Archive for category Uncategorized

“TÜRKİYE’DE SEVK ZİNCİRİ YOK”

Ülkemizde aile hekimlerinin, sevk zincirinin iyi işlemediğinden kaynaklı bazı sorunları olduğunu belirten Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu ikinci Başkanı Dr. Akif Emre Eker, zincirin çalışması için Aile Hekimleri başına düşen kayıtlı nüfusun yarı yarıya azalması, her bireyin yılda en az 2 kez periyodik sağlık muayeneleri kapsamanda aile hekimine muayene olma zorunluluğunun getirilmesi gerektiğini söyledi.

Aile hekimlerinin yaşadığı en büyük sorunların başında sevk zincirinin düzgün işlememesi geldiği belirtiliyor. Bakanlıktan aile hekimliğinin ve düzgün işleyen bir sağlık sistemi ve acil servislerde yaşanan problemlerin düzenlenmesi için sevk zorunluluğunun gelmesini istiyorlar. Başlangıç için Acillere ve iki ana branşa sevk zorunlu olmasının gerektiğini kaydeden Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu ikinci Başkanı Dr. Akif Emre Eker, “Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları branşlarında sevk zorunlu olsun. Hem o branşlardaki hekimler rahatlasın, hastalar onlara elenip süzülerek gelsin. Gerçekten ihtiyacı olan hastalar oralara ulaşsın. Hem de bu kişiler e azından sevk için ASM’lere gelmek zorunda kalacağı için (sevk için bile gelmiş olsalar) İzlemlerini yaparız, gerekli tedavileri düzenleriz, kontrollerini yaparız. Türkiye’de sevk zinciri yok” dedi.

“Avrupa’da Aile Hekimine Yılda 2 Kez Muayene Olmak Zorunlu”
Eker, Avrupa’da ve gelişmiş birçok ülkede sigortacılık ve periyodik sağlık muayeneleri hakkında şu bilgileri verdi: “Kişiler sağlıklı bile olsalar yılda 2 kez periyodik sağlık muayeneleri kapsamında aile hekimlerine müracaat etmeleri gerekiyor. Eğer tetkiklerini, tahlillerini yaptırmazlarsa onların hastalık riski arttığı düşünüldüğü için sigorta primleri artırılıyor. Sigorta priminin artırılma nedeni risk satın alınması.”

“Biz Vatandaşın Peşine Düşüyoruz”
Aile hekimi sayısının az olmasından, aile hekimleri başına düşen nüfusun fazla olmasından dolayı, sevk zincirinin yürümediğinin iddia edildiğini belirten Eker, konu hakkında şunları söyledi: “Aile hekimlerinin sayısı arttırılamadığı içinde kişi başına düşen nüfus fazla oluyor. Fazla olduğu içinde, ‘sevk zinciri uygulanamıyor’ deniyor. Oysa hastane acilinde nöbet tutuluyor, polikliniklerinde çok uzun kuyruklar oluşuyor. Her hasta her şikayeti için direk yollardan hastanelere ulaşamamalı. 2. ve 3. basamağa hastalar elendikten ve süzüldükten sonra gitmeli. Oradaki hekimi boş yere oyalamamalı. Hekimin çok değerli olan ve gerçek hastalarına ayırması gereken zamanını boş yere almamalı. Bu durumdan aslında bilinenin aksine en çok hekimler mağdur oluyor, kişinin hiçbir sorumluluğu yok. 
Avrupa’nın birçok gelişmiş ülkesinde, devlet ve özel sigortacılık sistemleri taramalarını yaptırmayan bireylerin prim kesme oranını yükselttiği için, kişi sağlam bile olsa kontrollerine gitmek zorunda kalıyor. Biz vatandaşın peşine düşüyoruz. Hem koruyucu hekimlik uygulamaları çerçevesinde hem de periyodik sağlık muayeneleri kapsamında ve en önemlisi ise kronik hastalıklarının takibinde Aile hekimleri kişilere ulaşmak için çabalıyor. Ve bazen bizden kaynaklı olmayan sorunlarla karşılaşıyor.

“Aile Hekimlerinin Ortak Sıkıntısı Vatandaş İstekleri”
Meslektaşlarımızın ortak sorunlarından bir tanesi de, vatandaşın bazı uygunsuz istekleri. Hastalar çoğunlukla istediği ilaçların yazdırılmasını talep ediyor. Kulaktan duyma, sağdan soldan öğrenilmiş ilaçların tekrar yazılması veya evde de bulunsun diyerek ilaç yazdırmak istemeleri en sık karşılaştığımız sorun. Hatta çoğunlukla hastanın kendisi de gelmiyor, bir yakını gelip ilaç yazdırmak istiyor. Oğlu gelip, “annemin ilaçlarını yaz” diyor. ASM’lerde güvenlik olmadığı için hastalarla çoğu zaman karşı karşıya gelebiliyoruz. Meslektaşlarımız çoğu zaman durumu anlatmaya çalışıyorlar ancak bunlar bazen yeterli olmayabiliyor.

“Alo 184 En Büyük Mobbing Nedeni”
Alo 184 hattı, her ne kadar bilgi hattı diye söz edilse de bana göre en büyük mobbing nedeni! Bakanlık tarafından her ne kadar gelen telefonların çok az oranı şikâyetleri içeriyor dese de vatandaşın şikâyeti değerlendirilirken, bu durumun gerçek olup olmadığı araştırılmadan, sorgulanmadan, direk olarak hekime tutanak tutuluyor. Hekimler, şikâyet ve şiddet korkusundan hastaların taleplerini istemeden de olsa yerine getirmek durumunda kalıyor. 

