Archive for category Psikiyatri

ŞİZOFRENİNİN “PARMAK İZİ”

Şizofreninin oluşumuna dair yapılan araştırmalarda parmak izinden, ikizlere uzanan çalışmalar hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan, “Kişilerin parmak izlerini incelersek, beyin gelişimini bozmuş “olay”ın izini bulmamız mümkün hale geliyor” dedi. .

Şizofreniyi araştıran bilim adamları parmak izi farklılıklarının beyin gelişimini etkileyen unsurlar hakkında ipucu verdiğini düşünüyor. Parmak ucundaki deri kişiye özgü karakteristiklerine gebeliğin üçüncü ayı ile altıncı ayı arasında ulaşıyor. Bir daha da değişmiyor. Aynı dönem beyin gelişmesi açısından da çok önemlidir. Sinir hücrelerinin beyin bağ dokusu içinde yayılıp yerleşmeleri, parmak izlerinin gelişip, değişmezlik kazanmasıyla eşzamanlı olduğunu belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan, “Bu eşzamanlılığın önemi şudur: Eğer doğum öncesi dönemde beyin yapısını bozabilecek bir olay olmuşsa, bunun hücresel gelişimin en yoğun olduğu 3.-6. ay döneme rastlaması büyük olasılık. Öyleyse kişilerin parmak izlerini incelersek, beyin gelişimini bozmuş “olay”ın izini bulmamız mümkün hale geliyor. Birçok araştırmacı şizofrenideki beyin yapısı değişikliklerinin anne karnındaki 3.-6. ayda olduğunu öne sürüyor. Buna göre bu dönemde gelişen diğer dokularda da bir değişiklik olması beklenir. Buna göre, eğer şizofrenide görülen beyin yapısı değişikliği, doğumdan önceki dönemde olduysa, parmak izindeki kıvrımların sayısında da bir anormallik olsa gerekir. Ancak, anormal parmak izi diye bir şey yok. Bu yüzden, parmak izine bakarak şizofreniyi araştırma projesi bir süre tarihe karışıyor” dedi.
İkizler ve Şizofreni Şifresi
“Hepimiz hayata belli bir genetik şifre ile geliyoruz” diyen Prof. Dr. Yazgan sözlerini şöyle sürdürdü: “O genetik şifrenin belirlediği sınırlardan ne kadar uzaklaşıldığını belirlemenin de şizofreni gibi beyinde gelişen bir hastalığı tanımlamak için bir yol olduğu varsayılıyor. Buna göre, bu genetik şifreden ne kadar farklılaşıldığına bakmak ancak aynı genetik şifreyi taşıyan biri ise karşılaştırılınca mümkün oluyor. Aynı genetik şifreyi taşıyan tek yumurta ikizleridir. İkizler hayata aynı noktadan başlıyor ama anne karnına düştükten sonra olan bitenler, başlarından geçenler ikisinin birden değil de birisinin hasta oluşunda rol oynuyor. Bu ikizlerde bulunabilecek yapısal farklar o hastalığın gelişimi hakkında bize bilgi veriyor. Bu sadece şizofren için değil, hemen her özelliğin genetik ve epigenetik yönünü anlamak için önemlidir. Şizofrenisi olan bir kişinin tıpatıp ikizinde “hiç bir şey” olmaması olasılığı düşüktür. Aynı genetik yapı farklı hayat tarzları içerisinde farkı şekillerde ortaya çıkabiliyor. Diyelim ki, ikizlerden birisinde şizofreni var. Diğerinde ise, bariz bir ruhsal hastalık yok, ama okuma güçlüğü, dile ilişkin çeşitli zorluklar var. Her bir ikiz eşinde görülen ruhsal durum, aynı genetik şifrenin farklı çözülmesi sonucu oluşmuş problemler olabilir. O zaman birinci ikizde olmayıp, ikinci ikizde olan bir şeyin peşine düşüp, belli bir genetik şifrenin nasıl olup da şizofreniye dönüşmediği, ikinci ikizi ne ve nasıl koruyor, o anlaşılabilir.”
“Epigenetik, Beyinde Gelişen Bir Hastalığın Gelişimine İlişkin İpuçları Veriyor”
Genetik şifrenin hangi bölümlerinin ve ne şekilde çözüleceğini belirleyen sonraki olayların genetik yapı üzerine etkisini ele alan “Epigenetik” hakkında Prof. Dr. Yazgan, şu bilgileri verdi: “Bu etkiler anne karnında maruz kaldığımız dış etkiler örneğin, annenin sigara ya da alkol içmesi ile başlayıp, tuvalet terbiyemize ve geçirdiğimiz hastalıklara kadar uzatılabilecek bir “çevresel etkenler” zinciridir ve “türlü çeşitliliğimizden” sorumludur. Bu şekilde, baştaki genetik şifrenin biçtiği ana çizgilerden ne kadar uzaklaşıldığına bakılarak, özellikle beyinde gelişen bir hastalığın gelişimine ilişkin ipuçları elde edilebilir.”

Yorum bırakın

“HASTALARIMIZ İSTİSMAR EDİLİYOR”

