Archive for category Prof. Dr. Yankı Yazgan

BEYNİN SAĞI SOLU BELLİ OLMAZ

Beynin gizemli dünyasında özellikle sağ ve sol loblar arasındaki bağlantılar uzun yıllardır araştırılmaya devam ediyor. Bu konu üzerine yapılan araştırmalarda sol lobun sözel işlevlerde özelleşmişken, sağ yarım kürenin uzaysal ve emosyonel işlevlerde etkin olduğunu belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan, sağ ve sol lobun farkları, köprü görevi gören “corpus callosum” ve tehlike anlarının çanı olan “amigdala” hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.
Geçmişte yapılan incelemeler hastalık nedeniyle hasarlanan beynin bir yarımküresinde görülen sonuçların, beynin diğer yarımküresinin hasarlanması sonucunda aynı durumun ortaya çıkmadığını gösterince, beynin yarımkürelerinin “ayrı dünyalara” ait olduğu bulundu. Yapılan araştırmalar da beyin yarım kürelerinin özellikle “ihtisaslaştığı” işlevler olduğunu ortaya konduğunu belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan şu bilgileri verdi: “Sol yarımküre özellikle iletişime ilişkin, karmaşık sentaksları çözümleme, yakın sözel bellek, fonetik dile çevirme gibi üst düzey sözel işlevlerde özelleşmişken, sağ yarımküre uzaysal ve emosyonel (duygulanımla ilgili) işlevlerde özelleşmiştir. Burada, emosyonel işlevler cinsellik ve saldırganlık olgularını da içerir. Yani sağ yarımküre, sol yarımküre gibi dille ilgili işlevlerde çok fazla etkili olmasa bile, dille ilgili olmayan pek çok süreçte özellikle görsel ve uzaysal değerlendirme ve ödevlerde etkilidir. Ancak, her iki yarımküreye ait bu görev bölümünün yanı sıra beyne ait diğer bazı özelliklerin de yarımküreler arasında farklı ve eşit olmayan dağılımı görülmektedir. Beyindeki kimyasal iletici maddelerden serotoninin daha çok sağ yarımkürede bulunması, sağ yarımkürenin emosyonel işlevlerle ilişkili olmasının neden olarak görülebilir. Ancak, serotoninin etki gösterme biçiminin, bulunduğu yerlerdeki azalış ve artışının her iki yarımkürenin ortak işlevi olduğu da biliniyor.”
“Hangi Yarımküre Egemense, Ona Uygun Hayat”
Beynin her iki yarımküresinin farklı işlevleri olmasının yanında sağ ve sol beyin yarımkürelerindeki nöron yapılarının da birbirinden oldukça farklı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Yazgan, “NMDA adlı iletici kimyasalı salgılayan reseptörler, sağ yarımküredeki nöronların ucunda yer alırken, sol yarımküredeki nöronların köküne yakın yerdedirler. NMDA öğrenme ve bellek işlevlerinde rol oynar. Sağ ve sol beyin yarımkürelerindeki bilgiyi algılayış ve depolayış tarzları da birbirinden farklıdır. Kişide hangi yarımküre egemense, ona uygun düşünce, duygu ve davranış biçimlerinin o kişinin hayatına egemen olacağı gibi bir düşünce vardır. Ancak kimi kişilerin bir yarımküresinin diğerine göre daha aktif olması, o yarımkürenin uzman olduğu alanlarda daha aktif olmayı getirebilir, ama unutulmaması gereken bir nokta beyindeki aktiflikle bunun yaşantıya yansıması arasında doğrudan bir ilişki olmadığıdır çünkü, yaşantılarımızı belirleyen ya da etkileyen başka pek çok öğe vardır” dedi.
