanda Nöroloji uzmanına ulaştırılmasının sağlanması gerekiyor.
Ankara 112 Servisine Bu Konuda Gerekli Bilgilendirmeyi Yaptık
Pıhtı eritici ilaç verip, yoğun bakımda gözlemlemek önemli. Hasta ilk yarım saatte gelirse başarı oranımız yüksek, 3 saat sonra gelirse başarı oranımız düşüyor. Ekibimiz hazır, hasta geleceği zaman ekip vakaya hemen müdahale ediyor. Ankara 112 servisine bu konuda eğitim verdik. Acil 112’ ye haber verilmesi yeterli olacaktır. Ambulansın hastaya ulaşılması ortalama 4- 7 dakikada.
Pıhtı Erimezse Kateterle Müdahale Ederiz
3 saat içerisinde pıhtıyı eritmeye çalışıyoruz, eğer eritemezsek kasıktan kateterle girerek beyindeki pıhtıya ulaşıp o pıhtıyı kimyasal maddelerle eritir veya mekanik cihazlarla pıhtıyı oradan alırız. Bunu ilk 6 saat içerisinde yapabiliyoruz.
En Çok Beynin En Büyük Arteri Olan Orta Serebral Arter Tıkanıklığı Görülüyor
En çok beynin en büyük arteri olan orta serebral arter tıkanıklığı görülüyor, posterior serebral arter tıkanıklığı ve en az anterior serebral arter tıkanıklığı görülüyor. Beynin 3 ana damarı vardır. Orta serebral arter en çok gördüğümüz tıkanıklık nedenidir. Buna bağlı olarak felç olur. Pıhtının sebebi beyne kan taşıyan arter sistemlerinden kaynaklanıyorsa, beyin damarlarının anjiyosunu yaparak gerekirse stend yerleştirip pıhtıların atmasını engellemeye çalışıyoruz.”