47. Ulusal Psikiyatri Kongresi’nde düzenlenen basın toplantısında konuşan Türkiye Psikiyatri Derneği Bilimsel Toplantılar Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mine Özmen, yaşam koçluğu, NLP gibi uygulamaların “terapi” olmadığını vurgulayarak, “Psikoterapi ile fizyoterapiyi karıştırmakta ve psikoterapinin boyun fıtığı, felç, özürlülük gibi durumlarda yapıldığını düşünülmektedir. Halkımızın bilgi eksikliğine ülkemizde denetimlerin de yetersiz olması eklenince ucube tedaviler, şarlatanlık diyebileceğimiz uygulamalar, ciddi sınır ihlalleri ve etik sorunlar ortaya çıkıyor, hastalarımız istismar ediliyor” dedi.
26-30 Ekim tarihinde düzenlenen 47. Ulusal Psikiyatri Kongresi, Maritim Pine Beach Resort, Belek Antalya’da yapıldı Konusu “21. Yüzyılda Psikoterapi” olan kongrede, 4 gün boyunca psikiyatri alanında yurt içi ve yurt dışından katılan uzmanlar ile birlikte bilimsel toplantı ve tartışmalar yer aldı. Düzenlenen basın toplantısında konuşan Türkiye Psikiyatri Derneği Bilimsel Toplantılar Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mine Özmen, psikiyatrik tedavinin bir bütün olduğunu belirterek, kişinin hem biyolojik hem de psikososyal gereksinimlerine göre ayarlanması gerektiğini söyledi. Özmen, yaşam koçluğu, NLP gibi uygulamaların terapi olmadığını kaydetti.
“Psikoterapi Bilinmiyor”
Türk halkının psikoterapi konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığını da vurgulayan Özmen, yapılan bir anket çalışmasına katılanların çoğunun psikoterapiyi derdini anlatarak rahatlama ve fikir danışma olarak gördüğünü vurguladı. Özmen, şöyle konuştu: “Psikoterapi ya da halk arasındaki tanımı ile “konuşma tedavisi”, düşünce, duygu ve davranışları konuşma, ilişki kurma yolları ile etkileyerek değiştirme ve iyileştirme demektir. İstanbul Üniversitesinde, tıp fakültelerinde yaptığımız bir anket çalışmasında katılımcıların önemli bir kısmının psikoterapiyi derdini anlatarak rahatlama ve fikir danışma olarak gördüğü saptanmıştır. Üçte ikisi psikoterapinin hangi durumlarda yapıldığını bilmemekte, önemli bir kısmı, özellikle eğitim düzeyi düşük olanlar psikoterapi ile fizyoterapiyi karıştırmakta ve psikoterapinin boyun fıtığı, felç, özürlülük gibi durumlarda yapıldığını düşünmektedir. Katılımcıların çoğu devlet kurumlarından psikoterapi alabileceğini düşünmesine karşın, psikoterapi uygulananların yaklaşık yarısı özel bir kurumdan bu hizmeti aldığını belirtmektedir. Halkımızın bilgi eksikliğine ülkemizde denetimlerin de yetersiz olması eklenince ucube tedaviler, şarlatanlık diyebileceğimiz uygulamalar, ciddi sınır ihlalleri ve etik sorunlar ortaya çıkıyor; hastalarımız istismar ediliyor”
“Kadınlar Yaşamın Her Alanında Şiddete Maruz Kalıyor”
TPD Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ayşe Devrim Başterzi, kadın ruh sağlığını etkileyen en temel iki sosyal faktörün, şiddete maruz kalma ve yoksulluk olduğunu bildirdi. Günümüzde bütün kadınlar geleneksel kavramların da etkisiyle fiziksel, cinsel, ekonomik, psikolojik şiddete maruz kalmakta olduğunu vurgulayan Başterzi şunları söyledi: ”Kadınların ne yapması, nasıl davranması, ne kadar eğitim alacağı, parasını nasıl harcayacağı, nasıl giyineceği, hatta kimle evleneceği gibi temel seçimleri kural koyucu, yasa koyucu erkekler tarafından belirlenmektedir. Kadınların eğitilmemeleri, emekleri karşılığında ücret almamaları ve erkeklerden daha düşük ücret almaları, daha düşük sosyal konumda yer almaları şiddete uğramalarını arttırmaktadır. Ülkemizde kadınlar yaşamın her alanında şiddete maruz kalmaktadır. Ama kadınlar hala en çok, en yakınlarındaki, en sevdikleri kişilerce ev içi şiddete maruz bırakılmaktadırlar.”
“Kadın Cinayetlerini Önceden Kestirmek Mümkün”
Kadın cinayetlerini önceden kestirmenin mümkün olduğunu da söyleyen Başterzi, kurbanların öldürülmeden önceki yıl eşleri tarafından yoğun şekilde şiddete maruz bırakıldıklarını dile getirdi. Kadın cinayetlerinin her geçen yıl arttığını belirten Başterzi, resmi olmayan rakamlara göre bu yıl sadece Haziran ayında 20 ilde 24 kadının öldürüldüğünü ileri sürdü.
“Her Üç Kadından Biri Fiziksel Şiddet Görüyor”
Başterzi, Türkiye’de 2007 yılında Ayşe Gül Altınay ve Yeşim Arat tarafından yapılan “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet” başlıklı geniş ölçekli araştırmadan elde edilen sonuçları şöyle açıkladı: “Her üç kadından biri fiziksel şiddet görmektedir. Hayatı boyunca eşinden en az bir kez fiziksel şiddet görmüş kadınların oranı Türkiye genelinde yüzde 39’dur. Boşanmış ve ayrılmış kadınların yüzde 78’i fiziksel şiddete maruz kalmaktadır. Eğitim düzeyi arttıkça fiziksel şiddet gördüğünü söyleyen kadınların oranı azalmaktadır. Okuma yazma bilmeyen kadınlar arasında en az bir kez fiziksel şiddete maruz kaldığını söyleyenlerin oranı yüzde 43 iken, yüksek öğrenim görmüş kadınlar arasında bu oran yüzde 12’dir. Hem kadının hem de eşinin eğitim düzeyi azaldıkça aile içi şiddet artmaktadır. Ailenin sosyoekonomik düzeyi yükseldikçe ev içi şiddet azalmaktadır.”

Yorum bırakın

RUH VE SİNİR HASTALIKLARI HASTANELERİ KAPANACAK

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Rixos Grand Ankara Oteli’nde gerçekleştirilen “Toplum Temelli Ulusal Ruh Sağlığı Eylem Planı”nın açıklandığı basın toplantısına katıldı. Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri açıldığını belirten Bakan Akdağ, “Akıl Hastaneleri tarih oluyor.” dedi. Akdağ, sağlık alanında yetişmiş eleman sıkıntısının burada da ön plana çıktığını belirterek, şunları söyledi: “AB ülkeleri ile Türkiye’deki uzman sayısı karşılaştırıldığında, hepsinde son derece alt sıralardayız. Bunun sebebi, Türkiye’de doktor sayısının toplamda az olmasıdır.”

Sağlık Bakanlığı, ruh sağlığı tedavi hizmetlerinde devrim niteliğinde yenilikler için harekete geçti. Bakan Recep Akdağ tarafından açıklanan ‘Toplum Temelli Ulusal Ruh Sağlığı Eylem Planı’yla ağır seviyedeki ruh hastaları artık aylarca hastanelerde tutulmayacak. Bu hastaların takip ve tedavileri, kısa süreli yatışların ardından ruh sağlığı merkezlerinde yapılacak.
Bakan Akdağ, hayata geçirecekleri eylem planıyla, hastanın evine en yakın yerde hizmet alabilmesinin hedeflendiğini söyledi. Akdağ, “Eğer, kısa süreli bir yatış gerekiyorsa, o ildeki bir psikiyatri kliniğinde, yataklı bir kurumda kısa süreli yatışı sağlanacak. Bundan sonra “Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri” diye isimlendirilen bir merkezde takip edilecek.” diye konuştu.