Travma veya Tümörlerden Dolayı Beyin Lobları Hasar Gördüğünde Durum Ne Oluyor?
Sol beyin yarımküresi hasarlanan kişilerde şiddetli konuşma bozuklukları gözlemlendiğini dile getiren Prof. Dr. Yazgan, bu durumun sağ beyin yarımküresi hasarlanan hastalar için geçerli olmadığını kaydetti. Sağ tarafı hasarlanan hastaların çizim yapmakta, renkli küplerle şekil ve cisimler oluşturmakta zorlandıklarını, yüzleri ayırt edemediklerine dikkat çeken Prof. Dr. Yazgan, “Bu sorunlar ise sol yarımküresi hasarlanan hastalarda daha az ciddi bir biçimde mevcuttur. 1960’larda yapılan iki önemli çalışmada, beynin iki yarımküresini bağlayan “corpus callosum” cerrahi bir işlem ile kesilerek, iki yarımküre arasındaki iletişim ortadan kaldırılmıştır. Bu kişiler, sağ elle (sol yarım kürenin kontrol alanı) verilen bir cismi kolaylıkla adlandırabiliyorlarken, sol elle (sağ yarım kürenin kontrol alanı) verilen bir cismi ne adlandırabiliyor, ne de tarif edebiliyorlardı. Kişi sol eliyle tuttuğu cismi, kendisine gösterilen diğer resimlerden ayırt edebiliyordu ama bunu sözle ifade edemiyordu. Yine de, her iki yarımkürenin birbiriyle ilişkisi koparılmış durumdaki bu kişiler, dış dünyada normal bir yaşantı sürebiliyorlar, her iki yarımküre de algılama, düşünme ve yönetme işlevlerini birbiriyle temas olan temasları kopmuş olsa bile yürütebiliyorlardı” şeklinde konuştu.
Tehlike Çanlarını Amigdala Çaldırır
Amigdala korku uyandıran tehlikeli durumlarda en çok çalışan beyin bölgesi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Yazgan sözlerini şöyle sürdürdü: “Yani tehlike çanlarını amigdala çaldırır. Ventromedial prefrontal alan amigdaladan gelen “saldır, yok et” sinyalini süzerek, bu sinyallerin doğuracağı refleksleri frenlemekle görevlidir. Eğer ventromedial prefrontal alan amigdaladan gelen saldır sinyalinin doğurduğu refleksi durduramazsa, saldırı gerçekleşir. Ancak ventromedial prefrontal alan kendimize ve yakınlarımıza ilişkin kararları verirken aktifleşir. Yani kendimizle ilgili durumlarda kaygı ve korkunun etkileri ile rasyonel kararlar almamızı zorlaştırır. Bu alanın en önemli özelliklerinden biri kendimizi kontrol becerimizle paralel olarak değişebilme potansiyeli taşımasıdır. Yani, eğitim, kültür ya da görgü ile kendimizi kontrol becerimizi geliştirerek bu alanı da eğitebiliriz. Fakat, geniş kitlelere bir kişiyi ya da kurumu kitlelerin temel değerlerine kastedenler olarak gösterdiğimiz zaman, ventromedial prefrontal alan kontrol görevini yapamaz ve amigdaladan gelen saldır sinyalini durduramaz, böylece kendisi gibi olmayan “öteki”nin düşman olduğuna ikna olur. Ve bunun etkileri de pek kolay tersine çevrilemez.”