Yorum bırakın

BEYNE HEDEFLENDİRİLMİŞ İLAÇ TAŞIMA SİSTEMİ: TRUVA ATI MODELİ

Hacettepe Üniversitesi Nörolojik Bilimler ve Psikiyatri Enstitüsü ve Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji bölümleri tarafından Fransa ve İspanya ortaklıkları ile yapılan bir çalışmada kan-beyin bariyerini aşan nano teknoloji ürünü “Truva atları” üretildi. Bu yöntem sayesinde tüm nörolojik hastalıkların tedavisinde çığır açan bir uygulama için ön adımlar atılmış oldu.
Nörolojik hastalıklarda kullanılan ilaçların sadece yüzde 1’i kan-beyin bariyerini geçebiliyor. Bu hastalıkların tedavisi için önemli bir problem. Hacettepe’li bilim insanları tarafından, ilaçların kan-beyin bariyerini geçmesine yardımcı olan yeni bir yöntem tariflendi. Hacettepe Üniversitesi Nörolojik Bilimler ve Psikiyatri Enstitüsü’nden Doç. Dr. Yasemin Gürsoy Özdemir, konu ile ilgili Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e şunları söyledi: “Normal şartlarda kandan verilen ilaçların beyin dokusuna kan-beyin bariyeri nedeni ile geçmesi mümkün değil. Bariyer aslında beyni korur ve kanda bulunan her türlü maddenin beyine geçmesine izin vermez. Ancak bu durum ilaçlar açısından problem oluşturuyor. Listelenmiş ilaçlara baktığımızda yüzde 1’inden azı ancak bu bariyeri geçebiliyor. Bu da tedavi amaçlı ilaç kullanımında özellikle beyinle ilgili önemli bir problem oluşturuyor. Bu yüzden 3-4 yıl önce Amerika’da bir kurul toplandı ve acil olarak yeni yöntemlerin geliştirilip beyine etkin şekilde taşınması için araştırma yapılmasını tavsiye eden bir açıklama bu kurul tarafından yapıldı.”
Hedefe Ulaşan İlaçlar
Beyin dokusuna yüzde 1’den daha az oranda ilaç geçişine izin veren kan-beyin bariyeri üzerine yaptıkları çalışma hakkında Doç. Dr. Özdemir, “Sistemik bir ilacın beyin dokusuna geçmesi için kanda belli bir konsantrasyona ulaşması gerekiyor. Bu durum ilaca ait toksik etkilerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Bulunan yöntem sayesinde yaşanan zorluklar minimuma inebilecek. Çünkü ilaç sadece beyin dokusunu hedeflendirildiği için kanda toksik seviyelere ulaşmadan etkin tedavi sağlanabilecek. Beyin dokusuna geçtikten sonra özellikle belli bir hücre çeşidine bağlansın diye ikincil bir hedeflendirme de yapabilirsiniz. Öyle olunca da beyinde sadece etki edeceği yerde etkisini gösterecektir” dedi.
“İskemik İnmede Beyne Hedeflenmiş İlaçlar Nano Kürelere Yüklenebiliyor”
Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasotik Teknoloji bölümünde Prof. Dr. Yılmaz Çapan ve ekibi ile birlikte beyne hedeflendirilmiş nano küreler üzerinde çalıştıklarını belirten Doç. Dr. Özdemir, “Çalışmamızda, özellikle iskemik inmede beyne hedeflenmiş ilaçları nano kürelere yüklenerek taşınması üzerine çalışıyoruz. İspanya ve Fransa’da çalışmaya katılan bilim adamları var. Çalışmalarda beyne hedeflendirilmiş ilaçların kan-beyin bariyerini geçtikleri ve etkin bir şekilde beyin dokusunda koruyucu etkilerinin olduğunu deneysel modellerde Prof. Dr. Turgay Dalkara öncülüğünde gösterdik. Çalışmalarımız bu anlamda devam ediyor” diye konuştu.
Truva Atı ile Kan-Beyin Bariyerini Tanıyor
Fareler üzerinde yapılan çalışmalarda, özel nano partikül sistemi olan kürelerin beyinde kan-beyin bariyerini tanıyıp aslında “Truva atı” denilen sistem ile başarıldığını dile getiren Doç. Dr. Özdemir, “Kan-beyin bariyerinin taşıma sistemlerinin beyin dokusuna geçirdiği bazı maddelere benzer bir yapı oluşturduk. Truva atı gibi kan-beyin bariyerini tanıyıp beyin dokusuna nano küreyi geçirmesini sağlayan bir sistem. Nano küreler Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji bölümü ve, İspanya ile Fransa ortaklığı ile hazırlanıyor. Prof. Dr. Turgay Dalkara, ben ve Doç. Dr. Müge Yemişçi’den oluşan ekibimiz ile iskemi modeli oluşturuyoruz hayvanlarda bu modellerde farklı ilaçların değişik zaman periyotlarında felçli dokuda koruyucu etkilerini inceliyoruz.” diye konuştu.
İskemik İnmeye Truva Atı ile Çözüm Geliyor
“Truva atı” diye adlandırdıkları yöntemin İskemik inmede uygulanabildiğini kaydeden Doç. Dr. Özdemir, şunları söyledi: “İlk etapta etkisi daha önce bilinen bir ilaç olan Kaspaz inhibitörleri ile başladık. Çünkü normalde iskemik inme tedavisinde deneysel modellerde etkinliği bilinen bir inhibitör. Ancak kan veya sistemik yolla verildiğinde beyin dokusuna geçmiyor. Bu yüzden de intraserebro ventriküler yani beyin dokusuna direk enjekte etmek gerekiyor. Halbuki biz burada nano kürelere yükleyip beyin dokusuna hedeflendirdik ve daha önceki koruma miktarıyla karşılaştırdığımızda benzer etkinin oluştuğunu gördük. Bu şekilde sistemik verme olasılığı açılmış oldu. Beyin dokusuna direk enjekte edilmesi riskli bir yöntemdir. Sistemik yolla verildiğinde beyin dokusuna geçmesi için çok iyi bir yöntem ve değişik ilaçlar için de uygulanabilir. Bu yöntem diğer nörolojik hastalıkların tedavisinde başka ilaçlarla da uygulanabilir.”

Yorum bırakın

MİGRENİ OLANLARIN KALBİNE BAKIN!