“Her İlimize Psikiyatri Uzmanı Atamış Durumdayız”
2002 yılından sonra sağlık alanında önemli bir dönüşüm yaşandığını söyleyen Akdağ, ruh sağlığı alanında da mevcut hastanelerin fiziksel şartlarının olabildiğince düzeltilmesi ile başlandığını söyledi. Türkiye’deki yapılandırma hakkında bilgi veren Akdağ, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ülkemizde 8 ruh sağlığı hastanesi inşa edilmişti. Bölgesel hizmet veren hastanelerdi bunlar. Bir anlamda Siirt’teki, Bitlis’teki hasta Elazığ ya da Adana’ya, bazen İstanbul’a gitmek zorunda kalıyordu. Şu anda her ilimize psikiyatri uzmanı atamış durumdayız. Psikiyatri bozukluğu olan kişiler, bazı özel durumlar haricinde bir ilden bile gitmiyorlar. Çocuklarımız için bunu henüz sağlayabilmiş değiliz. Bunun için de üzülüyoruz. Çünkü, çocuk psikiyatrisi uzman sayımız henüz yetersiz. Bu alanda da eğitim kontenjanlarını artırdık. Çok yakın bir zamanda bu uzman arkadaşlarımız da her ilde görev yapacak. “

Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri Açılıyor
Bakan Akdağ, Ulusal Ruh Sağlığı Eylem Planı’nı hakkında şunları söyledi: “Hizmetlerin odağında hastanın ve ailesinin ihtiyaçları var. Bunun altını çizmek isterim. Örneğin, ağır ruhsal sorunu olan bir vatandaşımıza nasıl hizmet vereceğiz? Bu hizmet, modelinde, hedefimiz hastanın evine en yakın yerde hizmet alabilmesidir. Eğer, kısa süreli bir yatış gerekiyorsa, o ildeki bir psikiyatri kliniğinde, yataklı bir kurumda kısa süreli yatışı sağlanacak. Bundan sonra, Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezlerinde takip edilecek. Saldırganlık gibi ağır durumlar gösterebilen akıl sağılı problemi yaşayan kişi hastaneye müracaat edecek, hastanede kişinin acil tedavisi yapılacak, yatış gerekliliği halinde yatışı yapılacak. Hastanın yatış durumu gerektirecek sorunu ortadan kalkması halinde hasta Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri gözetimine girecek.”

29 Ruh Sağlığı Merkezi Var
Yaklaşık her 200-300 bin nüfus için bir Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezi’nin oluşturulacağını anlatan Akdağ, bu merkezlerin her ilde açılmaya başlandığını dile getirerek, şunları kaydetti: “İlgili merkezlerin şu anda sayısı 29. Bu sayıyı artıracağız. İlk etapta, 236 Toplum Temelli Ruh Sağılı Merkezi düşünüyoruz. Bu merkezlerde, psikiyatri uzmanı, sosyolog, sosyal çalışmacı, uzman hemşirelerin çalıştığı alanlar olacak. Merkezlerde, hastaların rehabilitasyonlarına katkı sağlamak için uğraş terapistleri olacak. Mevcut merkezlerde bunlar şu anda var. Hatta buna rağmen hastamız, bu merkeze günübirlik olarak gidip evine dönemiyorsa, hastanın gelmeme durumu varsa, hizmete ulaşamıyorsa hizmeti hastanın ayağına götürerek, evinde mobil hizmet ekibiyle de acil tedavisi yapılacak. Yani, bu toplum temelli, hasta odaklı, kapsamlı ve entegre bir hizmet modeli olacak. Bu hizmet modeli, süreç içerisinde aile hekimlerimizle de irtibatlandırılacak.”

“Akıl Hastaneleri Tarih Oluyor”
Bir gazetecinin “Akıl hastaneleri kapanıyor mu?” sorusu üzerine Akdağ, “Hastaların, evlerinden uzak hastanelerde aylarca yattığı akıl hastaneleri tarih oluyor” dedi. Akdağ, şöyle devam etti: “Bunun en önemli sebebi de şu; en mükemmel akıl hastanesinde de yatsanız, oradaki personeli en mükemmel şekilde de geliştirseniz, bu uzun süreli yatışların olduğu hastanelerde bir müddet sonra personelin davranış biçimi değişiyor. Hastaya karşı davranış biçimi farklılaşıyor. Dolayısıyla böyle farklı hastaneler yapmıyoruz, bunları süreç içinde ortadan kaldıracağız.”
Programın hazırlanmasında katkı sağlayan Prof. Dr. Medaim Yanık da aynı soruya “Dünyada bu konudaki eski model, hastaların büyük hastanelerde kalmasına, ikinci model hastanelerin tamamen kapatıldığı toplum temelli modelin yüzde yüz uyguladığı ve üçüncü olarak da denge modeliydi. Eylem Planı’nda denge modeli benimsenmiştir. Büyük akıl hastanelerin küçültülmesi ve büyük hastanelerin inşa edilmemesi, devlet hastanelerinin bünyesinde psikiyatri kliniklerinin oluşturulması ve Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri’nin oluşturulması mantığına dayanıyor” dedi.

Şiddet Gören Kadın ve Çocuklara Merkez
Eylem Planı’nda aktivitelerin kısa, orta ve uzun vadeli olarak planlandığını belirten Akdağ, kısa vadede, Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezlerini açtıklarını dile getirdi. Akdağ, ayrıca, şiddet gören kadın ve çocukların da hizmet alabilecekleri merkezleri açacaklarını söyledi. Akdağ, herhangi bir şekilde gerek fiziksel gerek ruhsal gerekse cinsel şiddete maruz kalmış kadın ve çocukların korunması için açılacak bu merkezlerin çok özel olduğuna işaret etti. Bunların ilkinin Ankara’da “Çocuk Koruma Merkezi” olarak açtıklarını, ikincisinin yine Ankara’da “Kadın Koruma Merkezi” olarak açacaklarını anlatan Akdağ, ”Bu merkezler gerçekten son derece örnektir. Özellikle çocuklar için açtığımız merkez, şu anda mükemmel hizmet veriyor” dedi.

“Ruh Sağlığı Alanına Ayrılan Yatak Kapasitesi Artacak”
Akdağ, Ankara’daki bu modelleri tüm ülkeye süreç içinde yaygınlaştıracaklarını ifade etti. Ayrıca, çocukların da ruh sağlığını geliştirmeye yönelik programları da yine aile hekimleri ile birlikte hayata geçirdiklerini dile getiren Akdağ, bu arada yeni hastaneler inşa edeceklerini, bu hastanelerde ruh sağlığı alanına ayrılan yatak kapasitesini artıracaklarını söyledi.