Yorum bırakın

ŞİZOFRENİNİN “PARMAK İZİ”

Şizofreninin oluşumuna dair yapılan araştırmalarda parmak izinden, ikizlere uzanan çalışmalar hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan, “Kişilerin parmak izlerini incelersek, beyin gelişimini bozmuş “olay”ın izini bulmamız mümkün hale geliyor” dedi. .

Şizofreniyi araştıran bilim adamları parmak izi farklılıklarının beyin gelişimini etkileyen unsurlar hakkında ipucu verdiğini düşünüyor. Parmak ucundaki deri kişiye özgü karakteristiklerine gebeliğin üçüncü ayı ile altıncı ayı arasında ulaşıyor. Bir daha da değişmiyor. Aynı dönem beyin gelişmesi açısından da çok önemlidir. Sinir hücrelerinin beyin bağ dokusu içinde yayılıp yerleşmeleri, parmak izlerinin gelişip, değişmezlik kazanmasıyla eşzamanlı olduğunu belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan, “Bu eşzamanlılığın önemi şudur: Eğer doğum öncesi dönemde beyin yapısını bozabilecek bir olay olmuşsa, bunun hücresel gelişimin en yoğun olduğu 3.-6. ay döneme rastlaması büyük olasılık. Öyleyse kişilerin parmak izlerini incelersek, beyin gelişimini bozmuş “olay”ın izini bulmamız mümkün hale geliyor. Birçok araştırmacı şizofrenideki beyin yapısı değişikliklerinin anne karnındaki 3.-6. ayda olduğunu öne sürüyor. Buna göre bu dönemde gelişen diğer dokularda da bir değişiklik olması beklenir. Buna göre, eğer şizofrenide görülen beyin yapısı değişikliği, doğumdan önceki dönemde olduysa, parmak izindeki kıvrımların sayısında da bir anormallik olsa gerekir. Ancak, anormal parmak izi diye bir şey yok. Bu yüzden, parmak izine bakarak şizofreniyi araştırma projesi bir süre tarihe karışıyor” dedi.
İkizler ve Şizofreni Şifresi
“Hepimiz hayata belli bir genetik şifre ile geliyoruz” diyen Prof. Dr. Yazgan sözlerini şöyle sürdürdü: “O genetik şifrenin belirlediği sınırlardan ne kadar uzaklaşıldığını belirlemenin de şizofreni gibi beyinde gelişen bir hastalığı tanımlamak için bir yol olduğu varsayılıyor. Buna göre, bu genetik şifreden ne kadar farklılaşıldığına bakmak ancak aynı genetik şifreyi taşıyan biri ise karşılaştırılınca mümkün oluyor. Aynı genetik şifreyi taşıyan tek yumurta ikizleridir. İkizler hayata aynı noktadan başlıyor ama anne karnına düştükten sonra olan bitenler, başlarından geçenler ikisinin birden değil de birisinin hasta oluşunda rol oynuyor. Bu ikizlerde bulunabilecek yapısal farklar o hastalığın gelişimi hakkında bize bilgi veriyor. Bu sadece şizofren için değil, hemen her özelliğin genetik ve epigenetik yönünü anlamak için önemlidir. Şizofrenisi olan bir kişinin tıpatıp ikizinde “hiç bir şey” olmaması olasılığı düşüktür. Aynı genetik yapı farklı hayat tarzları içerisinde farkı şekillerde ortaya çıkabiliyor. Diyelim ki, ikizlerden birisinde şizofreni var. Diğerinde ise, bariz bir ruhsal hastalık yok, ama okuma güçlüğü, dile ilişkin çeşitli zorluklar var. Her bir ikiz eşinde görülen ruhsal durum, aynı genetik şifrenin farklı çözülmesi sonucu oluşmuş problemler olabilir. O zaman birinci ikizde olmayıp, ikinci ikizde olan bir şeyin peşine düşüp, belli bir genetik şifrenin nasıl olup da şizofreniye dönüşmediği, ikinci ikizi ne ve nasıl koruyor, o anlaşılabilir.”
“Epigenetik, Beyinde Gelişen Bir Hastalığın Gelişimine İlişkin İpuçları Veriyor”
Genetik şifrenin hangi bölümlerinin ve ne şekilde çözüleceğini belirleyen sonraki olayların genetik yapı üzerine etkisini ele alan “Epigenetik” hakkında Prof. Dr. Yazgan, şu bilgileri verdi: “Bu etkiler anne karnında maruz kaldığımız dış etkiler örneğin, annenin sigara ya da alkol içmesi ile başlayıp, tuvalet terbiyemize ve geçirdiğimiz hastalıklara kadar uzatılabilecek bir “çevresel etkenler” zinciridir ve “türlü çeşitliliğimizden” sorumludur. Bu şekilde, baştaki genetik şifrenin biçtiği ana çizgilerden ne kadar uzaklaşıldığına bakılarak, özellikle beyinde gelişen bir hastalığın gelişimine ilişkin ipuçları elde edilebilir.”