Migren tedavisinde doktorların dikkatinden kaçan doğumsal kalp anomalilerinden patent foramen ovalenin ( kalp üst odacıkları arasındaki delik) tanısı ile tedavide yeni bir yaklaşım son yıllarda söz konusu olmaya başladı. Konu hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Özel TOBB ETÜ Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr.Mehmet Zülküf Önal, bütün masrafların SGK tarafından karşılandığını ve Mayıs ayından bu yana 50 hastanın 15’ine uygulanan yöntemin migren tedavisine hemen hemen kesin ve kalıcı bir çözüm olduğunu belirtti.
Nöroloji kliniklerine en sık başvuru nedenlerinden birisi olan migrenin tedavisinin olmadığı halk arasında yaygın olarak kabul görmüş bir düşünce olarak gözlenmektedir.
Günümüzde radyolojik görüntüleme yöntemlerindeki gelişmeler ve özellikle MR ve tomografi konusunda teknolojinin kullanımındaki hızlı artış ve yoğun kullanım nörolojik hastalıkların tanı ve tedavisinde oldukça yararlı olmaktadır.
Önceden nöroloji tedavilerinde çok kısıtlı uygulamaların olduğunu ancak artık birçok nörolojik hastalığın tedavisi olduğunu kaydeden Özel TOBB ETÜ Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Zülküf Önal, “Hastalarımıza nasıl diyabet ve hipertansiyon gibi hastalıklar kabul edilip tedaviyi ömürlerini sonuna kadar sürdürüyorlar. Nöroloji hastalarına bunu anlatmalıyız. Hastaya bu ilacı ömrünün sonuna kadar kullanacaksın dediğimizde demoralize oluyor. Tedavisi olmayan hastalık gözüyle bakıyor. Hipertansiyon ve diyabetin de tedavisi yok. Diyet uygulanacak ilaç alınacak, insülin dozu ayarlanacak sonuçta ömür boyu tedavi gerektiriyor. Parkinson, bazı epilepsi türleri, multipl skleroz ve bazı hastalıkların ömür boyu ilaç kullanımını gerektirdiğini biliyoruz. Ancak epilepsi ve migrende belli yaş dönemlerinde ortadan tamamen kaybolma olasılığınıda akılda bulundurmakta yarar var. Sonuç olarak, nörolojik bir çok hastalığın tedavisi yada hastanın yaşam kalitesini optimize eden bir çok seçenek bulunmaktadır. Maalesef bir çok branşta olduğu gibi nöroloji de de genetik kökenli hastalıkların tedavisinde istenilen düzeye henüz ulaşılamamıştır.
Her Doktor Her Branşı Genel Kültür Düzeyinde Bilmeli
“Her hekimin kendi branşında her şeyi çok iyi bilmesi gerektiğine inananlardanım” diyen . Prof. Dr. Önal şunları söyledi: “Aynı zamanda iyi bir doktorunda genel tıp bilgisinin olmasın da yarar var. Yani bir beyin doktoru ortopedi ile ilgili genel kültür düzeyinde bile olsa bilgisinin olması gerekiyor. Oradaki gelişmeleri de takip edip, gerektiğinde kendi branşındaki hastalıklarla ilgili iyi sonuçlar alabilsin.
Migren: Venöz Kandaki Toksik Maddelerin Arteriel Kana Doğrudan Geçişi
Migrenin nedeninin çok belirgin olarak ortaya konulmuş değil, genetik yatkınlık, kişilik özellikleri birçok etken sayılabilir ama mekanizmasını halen çok iyi bildiğimizi söyleyemeyiz. Fakat son yıllarda pratiğe uygulamada fayda sağlayacak yeni bir mekanizma üzerinde duruluyor. Bu da “migrenin venöz kandaki toksik maddelerin arteriel kana doğrudan geçişiyle” yani bilimsel anlamda vücutta her hangi bir şantın varlığı sağdan sola şantın varlığı bir migrenin oluşumuna neden oluyor olabilir. Bu şantı kapadığınız zaman tabii migren bir şekilde de ortadan kalkıyor.
Transkranial Doppler ile Migren Belirlenebiliyor
Transkraniyal doppler ile serebral arterleri akım yönleri ile ilgili olarak renklerle kodlanmış biçimde vizualize etmek mümkündür. Patent foramen ovale tanısında ise, mikro hava kabarcıklarının PFO’den geçerek orta serebral arterde görüntülenmesi temeline dayanır. Hassas bir tanı yöntemdir. Transkraniyal doppler non-invazif, güvenilir, hastaya rahatsızlık vermeyen, iyi tolere edilebilen ve kolay uyum sağlanabilen tanı yöntemidir. Transkraniyal dopplerin hassasiyeti yüzde 68 ile 89 arasında değişmektedir. İnme geçiren hastalarda ise, spesifitesi yüzde 92 ile 100 arasında değişmektedir. Sağlıklı toplumda transkraniyal dopler ile TEE’nin karşılaştırmalı bir çalışmasında, transkraniyal dopplerin hassasiyeti yüzde 85 spesifitesi ise yüzde 83 olarak bulunmuştur. Bununla ilgili bizim son zamanlarda yaptığımız en önemli çalışma Transkranial Doppler uygulaması yani beyin ultrasonu yapıyoruz. Beyin damarlarının bu şekilde görüntülenmesi ülkemizde birkaç merkezde yapılıyor. Bunun yanı sıra hem doppler olarak kullanılanılan hem de yumuşak dokuyu yani beyin dokusunu da gösteren ultrason (B-Mode) kullanılarak kalpteki şantın varlığının yanı sıra beyin anotomisindeki değişiklikleri de tespit edebiliyoruz.