“Adli Psikiyatri İçin Özel Hastaneler Yapıyoruz”
“Adli psikiyatri için özel hastaneler yapıyoruz” diyen Akdağ, şöyle devam etti: “Biliyorsunuz, suç işlemiş bazı kişilerin hapishanede değil, adli psikiyatri kliniklerinde yatırılması gerekiyor. Bunun için, bu hastalara ait özel hastaneler yapıyoruz. Burada bir mesele var. Biraz, Sağlık Bakanlığının alanının azıcık dışına çıkan bir mesele. Bunu da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız Fatma Şahin’le görüştük. Bu hastaların bir kısmının, evinde konaklayabileceği yakınları yok. Türkiye’de aile yapısı kuvvetli olduğu için, böylesine açıkta kalmış hasta sayısı az ama, yine de bunları da Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri’nde takip ederken, mutlaka çocuklara yaptığımız “Sevgi Evleri” gibi özel evler inşa ederek, buralarda barındırmak durumundayız. Değerli Bakanımız Fatma Şahin’i de bu konunun takipçisi olarak düşünüyoruz. Kendileriyle de bu hususta görüştük, çok da makul çerçevede belli bir aşama kaydedeceğimizi görüyorum” dedi.

YÖK Yönetimiyle Sağlık İnsan Gücü Sayısının Artırılması Kontenjanlar Artırılmaya Başlandı
Sağlık alanında yetişmiş eleman sıkıntısının burada da ön plana çıktığını belirten Akdağ, şunları kaydetti: “Hükümetlerimizin ilk 7 senesinde bu hususta YÖK yönetimiyle hiç mesafe katedemediğimizi hatırlatmak isterim. Ama son yıllarda YÖK yönetimi de bu meselenin önemini anlamış durumda, yaptığımız görüşmeler ve sağlık insan gücü sayısının artırılması için fakültelerimizde kontenjanlar artırılmaya başlandı. Bunun, bir zaman gerektirdiğini hepimiz biliyoruz. Sadece psikiyatri alanında yetişmiş insan eksiğimiz yok. AB ülkeleri ile Türkiye’deki uzman sayısı karşılaştırıldığında, hepsinde son derece alt sıralardayız. Bunun sebebi, Türkiye’de doktor sayısının toplamda az olmasıdır. Maalesef, üzülerek ifade ediyorum, hala Türkiye’deki meslek örgütü doktor sayısının yeterli olduğunu iddia etmektedir. Onlar, ‘sayının yeterli, dağılımın yetersiz olduğunu’ söylüyorlar. Oysa şu anda Türkiye’de pratisyen hekim dağılımı son derece dengelidir. Buna rağmen, sıkıntı çekiyoruz. Uzman dağılımında kısmi dengesizlikler var, ama bunu da büyük ölçüde önledik.”

Yorum bırakın

PSİKİYATRİK HASTALIKLAR YALAN MI?

Son dönemlerde psikiyatrik hastalıkların tedavisi üzerine çıkan tartışmalara son vermek için Amerika Birleşik Devletleri Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr.Ulaş Mehmet Çamsarı, Sağlık Dergisi’ne konuyla ilgili açıklamalarda bulundu.

Son dönemlerde hiperaktivitenin hastalık olmadığı hatta psikiyatrideki birçok hastalığın aslında hastalık olmadığı üzerine tartışmalar başladı. Bu konuda “psikiyatri” ve “hastalık” nedir üzerinde duruluyor. Peki bu durum doğru mu?
“Psikiyatri, tarih boyunca belki de üzerinde en fazla tartışmanın yapıldığı, toplumun genelini bir yana dursun, hekimler tarafından bile kimi zaman tam olarak anlaşılamamış sürekli gelişen, 2000’li yıllara bilimsel birikimini artırarak girmiş ve inanılmaz bir hızla gelişimi sürdüren bir tıp branşıdır. Psikiyatri, insan akıl sağlığı hastalıkları ve davranış bozuklukları ile ilgilenir. Psikiyatri branşının varlığının sebebi akıl-beyin süreksizliğidir. (mind-brain discontinuum).”
Amerika Birleşik Devletleri Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr.Ulaş Mehmet Çamsarı konu ile ilgili şunları söyledi: “Hastalık, tıpta, insan tarafından tarif edilen bir “istenmeyen” durumdur. 120 yaşına kadar bütün insanlar yaşayacak olsaydı, hepsinde mutlaka ya böbrek yetmezliği ya da kalp yetmezliği bulguları olacaktı. Aynı şekilde 100 yaşını geçen tüm insanlarda Alzheimer hastalığı yani nörodejenerasyon bulguları görülecekti. Doğada normal yaşam süreci içinde bulunan tüm normal fizyolojik süreçler hayat siklusunda bir noktada patofizyolojik bir süreç içine girer ve aslında bu da “normal” dir, ta ki insan bu gidişi değiştirmeye yeltenene ve fizyoloji ile patofizyoloji arasındaki sınırı çizip, çizginin bir yanında “hastalık” diğer yanına “normallik” ismini verene kadar.

Normal Aralıklar Psikiyatri Tarafından Bilimsel Bilgiler Işığında Belirlenmiş Aralıklardır
Bu bilgiler ışığında denilebilir ki, örneğin kan basıncının normal değerlerini belirleyen sınır “insan” tarafından tedavi edilmek istenen sınırdır. Akıl hastalıklarında da benzer bir yaklaşım söz konusudur. Örneğin kaygı düzeyi kişinin normal fonksiyonlarını etkilediği anda “bozukluk” adını alır ve tedavi edilir. Kaygının normal aralığı, duygudurumun normal aralığı, bilinç açıklığının normal aralığı insan tarafından tarif edilmiş, normal aralıkları psikiyatristler tarafından değerlendirilen aralıklardır ve gerek görüldüğünde tedavi edilirler.

“Hastalığın Etyolojisi”
Hastalıkların insanlar tarafından tarif edildiği gerçeğinden yola çıkarak bir diğer basamağa geçelim. Hastalık diye tarif edilen duruma yol açtığı tespit edilen nedene “hastalığın etyolojisi” denir. Bu etiyoloji, bir fizyopatolojik duruma (yine insan tarafından tarif edilir) yol açarak hastalık bulgu ve belirtilerine yol açan bir dizi şelale reaksiyonları yol açar.