“Kaç Kez Hekim Arkadaşlarımız Beyaz Koda Başvurdular, Hiçbir şey Olmadı”
Böyle olunca vatandaş kendini hekim karşısında bir güç olarak görmeye başlıyor. Önceden hekime saygı vardı, şimdi bu ortadan kalktı. İnsanlar, her türlü usulsüz teklif ile korkusuzca geliyorlar. Kaç kez hekim arkadaşlarımız beyaz koda başvurdular, hiçbir şey olmadı. Şimdi birçok mobbing ve şiddet girişimi bu nedenle bildirilmiyor bile. Oranların düşük çıkmasının sebeplerinden bir tanesi de nasıl olsa bir şey çıkmaz diye başvuruların yapılmaması. Hekimler şiddet gördükten sonra, mahkeme sürecinde hukuki destek sağlayacaklarmış. Oysa Şiddet uygulayana hiçbir yaptırım yapılmıyor.”Ve ya emniyetten ya savcılıktan ya da adliyeden salıveriliyor.
Eğer idarecilerimiz ve sağlık politikacıları gerçekten samimi iseler hukuksal olarak acil çözüm üretmeli ve cezai yaptırımları mutlak suretle artırmalıdırlar.

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!

Yorum bırakın

BESLENME KANSERİ NASIL ETKİLER?