Bubble Test Nasıl Yapılıyor
Hastanın venöz kanı alınıyor. Bu kan alındıktan sonra 9 cc serum fizyolojik ile karıştırıyoruz. 1cc kadar hava ile bu suyu ve kanı ajitasyon ile köpüklü bir su haline getiriyoruz. Bu köpüklü suyu venden verdiğimiz zaman normal koşullarda artere geçmemesi gerekiyor. Akciğerde bunun rezerve olması gerekiyor. Temiz kana geçip yani arteriyer kana geçtiğinde o bubble’ların ekojenitesini biz beyindeki arterlerde takip ediyoruz.
“Patent Foremen Ovale” Toplumun Yüzde 20’sinde Görülüyor
Geçiş var ise bu hastada “Patent Foremen Ovale” dediğimiz doğumsal bir anomali tesbit ediyoruz. Bu anomali fizyolojik sayılabilecek çok zararsız bir anomali, toplumun yüzde 20’sinde görülen bir rahatsızlık. PFO görülen kişilerin hemen hemen yarısında da migreni görüyoruz.
“Patent Foremen Ovale” Vakalarında Migren ve İnmeye Dikkat Edin
Migrenli hastalarda Patent Foramen Ovale sıklığı iki kat fazla görülür. Yüzde 20’nin 10’unda migren onun yüzde 5’inde de inmeyi görüyoruz. Deliği kapadığımızda kişinin migren atakları neredeyse tamamen geçiyor veya bu sebebe bağlı olarak inme gelişme durumu olmuyor. Başka nedenden inme olabilir ancak kalpteki delikten dolayı inme olmuyor. Normal stent takılır gibi kardiyolog tarafından kasıktan girilerek atriumlar arasındaki deliği kapatarak tedavi sağlanmış oluyor.
Auralı Migren Hastalarında ya da MR’ında İskemik Gluetik Odak
Transkraniyal doppler sonografisi ve buble testini auralı migren ise, ağrı öncesinde ışık çakmaları ya da görme alanında bozukluk varsa veya bu tip hastaların MR’larında iskemik gliotik non spesifik odak ya da hiper intens odaklar varsa yapılması gerekir. Bize baş ağrısı ile gelen hastalara derdik ki: “biz bunu migren hastalarında görürüz endişe etmeyin.” Ancak artık bu tip MR sonuçları rapor ediliyorsa, diğer atherosklerotik risk faktörleri yoksa, yüzde 90 oranında kalbinde delik ortaya çıkıyor. Herkese bubble yapmıyoruz. Ama auralı migren hastalarında ya da MR’ında iskemik gluetik odak olanlarda mutlaka yapıyoruz.
Migren Hastalarında Başarı Yüzde 90
Kalbi delik olan migren hastalarında başarı oranı yüzde 90, inme açısından başarı oranı yüzde 100, ağrılar ve ataklar azalıyor. Bazı migren ilaçlarını hastalar tolere edemiyorlar, bir kısmı çok kilo aldırıyor, bir kısmı kilo verdiriyor, bir kısmı tansiyonu düşürüyor. Her ilacın uzun vadede yan etkisi var. İlaç tedavisini sevmiyorlar bu durumda PFO kapatılması radikal çözüm oluyor.
Auralı Migren Nedir?
Migren orta veya ağır şiddette kişinin yaşam kalitesini düşüren bulantı ile beraber olan, kadınlarda üç kat daha sık görülen baş ağrısı tipidir. Tipik migren ağrısı başın tek tarafında, zonklayıcı karakterde 4-72 saat kadar sürebilen beraberinde bulantı, kusma ışık ve sesden rahatsızlık duyma görülen ve fiziksel aktivite ile artan bir ağrı tipidir. Hastaların yaklaşık üçtebirinde aura denilen ağrı öncesi garip kokular, gözde ışık çakmaları ve garip hislerle başlayıp ağrı ile devam eden bir süreç söz konusu olabilir.
Migren atağının muhtemel 4 evresi vardır. Bunla aşağıda özetlenmiştir. Her evrenin herzaman ve her hastada görülmesi gerekmez. Ayrıca her hastada ataklarda farklılık gösterebilir. Aynı hastada da her zaman her evresi görülmeyebilir.
1. Prodrom dönemi ağrıdan saatler veya günler önce başlayabilir.
2. Aura başağrısından hemen önceki dönemdir.
3. Ağrı fazı, atak dönemi olarak kabul edilir.
4. Postdrome ağrı sonrası görülen yakınmalardır.

Yorum bırakın