Psikiyatrik Hastalıkların Tarifinin Diğer Hastalıklardan Farkı Nedir?
Psikiyatri, beyin ve beynin “seçerek” uyguladığı davranışlarla uğraşır. Uğraştığı organın aktivitelerinde “bilinçli bir seçim” bileşeni olan tek organ beyindir. Bu durumu biraz daha açmak gerekir. Örneğin kalbin “normal” olarak kabul edilen bir anatomisi ve bir fizyolojisi vardır. Her kalbin kadında ve erkekte farklı olmak üzere normal kabul edilen bir ağırlığı ve bir hacmi vardır. Her kalbin pompa gücünün bir normal aralığı vardır. Her kalp bir insan bedeninde yaşama başlar ve o beden hayatta kaldığı sürece o bedenle birlikte yaşar, o bedenin gerçekleri ile yüzyüze kalır, o bedenin gerçeklerine maruz kalarak aktivitelerini sürdürür. Bu anlamda her kalbin ayrı bir hikayesi vardır. Beyin bütün diğer organların özelliklerini taşır. Onun da bir normal hacmi, onun da normal sınırlarda bir anatomisi vardır. Ancak beynin diğer organlardan farklı olarak çok üst seviyede şekillendirerek uyguladığı insan davranışıdır. İnsan davranışı, beynin içindeki fizyolojik mekanizmalara dayanıyor olsa da, bu ilişki direk olarak kurulamaz (akıl beyin süreksizliği), insan beyninin sınırsız motivasyon üretebilme esnekliği sayesinde (dorsolateral prefrontal korteks yönetiminde) insan sınırsız değişik “motive davranış” üretebilme kapasitesine sahiptir. Her insan “aklı”, beyin hücrelerinin fonksiyonlarının görünen bir nedenselliği olmaksızın (mind-brain discontinuum) tamamen bağımsız bir davranış üreticisidir. Tüm davranışlar insan aklının bir ürünüdür ve insan iradesi tarafından değiştirilebilir. Bu anlamda davranış bozuklukları “psikiyatrik hastalık” sınıfına girmezler çünkü davranış bozukluklarının etiyolojisi “insan aklıdır”. Psikiyatriye karşı yapılan saldırıların temelinde yatan bu ayrımın anlaşılamamasıdır.

Psikiyatrik Hastalıklarda “Beyinde Bir Parça Bozukluğu” Gösterilebilir
Psikiyatrik hastalık ve davranış bozukluklarını ikiye ayırmamız gerekir. Psikiyatrik hastalıklar, beyinde gösterilebilir patolojilerin bir ürünüdür ve tıptaki klasik hastalık tarifine uyarlar. Örneğin şizofreni hastalığında beyinde doğuştan itibaren gösterilmiş bir nörogelişimsel patolojiler söz konusudur. Yıllara yayılmış bu patoloji kendini genellikle genç yaşlarda gösterir ve hastalık bulgularına yol açar. Bir anlamda “beyinde bir parça bozukluğu” vardır ve bu gösterilebilir. Bu tip psikiyatrik problemlere “psikiyatrik hastalık” denir.

Davranış Bozukluklarında “Beyinde Bir Parça Bozukluğu” Gösterilemez
Beyindeki “parça bozukluklarına” bağlı olarak davranış bozuklukları oluşabilir, ancak davranış bozukluklarının büyük bir kısmı beyinde gösterilebilir patolojilerin sonucunda oluşmazlar. Örneğin kokain bağımlısı olan bir birey, doğuştan bir “parça bozukluğu” ile doğmaz. Birey kendi iradesi ve motivasyonu ile tercihi doğrultusunda bu maddeyi bedene maruz bırakarak “davranışa bağlı bir patofizyolojik süreci” başlatır. Davranış kontrol edildiğinde ise patolojik süreç ortadan kalkar.

Davranış Bozuklukları Neden Hastalıklardan Farklıdır?
Davranış bozukluğu bireyin tercihine tabi durumların bireyin hayatında sorunlara yol açtığı durumlar için tarif edilir. Bu tarif çağdan çağa, zamandan zamana değişecektir, çünkü insan davranışı tarih boyunca sürekli değişmiştir ve değişmeye devam etmektedir. Örneğin bundan 20 yıl önce “internet bağımlılığı” diye bir sorun yokken, şu anda böyle bir durum sorun olarak ortaya çıkabilir ve psikiyatri hekimi bu sorunla karşı karşıya kalabilir. Bu bir hastalık değildir, davranış problemidir ve davranış değişikliğine birey ikna edilerek tedavi edilebilir. Bireyin davranış değişikliğine ikna edilmesi işlemine “psikoterapi” denir. Psikoterapi bir “ikna” işlemidir. Hiçbir ikna işlemi bir hastalığı tıbbi anlamda tedavi edemez, ancak bireyin davranışını değiştirmesi için ikna ederek sorunun çözümüne yardım edebilir. Günümüzde psikiyatri dışındaki hekimlerin ve toplumun en fazla kafasını karıştıran durumlar “davranış bozukluklarıdır”.

Neden Psikiyatrideki Teşhis ve Yaklaşımların Anlaşılması Zordur?
Davranış bozuklukları, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin kullandığı akıl sağlığı ve hastalıkları teşhiş kılavuzu olan DSM kitapçığında psikiyatrik hastalıklarla birlikte gruplanır ve hepsine birden “bozukluk” denir. Örneğin bu sistemde kullanılan multiaksiyel yaklaşımda teşhis kısmına gerçek bir hastalık olan “Şizofreni” ile örneğin, “kumar oynama bozukluğu” ya da “hiperseksüel bozukluk” yan yana yazılır. Bu çok kafa karıştıran bir durumdur çünkü bunlardan birisi “tıbbi anlamda hastalık” diğerleri ise “davranış bozukluğu” dur. Bunu bu şekilde gören hekimler dahi bazen psikiyatrik teşhişlerin “bilimselliği” konusunda şüpheye düşerler. Buradaki problem, psikiyatrinin yaklaşımlarının bilimsel olup olmadığı değil, teşhis sistemlerinin nasıl kullanıldığı ve bunu uygulayan hekimlerin psikiyatrik yaklaşımıdır. Psikiyatrinin bilimsel yaklaşımı tüm diğer tıp branşları kadar bilimsel metotları kullanır. Kullandığı metotlar, hastalık ve davranış bozukluğu olarak tarif ettiği durumların belirtilerini semptomatolojik olarak gruplar ve etyoloji arar. Sorun şudur ki, psikiyatrik hastalık ve davranış bozuklukları çok komplekstir, ve belirtilerden nedene gitmek akla hayale sığmayacak kadar çok bilgi birikimi gerektirmektedir ve bu sebeple psikiyatrik sorunların etyolojisini tespit edilmesi süreci diğer tüm tıp branşlarına göre geri kalmıştır bunun da nedeni bellidir. Bir şizofreni hastalığının etyolojisi için gerekli bilgi ve araştırma yükü örneğin dört odacıklı basit bir pompadan ibaret olan kalbin hastalıkları için gerekli bilgi ve araştırma yükünün binlerce katı olarak tahmin edilebilir.