Toplumda beslenme konusu olduğunda hep akla zayıflama gelir oldu. Ancak uzmanlar doğru ve sağlıklı beslenme üzerinde durulması gerektiği konusunda uyarıyor. Besinlerin doğru tüketiminin kanseri nasıl etkilediği hakkında bilgi veren Uzman Diyetisyen Banu Topalakçı, besin çeşitleri ve kansere etkisi üzerine Med-Index’e konuştu.
Pek çok hastalıkta olduğu gibi kanserde de tedaviden çok hastalığa yakalanmama yani korunma çok daha önemli vez ahmetsizdir. Her durumda hemen ilaçlara başvurmak yerine meyve, sebze ve her baharatın birer ilaç olduğunu unutmamak gerekiyor. Hastalıklardan korunmada en önemli basamağın beslenme ve yaşam biçimi olduğunu belirten Uzman Diyetisyen Banu Topalakçı konu hakkında şu bilgileri verdi: “Kanserde beslenme daha da önem kazanmakta çünkü beslenme ve özellikle bazı besinler kanser için bir panzehir adetaki biz bunlara “antioksidant” lar diyoruz.
Obezite Kanser İlişkisi
Özellikle meme, kalın bağırsak-rektum ve kan kanserleri obez bireylerde normal ağırlıktakilere göre daha fazla görülmektedir. Yağ tüketiminin yüksek olması obeziteye neden olmaktadır. Yağlı besinler ve bozulmuş yağ tüketimi, kanser yapıcı ve ilerletici maddelerin de alımının artmasına neden olmaktadır.
Posa Alımı Kalın Bağırsak – Rektum Kanserlerinin Önlenmesinde Etkili
Karbonhidratlar başlıca enerji kaynağımızdır. Gereksinimin üzerinde alınması obeziteye neden olur. Bunun yanı sıra, kepekli tahıl ürünleri, kuru baklagiller, taze sebze ve meyvelerin fazla tüketilmesi, posa alımını arttırıp bağırsakların düzenli çalışmasını sağlayarak kalın bağırsak-rektum kanserinin önlenmesinde etkindir.
 “Yağın Fazla Alımı Bazı Hormonların Çalışma Düzenini Bozar”
Her türlü yağın fazla alınması özellikle meme, prostat, testis, rahim, yumurtalık ve kalın bağırsak-rektum kanserlerinin oluşum riskini arttırmaktadır.Kanserojen maddeler (kanser yapıcı) canlı organizmalarda yağ içinde birikir ve özellikle hayvansal kaynaklı fazla yağ alımı bu maddelerin vücuda girişini artırır.Cinsiyet hormonları yapısal olarak yağa benzerler.Yağın fazla alımı bu hormonların çalışma düzenini bozar.Özellikle kalın bağırsak-rektum kanserlerini ilerletici safra tuzları gibi maddelerin yapımı yağ alımı arttıkça artar. Yağın yakılmasıyla oluşan oksidasyon sonucu oluşan öğeler bağışıklık hücrelerinin yıpranmasına neden olarak kanser riskini arttırırlar.
“Bazı Kanser Türleri Hayvansal Proteini Çok Tüketen Ülkelerde, Hayvansal Proteini Az Tüketen Ülkelerden Daha Fazla Görülmektedir”
Aşırı et, dolayısı ile hayvansal proteini çok tüketen ülkelerde meme, rahim, prostat, kalın bağırsak-rektum, pankreas ve böbrek kanserleri, hayvansal proteini az tüketen ülkelerden daha fazla görülmektedir.Yağsız hayvansal protein tüketiminin kanserle ilişkili olmadığı bilinmektedir. Yağsız et, süt ve benzeri besinlerin tüketimi kanser riskini arttırmaz.
Vitaminler ve Kanser İlişkisi
 A vitamini :Yeşil ve sarı sebze ve meyvelerde, A vitamininin ön maddeleri karotenoidler bulunur. Bunlar güçlü antioksidan özelliği taşırlar ve vücutta A vitaminine dönüşürler. Hayvansal besinlerde de(karaciğer, süt yağı, yumurta sarısı gibi ) A vitamini bulunur. A vitamini ve özellikle A vitamininin ön maddesi karotenoidler kanserejen maddelerin etkisini azaltarak kanserin önlenmesinde etkindirler.
C vitamini :En fazla taze sebze ve meyvelerde bulunur. En çok C vitamini içeren besinler; kuşburnu, maydanoz, tere, roka ve diğer yeşil yapraklı sebzeler, karnabahar, yeşilsivri biber, turunçgiller, domates, çilek ve patates’tir. C vitamini vücuda alınan kanserojenleri etkisiz hale getirir.
 E vitamini :Başta bitkisel yağlar, yeşil yapraklı sebzeler, özü alınmamış tahıllar, fındık, fıstık gibi kuruyemişler, kuru baklagiller olmak üzere çeşitli yiyeceklerde bulunur. Bazı toksik maddelerin etkilerini azalır, güçlü bir antioksidan olduğu için yağların ve hücrelerin oksidasyonunu (bozulmasını) önler.
 D vitamini :Karaciğer, yumurta sarısı, süt ve süt ürünlerinde az miktarda bulunur. Günlük beslenme ile D vitamini gereksinmesi karşılanmaz. En iyi kaynağı güneştir.
Düzenli güneşle temas ile derideki ön maddeden D vitamini oluşur ve gereksinmeyi karşılar. Düzenli güneşten yararlanarak vücutta yeterli D vitamini oluşumunun sağlanması ve yeterli kalsiyum alımı kemik kanseri riskini azaltır.
Kanser Oluşumuna Neden Olan Mineraller
Nikel :Hava ve suda bulunur. Aşırı alımı kansere neden olabilir.
Kurşun : Taşıtların egzozları, fabrika atıkları, boyalar en önemli kaynaklarıdır. Çevre kirliliği ile su ve besinlere geçerek vücuda alınır. En önemli kanserojenlerdendir.
Kadmiyum :Kentlerin kirli havasından ve fabrika atıklarından sulara ve besinlere karışarak vücuda alınır. Fazla alımı kanser oluşumuna neden olmaktadır.
Arsenik : Ani zehirlenmeler yaptığı gibi, az miktarlarda sürekli alımı deri ve akciğer kanser riskini arttırır. Fabrika atıkları ile hava, su ve besinlere karışarak vücuda alınır.
Asbest :Gemi, bina, taşıt, ev aletleri kaplamalarında önemli miktarda bulunur. Kaplamaların dökülmesiyle havaya yayılmakta, bu havanın solunmasıyla akciğer kanser riskini arttırmaktadır.
Kanserden Koruyucu Mineraller
 Selenyum : En çok su ürünlerinde ve kepeği ayrılmamış tahıl ürünlerinde bulunur. Dilyetle yeterli miktarda tüketimi kanserojenlere karşı ko- ruyucudur.
Çinko : En zengin kaynakları, ay çekirdeği, su ürünleri, etler, mantar, yumurta ve kuru baklagillerdir. Yeterli düzeyde çinko alımı, A vitamininin etkisini ve savunma sistemini güçlendirerek kansere karşı koruyucudur.
İyot : En iyi kaynağı iyotlu tuzdur. İyot yönünden zengin besinler; balıklar ve mantardır. İyot eksikliği tiroit bezinde kanser oluşturma riskini de arttırabilir.
Molibden : Vücudun gereksinimi çok düşüktür. En zengin kaynakları; kurubaklagiller, kepekli tahıl ürünleri ve koyu yeşil yapraklı sebzelerdir.
Bakır : En zengin kaynakları; etler, su ürünleri, kuru baklagiller, yağlı tohumlar, pekmezdir. Yetersizliğinde deride, beyin işlevlerinde ve kan hücrelerinin yapımında bozukluklar olur. Aşırı bakır alımı toksik olduğundan, kanserden korunmak için ek bakır alınması önerilmez.
Demir : Demirden zengin besinler; etler, su ürünleri, yumurta, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, susam, pekmez, kuru meyvelerdir. Demir bazı kimyasal kanserojenlerin etkisini azaltır. Fazla alımı zararlı olabileceği için uygun miktarlarda alınması önerilir.
Kalsiyum : Kemik gelişimi ve sağlığı için en önemli besin ögesidir. Kalsiyumun en iyi kaynağı süt, yoğurt, peynir, dondurma, yeşil yapraklı sebzeler ve kuru baklagillerdir. Kalsiyum, kemik ve kalın bağırsak kanser riskini azaltır.
“Fazla Bira İçenlerde Kalın Bağırsak-Rektum Kanseri Daha Fazla Görülür”
Fazla bira içenlerde kalın bağırsak-rektum kanseri daha fazla görülür.Sert içkileri fazla tüketenlerde, ağız, baş ve boyun kanserleri sık görülür.Alkol tüketimi fazla olanlarda karaciğer kanseri sık görülür.Sigara ile birlikte alkol alışkanlığı kanser riskini daha da fazla arttırır. Alkol beslenme durumunu da olumsuz yönde etkilediğinden kanser riskini arttırıcı faktörler arasında yer alır.
Kanser Riskini Arttıran Besinler
Çevredeki  zararlı kimyasallar besinlerin yağlı kısımlarında birikir. Eğer yağlı kısım iyice ayrıldıktan sonra yenilirse, zararlı kimyasalların vücuda girişi azalır. Et ve peynirler ne kadar yağlıysa kanser yapıcı madde de okadar çoktur içinde.
·         Yağda kızartılmış besinler
·         Tuzlanmış besinler
·         Tütsülenmiş besinler
·         Nitrit, nitrat eklenmiş besinler(Salam, sosis vb.işlenmiş et ürünleri)
·         Ateşe çok yakın pişirilmiş kebaplar
·         Hamburger
·         Domuz eti ve yağlı tüm etler
·         Terayağı, içyağı
Kanser Riskini Azaltan Besinler Nelerdir?
Kanser Riskini Azaltan Sebzeler
·         Soğan, sarımsak
·         Lahana
·         Havuç, ıspanak
·         Marul, kıvırcık, salatalık
·         Pazı, asma yaprağı
·         Karnabahar, pırasa, şalgam, turp
·         Maydanoz, tere, nane, roka
·         Biber
·         Taze-kuru fasulye, bezelye
·         Bakla, mantar, patlıcan, enginar
·         Kabak
·         Domates, pancar, bamya
Kanser Riskini Azaltan Meyveler
·         Portakal, greyfurt, limon
·         Kuşburnu, böğürtlen, kızılcık
·         Elma, armut, ayva, erik
·         Kiraz, vişne, çilek
·         Kavun, karpuz
·         Üzüm, incir, nar,dut
·         Muz, hurma, yeni dünya
Kanser Riskini Azaltan Kuru yemişler
• Leblebi, kestane, badem, fındık, fıstık, ceviz ( dozunda tüketildiği taktirde.. )
Kanser Riskini Azaltan Tahıllar
• Kepekli ekmek
• Çavdar ekmeği
• Bulgur, yarma
Kanser Riskini Azaltan Hayvansal besinler
• Yumurta
• Yağsız peynir, çökelek, yoğurt
Kaynaklar:

  • 1.      Chemopreventive Effects of Tea in Prostate Cancer: Green Tea vs. Black Tea   :MolNutr Food Res. 2011 June ; 55(6): 905–920. doi:10.1002/mnfr.201000648.
  • 2.      Diet and breast cancer, Isabelle Romieu, MD, MPH, ScD :SaludPublicaMex 2011;53:430-439.
  • 3.      Nutrigenomics, Vitamin D and Cancer Prevention :J NutrigenetNutrigenomics 2011;4:1–11
  • 4.      GurungR.L , Lim S.N, Khaw A.K ; Thymoquinone ınduces telomere shortening, DNA damage and apoptosis in human glioblastoma cells, PLoS one. 12;5(8):e12124(2010).
  • 5.      Elif G. , KansereKarşıSavunmasızDeğilsiniz, PostigoYayınları, 2011

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!

Yorum bırakın

SAHNE SENİN “33 VARYASYON”

Amyotrofik lateral skleroz (ALS), hastalığını Beethoven’ın hayatıyla harmanlayarak anlatılan “33 Varyasyon” oyunu, her bölümde ilerleyen bir hastalık ve yıllar içinde tamamlanan bir bestenin konu almasını anlatıyor. ALS hakkında bilgi edinmek isteyenlerin hatta tıp öğrencilerinin izleyerek bir vaka örneği görmelerini ve anlamalarını sağlayacak.

Beethoven’ın hayatının anlatıldığı “33 Varyasyon” tiyatro oyunu, aslında bir ALS hastasının aşama aşama hastalığın evrelerini nasıl yaşadığını konu alıyor. Tıp fakültesindeki öğrencileri, ALS hastalığını merak edenler ve hasta yakınları için hem sanatsal hem de bilgilendirici bir oyun. Oyunun danışmanlığını yapan Prof. Dr. Mehmet Zülküf Önal şunları söyledi: “Bu oyun başarının azmin neler yapabileceğini bizlere gösteriyor, yaşam felsefesini sorgulayan muhteşem bir performans”
Moises Kaufman’ın yazdığı, İskender Altın’ın yönettiği oyun Ankara Akün Sahnesinde sergileniyor. 33 Varyasyon’la ilgilen müzikolog Dr. Katherine Brandt, New York’tan kalkıp Beethoven’ın doğduğu yere, Bonn’a getiriyor. ALS hastası olan Katherine Brandt’ı İpek Çeken, Beethoven’ı ise Erdal Küçükkömürcü canlandırıyor. 

Katherine Brandt bir müzikologtur ve aklını bir hastalık gibi esir alan Beethoven’ın 33 varyasyonu takıntısı hakkında bir makale yazmaya çalışmaktadır ancak yaptığı araştırmalar bile, Beethoven’ın ne gibi bir ilham bulabildiğini anlamasına bir türlü yardım edemez. O da, Beethoven’ın yaşadığı Bonn şehrine gidip oradaki kütüphanenin özel Beethoven arşivlerindeki taslakları araştırmaya karar verir ancak bir sorun vardır. Katherine Brandt’i ALS denen bu hastalık, beyinle kaslar arasındaki sinir hücrelerinin ölmesine sebep olarak, yakında onu hiçbir yaşamsal fonksiyonunu yerine getiremez hale getirecektir.
Katherine Brandt’i canlandıran İpek Çeken’in müthiş performansı, farklı dekor oluşturan ışıklar ve Beethoven’ın varyasyonları bu oyunu, izlenmesi gereken bir oyun haline getiriyor.  
ALS Nedir?
Amyotrofik lateral skleroz (ALS), aynı zamanda motor nöron hastalığı olarak da anılan, merkezî sinir sisteminde, omurilik ve beyin sapı adı verilen bölgede motor sinir hücrelerinin (nöronlar) kaybından ileri gelen bir hastalıktır. Hastalık, merkezî sinir sisteminde, omurilik ve beyin sapı adı verilen bölgede motor sinir hücrelerinin (nöronların) kaybından ileri gelir. Bu hücrelerin kaybı kaslarda düşüklük ve erimeye yol açar. Ayrıca erken ya da geç hareketin birinci nöronu da hastalanır. Zihinsel fonksiyonlar ve bellek ise bozulmaz.

Kaslardaki zayıflık ellerde ya da bacaklarda, ağız-yutak bölgesinde ya da dilde başlayabilir ve sürekli ilerleyerek yayılır. Bu yayılma “bulber” alandaki kasları da tutabileceği için konuşma ve yutma güçlüğüne neden olabilir. İleri evrelerinde solunum yetersizliğine de yol açabilir. Genellikle erişkin yaşlarda (40-50) ve erkeklerde, kadınlara göre biraz daha sık görülür. Görülme sıklığı (insidansı) 100 binde 1’dir. Daha genç ve daha ileri yaşlarda da ortaya çıkabilir ve genellikle zayıf insanlarda görüldüğü dikkat çekmektedir.


ALS Hastalığına Yakalanan Ünlüler
ALS hastalığına yakalanmış bir çok ünlü kişi bulunmaktadır. Amerikan beyzbol oyuncusu Lou Gehrig, İngiliz aktör David Niven, Leeds United ve İngiltere Futbol Federasyonları menejerleri Don Revie ve Dieter Dengler, metal müzik gitaristi Jason Becker, Amerikan caz müzik bas çısı Charles Mingus, matematikçi Fokko du Cloux, İngiliz fizikçi Stephen Hawking, Çinli lider Mao Zedong, Amerikan politikacı Jacob Javits bu hastalığa yakalanmış ünlü kişilerden bazılarıdır.