Yorum bırakın

EMPATİ KAYNAĞI AYNA NÖRONLAR

İnsanların gün geçtikçe tahammül sınırlarının azaldığı ve sürekli agresif bir tablo sergilediği dikkat çekiyor. Empati kurmanın beynimizdeki ayna nöronlar tarafından sağlandığını belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan, “Acı çeken birisini görmek ile bizzat acı çekmek beynimizde aynı bölgeleri aktifleştiriyor. Aktifleşen bu bölgelerde bulunan beyin hücreleri de ayna nöronlardır” dedi.
Son yıllarda şiddet olaylarının empati eksikliğinden kaynaklandığı dile getiriliyor. Peki biz ne kadar empati kurabiliyoruz? Empatinin kaynağı nedir, gibi sorularla karşılaşıyoruz. Beynimizin bir özelliği karşımızdakinin bir hareketinden çıkartabileceğimiz anlamları bize sunan Ayna Nöronlar, bir hareketten çıkartabileceğimiz anlamları, beynimizde aynı hareketi canlandırarak bulmamızı sağlıyor. Konu hakkında Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan, Sağlık Dergisi’ne ayna nöronlar hakkında bilgi verdi. Ayna nöronların bir eyleme bakarak ya da o eylemi yaptığımızı hayal ederek, eylemi yapmış kadar olduğumuzu sağladığını belirten Prof. Dr. Yankı Yazgan, “Bir eylemi gördüğümüz zaman, beynimizde belli alanlarda, örneğin hareket eden bölgeler görünce canlanan hücrelerle dolu olan superior temporal sulcus’da bir aktivite artışı olur. İzlediğimiz bu eylemi biz yaptığımız zaman veya yapmayı hayal ettiğimiz zaman da beyinde en faal olan alanlar başka birisini seyrederken aktifleşen, hareketlerin planlandığı ve yürütüldüğü bölgeler oluyor. Yani kendimiz eylemi yaparken aktifleşen beyin bölgesi ile o eylemi izlerken aktifleşen beyin bölgesi aynıdır. Aktifleşen bu bölgelerdeki, taklit etmemizi sağlayan beyin hücreleri ayna nöronlardır” dedi.
“Acı Çeken Birisini Görmek İle Bizzat Acı Çekmek Beynimizde Aynı Bölgeleri Aktifleştiriyor”
Ayna nöronlar dünyada kendimizden başkalarının olduğunu fark etmemizi sağlayan beyin mekanizması olduğunu dile getiren Prof. Dr. Yazgan, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e şu bilgileri verdi: “Ayna nöronlar insan ilişkilerine bakış açımızı belirler. Empati başkalarının varlığını fark etmenin ve önemsemenin göstergesidir. Empati, insanın kendisiyle sınırlı olmayan bir dünya hayalinin tek psikolojik aracıdır. Mesela, karşınızda esnediğimi hayal edin. En az yüzde 50’niz için bu ‘karşısında esneyen adam’ imgesi bile esnetmeye yeter. Empatisi düşükler, karşısındaki esnediğinde daha az esniyor. Karşısındaki güldüğünde gülüşe pek katılmıyor. Karşımızdakini taklit etme arzumuz ölçüsünde, onu düşünmemiz, onun için dertlenmemiz artıyor. Ayrıca, acı çeken birisini görmek ile bizzat acı çekmek beynimizde aynı bölgeleri aktifleştiriyor. Aktifleşen bu bölgelerde bulunan beyin hücreleri de ayna nöronlardır.”
“Empatisi Olmayan ya da Çok Kısıtlı Olan Kişinin Amacı Kendisi İçin Uygun Olanı Yapmaktır”
Empatinin, bir iyilik aracı olduğu gibi, kötülük etmek için de ‘işe yarayacak’ bir işlev olabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Yazgan, “Karşınızdakini en acıtıcı sözleri seçip söylerken empati becerinizden yararlanırsınız. Acıtıcı, incitici olmasını amaçladığınız sözlerin acı verdiğini görüp hissettiğinizde, nasıl davranırsınız? Pişman ya da memnun olmanız, empatinizin doğal sonucu olabilir. Davranışlarının başkaları üzerindeki sonuçlarını umursamadığı, önemsemediği için ‘kötü’, düşüncesizlik genellikle başkalarını rahatsız edici ya da incitici sonuçlar doğurur, diyebiliriz bir sonuç ortaya çıkar. Empatisi olmayanların hep kötü davranacağı ya da iyi davrananların empatik olacağı genel inancına biraz ters düşme pahasına, ‘karşısındakini umursama’, ‘yaptıklarının başkalarını nasıl etkilediğini önemseme’ gibi davranışların bazen iyi, bazen kötü, niyete bağlı veya bağımsız olarak doğurabileceğini kabul edebiliriz. İyi ya da kötü sonuçların, bazen öyle amaçlandığı için, bazen de amaca uygun hareket edilemediği için ‘sehven’ ortaya çıktığını görürüz. Oysa empatisi olmayan ya da çok kısıtlı olan kişinin amacı kendisi için uygun olanı yapmaktır. Bu süreçte iyi ve kötü sonuçlar rastgele ortaya çıkabilir. Empatik olmayanın karşısına hangi noktada çıktığınıza, işine ne kadar yaradığınıza bağlı olarak başınıza gelecek durum belirlenir. Bazı insanlarda bulunan başkalarına duyulan empati zayıflığı doğuştan gelen bir özellik değildir. Bazı insanlar zaten az olan empatilerini geliştirecek biçimde yetiştirilmediklerinde iyice bunu kaybedip, acımasız olabiliyorlar. Empati yoksunluğu psikopat kişilerde görülen biz özelliktir. Sizin,benim dehşete kapılacağımız bir eylemi ‘ne var bunda’ diyerek yapabiliyorlar. Psikopatik yapıda olan insanların başkalarına zarar verici eylemlerde bulunmayı kendilerinde hak görüyorlar” şeklinde konuştu.

Yorum bırakın