DSM Kitapçığındaki Sıralamalardan Doğan Kargaşa
DSM kitapçığında sağlıksız ve etyolojiden bağımsız listeleme, diğer deyişle, davranış bozuklukları ile psikiyatrik hastalıkların birarada gruplanması psikiyatriyi derinlemesine anlamayan ya da psikiyatrinin varlığından rahatsız olan kesimlerce psikiyatrinin aleyhinde kullanılmış, toplumdaki geçerliliğinin azaltılması için bazı çevrelerce mesleğin saygınlığını zedelemek amacıyla kullanılmış ve halen kullanılmaktadır. Psikiyatrik yaklaşımları doğru anlamayan kişiler şu tip soruyu sorabilir. Daha önce hastalık olan bir durum şimdi nasıl DSM’den çıkarıldı? Daha önce hastalık olan durum şimdi değil midir? DSM kılavuzuna neden sürekli yeni hastalıklar ekleniyor? Bu soruların yanıtları, DSM kılavuzuna eklenip çıkarılan durumların büyük bir kısmı “davranış” kategorisinde incelenmesi gereken durumlardır ve hastalık değildir. Şizofreni ve bipolar hastalık örneğin, beyindeki parça bozukluğundan kaynaklandığından emin olduğumuz, genetik kökenli beyinde gösterilebilir patolojilerin olduğu hastalıklardır ve her zaman öyle kalacaklardır. Ancak örneğin, alkol bağımlılığı alkol olan bir yerde olacak, alkol olmayan bir yerde olmayacaktır. Alkole maruz kalmamış bir toplumda alkol bağımlılığı bir sorun olarak karşımıza çıkamaz, genetik yatkınlıktan bahsedilse dahi. Davranış sorunları çağdan çağa, toplumdan topluma değişiklik gösterir ve soruna yol açtığı anda tarif ve teşhis edilir, o durumda tedavi edilmesi gerekir. Davranış problemleri, psikiyatrik tıbbi hastalıklardan çok farklıdır, sınırsız bir çeşitliliğe sahiptir ve sürekli değişir. Psikiyatrinin tüm diğer branşlardan farkı budur, çünkü insan bedeninde beyinden başka hiçbir organın “davranışından” söz edilemez. Psikiyatri tüm diğer tıp branşlarının sahip olduğu “hastalık” kategorisine sahiptir, ve dahası sayıları sınırsız olabilecek “davranış” kategorisine de sahiptir. Hekimlerin büyük kısmı dahi bazen psikiyatriyi diğer branşlardan ayıran bu temel farkı anlamayabilirler çünkü psikiyatri dışındaki hiçbir branşın hastalık kategorisi dışında bir “davranış” kategorisi yoktur.

Psikiyatrik perspektifler nelerdir?
Psikiyatri insan akıl sağlığına 4 şekilde yaklaşır :
1-Hastalıklar (Disease) — (Person HAS / Beyindeki Bozuk Parça)
2-Davranışlar (Behavior) – (Person DOES / Kişinin Yaptıkları)
3-Karakteristikler (Dimensions) – (Person IS / Kişinin doğuştan sahip olduğu normal özellikler)
4-Yaşananlar (Life Story) – (Person ENCOUNTERS / Kişinin yaşamı boyunca karşılaştıkları)
Bu basit yaklaşımı bir analoji ile daha anlaşılabilir hale getirmek gerekir.
Bir insanı, bir arabaya benzeterek kuracağımız benzetmede şu durum ortaya çıkacaktır. Arabanın markası (karakteristikler), arabanın üretim hatası (disease), arabanın sürücüsü (davranış), arabanın sürüldüğü yollar (hayat hikayesi)

“Psikiyatride Bozuk Parçalara İlaçla Müdahale Edilir”
4 perspektiften yola çıkarak bir tıp branşı olarak psikiyatrinin hastaya nasıl yaklaştığı konusunda ve sorunlara nasıl çözüm bulabileceği konusunda bazı fikirler öne sürülebilir. Hastalıklar, diğer deyişle, “bozuk parçalar” , tıpta ya değiştirilir, değiştirilemiyorsa ıslah edilmeye çalışılır. Biri cerrahi biri tıbbi iki tip yaklaşım vardır. Psikiyatrik sorunlarda “parça” değişikliği yapmak günümüz tıbbi olanakları ile mümkün değildir. O nedenle psikiyatride bozuk parçalara ilaçla müdahale edilir. Çok nadiren (derin beyin stimulasyonu) beyindeki bazı parça bozukluklarına pil takma girişimleri gibi müdaheleler son yıllarda gündeme gelmiştir.

“Davranış Problemleri Kişiyi İkna Ederek Değiştirilir”
Psikiyatrideki “davranış problemleri” yani “psikoterapi” bireyle konuşarak onun davranışını istenilen şekilde değiştirmeye yönelik pasif bir girişimdir. Kognitif Davranışsal Tedavi (Cognitive Behavioral Therapy) gibi yerleşmiş bazı teknikler kişilerin davranışlarında ciddi değişiklere yol açabilerek oldukça etkili olabilirler. Psikanaliz, psikodinamik terapi gibi eski usül yöntemlerin (koltuğa uzanan hasta, onu dinleyen psikiyatrist modeli) bilimsel geçerliliği yoktur, Freud doktrinlerine dayalı, dogmatik, ve bilimsel olarak doğrulanamayan bir teorik alt yapıya sahiptirler, buna rağmen kişinin “ikna” edilmesi sürecinde etkili olabilecekleri için halen nadiren de olsa kullanılmaktadır.

“Hayat Hikayesinden Yeniden İşlenmeli”
Psikiyatrideki “hayat hikayesi” sorunları, yaşanmış travmatik olaylar, kişilerin bu olayları nasıl hatırladıklarına ve bunlara ne anlam yüklediklerine göre etkili olduğu için yine kişiyi bu konuların anlamlarını “yeniden işlemeleri” konusunda “ikna” edilerek tedavi edilebilir. Travmaya bağlı olan vejetatif ve fizyolojik sorunlara da ilaçla da müdahele edilebilir.