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!

Yorum bırakın

DOKTORLAR NEDEN İNTİHAR EDİYOR?

Son günlerde sıkça duyulur hale gelen doktor intiharlarının nedenlerini alanında uzmanlara soruduk, çözüm önerlerini araştırdık.

İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde geçici görevle çalışan asistan hekim, 6. kattan atlayarak intihar etti. Ardından Karabük’te, 25 yaşındaki genç doktor bir binanın üçüncü katından atlayarak intihara kalkıştı, ağır yaralanan doktor tedavi altına alındı. Peki doktorlar neden intihar teşebbüsünde bulunuyor? Doktorlar hastalarını tedavi ederken neden kendileri hayattan ümitlerini keser hale geldiler? Çözüm nedir? Neler yapılmalı?

DSA olarak görüşünü aldığımız doktorların bu durumdan ne kadar tedirgin olduğunu gördük. İsmini vermeden görüşünü iletenler; mesleğinden, eşinden, çocuklarından, sağlığından beklenti kalmamışsa intihar duygusu belirti vermeye başladığını söylüyorlar. Konu hakkında uzmanlardan farklı çözüm önerileri dile getirildi.


“Neticede Bir Can Kurtarmak için Saniyelerle Mücadele Eden Sağlık Çalışanlarıyla Halkımız Arasında Sağlıklı ve Sürdürülebilir Bir İlişki Kurulmalı”
AK Parti İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Türkan Dağoğlu konuyla ilgili şunları söyledi: “Sağlıkta Dönüşüm Programı sayesinde halkımızın sağlık hizmetlerine erişiminde çok büyük olanaklar sağlandı ve sağlık sistemine tamamen demokratik ve halkın yararını gözeten bir mekanizma kazandırıldı. Ancak bu olumlu seyir karşısında halkımızın da saygılı yaklaşması ve gece gündüz hayat kurtarmak için didinen sağlık çalışanlarıyla empati kurması gerekiyor. Dolayısıyla Sağlık Bakanlığı’nın kurduğu SABİM gibi önemli iletişim araçları da sorumluluk dahilinde kullanılmalı, kıymetleri bilinmelidir. Neticede bir can kurtarmak için saniyelerle mücadele eden sağlık çalışanlarıyla halkımız arasında sağlıklı ve sürdürülebilir bir ilişki kurmanın yolu bu tür bir titizlikten ve kıymetbilirlikten geçmektedir.

“Hasta Hakları Birimleri Yerine Hasta İletişim Merkezleri Kurulmalı”

Sağlık çalışanlarına fiziksel veya psikolojik şiddete dair Bakanlığın oluşturduğu kırmızı şiddet hattı, bu anlamda önemli bir destek mekanizması oluşturmuş, devletimizin sağlık çalışanının ruhsal ve bedensel bütünlüğüne verdiği önemi göstermiştir. Öte yandan, Sağlık-Sen’in geçtiğimiz aylarda önerdiği üzere hastanelerdeki hasta hakları birimleri yerine hasta iletişim merkezleri kurularak; hasta-çalışan arasındaki ciddi iletişim sorunlarının önüne geçilmesi mümkün olabilir. Emeğe saygı ve şiddete sıfır tolerans ilkesini benimsemiş olan hükümetimize bu süreçte tüm ilgili meslek örgütlerinin, hasta ve hasta yakınlarına ait Sivil toplum kuruluşların ve medyanın desteği gerekiyor. Sağlık çalışanları intihara sürükleyen hizmet sunum süreci ve iletişim kopukluklarının tüm nedenleri incelenmelidir. Bu konuda toplumu bilinçlendirici sempozyumlar da yararlı olacaktır.”


“Tüm Dünyada Acil Çalışanlarının Farklı Özlük Hakları Vardır”
Acil Tıp Uzmanları Derneği (ATUDER) Başkanı Prof. Dr. Başar Cander; “Sağlık hizmeti kutsal bir hizmet olmakla birlikte zor durumda olan insanlarla doğrudan temas ortamında verildiği için stres ve risk katsayısı en zor olan hizmetlerdendir. Bu durum özellikle acil servislerde ve acil durumlarda daha çok kendini göstermektedir. Bütün dünyada acil hizmetler kendine özgü zor koşullar içermekle birlikte ülkemizde bu durum çok daha vahimdir. İnanılmaz sayıda acil hasta başvurusu vardır.
Özlük hakları riskle orantılı olarak iyileştirilmemektedir. Tüm dünyada acil çalışanlarının farklı özlük hakları vardır. Acil servis çalışanlarına farklı baskılar mevcuttur. Sağlık Bakanlığı ve Üniversiteler Acil sağlık hizmeti üretenlere gerekli hassasiyeti göstermediği gibi çalışma şartlarını sürekli zorlaştırmaktadır. Yanlış politikalarla sağlık çalışanları potansiyel suçluymuş gibi bir algı oluşturulmaktadır.

“Çok Ağır Şartlarda Hizmet Verirken Bir de Her Seferinde Suçluymuş gibi Belli Belirsiz İnsanların Ne Amaçla Yaptıkları Bilinmeyen Şikayetleriyle Uğraşmak”
En gelişmiş ülkelerde bile “Burn out” dediğimiz Tükenmişlik sendromu Özellikle acil çalışanları başta olmak üzere sağlık çalışanlarında daha fazla görülmektedir.Bu Burn out (tükenmişlik sendromu) çalışma koşullarıyla ilgili ve maalesef ülkemizde özellikle acil çalışanlar başta olmak üzere bu hizmeti üreten herkesin bu sendroma girmesi için adeta her türlü ortam sağlanmaktadır. Bu durum çalışanların psikolojisini son derece etkilemekte, şartların düzelmeyeceğine dair oluşan algıdan dolayı eklenen umutsuzlukta intiharlara sürüklemektedir. Çok ağır şartlarda hizmet verirken bir de her seferinde suçluymuş gibi belli belirsiz insanların ne amaçla yaptıkları bilinmeyen şikayetleriyle uğraşmak en önemli faktör olarak göze çarpmaktadır.”


“Tükenmişlik Sendromunu Kaldıramayan Bazı Meslektaşlarımız Çıkışı İntiharda Gördüler”
Ankara Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hamit Hancı ise; “Hekimlerin üzerindeki yük son zamanlarda çok arttı. Beklentiler yükseldi. Buna karşın yaşam kalitelerinin artışını sağlayacak özlük ve sosyal haklarında bir gelişme olmadı.  Çalıştıkları yerlerden ve toplumdan yeterli desteği bulamadılar. Bu da hekimlerde tükenmişlik sendromu denilen durumun artışına yol açtı. Bunu kaldıramayan bazı meslektaşlarımız çıkışı intiharda gördüler.”



“Ülkemizde Hekimlerin ya da Sağlık Çalışanlarının Diğer Meslek Gruplarına göre Daha Fazla İntihar Ettiğine Dair Bir Veri Bulunmuyor”
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Mustafa N. İlhan; “Sağlık çalışanları topluma kesintisiz, yoğunluğu değişken biçimde yüz yüze hizmet veren bir meslek grubudur. Hekimden, hemşireye, sağlık teknisyenine, eczacıya çok farklı meslek grupları ile hem çok çeşitlilikte, hem de çok farklı düzeylerde görev yapan sağlık çalışanları ürettikleri hizmet doğrudan insana dair olduğundan,  gerek kişisel, gerek organizasyonel etmenler nedeni ile yabancılaşmaya daha çok uğramaktadır. Yabancılaşma olgusu farklı biçimlerin yanı sıra sağlık çalışanlarında tükenmişlik olarak da kendisini gösterebilmektedir. Duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarı eksikliği unsurlarından oluşan tükenmişlik sendromu ise topluma yüz yüze hizmet veren hekim, öğretmen gibi meslek gruplarında yoğunlaşmaktadır. Tükenmişlik sendromunu yaşayan kişiler ise elbette kişisel etmenlerin de etkisi ile bazen intiharı bir çıkış yolu olarak görebilmektedir. Ülkemizde hekimlerin ya da sağlık çalışanlarının diğer meslek gruplarına göre daha fazla intihar ettiğine dair bir veri bulunmamakla birlikte, son dönemlerde medyada yer alan kayıpların  nedenlerinin araştırılması ve koruyucu-önleyici yaklaşımların geliştirilmesi uygun bir yaklaşım olacaktır.”
“En Yüksek İntihar Oranı Psikiyatri Uzmanlarındadır”
Üsküdar Üniversitesi Psikiyatrist Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Alper Evrensel ;”Terzi kendi söküğünü dikemez derler. En yüksek intihar oranı psikiyatri uzmanlarındadır. Her insan gibi doktorlar da, psikiyatristler de depresyona girebilir. Ancak hastalarında bu tanıyı kolaylıkla tespit edip tedavi ile sorunu çözebilirlerken kendileri için körleşebilirler. Kendilerindeki gidişatın farkında olamayabilirler. Buna içgörü kaybı denir. Zaten depresyon sinsi bir hastalıktır. Pekiyi depresyona girmelerine ne sebep olabilir? Ağır eğitim ve çalışma koşulları. Yoğun mesai nedeniyle kendisini sosyal ya da ailevi bir grubun içinde güvende hissedememeleri. Hasta şikayetleri ve bir takım hukuki baskılar. Çalıştığı kuruma aidiyet hissedememe. Alınan eğitim ve sorumlulukla orantılı olmayan gelir düzeyi ve maddi sorunlar.

“Hekimlerin İntiharlarının Önlenebilmesi için En Önemli Faktör Hekimlerin Sıkı Arkadaşlık İlişkileri İçinde Olmasıdır”
Hekimlerin intiharlarının önlenebilmesi için en önemli faktör hekimlerin sıkı arkadaşlık ilişkileri içinde olmasıdır. Bir hekim kendisine tanı koyamayabilir ancak yakın hekim arkadaşı olumsuz gidişi görebilir ve gerekli tedbir alınabilir. Zira intihar “geliyorum” der. Sinyaller algılanabilirse önlenebilir.”

“İntihar Etmeye Çalışan Kişi: Maddi ve Manevi Bütün Kaynaklarını Tükettiğinden, Yaşama Bağlayan Hiç Bir Faktör Kalmadığını Düşünüyor ”
Fatih Üniversitesi Psikoloji Bilim Dalı Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Nalan Linda Fraim; “İntihar vakalarını ele alırken lineer bir perspektiften yola çıkmak hata olur. Temelde ciddi bir patoloji veya fizyolojik hastalık söz konusu değil ise, intihar etmeye çalışan kişi maddi ve manevi bütün kaynaklarını tükettiğinden ve artık onu yaşama bağlayan hiç bir faktör kalmadığından dolayı en nihayetinde yaşadığı maddi ve manevi acılara son vermek adına intihar eder. İntihara teşebbüs eden insanlar, eğer ki bu intihar teşebbüsünü ilgi için yapmıyorsa, intiharı gerçekleştirinceye yöntemini değiştirerek ardışık denemeler yapar – dahası istatistikler bunu gösteriyor.