“Kalbin Herkeste Farklı Olan Hacmi gibi Her Bireyin Karakteri Farklıdır”
Kişinin karakter yapısı ile ilgili olan boyutsal perspektif (arabanın markası analojisi) kişinin doğuştan sahip olduğu karakterlerdir. Aynı bir kalbin herkeste farklı olan hacmi gibi, bir böbrekteki kişiden kişiye değişen nefron sayısı gibi, normal kabul edilen sınırlarda her bireyin karakteristik beyin özellikleri ve davranış yatkınlıkları vardır. Bunlara kısaca “huy” ya da “mizaç” denir. Bu özellikler kişinin hayatında sorunlar yaratıyorsa, psikiyatri hekimi hastaya bu sorunlara yönelik bir “kılavuzluk” yapabilir. Analojimize dönersek, arazi özellikleri olmayan bir arabayı, arazide kullanmaya çalışan ve sorunlarla karşılaşan bir sürücüye arabanın özelliklerinin bu duruma uygun olmadığı konusunda verilecek bir tavsiye psikiyatri hekiminin işidir.”

Dr.Ulaş Mehmet Çamsarı
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, Amerika Birleşik Devletleri’nde Cleveland Clinic ve Johns Hopkins Hastanelerinde genel psikiyatri ihtisası yapmıştır. Halen Maryland Üniversitesi Hastanesinde Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisi alanında yandal uzmanlığı yapmaktadır. Dr. Çamsarı, psikiyatr, klasik piyanist ve bestecidir.

1 Yorum

HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞUNUN TEŞHİSİNDE DİKKATLİ OLUN!

Hiperaktivite bozukluğu dünya genelinde yaklaşık 10 erkek çocuğun birinde, genel toplumda da ergen ve çocuklarda yüzde 5-10 arasında görülüyor. İlaç tedavisiyle yüzde 70-90 oranında başarı sağlandığını söyleyen Gazi Üniversitesi (GÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatri Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yasemen Işık Taner, hastalığın teşhisinin önemli olduğunu aksi taktirde tedavi almadığı için erişkinlikte de sıkıntı yaşayan vakalara rastladıklarını belirtti.

Uzmanlar çocuklarda beyinde dikkatten sorumlu merkezlerin yeterince çalışmadığı ve kontrol mekanizmasının yeterli olmadığı durumlarda dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğunun meydana geldiği dile getiriliyor. İlaç tedavisi edildiğinde ise beynin sağlıklı çalışmasının sağlanırken, tedavi edilmeyen vakalarda ilerleyen dönemde sigara, alkol ve diğer maddelere bağımlı olma riskinin, diğer çocuklara oranla yüksek olduğu konusunda uyarıyorlar.
Gazi Üniversitesi (GÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatri Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yasemen Işık Taner, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun sık görülen yıkıcı bir davranış bozukluğu olduğunu ve daha çok erkek çocuklarında karşılaştıklarını belirtti. Doç. Dr. Taner, “Hastalık, dünya genelinde yaklaşık 10 erkek çocuğun birinde, genel toplumda da ergen ve çocuklarda yüzde 5-10 arasında görülüyor. Hastalığın, 7 yaşından önce başladığı ve bu kişilerin yarısında bozukluğun erişkinlik döneminde de devam ediyor. Her 100 erişkinden 4’ünde dikkat eksikliği ve hiperaktivite ile karşılaşılıyor” dedi.

“Hiperaktivite’de Kullanılan İlaçlar Dikkat Artırmanın ve Uyandırmanın Yanı Sıra Beyin İşlevlerini de Artırıyor”
Yapılan çalışmalarda, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda tedavi edilmediğinde alkol, sigara ya da diğer madde kullanımına eğilimin diğerlerine oranla yüksek olduğuna dikkati çeken Doç. Dr. Taner, şunları kaydetti: “Tedavi almamış hiperaktivite bozukluğu olan çocukların, madde bağımlığına eğilimleri çok yüksek. Tedavi edilmeyen hiperaktivite bozukluğu hastalığının komplikasyonları, ders başarısızlığı, iş başarısızlığı, sosyal ilişkilerde problemler, öfke kontrolünde sorun, yalan söyleme, evden kaçma, hırsızlık yapma şeklinde kendini gösterebiliyor. Özellikle erişkinlik döneminde kaza ve travmalara karşı yatkınlık, özel ilişkilerinde mutsuzluk, sık iş değiştirme, sık kavgalara karışma, olumsuz arkadaş gruplarının ya da çetelerin içinde yer alma ve ciddi oranda madde bağımlılığı görülüyor. Hiperaktivite olan ve tedavi edilmemiş çocukların erişkin olduklarında yüzde 50-60’ında sigara alkol ve diğer maddelerle ilgili sorunlara rastlanıyor. Yurt dışında yapılan çalışmalara göre, en sık sigara ve alkol alışkanlığı dikkat çekiyor. Bu kişilerde, sigaranın dikkat arttırıcı bir etkisi olduğu belirtiliyor. Bizim yürüttüğümüz bir çalışmada da alkolikler arasında hiperaktivite bozukluğu olan çok sayıda kişi saptandı.”
Bu nedenle, hiperaktivite bozukluğu tanısı konulan kişilere verilen ilaçların “uyuşturmak” amaçlı olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Taner, “Tam tersi dikkati artıran ilaçlar. Bu ilaçlar, dikkat artırmanın ve uyandırmanın yanı sıra beyin işlevlerini de artırıyor” diye konuştu.

“Hiperaktivite Bozukluğu Madde Bağımlılığını Arttırıyor”
Hiperaktivite bozukluğu tanısı konulan çocukların, kendilerini kontrol etmekte zorlandıklarını da belirten Doç. Dr.Taner, “Aşırı hareketlilik, aklına geleni yapmaya çalışma, yerinde duramama, söz kesme, sorular tamamlanmadan cevap verme, öfkeye hakim olamama, merak duygusu öne çıkan belirtiler. Bu nedenle, bu çocuklarda özellikle “merak duygusunun” tehlikelidir. Merak duygusu, madde kullanımında ‘deneyeyim bir kere ne olacak?’ sorusundan yola çıkarak madde ile tanışmasını sağlıyor. Kendi kontrol mekanizması da kuvvetli olmadığı için bağımlı hale geliyor” uyarısında bulundu.