“Neden-Sonuç İlişkisini Yüzeysel Olarak Kurarız”
Başarısız bir intihar girişimi olan asistan hekimi, burada bu teşebbüsün altında yatan sebepleri incelememiz gerekiyor. Lineer bir yaklaşımla bu hekimin intiharına bakarsak tek düze, muhtemelen kişilik bozukluğu veya depresyon teşhisi konularak çeşitli ilaçlar yazılıp psikoterapi desteği almadan ilaçlarla yaşamayı öğrenmesini isteyebiliriz ve ikinci teşebbüsünü gerçekleştirmesini bekleriz. Neden-sonuç ilişkisini yüzeysel olarak kurarız. Ancak bu lineer yaklaşım bizi çok fazlasıyla zorlar ve adam akıllı bir vaka formülasyonu yapmamıza engel olacağı gibi yanlış teşhis, yanlış yaklaşım ve yanlış olan her şeyi yapmamıza sebebiyet verecek. Dolayısıyla asla lineer bir pencereden bakamayız! Biyopsikososyal bir perspektiften bakmak çok daha mantıklıdır. Yani daha geniş bir perspektifle baktığımız zaman daha fazla faktörü “neden” denklemine yerleştirme şansımız olur. İşyerindeki sıkıntılar, ailevi problemler, kişisel sorunlar, ilişki problemleri, finansal sıkıntılar, örtüşmeyen beklentiler, kaldıramayacağından fazla strese maruz kalmak gibi bu liste uzayıp gider.

“Özellikle Asistan Hekimden Beklenilenler Çok Fazla”
Hekimlerimizin çalışma şartlarını göz önünde bulundurduğumuz zaman yükleri oldukça ağır. Özellikle asistan hekimden beklenilenler, performans kriterleri, uzun çalışma saatleri, yapılan işin yaratmış olduğu stres ve yük, ailevi baskı ve beklentiler, kendini ispatlama ihtiyacı, ülkemizin şartlarında çalışıp yaşamını idame ettirmeye çalışmak, kariyer çekişmesi, iş yerindeki mobbing olayları ve dönen küçük hesaplar, yaşanmış olan romantik ilişkiler ve işyerinde daha nice potansiyel sorun. Tabii ki bunlarla sınırlı değil ve olmamalı da. Fakat bunlar tabii göz önünde bulundurulması gereken etmenlerden sadece bir kaçı. Daha detaylı analiz ancak uzman hekimimizden alınabilir.

“Artık Hiçbir Şeyin Anlamı Yok”
İntiharların en önemli sinyallerinden bir tanesi “artık yapamıyorum”, “artık hiçbir şeyin anlamı yok” veya “her şeye artık bir son vermek istiyorum” gibi cümleler son derece ciddiye alınmalıdır. Tabii intihar hakkında yapılan şakalaşma veya konusu olduğunda da mutlaka ciddiye alınmalıdır. Diğer belirtiler arasında içe kapanmak, duygu durumunda tepkisiz kalmak veya depresyonda olmak, tehlikeli davranışlarda bulunmak. İşlerini yoluna sokmaya çalışmak ve değerli olan eşyalarının dağıtılması, davranışlarında tutumlarında veya görüntüsünde fark edilecek bir değişimin olması, daha önce olmamasına rağmen madde istismarının olması ve ciddi bir kayıp veya yaşam değişimi yaşamış olmaktan oluşmaktadır.

“Yurt Dışında Ruh Sağlığı Alanında Çalışanlar Düzenli Olarak Bir Psikoloğa veya Bir Psikoterapiste Görünmek Zorundadırlar”
 Çözümü nedir? Temelde bu değişimleri fark etmek – tabii bu her zaman mümkün olmuyor. Kurumlar çalışanlarını takip etmekle bir adım atabilir. Performans sistemine benzer bir şekilde psikolojik bir takip. İş yükünü kaldırma kapasitesi ile realiteyi ölçen bir takip sistemi. Kısaca rutin ölçme ve değerlendirmeler yapılarak stres seviyesi yükselen hekimlerin potansiyel risk altında olduklarını tespit eden ve bu tespit sonrasında da deşarj, rehabilitasyon ve tekrardan işlevselliğe geri döndürebilecek detaylı bir gözetim ve değerlendirme sistemi. Gerektiği yerde bireysel terapi, gerektiği yerde de aile terapisi ve gerekiyorsa da çift terapisi önererek bir erken tanı – erken uyarı sistemi geliştirilebilir.  Yurt dışında ruh sağlığı alanında çalışanlar düzenli olarak bir psikoloğa veya bir psikoterapiste görünmek zorundadırlar. Bu ihtiyaca göre haftalık, her iki haftada bir, üç haftada bir veya ayda bir olacak şekilde kendi birikimlerini boşaltmaları adına ve kendi problemleriyle de baş etmeleri için zorunlu bir uygulamadır. Özellikle bu alanda eğitim alan öğrenciler için. Böyle bir sistem getirilse, eminim ki hekim intiharları minimum sayıya inecektir.

“İntihar Hakkında Konuşmak İntihara Teşvik Etmez”
İntihar hakkında konuşmak intihara teşvik etmez, aksine intiharı düşünen veya düşünmeye meyilli olan kişi için bir farkındalık kazanma süreci olabilir. Nitekim intihara teşebbüs veya düşüncesi genellik bir “imdat! bana yardım edin” çağırısından ibaretidir ama, bu uyarı sinyallerini gözümüzden kaçırıyoruz ve farkına vardığımızda da ne yazık ki çok geç oluyor.”

Yorum bırakın

2012 Obezite ile Savaş Yılı

Yorum bırakın

SİGARA İLE MÜCADELEDE YENİ EYLEM PLANI VE YENİ YASA TASARI SI GELİYOR

Sigara ile mücadelede çok iyi bir noktaya geldiklerini belirten Sağlık Bakanı Recep Akdağ, ”Başlangıçtaki eylem planımızın aşağı yukarı sonuna geldik. Yeni bir eylem planı hazırlıyoruz” dedi.

4207 sayılı ”Tütün Mamullerinin Zararlarının Önlenmesine Dair Kanun”un kabul edilmesinin 4. yılı nedeniyle Rixos Otel’de düzenlenen ”Tütün Toplantısı”na Sağlık Bakanı Recep Akdağ katıldı ve sigarayla mücadelede emeği geçenlere ödüllerini verdi. Bu mücadelede çok iyi bir noktaya gelinmesine karşın yapılacakların daha bitmediğini vurgulayan Akdağ, yürütülen stratejiler açısından Türkiye’nin dünyanın en başarılı ülkeler arasına girdiğini söyledi. Akdağ, “Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün raporlarında 4. sıraya oturduk. Yürütülen çalışmalar sonucunda sadece 2010 yılında 2 milyon 200 bin vatandaşımız sigarayı bıraktı. Bu durum, hakikaten ülkemiz adına, geleceğimiz adına mutluluk verici bir tablonun göstergesidir” diye konuştu.