“Hiperaktivite Tanısı, Çocuk Psikiyatrisinde Yeni Bir Bilim Dalı”
Tedavi yöntemleri arasında “hipnoz”, “biofeedback”, “NLP” gibi metotların önerildiğini söyleyen Doç. Dr. Taner, bu tip metotların “gerçek bir tedavi olmadığını”, dikkat eksikliği ve hiperaktivite tanısının, çocuk psikiyatrisinde yeni bir bilim dalı olduğunu ifade etti. Hastaneye ulaşılabilirliğin artması, ailelerin eğitim seviyelerinin yükselmesi ve bu konuda farkındalık kazanılmasına paralel olarak tanı sayısının çoğaldığını vurgulayan Doç. Dr. Taner, “Eskiden ‘bu çocuk çok zeki, ondan ders çalışmıyor’ ya da ‘bu çocuk çok zeki, bu nedenle aklını derse veremiyor’ gibi çıkarımlar yapılırdı. Oysa bu çocukların çoğunda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu mevcut” diye konuştu.

“İlaçların Kırmızı Reçete ile Verilmesi En Doğrusu”
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocukların beyinlerinde dikkati toplamaktan ve davranış kontrolünden sorumlu merkezlerin yeterince çalışmadığını, bunun da psikolojik değil biyolojik bir sorun olduğunu ifade eden Doç. Dr. Taner, “Bu çocukların beyinleri normalden daha fazla değil, daha az çalışıyor. Yani bu çocukların diğer arkadaşlardan daha zeki oldukları gibi bir varsayım doğru değil. İlaç tedavisi de biyolojik olan bu sorunu gidermek için kullandığımız bir yöntem” dedi.

“Hiperaktivite Bozukluğunda İlaç Tedavisi Yüzde 70-90 Oranında Başarılı”
Tedavide kullanılan ilaçlarının bir kısmının kırmızı reçeteli olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Taner, “İlaçların kırmızı reçete ile satılmasının nedeni kontrollü ilaç kullanımı sağlayabilmek. Tedavide kullanılan ilaçların “bağımlılık yaptığı” eleştirileri doğru değil ve bu ilaçların birçok çocukta bağımlılık gelişme ihtimalini ortadan kalkıyor” şeklinde konuştu.
Doç. Dr. Taner, hiperaktivite bozukluğunda ilaç tedavi ile yüzde 70-90 oranında başarı elde etiklerini belirtti.

Tedavi alan çocukların genellikle üçte birinin ergenlik döneminde tamamen düzeldiğini söyleyen Doç. Dr. Taner, diğer üçte birinin ergenlik döneminde daha hafif belirtiler gösterdiğini, diğer üçte birlik kısmın fark edilmediği ve tedavi almadığı için erişkinlikte de sıkıntı yaşadığını kaydetti.

Yorum bırakın

ANTİDEPRESAN MANİ HASTALARINI AŞIK EDİYOR

Kontrolsüz alınan antidepresanların mani hastalarında ilgi gösterene aşık olma durumunun gözlendiğini belirten Psikiyatrisi Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Birçok meslektaşım hastası aşık olup boşanma dilekçesini verdikten sonra hastaya iyilik mi yaptım kötülük mü bunu sorguluyor” dedi.

Türkiye’nin 2010 yılında 35 milyon kutu antidepresan ilaç tükettiği ortaya çıktı. Türk Eczacılar Birliği’nin rakamlarına göre 2007’de 27 milyon 573 bin kutu antidepresan tüketilirken son üç yıldaki yüzde 21’lik artış uzmanları da endişelendiriyor.

Kişi Kendine İlgi Gösterenlere Aşık Oluyor

Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kontrolsüz kullanılan antidepresanların ‘mani’ye (duygu durum bozukluğu) neden olduğunu söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Depresyonu tedavi ederken çizginin üzerine çıkınca manik durum ortaya çıkıyor. Manide duygu yoğunluğu yaşandığı için kişi kendisine ilgi gösterenlere aşık oluyor. Bu toplumsal bir sıkıntıdır. Bu durum evli insanların da başına geliyor. Örneğin bir hanım kendisine müzik dersi verene aşık olup, evden kaçmıştı. Sonra birden ‘ben napıyorum’ dedi ve ilacın etkisiyle bu durumu yaşadığı ortaya çıktı’ dedi. Sağlık Dergisi

Boşanmaya Kalkıyorlar

Mani’nin antidepresanın gözardı edilen yan etkilerinden biri olduğunua dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, ‘Antidepresan yüksek dozda alınırsa yahut kişide maniğe yatkınlık varsa manik duruma kayış ortaya çıkıyor. İlaç genetiğini göz önüne alarak kan düzeyi ölçülmezse veya yakın takip edilmezse hasta uçuşa geçebilir, duygularını yükseltir’ uyarısında bulundu.

Kişiye Göre İlaç Önerisi

Takip edilmesi durumunda söz konusu riskin azalacağını anlatan Prof. Dr. Tarhan, şunları söyledi: “Kişiye göre ilaç verilirse bu durum yaşanmaz. Depresyonda her şeyi içine atan biri manide duygusal patlama yaşıyor ve boşanmaya kalkıyor. Manide duygusal karar verme mekanizması bozuluyor. Kişi ‘eşimi sevmiyorum ayrılacağım’ diyor. Bunun gibi duygu durum değişiklikleri antidepresanlarda karşılaşılıyor. Antidepresanı bırakınca normale dönüyor. Birçok meslektaşım hastası boşanma dilekçesini verdikten sonra hastaya iyilik mi yaptım kötülük mü bunu sorguluyor. İlaçlar kimyasal silah. Doğru kullanılmazsa zarar veriyor. ”

Ağrı Kesici ve Antibiyotikten Sonra Türkiye’de En Çok Antidepresan Kullanılıyor

Ağrı kesici ve antibiyotikten sonra Türkiye’de en çok antidepresan kullanıldığını aktaran Prof. Dr. Tarhan, ‘Reçetesiz de alınabildiği için komşudan ve birbirinden duyarak antidepresan ilaç kullanımı artıyor. Ev hanımları günlerde şeker gibi birbirlerine ikram ediyor. Alışkanlık yapmıyor. İshale neden olabiliyor, kalp ritim bozukluğu yapabiliyor ve tansiyonu yükseltebiliyor. Cinselliği bastırdığı için erkekler çok kullanmak istemiyor. Onlara da cinsel yan etkisi olmayan antidepresan veriyoruz. Bazıları tokluk hissi veriyor zayıflatıyor, bazıları şişmanlatır. Yan etkilerine göre tedaviyi düzenlemek gerekiyor’ diye konuştu.

Yorum bırakın