Yeni Bir Yasa Tasarısı Hazırlıyoruz
Akdağ, son iki yıldır sigaranın zararlarını vurgulamak için paketlerin üzerinde resimli uyarılar olduğunu anımsatarak, “Bu resimli uyarıların biraz daha büyütülmüş biçimde paketlerin üzerinde olması için yeni bir yasa tasarısı hazırlıyoruz. Ayrıca, herhangi bir sigara markasının, sigara dışında başka bir üründe de kullanılmasını önlemek için bu yasa tasarısı üzerinde çalışıyoruz” dedi.

Türk Basını Çok Destek Oldu
Akdağ şunları söyledi: “Kanunun uygulamaya geçtiği dönemlerde Türk basını çok destek oldu. Özellikle televizyonlarda günde 3 dakika Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlattırılan sigara karşı filmleri göstermeleri gerekiyordu. Buradaki uyum, beklediğimizin üzerinde olmuştur. Birçok kanal, 3 dakika değil de 5 hatta daha fazla dakika günlük yayın akışları içerisine sokmuşlardır.

WHO’nun Raporlarında 4. Sıradayız
Şimdi başlangıçtaki 5 yıllık eylem planımızın aşağı yukarı sonuna geldik. Yeni bir eylem planımızı hazırlıyor. Bu mücadelede çok önemli bir noktaya geldik ama henüz işimiz bitmiş değil. Yürütülen stratejiler açısından dünyanın en başarılı ülkeleri arasına girdik. WHO’nun raporlarında 4. sıraya oturduk. Yaptığımız çalışmalarda 2008 yılında yüzde 31’lerde olan sigara kullanımı 2010 yılında yüzde 27’lere düştü. Tabi ki bunu yeterli görmüyoruz. Bu, hızlı bir düşüştür ama bu düşüşün mutlaka devam etmesi gerekiyor. Özellikle çocuklarımızın, gençlerimizin sigaraya başlamaması için çok ciddi bir çaba vermeye devam edeceğiz.”

ALO 171 Sigara Bırakma Hattı
ALO 171 Sigara Bırakma Hattı’nın 200 operatörle 24 saat vatandaşların hizmetinde olduğunu anımsatan Akdağ, herkesin buradan yardım alabileceğini söyledi. Akdağ, ayda yaklaşık 200 binin üzerinde çağrı aldıklarını belirten Akdağ, sigarayı bırakmak isteyenlerin sigara bırakma polikliniklerine de müracaat edebileceklerini ifade etti. Bu polikliniklerde 250 bin sigarayı bırakma ilacının ücretsiz dağıtıldığını dile getiren Akdağ, 2010’da 2 milyon 200 bin kuşunun sigarayı bıraktığını söyledi.

Toplumun Başarısı
Programın açılışında konuşan TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Cevdet Erdöl, bu konuda elde edilen başarının bir ya da birkaç kişinin değil toplumun başarısı olduğunu vurguladı. Kanunun, toplumun dönüşümünü sağladığını belirten Erdöl, başbakanımızın önderliği ve liderliği olmasaydı, asla başarılamazdı” dedi.

Raporlarda Türkiye’nin Başarısı Belirtildi
Türkiye Temsilcisi Dr. Maria Cristina Profili de Türkiye’nin bu konuda çok ciddi bir çaba harcadığını ve bunda da oldukça başarılı olduğunu belirterek, WHO olarak gelecekte de Sağlık Bakanlığı ile el birliği içinde daha fazla hayatın kurtulması için daha fazla çalışacaklarını söyledi. Raporlarda Türkiye’nin başarısının belirtildiğini vurgulayan Profili, ”Umuyoruz ki, 2013 Küresel Tütün Epidemi Salgını Raporu yayımlandığında Türkiye, bu anlamda birinci sırayı elde eden ülke konumunu da alacaktır” diye konuştu.

Sigara İçilmeyen Köylere Ödül
Konuşmaların ardından, sigarayla mücadelede emeği geçenlere Bakan Akdağ tarafından teşekkür plaketi verildi. Ödül alanlar arasında özellikle ”sigara içilmeyen köyler” dikkati çekti. Bunlardan birisi Şanlıurfa’nın merkeze bağlı 550 nüfuslu Akçamescit köyü. Burada tam 15 yıldır sigara içilmiyor. Köyün girişinde de ”Bu köyde sigara içilmemektedir” tabelası asılı bulunuyor ve bakkalda tütün mamulleri satılmıyor. Köyün kızlarına talip olan damat adaylarında sigara kullanmama şartı aranıyor. Misafirlerin bile konakladığında sigara içilmesine izin verilmiyor. Tarım işçisi seçiminde köylüler, sigara kullanmayanları tercih ediyor. Sigara içilmemesinden dolayı memnun olan kadınlar, ‘sigaraya başlamaları durumunda eşlerini bırakacaklarını’ ifade ediyorlar.

Adıyaman’ın Kahta ilçesine bağlı Yeşilkaya köyünde de 2003’ten bu yana sigara içilmiyor ve sigara satışı yapılmıyor. Kastamonu’nun Taşköprü ilçesine bağlı Ortaöz köyünde de aynı şekilde 2009’dan bu yana sigara içilmiyor ve köyün girişinde ”Sigara içilmeyen Ortaöz köyüne hoş geldiniz’ tabelası bulunuyor.

Yorum bırakın

Mobbing Nedir? / Çorum Haber

Mobbing nedir? Çorum Haber köşe yazım
http://www.corumhaber.net/yonetim/resim/bresim/d4a5e.pdf

Yorum bırakın